Aylık Arşiv: Nisan 2007

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Nasıl Bir Cumhurbaşkanına İhtiyacı Var

Cumhurbaşkanının süresi içinde seçilememesi devletimizi erken seçime sürükledi. Şimdi önümüzde yeniden cumhurbaşkanını seçme serüveni var.
Birçok kuvvet merkezi, siyasi partiler, basın yayın kuruluşları, bütün imkânlarını kullanarak kendi adaylarının seçilmesini istemektedir. Hatta bir kısım dış mihraklar kendi politikalarına uygun bir ismin seçilmesi için girişimlerde bulunmaktadır. Bu konuda alabildiğine yoğun bir mücadele sürdürülmektedir. Bu makama mutlaka belli bir dünya görüşüne sahip bir isim seçilmelidir! Derin mihrakların isteği bu… Bu konuda çok ciddi spekülasyonlar yapılmaktadır. Çünkü bu mesele, klasik manada bir “taht kavgası”dır. Bütün imparatorluklarda bu taht kavgaları tarih boyunca hep olagelmedi mi? Cumhurbaşkanının bir türlü seçilemeyişi bu taht kavgası anlayışının bir sonucudur.

Türkiye Cumhuriyeti gibi bir devletin Cumhurbaşkanlığı makamı gerçekten de çok önemli bir makamdır. Bu makamı, iç politika hesabı yapan birçok kesim sadece imza atma makamı ve önemli tayinleri yapan bir makam olarak değerlendirmektedir. Alışılageldiği gibi, günlük protokol işlerini yapan, suya sabuna dokunmayan, sadece çok önemli mevkilerdeki, ya da kendi tabirleriyle, kilit noktalardaki devlet memurlarının tayini ile önem kazanan bir makamdır Cumhurbaşkanlığı makamı.
Anayasamızın cumhurbaşkanlığı müessesesinin görev ve yetkileri konusunda atfettiği önem de, gerçekte Türk Milleti’nin bu makama verdiği önem değildir. Türk Milleti’nin bu makama bakış tarzı, bu makamdan beklentisi farklıdır. Türk Milleti, iç politika hesapları yapılarak seçilecek bir Cumhurbaşkanı ile asla ilgilenmemektedir. Çünkü Türk Milleti’nin, imparatorluktan gelen bir millet olarak, derinliğine düşünüldüğünde, beklediği Cumhurbaşkanı ve o makamın yapması gereken görevler bugünkü Cumhurbaşkanlığı modeli ile temsil edilememektedir. Bu müessese, hiçbir şekilde iç politika hesapları yapılarak tartışılacak bir konu değildir. Cumhurbaşkanlığı gibi bir makamı iç politika hesapları ile yozlaştırmak son derece yanlıştır. Bu konuyu tartışan Türkiye elitlerinin, köşe yazarlarının tartışma şekli bile, devletimizin ne kadar zaaf içinde bulunduğunu göstermektedir. Böylesine büyük bir makamı basit bir makammış gibi düşünmek, konuya; şu mu olsun, bu mu olsun şeklinde yaklaşmak son derece basit, derinlikten ve her türlü stratejik bilgiden uzak, magazin bir yaklaşımdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bulunduğu konum itibariyle, konunun bu şekilde tartışılması ve sinema artistlerinin de, ses sanatçılarının da Cumhurbaşkanı olabileceği gibi yaklaşımla işin basite indirgenmesi, hatta alaya alınması hatalıdır. Bu konuya bu yaklaşım şekli, aslında genel olarak toplumumuzun ve devletimizin neden geri olduğunu da izah etmeye yetecek bir sosyolojik yaklaşım şeklidir.

Neden böyle düşünüyoruz!
Öncelikle Türkiye elitlerinin bu konuyu anlaması için, Türk milletinin uzun tarihi yürüyüşü içerisinde bugün bulunduğumuz noktanın neresi olduğunu çok iyi anlaması ve yorumlaması gerekir. Hangi liderlerle bugüne gelindiğini tespit etmesi gerekir. Büyük milletlerin aydınları öncelikle bunu yapar.
Şu anda “muasır medeniyetler” sıralamasında dünyada belki sonlardayız. Yüz yıl önce dünya savaşına giren bir devlet, bugün adı sanı bilinmeyen ufak bir devlet konumunda… Bunun sebebi, öncelikle elitlerin devlet ve millet hayatına atfettikleri önem konusunda kafalarında büyük davalarının olmamasıdır.
Bilinmelidir ki; demokrasinin getirdiği rehavet ortamında, teknokratların, sıradan ekonomistlerin, gazetecilerin, kendi meslekleri ile sınırlı eğitim almış olan benzeri diğer politikacıların devlet idaresinde söz sahibi olmaları, devletimizin gerçek devlet adamları tarafından idare edilme şansını ortadan kaldırmıştır. Buna tarihimizde “devlet adamı noksanlığı” denmişti. Eskilerin tabiri ile bu “kaht-ı rical”, milletimizin yüzyıllardır mağlubiyetine ve geri çekilmesine sebep olmuştur.
Başında iyi idareciler bulunmadığı için Türk Milleti Batı tarafından mağlup edilmiştir. Türk Milleti Viyana bozgunundan sonra, devlet adamı noksanlığı sebebiyle üç yüz yıldır geri çekilmektedir. Bunun nedenlerini araştırmak gerekli değil midir? Acaba, o günkü devlet adamları Osmanlı devletini idare edecek kapasitede liderler miydi? Mesela; “işleri vezire ısmarlayan” II. Selim… Ya da, Köprülüler sülalesinden gelenler hariç, diğer sadrazamlar… Mesela Mithat Paşa… Peki, aynı devleti, kapasitesi yüksek, devlet adamlığı özelliği taşıyan bazı liderler nasıl çekip çevirmişlerdi. Ya da, en kötü zamanda ortaya çıkan liderler, mesela Atatürk, nasıl milletimizin makûs talihini yenmişlerdi! Onlar da insandı… Demek ki, gerçekten insan faktörü çok önemlidir.
Üç yüz yıldır bir türlü başarılı olamayışımızın sebepleri içinde gerçekten devlet adamı noksanlığı faktörünü aramak gerekmez mi! Bunun için diyoruz ki; önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimi gerçekten çok büyük önem arz etmektedir. Unutulmamalıdır ki, Batı âlemi ile kesin hesaplaşma asla yapılmamıştır. Türk Milleti’nin Cumhurbaşkanı ve aydını, toplumlar arasındaki medeniyetler çatışmasının devam ettiğini bilerek hareket etmelidir. Derinine hiçbir davası olmayan, “hayata ve olaylara şaşı bakan” bugünkü aydın bakış açısı ile seçilecek Cumhurbaşkanı yine Türk Milleti’nde hayal kırıklığı yaratacaktır. Bu elit kadronun önerisi ile seçilecek cumhurbaşkanının milletimizin problemlerini bilen bir cumhurbaşkanı olması ihtimali zayıf görünmektedir. Türk milletinin hayati hiçbir meselesini bilmeyen, problemlerini, yaralarını, düşmanlarını bilmeyen bu söz sahibi takımla belki bir üç yüz yıl daha kaybedebiliriz. “Gaza” kültürünü bilmeyen, Haçlı Seferlerini bitti sanan aydın takımının seçeceği cumhurbaşkanı ile bir üç yüz yıl daha kaybedebiliriz. Ufukları dar, çapsız, hayatın ve kâinatın olaylarına hangi gözle baktığı meçhul olan bugünkü sığ görüşlü aydın takımının önerdiği cumhurbaşkanı ile çok daha zaman kaybedebiliriz.
Bu bakımdan diyoruz ki; seçilecek Cumhurbaşkanının Batı’yı çok iyi tanıması gerekmektedir. Yeni seçilecek Cumhurbaşkanımızın AB. ni çok iyi tanıması gerekmektedir. Çünkü milletimizin Avrupa ile ilgili derinlikleri vardır. Hesaplaşma henüz tamamlanmamıştır. Hala, Ayasofya’nın hilallerini söküp haç taktırmayı planlayanlar var. Avam Kamaları’nda, Avrupa Parlamentoları’nda ülkemizle ilgili olarak söylenen sözler hafızalardadır. Batılı siyaset adamlarının, bilim adamlarının, hatta edebiyat adamlarının, milletimiz için neler düşündüğü ve söylediği ortadadır. 500 yıldır Batı’lı düşünürlerin rüyası olan Avrupa Birliği, bugün gerçekleşmiştir. Türkiye’nin bu birliğe girmek istemesi bile hazin bir tablodur. Hala İstanbul’a ve Boğazlara hâkim, hala Anadolu’ya ve Kıbrıs’ın kuzeyine hâkim, hala Türk ve İslam dünyasının ümidi olarak var olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti karşısında kurulan Avrupa Birliği, gerçekte Avrupa İmparatorluğu’dur. Bir defa buna inanması gerekir yeni seçilecek Cumhurbaşkanının. Bu konu, sokaktaki adamın, sıradan ekonomistin, hasbelkader profesör olmuş yarı aydının, konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan vekillerin anlayacağı bir konu değildir.
Çünkü Anadolu çok çetin bir yerdir. Anadolu’da bir sürü millet batmıştır. Anadolu’da üç büyük imparatorluk batmıştır. Bu toprakların savunulması zordur. Burası netameli bir yerdir. Bu sebeple 1071’den beri Anadolu’da bulunan Türklerin bu toprakları nasıl savunduğunu, İran’la ve Batı ile ilişkilerini seçilecek yeni Cumhurbaşkanının çok iyi bilmesi gerekmektedir.
Anadolu’yu savunmak, burada tutunmak gerçekten maharet ister, bilgi ister, devlet adamlığı ister. Lider ister.
Türk milletini bugün idare edenlerin bir sürü zaafla dolu olduğunu görmek, ebet-müddet Türk Devleti’nin kadim düşmanları karşısında nasıl çökme tehlikesi ile karşı karşıya bulunduğunu görmek ve çaresiz kalmak bütün vatanseverleri kahretmektedir. Türk milleti ümitle beklemektedir. Yeni Cumhurbaşkanı ile yeni ufuklara açılmak Türk milletinin en tabii isteğidir, arzusudur. Çünkü vatan savunmasında işimiz çok zordur. Türk milletinin beklentisi bu bakımdan çok büyüktür.
Yeni cumhurbaşkanımız; hayat ve kâinat görüşü belirginleşmemiş, farklı ideolojik düşünceleri elimine edemeyen, kendi milletinin doktrin yapısını, medeniyetinin temellerini bilmeyen, farklı medeniyetlerin daima çatışacağını bilmeyen, strateji ilmini bilmeyen, liderlik vasfı olmayan bir sıradan aydın asla olmamalıdır.
Türk milletinin ve Devleti’nin problemlerinin nasıl çözüleceğini düşünemeyen, sorunları Batılı dostları ile birlikte çözmeye çalışan “İttihatçı”, “Jöntürk”çü kadroların devletimize nasıl bir ikinci Endülüs hazırladıklarına tarih şahit olmuştur. Bu sebeple; geçmişte kadrolaşan bu düşüncelerin üç yüz yıllık çabasını boşa çıkaracak, düşünen, sadece ekonomiyi değil, birikmiş tarihi problemlerimizi bilen ve milletimizi şu anda içine yuvarlandığı krizden kurtaracak bir Cumhurbaşkanı Türk milletinin beklediği yegâne liderdir, yegâne insandır.
Türk Milleti’nin liderine yüklediği misyon tarihi bir misyondur. Türk milletinin hanlarına, hakanlarına, hükümdarlarına yüklediği anlam bu idi. Bu tarihi misyonu taşımayan bir zatın Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi, büyük devlet olma şansımızı daha çok azaltacaktır. Böyle bir durumda milletimizin ümidi yine bir başka bahara kalacaktır.
Bu sebeple; siyasi partilerin, politikacıların, hatta basının konuyu tartışma şeklini eksik, hatta hatalı buluyoruz. Yapılması gereken, iç politika endişelerinden sıyrılarak, devletimizin ve milletimizin geleceğini düşünerek, şu yukarıda sayılan nitelikleri taşıyan, tarihi bir görevle görevli olduğunu anlayan, lider özelliği olan bir şahsı bulup aramızdan çıkarmaktır. Mühim olan budur. Bu ölçünün dışında “eşi başörtülü olmaz” gibi süfli yaklaşımlar asla bizim ölçülerimiz değildir.
Türk Milleti’nin lideri bu anlamda bir lider olmalıdır. Türk Milleti’ni yenibaharlara, yeni hedeflere ulaştıracak ve insanlığın yeni ufuklarına yelken açabilecek yeni liderlerin çıkacağı beklentisi bizim için fantezi bir düşünce değildir.
Türkiye Cumhuriyeti’ni 21. yüzyıla büyük bir devlet olarak taşıyacak liderdir asıl beklenen.

Yeni seçilecek Cumhurbaşkanından Türk Milleti’nin beklentisi budur. Belki de gerçekten böyle bir Cumhurbaşkanı Türk Milleti’ni gayrete getirecek, uyandıracak ve şahlandıracaktır. 1683 Viyana bozgunundan beri dünya dördüncülüğüne, beşinciliğine, onunculuğuna, yüzüncülüğüne düşen Türk Milleti’nin devleti yeniden belki de dünya liderliğini böyle bir Cumhurbaşkanı ile yakalayacaktır…
Ne dersiniz?
Allaha emanet olunuz.

Mikdat Topçu

15 Nisan 2007