Değerli dostlar,
Gerçekten bugün köşe yazarları, televizyoncular kendilerine yüklenen misyonu çok güzel ve inandırıcı bir şekilde yerine getiriyorlar. Bizim insanlarımızı ikna ediyorlar. İlk bakışta “çok güzel, tamam, çok doğru” diyorsunuz. Mesela TSK’nın Müslümanlara karşı tavırlarını anlatıyorlar. Gerçekten insanın vicdanı kabul etmiyor. Ben de kabul etmiyorum. TSK bu hataları yapmamalıydı.
Ancak TSK’nın bu hatalarını İslam düşmanlığı olarak anlatanlar, bakıyorsunuz, “diyalog” politikasından yanalar. Yani, bütün dinlerin İslam’ın çatısı altında birleşmesi değil, İslam dahil, bütün İbrahimi dinlerin (!), Brahmanizm’in, Budizm’in, Ateizm’in, hatta Animizm’in bile katıldığı, yeni açılımla, yeni bir din altında birleşmesini istiyorlar. Bu durumda İslam’ın esamisi kalmayacak. Hâlbuki diğer taraftan güya İslam’a karşı oldukları için TSK’ya karış tavır alıyorlardı. Bu doğrudan doğruya “Cambaza bak Cambaza” tavrıdır. İslam karşıtı olduğu teziyle TSK’ya saldırı, ama aynı zamanda İslam’ın da Batılı emperyal güçlerin istediği şekilde diyalog adı altında ortadan kaldırılması çabası. İslam’ın Protestonlaşması! Bunu benim dostlarım kabul etmezler.
Epeydir düşünüyorum. Elim varmıyor yazı yazmaya. Yazmayayım diyorum, dayanamıyorum. Canım sıkılıyor. Ne yazacağımı şaşırıyorum. Yazsam ne kıymeti var. Kimse duymuyor. Anlaması gerekenler de anlamıyor. Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil (Fuzuli).
Değerli dostlar, gelin aklınızı başınıza toplayın. Sizler inançlı, mütedeyyin insanlarsınız. Benim dostlarımın İslam’dan başka derdi yok, biliyorum. Bizim başka derdimiz mi var sanki! Yok elbette. Ama “eğer Türkler olmasaydı İslam sadece Mekke ve Medine yöresinde lokal bir din olarak kalırdı” diyor tarihçiler. Gelin İslam’ın kılıcı olan bu devleti, bu milleti yıktırmayın. Eğer Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başına Libya’daki gibi, Mısır’daki gibi, Suriye ve Yemen’deki gibi olaylar gelirse, Batılılar yürüttükleri bu Haçlı saldırılarına Türkiye’yi de dahil ederlerse ne yapacaksınız? Türkiye Batının sadık çocuğu mu? Bizi affederler mi sanıyorsunuz!
Bakınız; şu anda karıştırılan bütün Arap ülkelerinde, ayaklandırılan bütün devletlerde daha önce ABD tarafından TESEV gibi, Açık Toplum Enstitüsü gibi kuruluşlar kurmuşlardı. Bu kuruluşlara 300 milyon, 500 milyon dolar gibi yardımlar etmişlerdi. Bu kuruluşlar o ülkelerde yaptıkları çalışmalarla hedeflerine ulaştılar. Şu anda Libya’da, Mısır’da, Suriye’de, Yemen’de kan gövdeyi götürüyor. Sudan ikiye bölündü. Güney Sudan bugün resmen Hıristiyanların eline geçti. Libya’dan bir gemi ile kaçan 600 mülteci Akdeniz’in sularına gömüldü. NATO ses çıkarmadı. İnsan hakları örgütleri ses çıkarmadı. Onlar Müslüman değil miydi? Neden ABD’nin düşmanı bizim düşmanımız, neden ABD’nin dostu bizim dostumuz? Hiç düşünmüyor musunuz?
Lütfen açıp okuyunuz. Türkiye’deki “Açık Toplum Enstitüsü” nü Soros kurmuştur. Açık Toplum Enstitüsü’ne 10 milyon dolar, vakfına da 1,5 milyon dolar yardım edilmiştir. Merkezi Bebek’tedir. Danışma Kurulu’nda AKP milletvekili varadır. (Salim Uslu). Lütfen siteyi ziyaret ediniz. Her gün televizyonlarda büyük devrimi, Türkiye’deki büyük dönüşümü anlatanlar bu kuruluşun danışma kurulunda. Murat Belge, Ahmet İnsel, Eser Karakaş, Can Paker, Şahin Alpay, Ümit Kardaş, Ümit Boyner, Salim Uslu vb. Düşünmez misiniz acaba, ne alakaları olabilir! Bir de destekledikleri projelere bakınız. Toplumun bütün kılcal damarları ilgili projeleri destekliyorlar.
TESEV ise İsak Alaton tarafından kurulmuştur. Sermayesini Soros vermiştir. (Zaman Todays’da İsak Alaton’la yapılan mülakat). TESEV’in danışma kurulunda ise Cüneyt Zapsu, Can Paker, Etem Sancak, Kemal Derviş gibi isimler var. Bu kuruluş Dağdan İniş raporları hazırlıyor, sunuşunu Ermeniler yapıyor. Türkiye’deki yer adları ile ilgili olarak Sevan Nişanyan adlı Ermeni’ye program yaptırıyorlar. Açın bakın lütfen! Kendi köyünüzün adını girin, bağlı olduğu ilçeyi girin, karşınıza köyünüzün eski adının ne olduğu çıkacaktır. Muhtemelen de bu köyün adı, eğer Karadeniz tarafı ise Pontus ismi, Erzurum, Bayburt, Kars, Ağrı tarafı ise Ermeni ismi, doğu ve güneydoğu tarafı ise Kürt veya Ermeni ismi çıkacaktır. Adamlar tek tek tespit etmişler, program yapmışlar. Bakınız, (www.nisanyanmap.com)
TESEV demokratik açılım, anayasal açılım, Kürt açılımı programları yayınlıyor. Daha önce vatanına dedesi gibi ihanet eden Hasan Cemal de, TSK sorunu ile yazdığı yazılarda TESEV’in sitesinden faydalandığını yazıyor. Bendenizi bu yazıyı yazmaya iten de Hasan Cemal’in bu alıntısıdır. Bu adam Ermeni soykırım iddialarını kabul eden adam! Ermenilerden özür dileyen adam! Vaktiyle irtica diye düşündüğü İslam’a geçit vermeyen adam. Murat Karayılan’la görüşen, devletin taviz vermesini isteyen adam!
Maalesef Müslümanlar toz duman bu ortamda; TSK’nin dize getirildiği, Türk Milleti’nin darmadağın edildiği, Kürtlerin özerklik ilan ettikleri bu ortamda kalkıyorlar hala, belki farkında olmadan, “vicdani ret bir anayasal hak olarak tanınmalıdır” diyenlerden, “okullardan milli güvenlik dersi kaldırılmalıdır” (TESEV) diyenlerden yana tavır koyuyorlar.
Değerli okuyucu, bu milletin düşmanları yok mu? Kim bu düşmanlar? Arap hezimetini yaşatan, Saddam’ı arife günü asan, Hüsnü Mübarek’i kafes içinde mahkemeye getirenlerin verdikleri mesajları almıyor musunuz? Türkiye Cumhuriyeti Devleti af kapsamında mı? Yaklaşan tehlikeyi sezmiyor musunuz?
Savaşın ana karakteri; düşmanı topyekûn imha etmek veya kendi emrine almaktır. Şu anda TSK’nin düşman emrine sokulması için nasıl çaba sarf edildiğini anlamıyor musunuz? Bakınız, buradan söylüyorum, bundan sonra şehit sayısı daha da artacak. Ordunun şu andaki yeni komuta kademesinin de sinirlerini bozacak şekilde yeni operasyonlar düzenlenecek. Bu komuta kademesi de isyan edecek. Ve gitgide durum daha da vahim hale gelecek, yani terör tırmanacak. Ta ki, TSK kontrol altına alınıncaya kadar bu devam edecek. Ve başlayacaklar ABD’den komutan getirmeye. Gülüyorsunuz değil mi? Sakın olmaz demeyin. Gidiş bu yönedir.
Açıp bakınız İttihat Terakki dönemine. Osmanlı ordularının Birinci Dünya Savaşı’nda komutanları kimlerdi?
Mareşal Otto Liman von Sanders: 5. Orduya komuta etmiştir.
Mareşal Baron von der Goltz: 6. Ordu Komutanı.
General Erich von Falkenhayn: Yıldırım Orduları Komutanı.
General Fritz Baronsart von Schellendorf: Genelkurmay Birinci Başkanı.
General Felix Guse: 3. Ordu Kurmay Başkanı.
General Hans von Seeckt: Genelkurmay Başkanı Birinci Yardımcısı.
Bakınız, o zamanki kör dövüşü bu gün de aynen devam etmektedir. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in hayatını okuyunuz. Düşman dün bizi Çanakkaleyi, Filisitin’i savunmak zorunda bırakmıştı, bugün Diyarbakır’ı, Hakkâri’yi, doğu vilayetlerimizi savunmak zorunda bırakıyor.
Basında yazan, riyakar ve beşinci kol faaliyeti gösteren yazarlara lütfen kanmayınız, inanmayınız! Büyük oyunu lütfen anlayınız.
Not: Bu yazıyı çok değerli bor dostumun paylaştığı Hasan Cemal’in üç makalesi üzerine yazdığımı belirtmeliyim. Daha önce bugünkü idareciler hakkındaki düşüncelerini anlatan bir makalesini paylaşmıştım. Şimdi ise genel bir değerlendirme yapma ihtiyacını duydum. O değerli dostum kendisini bilir. Bu değerlendirmemden incineceğini sanmıyorum. İncinirse de özür diliyorum. Leyla’nın Mecnun’un başına vurduğu kepçe gibi algılamasını istirham ediyorum.
(Leyla halka yemek dağıtırken sıraya Mecnun da girer. Mecnun’a sıra geldiğinde yemek vermez, kepçeyi Mecnun’un kafasına indirir. Mecnun çok sevinir. Yemek alamaz ama sevinçlidir. Tekrar kuyruğa girer, tekrar yemek alamaz, kafasına kepçeyi yer. Yine çok memnundur, çok sevinir.
Sıraya girenler derler ki; yahu Mecnun, Leyla sana yemek vermiyor, üstelik kepçeyi kafana vuruyor, yine de seviniyorsun, girme şu sıraya da kepçeyi de kafana yeme.
Ama o Mecnun’dur, onlar gibi düşünmez. Çünkü onlar anlayamazlar. Mecnun der ki; sizin kafanıza kepçeyi niye vurmuyor? Demek ki bana karşı bir sevgisi var ki kepçeyi benim kafama vuruyor.
O değerli dostumun da durumu bu minvalde anlayacağını ümit ediyorum).
Ve uyanınız. Uyarmak vatan borcumdur.
Saygılar sunuyorum.
Mikdat Topçu.
31 Mart 2011
Aylık Arşiv: Mart 2011
UYARMAK VATAN BORCUMDUR-7
UYARMAK VATAN BORCUMDUR – 5
Çok değerli okuyucu,
Bir yazımda “kozmopolitanizmi anlatmıştım. Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışında vatan savunmasını reddeden veya ilgilenmeyen, belirli bir vatan fikrini reddeden, vatanseverliği hürriyetlere yöneltilmiş tehdit olarak gören Romalıların, düşmanları kapılarının eşiğinden içeriye girinceye kadar ses çıkarmadıklarını ve Roma’nın Gotlar tarafından yıkıldığını, koca Roma İmparatorluğu’nun burnunun üstüne nasıl çakıldığını anlatmıştım. (Uyarmak Namus Borcumdur 2)
Bu düşünceleri yazmaktaki amacım, ülkemizde meydana gelen olayların milletimiz tarafından ciddiye alınması arzumdur.
Bakınız; Batılılar tarafından Afganistan işgal edilmiştir. Irak işgal edilmiştir. İran her gün tehdit edilmektedir. Kuzey Afrika’daki Müslüman ülkeler baştanbaşa bunalıma girmiştir. Pakistan’da her gün ordu birliklerine saldırılmakta, karakollara saldırılmakta, suikastlar yapılmakta ve onlarca insan öldürülmektedir. Düşünen bir insan bu olayların Batı Medeniyetinin bütün gücü ile Doğu Medeniyetine saldırdığı anlamına geldiğini kolaylıkla anlayabilir. En basit ifadesi ile böyle düşünmek gerekmektedir.
Henüz Türkiye’de direkt olarak devlete karşı bizzat Batılılar tarafından saldırı yoktur. Şimdilik asimetrik savaş yöntemlerini tercih ediyorlar. Devlet iyice zayıflatılıp dize getirildikten sonra, ordu iyice zayıflatılıp vatanı savunamayacak hale getirilmesinden sonra artık direkt olarak saldırmaya başlayacaklardır.
Şimdilik gizli yöntemleri uygulamaktadırlar. Ordudaki, yargıdaki ve diğer önemli devlet kurumlarındaki zaafları öne sürerek bu kurumlar zayıflatılıyor. Bu kurumlardaki yanlışlıklar her gün anlatılarak vatandaşımızı şaşkına çevirip yanlarına rahatlıkla çekiyorlar. İlk bakışta vatandaş da bu kurumların gerçekten yanlışlar yaptıklarını öğrendiğinde, propagandayı yapanların yanlarına geçmekte bir beis görmüyor. Ne kadar anlatmaya çalışırsak çalışalım, vatandaşa asıl meselenin ne olduğunu bir türlü anlatamıyoruz. Çünkü bizim elimizde bunu başarabilecek vasıtalarımız yok. Basın yayın ağına sahip değiliz. Düşman da bir güzel vatandaşımızın fikrini iğfal ederek yanına alıyor ve vatandaşımız, Roma örneğinde olduğu gibi, düşman kapının eşiğinden içeriye girinceye kadar bekliyor, sesini çıkarmıyor. Yani meseleyi anlayamıyor.
Konunun vahametini anlayanlar bir şekilde tasfiye ediliyor. Çünkü düşman içimizden birilerini, büyük bir kitleyi, yani hepimize ulaşabilecek büyük bir kitleyi yanına almayı başarmış, konuyu derinliğine anlayabilecek, muhalefet yapabilecek, karşı gelebilecek bütün unsurları tasfiye etmeye başlamıştır. Vatandaşlarımız bu konuda o kadar şaşkındır ki, bu konuyu bizim gibi düşünenlere “paranoya yapıyorsunuz” gözü ile bakmaktadır. Bu direnci mutlaka kırmak gerekir, vatandaşımızı mutlaka, ne pahasına olursa olsun uyandırmak gerekir.
Basınımızda bu tehlikeyi sezen bazı kalemlerin bulunduğunu görmek bizi sevindirmektedir. Aşağıdaki köşe yazısını bizim bu düşüncelerimizi doğrulaması bakımından çok önemli buluyorum. Habertürk’te 08.03.2011 tarihindeki köşe yazısında Ece Temelkuran’ın bizim endişelerimizi aynen duyduğunu görmek yüreğimize biraz ferahlık vermektedir.
Bu yazıyı anlamlı buluyorum. Ve sizlerle paylaşmak istiyorum.
“Vakit geldi, gürültü yapmanın zamanıdır. Sokaklara alışmak gerekecek, artık belli oldu.
Belli oldu vicdan yok, utanmak yok, şirazesi patlamış bir hınçla geliyorlar üzerimize. Son düşünce kırıntısını yok edinceye, hepimiz boş gözlerle ve dilimiz dışarıda onların emirlerini bekler hale gelinceye kadar…
Önümüze attıkları ekmek için tüm kalbimizle şükredinceye kadar…
Gözlerinin içine bakmaktan korkup boynumuzu bükerek durana kadar…
Onurumuz, gururumuz, haysiyetimiz, omurgamız iyice bükülene kadar.
Üzerimize gelecekler.
Vakit geldi, hazırlanın.
“Yok artık, o kadarını da yapamazlar” dediğiniz şeyleri yapacaklar.
Şakşakçılarını bile “Bu kadarı da fazla” dedirtecek şeyler olacak.
Belli oldu, bundan sonra iyi haber gelmez mahkeme kapılarından.
Vakit geldi. Şahlandılar. Yöneticilerin bile yönetmediği bir zamana girildi.
KÜF GİBİ, PAS GİBİ…
Bir garip organizma ele geçiriyor şimdi ülkeyi. Küf gibi, pas gibi, rutubet gibi, için için…
Dizginleri yöneticilerin elinde olmayan başka türlü bir şey bu. Sinsiler, küf gibi, pas gibi, rutubet gibi sessizler.
Adlı adınca çıkmıyorlar ortaya yüzlerini göstermiyorlar.
Hayalet gibiler, etrafımız çoktan sarılmış. Kadrolarıyla, pusularıyla, yosun tutmuş sabırlarıyla geliyorlar.
Allahın adını pis ağızlarında geveleyerek, gözyaşlarını geviş getirerek geliyorlar.
“BAŞBAKAN BİLE DURDURAMAYACAK ONLARI”
Vakit geldi, sıkı durun. En büyük başkan Başbakan bile durduramayacak onları.
Çünkü yıllardır çevrelediler iktidar koltuğunu.
İktidar koltuğu hariç her yeri ele geçirdiler.
Tahta kurtları gibi ağır ağır…
O iktidar koltuklarında oturanlar biliyorlar: Koltukları havada duruyor, onların omuzlarında.
Kıpırdasalar düşerler.
Delikanlılığın, kabadayılığın, bitirimliğin sınırı da buraya kadar işte.
Vakit geldi, neyiniz varsa koyun ortaya. Beklediniz değil mi bunca zaman. Birileri, bir şeyler durdurur bu gidişi diye.
Öyle olmayacak. Anlamıyor musunuz, Ahmet’i alıyorlarsa, Nedim’i götürüyorlarsa, denizin sonuna gelindi. Kara göründü hanımlar beyler, kapkara, en kara, zifiri kara göründü.
Vakit geldi, nefesinizi uzun yola göre ayarlayın. Artık şaşırmayın, dona kalmayın hayretten.
Bundan sonra neler neler olacak. Şaka gibi olacak her şey her seferinde ve her seferinde çok ciddi olacak hepsi.
İnsanı güldürecek kadar saçma sorular soracaklar ve güldüğünüzde suratınıza yiyeceksiniz tokadı.
Tıpkı darbelerin küçük askerlerinin hep yaptığı gibi.
Her faşist her kahkahayı üstüne alınır çünkü.
Vakit geldi, toparlayın ağzınızı, ürkütmeyin faşist vakvakları
Vakit geldi. Eski hikâyeleri hatırlayacaksınız.
Babamın 12 Mart darbesinden sonra avukatlık yaptıtğı davalardan biriymiş. Bir öğretmene sormuş gazeteci Fethiye’de:
“Hocam turşu yapmak mı zordur, darbe yapmak mı?”
Öğretmen cevap vermiş:
“Turşu yapmak daha zordur. Çünkü turşu için vasıflı hıyar gerekir. Darbe için birkaç vasıfsız hıyar yeterlidir.”
Öğretmen böyle bir espri yaptı diye yıllarca hapis cezasıyla yargılanmış. Komik değil mi?
Bu komikliklerin hepsi işte bizim de başımıza gelecek, geliyor. İnsanın hiç de gülesi gelmiyor.
Vakit geldi. Rakı bardaklarını kaldırıp içerideki arkadaşlarımız için içeceğiz. Dışarıda olduğumuz her günü suçlulukla yaşayıp, güldüğümüz her seferinde dudağımızı kırıp onları hatırlayacağız.
Telefon numaralarını çevirdiğimizde buz gibi bir kadın sesi “Aradığığnız numaraya şu an…” diyecek.
Artık arkadaşlarımıza ulaşamayacağız.
Çünkü vakit geldi.
Vakit geldi. Artık bağır bağır bağırmanın zamanı. Çünkü hava kurşun gibi ağır. Yeter artık: Bağır bağır.”
Sayın yazar bu saldırıyı sadece bir Cemaatin yaptığını ima etmektedir. Hükümetin de eğer tedbir almazsa artık bu saldırı ile başa çıkamayacağını anlatmaya çalışmaktadır.
Düşüncelerimi sizinle devamlı paylaşıyorum. Malum Cemaat bu saldırı da Batılı saldırganlar tarafından kullanılmaktadır. Bu sebeple saldırı doğrudan doğruya tarihi misyonu olan, arkasında büyük devlet güçlerinin bulunduğu, sonucunda sıcak çatışmaların yaşanacağı, büyük harbin yaşanacağı bir saldırıdır.
Bu konuyu bu şekilde anlamayan, tedbirleri buna göre almayan devlet adamlarımız tarihe karşı ve milletimize karşı bunun hesabını veremezler.
İçinde bizim samimi çocuklarımızın da bulunduğu malum Cemaat, hiçbir dini düşünce ile içinde bulunduğu durumu açıklayamaz. Düşmanla işbirliği yapmanın, vatana ihanet etmenin hesabını Allah’a, tarihe ve milletimize veremez.
Allah esirgesin, devlet çökerse hep birlikte altında kalırız. Türk milleti böyle bir zaafı yaşarsa, böyle bir çöküntüyü yaşarsa, beş yüz yıl sonra bile toparlanıp yeniden devlet kuramaz, tarihin sahnesine çıkamaz.
Bunun için, bütün yetkilileri uyarıyorum, bütün Cemaat üyelerini uyarıyorum, bütün vatandaşlarımı uyarıyorum. Durum ciddidir, hatta vahimdir.
Uyanınız.
Bütün vatanseverler birleşiniz.
Dualar ediyorum.
Mikdat Topçu
09.03.2011
UYARMAK VATAN BORCUMDUR 6
Çok değerli okuyucu,
Bir yazımda “kozmopolitanizmi anlatmıştım. Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışında vatan savunmasını reddeden veya ilgilenmeyen, belirli bir vatan fikrini reddeden, vatanseverliği hürriyetlere yöneltilmiş tehdit olarak gören Romalıların, düşmanları kapılarının eşiğinden içeriye girinceye kadar ses çıkarmadıklarını ve Roma’nın Gotlar tarafından yıkıldığını, koca Roma İmparatorluğu’nun burnunun üstüne nasıl çakıldığını anlatmıştım. (Uyarmak Namus Borcumdur 2)
Bu düşünceleri yazmaktaki amacım, ülkemizde meydana gelen olayların milletimiz tarafından ciddiye alınması arzumdur.
Bakınız; Batılılar tarafından Afganistan işgal edilmiştir. Irak işgal edilmiştir. İran her gün tehdit edilmektedir. Kuzey Afrika’daki Müslüman ülkeler baştanbaşa bunalıma girmiştir. Pakistan’da her gün ordu birliklerine saldırılmakta, karakollara saldırılmakta, suikastlar yapılmakta ve onlarca insan öldürülmektedir. Düşünen bir insan bu olayların Batı Medeniyetinin bütün gücü ile Doğu Medeniyetine saldırdığı anlamına geldiğini kolaylıkla anlayabilir. En basit ifadesi ile böyle düşünmek gerekmektedir.
Henüz Türkiye’de direkt olarak devlete karşı bizzat Batılılar tarafından saldırı yoktur. Şimdilik asimetrik savaş yöntemlerini tercih ediyorlar. Devlet iyice zayıflatılıp dize getirildikten sonra, ordu iyice zayıflatılıp vatanı savunamayacak hale getirilmesinden sonra artık direkt olarak saldırmaya başlayacaklardır.
Şimdilik gizli yöntemleri uygulamaktadırlar. Ordudaki, yargıdaki ve diğer önemli devlet kurumlarındaki zaafları öne sürerek bu kurumlar zayıflatılıyor. Bu kurumlardaki yanlışlıklar her gün anlatılarak vatandaşımızı şaşkına çevirip yanlarına rahatlıkla çekiyorlar. İlk bakışta vatandaş da bu kurumların gerçekten yanlışlar yaptıklarını öğrendiğinde, propagandayı yapanların yanlarına geçmekte bir beis görmüyor. Ne kadar anlatmaya çalışırsak çalışalım, vatandaşa asıl meselenin ne olduğunu bir türlü anlatamıyoruz. Çünkü bizim elimizde bunu başarabilecek vasıtalarımız yok. Basın yayın ağına sahip değiliz. Düşman da bir güzel vatandaşımızın fikrini iğfal ederek yanına alıyor ve vatandaşımız, Roma örneğinde olduğu gibi, düşman kapının eşiğinden içeriye girinceye kadar bekliyor, sesini çıkarmıyor. Yani meseleyi anlayamıyor.
Konunun vahametini anlayanlar bir şekilde tasfiye ediliyor. Çünkü düşman içimizden birilerini, büyük bir kitleyi, yani hepimize ulaşabilecek büyük bir kitleyi yanına almayı başarmış, konuyu derinliğine anlayabilecek, muhalefet yapabilecek, karşı gelebilecek bütün unsurları tasfiye etmeye başlamıştır. Vatandaşlarımız bu konuda o kadar şaşkındır ki, bu konuyu bizim gibi düşünenlere “paranoya yapıyorsunuz” gözü ile bakmaktadır. Bu direnci mutlaka kırmak gerekir, vatandaşımızı mutlaka, ne pahasına olursa olsun uyandırmak gerekir.
Basınımızda bu tehlikeyi sezen bazı kalemlerin bulunduğunu görmek bizi sevindirmektedir. Aşağıdaki köşe yazısını bizim bu düşüncelerimizi doğrulaması bakımından çok önemli buluyorum. Habertürk’te 08.03.2011 tarihindeki köşe yazısında Ece Temelkuran’ın bizim endişelerimizi aynen duyduğunu görmek yüreğimize biraz ferahlık vermektedir.
Bu yazıyı anlamlı buluyorum. Ve sizlerle paylaşmak istiyorum.
“Vakit geldi, gürültü yapmanın zamanıdır. Sokaklara alışmak gerekecek, artık belli oldu.
Belli oldu vicdan yok, utanmak yok, şirazesi patlamış bir hınçla geliyorlar üzerimize. Son düşünce kırıntısını yok edinceye, hepimiz boş gözlerle ve dilimiz dışarıda onların emirlerini bekler hale gelinceye kadar…
Önümüze attıkları ekmek için tüm kalbimizle şükredinceye kadar…
Gözlerinin içine bakmaktan korkup boynumuzu bükerek durana kadar…
Onurumuz, gururumuz, haysiyetimiz, omurgamız iyice bükülene kadar.
Üzerimize gelecekler.
Vakit geldi, hazırlanın.
“Yok artık, o kadarını da yapamazlar” dediğiniz şeyleri yapacaklar.
Şakşakçılarını bile “Bu kadarı da fazla” dedirtecek şeyler olacak.
Belli oldu, bundan sonra iyi haber gelmez mahkeme kapılarından.
Vakit geldi. Şahlandılar. Yöneticilerin bile yönetmediği bir zamana girildi.
KÜF GİBİ, PAS GİBİ…
Bir garip organizma ele geçiriyor şimdi ülkeyi. Küf gibi, pas gibi, rutubet gibi, için için…
Dizginleri yöneticilerin elinde olmayan başka türlü bir şey bu. Sinsiler, küf gibi, pas gibi, rutubet gibi sessizler.
Adlı adınca çıkmıyorlar ortaya yüzlerini göstermiyorlar.
Hayalet gibiler, etrafımız çoktan sarılmış. Kadrolarıyla, pusularıyla, yosun tutmuş sabırlarıyla geliyorlar.
Allahın adını pis ağızlarında geveleyerek, gözyaşlarını geviş getirerek geliyorlar.
“BAŞBAKAN BİLE DURDURAMAYACAK ONLARI”
Vakit geldi, sıkı durun. En büyük başkan Başbakan bile durduramayacak onları.
Çünkü yıllardır çevrelediler iktidar koltuğunu.
İktidar koltuğu hariç her yeri ele geçirdiler.
Tahta kurtları gibi ağır ağır…
O iktidar koltuklarında oturanlar biliyorlar: Koltukları havada duruyor, onların omuzlarında.
Kıpırdasalar düşerler.
Delikanlılığın, kabadayılığın, bitirimliğin sınırı da buraya kadar işte.
Vakit geldi, neyiniz varsa koyun ortaya. Beklediniz değil mi bunca zaman. Birileri, bir şeyler durdurur bu gidişi diye.
Öyle olmayacak. Anlamıyor musunuz, Ahmet’i alıyorlarsa, Nedim’i götürüyorlarsa, denizin sonuna gelindi. Kara göründü hanımlar beyler, kapkara, en kara, zifiri kara göründü.
Vakit geldi, nefesinizi uzun yola göre ayarlayın. Artık şaşırmayın, dona kalmayın hayretten.
Bundan sonra neler neler olacak. Şaka gibi olacak her şey her seferinde ve her seferinde çok ciddi olacak hepsi.
İnsanı güldürecek kadar saçma sorular soracaklar ve güldüğünüzde suratınıza yiyeceksiniz tokadı.
Tıpkı darbelerin küçük askerlerinin hep yaptığı gibi.
Her faşist her kahkahayı üstüne alınır çünkü.
Vakit geldi, toparlayın ağzınızı, ürkütmeyin faşist vakvakları
Vakit geldi. Eski hikâyeleri hatırlayacaksınız.
Babamın 12 Mart darbesinden sonra avukatlık yaptıtğı davalardan biriymiş. Bir öğretmene sormuş gazeteci Fethiye’de:
“Hocam turşu yapmak mı zordur, darbe yapmak mı?”
Öğretmen cevap vermiş:
“Turşu yapmak daha zordur. Çünkü turşu için vasıflı hıyar gerekir. Darbe için birkaç vasıfsız hıyar yeterlidir.”
Öğretmen böyle bir espri yaptı diye yıllarca hapis cezasıyla yargılanmış. Komik değil mi?
Bu komikliklerin hepsi işte bizim de başımıza gelecek, geliyor. İnsanın hiç de gülesi gelmiyor.
Vakit geldi. Rakı bardaklarını kaldırıp içerideki arkadaşlarımız için içeceğiz. Dışarıda olduğumuz her günü suçlulukla yaşayıp, güldüğümüz her seferinde dudağımızı kırıp onları hatırlayacağız.
Telefon numaralarını çevirdiğimizde buz gibi bir kadın sesi “Aradığığnız numaraya şu an…” diyecek.
Artık arkadaşlarımıza ulaşamayacağız.
Çünkü vakit geldi.
Vakit geldi. Artık bağır bağır bağırmanın zamanı. Çünkü hava kurşun gibi ağır. Yeter artık: Bağır bağır.”
Sayın yazar bu saldırıyı sadece bir Cemaatin yaptığını ima etmektedir. Hükümetin de eğer tedbir almazsa artık bu saldırı ile başa çıkamayacağını anlatmaya çalışmaktadır.
Düşüncelerimi sizinle devamlı paylaşıyorum. Malum Cemaat bu saldırı da Batılı saldırganlar tarafından kullanılmaktadır. Bu sebeple saldırı doğrudan doğruya tarihi misyonu olan, arkasında büyük devlet güçlerinin bulunduğu, sonucunda sıcak çatışmaların yaşanacağı, büyük harbin yaşanacağı bir saldırıdır.
Bu konuyu bu şekilde anlamayan, tedbirleri buna göre almayan devlet adamlarımız tarihe karşı ve milletimize karşı bunun hesabını veremezler.
İçinde bizim samimi çocuklarımızın da bulunduğu malum Cemaat, hiçbir dini düşünce ile içinde bulunduğu durumu açıklayamaz. Düşmanla işbirliği yapmanın, vatana ihanet etmenin hesabını Allah’a, tarihe ve milletimize veremez.
Allah esirgesin, devlet çökerse hep birlikte altında kalırız. Türk milleti böyle bir zaafı yaşarsa, böyle bir çöküntüyü yaşarsa, beş yüz yıl sonra bile toparlanıp yeniden devlet kuramaz, tarihin sahnesine çıkamaz.
Bunun için, bütün yetkilileri uyarıyorum, bütün Cemaat üyelerini uyarıyorum, bütün vatandaşlarımı uyarıyorum. Durum ciddidir, hatta vahimdir.
Uyanınız.
Bütün vatanseverler birleşiniz.
Dualar ediyorum.
Mikdat Topçu
09.03.2011
UYARMAK VATAN BORCUMDUR – 4
Kürtçe türkü söylemediği için bir Kürt tarafından öldürülen Türk sanatçının anısına aşağıdaki incelemeyi Büyük Türk milletinin dikkatine sunuyorum.
Biliyorsunuz ki Türk yetkililer yurt dışındaki Kürt sanatçıları güya oy hesabı yaparak yurdumuza davet etmektedirler. Aslında bu davet oy hesabının dışında büyük bir ihanettir. Oy hesabı sadece bahanedir. Asıl niyetleri Kürt devletini kurmaya yardımcı olmaktır. Zira Kürt açılımı politikaları da bu amaca hizmet etmek için ortaya konmuştur.
İncelemeyi lütfen sıkılmadan, baştan sona kadar okuyunuz. Sayın okuyucu sizden tek ricam budur.
“Kürt Açılımı Sürecinde Şivan Perver’i Türk Kamuoyuna Ambalajlayıp Pazarlama”
“Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın Almanya’da görüşmesi ile gündeme gelen Şivan Perver, birilerinin yutturmaya çalıştığı gibi “aydın”, “sanatçı” ya da “barış havarisi bir melek” değildir. Aksine ırkçılığı körükleyen, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucu felsefesine savaş açmış, büyük Kürdistan hayali ile yanıp tutuşan; bununla da yetinmeyip fiilen bunu gerçekleştirmek amacıyla televizyon kanalı bile açıp çalışmalar yapan bir fitne fesat odağıdır. Perver’in türkülerinde ön plana çıkan temel unsurlar; sosyalizm, Kürtçülük, Türkiye Cumhuriyeti düşmanlığı ve Türk düşmanlığı olarak görülmektedir.
Şivan Perver, tanımlamamızda belirttiğimiz etkilerden “isyankâr” ve “hırçın” etki yaratacak türden müzik yapmaktadır. Ülkemizde 1970’lerde Ayşe Şan gibi Kürtçe müzik yapan sanatçılar olmasına rağmen politik müzik yapan; isyankâr, devrimci-bölücü çizgide hareket eden ilk isim Şivan Perver’dir.
Şivan Perver 70’li yıllarda Ankara’da okuyan Kürt kökenli öğrenciler arasında yayılmaya başlayan yeni siyasi fikirlerle tanışmış ve bu fikirleri müzikal alt yapısına kaynak olarak almıştır. O dönemde bu tür siyasal fikirleri yüz yüze veya yazılı olarak halka anlatmak mümkün olmadığından bu misyonu Şivan’ın halk arasında bantlarla kopyalanıp dağıtılan müziği üstlenmiştir.
Ancak dinleyenler Kürtçe şarkılardaki bu yeni tondan etkilenmesine rağmen, bu tonların arkasındaki motivasyonu algılayamamıştır. Şivan’ı Kürtçe müzik yapan diğer şarkıcılardan ayıran en büyük özellik de bu olmuştur. Yani müzik; siyasal bir düşüncenin ürünü olarak ortaya çıkmasına rağmen düşünceden önce halka ulaşmıştır.[1] Bu anlamda Şivan Perver söylediği türküler ile PKK’nın ortaya attığı siyasal fikirlerin halka ulaşmasında öncül bir rol oynamış, PKK’ya Güneydoğu’da yol açıcı olmuştur.
Şivan Perver (namı diğer İsmail Aygün, Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinin Karakeçili Türkmen aşiretlerine mensup bir köyde doğmuş olup aslen Mardinlidir. Karakeçili köyünde doğsa da aslen yörede Türkçede Romana karşılık gelen “mırtıp” “mıtrıp” “karaçi” gibi değişik adlarla anılan taifeye mensup olduğu belirtilmektedir. Marksist-Leninist ideolojiyi benimsemiş ve bu ideolojiyi temsil eden şarkılar söylemiştir. Oldukça etkileyici bir ritim ve tonla söylediği şarkılarla PKK’nın silahlı mücadelesine destek veren Perver, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yüzlerce genci dağa çıkmaya teşvik ederek onları ölüme sürükleyen bir Kürt ırkçısıdır.
Şivan Perver Kürtçülükten ve Büyük Kürdistan Hayalinden Hiçbir Zaman Vazgeçmemiştir
Yıllarca PKK için çalıp söyleyen Şivan Perver daha sonra Irak’ın kuzeyine geçerek Barzani’ye hizmet etmeye başlamıştır. Öcalan ile yolları ayrıldığı söylense de hiçbir zaman için böyle olmamıştır. Sorun sadece rant meselesinden kaynaklanmıştır. Daha fazla ranta sahip olacağını düşündüğü için Barzani ile anlaşmıştır. Yoksa sahip olduğu ırkçı fikirlerden asla taviz vermemiş aksine PKK’yı ve Öcalan’ı her zaman göklere çıkarmıştır…[2] PKK’nın Avrupa’daki yayın organları “Serxwebun” ve “Berxwedan” ın adını çocuklarına verecek kadar davasına bağlı birisidir.
Apo ve yandaşları ile daha Ankara’da iken tanışan Perver bakın bu konuda şunları söylemekte:
“…Her şey siyasettir, siyasetsiz yaşam olmaz, siyasetsiz toplumlar sistemleşmez, ama ben kendim için yapmıyorum. Şarkılarımda genel siyasi konular işleniyor. Ayrıca her siyasi harekete katkım olmuştur. Ben müziğe başladığımda PKK düşüncesi olabilir ama parti yoktu. Yalnız Sayın Abdullah Öcalan’ı duymuştum. Unutmayayım, bir de rahmetli merhum Mazlum Doğan’ı görmüştüm. Okuluma gelmişti, gerilla mücadelesi vereceklerini anlatmıştı. O zaman tanıştık. Bir o iki kişiyi tanımıştım. Sonra ben Mazlum Doğan’a nerden getirdin bu fikirleri diye sorduğumda; bana, ’sen Apo’yu tanıyor musun?’ demişti. Ben sadece bunları görmüştüm. Sonra faaliyetleşti, gelişti, ulusallaştı ve ben de en büyük hizmetleri yapanlardan biriyim. Birçok siyasete hizmet ettim ve birçok değişik siyasetimiz de olsun istedim. Biliyorum işler kolay değil. Evet, sanat Kürt toplumu gibi bir halk içinde siyaset taşır ve taşımalıdır. Biz de o toplumun bir ferdi olduğumuz için elbette ki her partiye destek ve hizmetimiz olmalıdır…”[3]
Kürt ırkçılığından hiçbir zaman vazgeçmeyen Perver, çok değil, 21 Mart 2009’ da Almanya’nın Hannover kentinde PKK tarafından organize edilen Nevruz etkinliğine katılarak burada şunları söylemekte:
Kürtlerin on yıllardır büyük bir bedel ödediklerini belirterek:
“Biz halk olarak, büyük bedeller ödedik. Çok acılar çektik. Ama hiçbir zaman mücadelemizden ve özgürlüğümüzden vazgeçmeyeceğiz. Biz inatçı bir halkız. Bu inadımız olmasaydı bugün buralarda olmazdık.”
(…)
“Kürtler bugün her tarafta direniş içindedir. Bu direnişin baş mimarlarından gerillayı selamlıyorum”
(…)
“Daha düne kadar bizi inkâr ettiler, çocuklarımızın kollarını kırdılar. Ve bizi öldürdüler. Kürtlerin önderi Abdullah Öcalan’ı zindana attılar. Bugün de kalkıp Nevroz’u birlikte kutlamaya çalışıyorlar. Bu ikiyüzlülüktür. Bizim barış ve kardeşlik taleplerimizi hiçbir zaman kabul etmediler. Savaşla karşılık verdiler.”[4]
Konuşması sık sık ‘Biji serok Apo’ sloganlarıyla biten Şivan Perver bunun üzerine Kürtçe ‘Xun çaven minin’ (gözümsünüz), diye karşılık vererek, ‘İmralı’daki Kahramanı selamlıyorum’ derken, bu sözü üzerine on binlerce PKK’lı tek ses olarak Öcalan lehine sloganlar atarak destek vermiştir.
2010 yılında Kom-Kar gurubu tarafından düzenlenen Nevruz konserinde bir konuşma yapan Perver:
“İngilizce öğreniyoruz, Almanca öğreniyoruz, Türkçeyi bülbül gibi konuşuyorlar. Türkler bizim ruhumuzu alıyor. Türkler bizimle kardeş olamıyor, olmak istemiyorlar. Ölmemizi istiyorlar. Türklerin ruhu 1930-1945’lerdeki Almanların ruhu gibi olmuş. Türklerin ruhu da faşistleşmiş. Bunu iyi bilin. Türk hayranlığı. Türkler onları basıyor, onlar da hadi bas diyor. Ayıp ya, çok ayıp yeter artık. Yeter be, Allah kahretsin bu Türk dilini ya, başımızdan defedelim. Allah kahretsin o kardeşliği! Türklerin ne saygısı var bize be!”[5]
2010 yılında Viyana’da verdiği konserde konuşan Şivan Perver yine nefretini kusmuştur:
“Türkiye şu anda ateş altındadır. Baskı ve zulüm devam ediyor. Özgürlüğümüz yok. Türk-Kürt birlikte hareket edersek kurtulabiliriz. Sonra bir Anadolu Cumhuriyeti çatısı altında kardeşçe yaşayabiliriz. Türkiye’de birçok şeyin değişmesi gerekir. Bunlar gerçekleşmedikçe benim gelmem fayda etmez. Türkiye’nin beni kaldırması mümkün değil. Çünkü ben zor bir insanım, kendi gerçeklerimden vazgeçmem. Şimdilik dönmeyi düşünmüyorum.” [6]
Kürt Açılımı ve Şivan Perver
Şivan Perver’in Kürt açılımı sürecinde Türkiye gündemine gelmesi Başbakan Tayyip Erdoğan’ın partisinin 11 Ağustos 2009 tarihli gurup toplantısında:
“Neşet Ertaş ‘Gönül Dağı’ dediği zaman her birimizin tüyleri ürperiyor, aynı zamanda Şivan Perver ‘Halepçe’, ‘Hazal’ dediğinde gönül dünyamızın derinliklerine dalıyoruz” [7]
diyerek malum çevrelere gönderme yapmıştır. Kürt açılımının aktörlerinin teşviki ile söylediği zannettiğimiz bu sözler Kürtçü çevrelere bir mesaj niteliğindeydi. Çünkü bu sözler Kürtçülük ve PKK çizgisinde faaliyet gösteren kesimler tarafından büyük bir kazanım olarak algılanmaktadır, zira Şivan Perver söylediği şarkılar ile PKK ideolojisine yıllarca kan taşımıştır.
Başbakan, Şivan Perver’den Halepçe’yi, Hezal’ı dinlerken duygulanıyordur belki ama Şivan Perver’in Ey rakip(ey düşman), Hernepeş (ileri), Kine Em(Kimiz),Serhildan Jiyane, Berxwedan Jiyane(Başkaldırmak Yaşamaktır, Direnmek Yaşamaktır) Halaylara Özgürlük , Xorte Kurd(Kürt Genci), Ala Rengin(Renkli Bayrak) ve Peşmerge gibi şarkı ve marşları dinlendiğinde düşmanlıktan başka bir şey görünmüyor.
AKP Grup Başkan vekili Suat Kılıç da Hükümetin Şivan Perver sevdasına eleştirenlere cevap mahiyetinde:
“Bu ülkenin gençleri 20-30 senedir Rock’n Roll dinliyor, yani bu memleketi Michael Jackson’ın İngilizce şarkıları bölmüyor da Şivan Perver’in 3 tane Kürtçe şarkısı mı bölecek?[8]”
derken, Perver’in Kürtçü, bölücü ve kışkırtıcı kimliğini perdeleme gayreti içerisinde görülüyor.
Aslında burada ilginç olan bir yandan PKK’nın silahlı unsurları ile mücadele edilirken diğer yandan ideolojik ve zihniyet boyutu açısından PKK’yı bir terör örgütü olarak tanımama eğilimidir. Bunun tezahürü de doğrudan terör örgütü ile bağlantı kurmaktan ziyade örgütün silahlı alanı dışındaki kurum ve yapılarına sağlanan destektir. Bu desteğin illaki maddi olması gerekmemekte, PKK’nın meşruluğunu sağlayacak politik-sosyal nitelikli ilişkiler ağı ile tecessüm etmektedir.[9] Olayın asıl vahameti Şivan Perver’in devletin yönetici katında gördüğü itibardır. Bu itibar kazandırma operasyonu devlete isyan etmenin karşılığının “ödül” olarak alındığı imajını doğurması bakımından son derece tehlikeli bir algılamayı ortaya koymaktadır.
Başbakan’ın Perver ile ilgili sözleri siyaseten hemen karşılığını bulmuştur, zira Şivan Perver, Kürt açılımını desteklediğini bir röportajında şöyle dile getirmiştir:
“Bu açılıma(Kürt açılımına) katılıyorum ve hükümetin bu tutumunu destekliyorum. Gül ve Erdoğan iyi bir adım attılar. Bu açılımdan (Kürt açılımından) vazgeçilmemeli”.[10]
Başbakanın övücü açıklamalarının ardından AKP Diyarbakır milletvekilleri Abdurrahman Kurt ve İhsan Arslan ile Van milletvekili Gülşen Orhan’dan oluşan heyet, Almanya/Bonn’da 14.11.2009’da katıldıkları “Şivan Perver Kültür Merkezi”nin açılışı sonrasında Perver’i tekrar Türkiye’ye davet etti. Şivan Perver ise heyete şunları söyledi:
“Kürt sorunu çözülmeden gelemem. Halk olarak özgürlük istiyoruz. ‘Kine em?’ şarkısını okumama izin vermezler.” [11]
Aynı toplantıda AKP Van milletvekilinin Şivan’a söylediği:
“Kürtlüğümüzü senin şarkılarını dinleyerek tanıdık” sözleri bazıları için Şivan’ın ne ifade ettiğini ortaya koyması bakımından oldukça önemlidir.
Hükümetin Şivan Perver’e yönelik operasyonunun bir başka ayağını Kültür ve Turizm bakanı Ertuğrul Günay ile Kürt kökenli AKP milletvekillerinden Abdurrahman Kurt ve Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi Ahmet Acet oluşturdu. Konserin son bölümünde Perver’e teşekkür amacıyla Büyükelçi Acet ve Hatay Valisi ile birlikte sahneye çıkan, burada ”Memleketim” adlı şarkıyı seslendiren koroya eşlik etmiştir. Günay: ”Çok güzel bir akşam oldu. Şivan Perver ile birlikte söyledik” derken, Perver de: ”Bu memleket hepimizin, bu türküler hepimizin. Elbette söyleyeceğim” diye konuştu. Türkiye’ye yakın bir zamanda gelip gelmeyeceği sorusuna karşılık da Perver, ”Çok yakında geleceğim” diye yanıt verdi.[12]
Aynı Ertuğrul Günay geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrasını Perver’in hizmetine sunabileceklerini de ifade etmiştir[13]. Şivan Perver’i ikna etmek fikrinden bir türlü vazgeçmeyen iktidar her türlü platformda bu talebini dile getirmiştir. Şivan Perver’in 30 Ocak 2010 tarihinde Viyana’da verdiği ve Mesut Barzani, Ahmet Türk, Sırrı Sakık gibi isimlerin de katıldığı konserde konuşan AKP’li Dengir Mir Mehmet Fırat, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Şivan Perver’in çok açık ve net olarak Türkiye’ye davet ettiğini anlattıktan sonra :
“Ben de Şivan ile görüşme fırsatı bulursam başbakanımızın bu davetini bir vatandaş ve milletvekili olarak yineleyeceğim. İnşallah Türkiye’de de dinleme imkânına sahip oluruz. Şivan’ın bildiğim kadarıyla yasal bir engeli yok. Aldığı ceza da yok. Türkiye dışına çıktığı dönem içerisinde şartlar çok kötüydü. Ümit ederim ki bu süreç içerisinde Türkiye’ye gelir, bizleri de mutlu eder.[14]”
diyerek Hükümetin Şivan Perver sevdasını bir kez daha ortaya koymuştur.
Kürt açılımı çerçevesinde son olarak Şivan Perver ile Almanya’da görüşen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç bu görüşmeden sonra:
“Şivan Perver’le çok güzel bir sohbet oldu. Ben kendisine Türkiye’ye gelmesini, konserler vermesini, hatta TRT Şeş’te böyle bir konserin mümkün olup olmayacağını sordum, onur duyacağını ifade etti. Şivan, Türkiye’ye dönmeyi düşündüğünü ancak bazı şartların olgunlaşmasını ve halkın bu konuyu daha iyi özümsemesini beklediğini söyledi. CD ve kasetlerinden bir takımını bana hediye etti, bir takımını da Sayın Başbakan’a verilmek üzere bana tevdi ettiler. Kucaklaştık. Birlikte çayımızı içtik, sohbetimizi yaptık ve ayrıldık. Şivan’ın Avrupa’da iyi bir orkestra ile vermeyi planladığı prestijli bir konserin maddi imkânlarını TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin ile görüşeceğim. Bu konser, arkasından Şivan’ı Türkiye’de görmek gibi bir güzelliğe de vesile olabilir.[15]”
diyerek memnuniyetini dile getirmiştir.
Şivan Perver’in Türkülerinden Bir Demet :
Türk toplumuna yutturulmaya çalışılan Şivan Perver’in söylediği bazı şarkıların Türkçe çevirisini vermekte fayda görmekteyiz. Zira bu şarkı sözleri onun gerçek yüzünü gözler önüne sermektedir.
Ey Rakip (Ey düşman) :
İran topraklarında 1946′da kurulup 11 ay sonra yıkılan Mahabad Kürt Cumhuriyeti için Hozan Dildar tarafından yazılan marştır. Bugün Irak’taki sözde Kürdistan Federal Yönetimi’nin milli marşıdır. Sözlerinin Türkçesi şöyledir :
“Dinle düşman, Kürt halkı hala yaşıyor
Top ateşinden ve felaketlerden hiç yılmayacak.
Kürt gençliği aslan gibi şahlanıyor,
Sarsılmaz cesaretiyle,
Hayat tacını kanıyla kazanıyor.
Kim söyleyebilir Kürdün yok olduğunu
Kürt yaşıyor, bayrağı yeniden dalgalanacak.
Biz ki, Medler’in ve Keyhüsrev’in çocuklarıyız..
Kürdistan’dır daima inancımız ve kanunumuz
Devrim çocuklarıyız kızıl renkle kutsandık.
Korkmuyor musun ey düşman, kanlı geçmişinizden
Kürt gençliği daima kurban vermeye hazır.
Ölüme hazır, ölüme hazır, ölüme hazır.”
Hernepeş (İleri) :
PKK’lılar tarafından sözde “milli marş” olarak kabul edilen bu şarkı yüzünden kaç gencin canı yanmıştır, kaç genç dağa çıkmıştır bölgede yaşayanlar iyi bilirler. Kürt gençlerini kızlar üzerinden dolduruşa getirerek dağa çağıran bu sözde milli marşın bir kısmının Türkçesi de şöyledir:
“Güzel Kürt kardeşlerim gelin
Ülkemizin ardına gidelim
Eğer siz gelmezseniz biz kızlar yeteriz
Haydi ileri, gün bizim günümüz
Ülkemizde mücadele bizi bekliyor
Yeni kuşağın genç kızları biz de çalışmak istiyoruz
Biz bu genç canımızı ülkemizin yoluna koyduk
Yüreklerimiz çelikleşti artık
Haydi kızıl bayrak için hep beraber gidelim…”
Serhildan Jiyane Berxwedan Jiyane (İsyan Yaşamdır, Direniş Yaşamdır) :
Bu şarkının da Türkçe sözlerine bakınca kime karşı direnişten, kime karşı isyandan, nerenin dağlarından bahsettiğini ve Kürdistan özlemi içerisinde nasıl yanıp tutuştuğunu çok daha iyi anlıyoruz.
“Dağların tepelerinde isyan hey
Zindanlarda direniş
Delikanlıların sesi güzel geliyor bana
Kızların sesi güzel
İsyan, direniş…
İsyan yaşamdır
Direniş yaşamdır
…
Durmak fayda getirmez
Onu geliştirmek bizim amacımızdır
Kürdistan bizi bekliyor
Onun gözleri bizi çağırıyor
İsyan, direniş…
İsyan yaşamdır
Direniş yaşamdır”
Hevale Bargiran im(Yükü ağırın arkadaşıyım) :
Şivan Perver bu şarkısında dağlarda çatışan PKK’lılara desteklerini bildiriyor. Çünkü PKK literatüründe PKK’lı teröristlerine hitap edilme şeklidir. Perver, PKK yandaşlarına da kaygılanmayın ben yanınızdayım diyor ve Türkiye’nin “Kürdistan”ı sömürdüğünü ifade ediyor.
“Yükü ağırın arkadaşıyım, Yükü ağırın arkadaşıyım
Savaşçının arkadaşıyım, Savaşçının arkadaşıyım,
Esaret altındaki halkın ozanıyım, Kürdistanın ozanıyım, Kürdistan’ın sesiyim
Kaygılanmayın Kürdistan’ın eli koluyum..”
Kine Em( Kimiz Biz) :
Perver’in “Türkiye’ye gelirsem, bana söyletmezler” dediği şarkı. Kürtçülere destek vermeyen Kürtlerin de hedef alındığı şarkının bir bölümünde şunlar söylenmekte:
“Kürdistan perişan
Tutsak olmuş Kürtler
Zulmün, zorbalığın ve tutsaklığın uykusuna dalmışlar
İnsanlık nedir bilmiyor düşman
Saldırın ve ele geçirin!
Boyunlarını kırın bu pis mundarların!
İçimizden kovun bunları
Yaşasın Kürdistan! Kahrolsun köleciler!..”
Mıhemmedo :
Trt6’nın açılışında da söylenen şarkı askerlerce öldürülen bir teröriste yazılan ağıttır aslında.
“Loy loy, Mehmet arkadaş (yoldaş),
Mehmet’in bedeni dağların zirvesindeki zirvedir anacığım,
Sevgilimin bedeni dağların zirvesindeki simgedir,
Hey ateş düşsün bu Romilerin (Türklerin) evine,
Mehmet’in bedenine darbe vurdular bu kurnaz tilkiler,
Diyorlar ki, Romi (Türk) askerleri Mehmet’in yolunu kesmiş.
Haber verelim Diyarbakır’a ve Siverek’e,
Mehmetimizin intikamını alsınlar,
Gençlerin elindeki gülsün, mendilsin,
Düşmanın gözüne girecek mıhsın…”
Ez Xore Kurdım (Ben Kürt Genciyim) :
Kürt gençlerin kanına nasıl girdiği ve onları dağlara nasıl sürdüğünün kanıtı olması bakımından aşağıdaki sözler oldukça önemlidir:
“Ben Kürt genciyim çok anlı şanlı
Almışım topu ve tüfeği
Ben savaşa ve cenge gideceğim
Eğer ben dönmezsem anne sen ağlama…
Senin ve benim annem Kürdistandır
Biz kendimizi kurtaralım el altından
Eğer dönmezsek bu bizim için şandır
Eğer ben şehid olursam anne sen ağlama”
Keçe Kurdan( Kürt Kızı) :
Şivan Perver’e ait bu şarkı, Aynur Doğan’ın “Keça Kurdan” adı ile 2004’te çıkardığı kasette yer aldığından dolayı, kaset 26 Şubat 2005 tarihinde Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından; “Kürt kızlarının savaşmaya davet edildiği, yasadışı silahlı örgüt propagandasının yapıldığı” gerekçesiyle toplatılmış ve yasaklanmıştır.
“Kızlar, istiyoruz ki bizimle görüşmeye gelin
Kızlar, istiyoruz ki bizimle savaşa gelin,
Hey hey biz Kürt kızlarıyız,
Savaşta arslanız, mertlerin umuduyuz,
Hey hey biz Kürtlerin gülleriyiz,
Başkaldırının setiyiz,
Kürt kızı, kaldır başını!
Hani vatan, hani özgürlük?
Hani biz yetimlerin anası?”
Ala Rengin (Renkli Bayrak) :
Sarı Kırmızı Yeşil renklerden oluşan sözde Kürt bayrağına methiyeler düzen Perver bakın neler söylüyor:
“Kutsal ve renkli bayrağım, alıp yürüyeceğim seni
Gençlerin omzundasın, ortanda parlak güneş
Üç renkli bayraksın sen, savaşın sembolüsün sen
Ey Kürt Gençleri! Selamlayın bayrağı
Bu gün kucakladık, gün gelecek yücelteceğiz seni
Kutlu bir günde çizgilerinle süsleyeceksin çatıları, bahçeleri
Yeşil, kırmızı ve sarısın, zaferin işaretisin
Ey Kürt Gençleri selamlayın onu..”
Bu şarkıda gelecekteki “bir günden” ve bu güne bayrağın katacağı neşeden, sevinçten bahsedilmiştir. Bugünden kastın bağımsız bir Kürt Devleti’nin kurulacağı gün olduğu aşikârdır.
Şarkıyı propaganda hale getiren hitap ettiği kitledir. Şarkı, siyasal, coğrafi herhangi bir sınır taşımadan bütün Kürtlere hitap etmektedir. Yani Türkiye başta olmak üzere İran, Irak ve Suriye’de yaşayan Kürtler, bir sembol olan bayrak altında bağımsız bir devlet kurmaya ve bu şekilde yaşamak için mücadele etmeye teşvik edilmekte, özendirilmektedir.
Sonuç:
Kürt açılımı çerçevesinde Şivan Perver üzerinden yürütülen operasyon ile aslında PKK’nın değirmenine su taşınmaktadır. Şivan Perver’i muhatap almak, ona itibar kazandırmak PKK’ya karşı yürütülen mücadelede PKK tabanına moral depolamaktadır. Zira Şivan Perver PKK tabanında, yıllarca Kürtçülük yapmış, gençlerin dağa çıkmasında etkili olmuş, onlara umut taşımış bir simgedir. Hükümet de bu simge üzerinde siyasi rant hesapları yapmakta ve bu uğurda PKK ideolojisine itibar kazandırmaktadır.
Şivan Perver birilerinin iddia ettiği gibi bir “sanatçı”, “kültür adamı” değil; aksine söylediği şarkılar ile “bağımsız-birleşik Kürdistan” hayalinin ideolojik alt yapısını tesis etmek misyonu üstlenmiş siyasi bir figürdür. Örneklerini verdiğimiz şarkıların sözlerinde ve manalarında onun bu yolda ne kadar etkili bir çaba yürüttüğü apaçık ortaya çıkmaktadır.”
Bu incelemeyi 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü’nden Ali Aydın Akbaş’ın
“Kürt Açılımı Sürecinde Şivan Perver’i Türk Kamuoyuna Ambalajlayıp Pazarlama” adlı makalesinden aldım. Hiçbir şey ilave etmedim. Müzik sanatının öneminin vurgulandığı bir iki paragrafı çıkardım. Makale tamamen Sayın Ali Aydın Akbaş’a aittir.
Devletin PKK mücadelesi 30 yıldır devam ediyor. Bu uğurda epey şehit verdik. Ruhları şad olsun.
ABD ve AB desteğinde topraklarımız üzerinde yeni bir Kürt devleti, gerçekte yeni bir İsrail yaratmaya yönelik operasyonlar bütün hızıyla sürüyor. Bizce başarıya ramak kalmıştır. Türk yetkililerinin böyle ciddi ve büyük bir ayaklanma karşısında hala gafil davranarak, güya oy hesabıyla yaptığı bu davetleri Türk milleti endişe ile karşılamaktadır. Siz saf ve gafil davranırken, düşman bir taşla birkaç kuş vurmayı başarmaktadır.
Dünyanın hiçbir döneminde düşmana taviz verilerek vatan kurtarılmamıştır. Kürt sanatçıları çağırmak; Türkiye’deki Kürt açılımı, Demokratik Toplum Kongresi, Kürtlere özerklik verilmesi, eğitimde Kürt dilinin kullanılması gibi girişimlerle birlikte değerlendirildiğinde ortaya çok vahim bir tablo çıkmaktadır. Daha da vahimi, bu girişimleri çok daha büyük bir strateji eşliğinde; Türk anayasasının istenildiği gibi değiştirilmesi, devletin diz çöktürülmesi, ordunun diz çöktürülmesi gibi operasyonlarla birlikte değerlendirildiğinde daha da tehlikeli bir durum meydana gelmektedir. Bu durum Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesidir.
Bu gidişin adresi bundan başka bir şey değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yönetenler; Kıbrıs politikasında, özelleştirme politikalarında, Patrik’in ekümenik olması konusunda, Heybeliada Ruhban Okulu konusunda, Avrupa Birliği konusunda, Ermenistan’la ilişkiler konusunda yaptığı gibi, bu konuda da hata üstüne hata yapmaktadır. Bu tavır doğrudan doğruya Osmanlı Devleti’nin son zamanlardaki devlet adamlarının tavrıdır. Bu Kaht-ı rical’dir.
Türk milletinin çocuklarının bu yoğun propaganda ortamında “Kürtlerin hakkı yok mu?” diyerek manipüle edilmeleri, düşman propagandasının başarıya ulaşmış olması anlamını taşımaktadır. En büyük tehlike de buradadır: Düşmanı haklı bulmak. Bu düşmanlık ABD ve AB’nin düşmanlığıdır. Bizim Kürt kardeşlerimizle bir sorunumuz yoktur. Batılıların bizim çocuklarımızı düşmanına hak verir hale getirecek kadar büyük propagandayı yürütmesi, dünya tarihinde belki de bugüne kadar yürütülen en büyük, en başarılı propaganda tekniğidir. Başarıya ulaşmış bir propagandadır. Kürt kardeşlerimi uyarıyorum. Bu propagandaya kanmayınız. Biz kardeşiz.
Uyanınız.
Bütün vatanseverler birleşiniz.
Uyarmak namus borcumdur.
Mikdat Topçu
08.03.2011
——————————————————————————–
[1]http://www.mikailaslan.net/ , 06.01.2007
[2] Terörist başı Abdullah Öcalan’ı öven sözleri için bakınız. http://www.youtube.com/watch?v=mKQbIFHUhBQ&feature=related
[3] 18 Şubat 2005, Özgür Politika’ya verdiği röportaj.
[4] “Şivan Perwer: İmralı’daki kahramanı selamlıyorum” ANF, 21 Mart 2009
[5] Vatan, “Allah Kahretsin Türklerin Ruhunu” 21.2.2011
[6] Rojev, 01.02.2010’den aktaran Odatv.com,10.02.2010
[7] http://www.akparti.org.tr/ak-parti-genel-baskani-ve-basbakan-erdoganin-ak-parti-tbmm-_6300.html
[8] “Bu memleketi Rock’n Roll bölmedi, Şivan Perver’in şarkıları mı bölecek?”, Anadolu Ajansı, 20.02.2010
[9] İkbal Vurucu, “Terörizm Karşısındaki Zaafiyete Bir Örnek: Şivan Perver Olayı”, www.21yyte.org, 25.02.2011
[10]Taraf, “Şivan Perver: Devlet Türkleri de Asimile Etti” ,14.09.2009
[11]Fırat Haber Ajansı, “Şiwan Perwer: Sorun çözülmeden Türkiye’ye gitmem”, 16.11.2009
[12]Anadolu Ajansı, “Ertuğrul Günay Şivan Perver ile ‘Memleketim’i Söyledi”, 11.03.2010
[13] İnternethaber.com, “Kültür Bakanı Günay Şivan Perver isterse Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nı görevlendireceklerini söyledi” 24 Şubat 2011
[14]Milliyet, “Şivan Perver: Türkiye şu an beni kaldıramaz”, 31 Ocak 2010
[15]Odatv.com, “Şivan Perver mi değişti, Bülent Arınç mı?”, 10.02.2011
Son Yorumlar