Aylık Arşiv: Nisan 2011

Milli Bir Entelijansıya İhtiyacı

Önce Türk Yurdu Dergisi’nin Aralık 2006’da yayınlanan 232. sayısından aşağıdaki tespitleri özetle sunmak istiyorum.
“Devletler bir kurucu kadro tarafından kurulur. Buna İbn-i Haldun “asabiye” diyor. Haldun asabiye’yi “dayanışma gücü”, “bağlayıcı güç” olarak ifade ediyor. Yani devletlerin bir dayanışma gücü, bir bağlayıcı güç tarafından kurulduğu ifade edilmek isteniyor. Bu kurucu veya dayanışma gücüne aynı zamanda “soy asabiyesi” deniyor. “Soy asabiyesi veya nesep asabiyesi”… Bu da belli bir soydan olan, belli bir etnisiteden olan, aynı dili konuşan ve aynı dinden olan, homojen bir insan kümesi anlamına geliyor.
Bu bağlayıcı veya dayanışmacı güç devleti kuran güç olduğu gibi, devleti bütün ömrü hayatı boyunca da en büyük sadakatle ayakta tutacak olan güçtür. Ola ki günün birinde devletin başına büyük bir felâket gelirse, o zaman da devleti canı ile kanı ile müdafaa edecek olan kurucu güçtür.
Yeryüzünde birkaç Türk’ün, birkaç Fransız’ın, birkaç İngiliz’in bir araya gelerek kurdukları bir devletten bahsedilemez. Buna tarih şahit değildir. Belki ABD. için böyle bir tez ileri sürülebilir, ama ABD’ye göç eden ve bu devleti kuran Avrupalıların ortak paydaları vardı.
Avrupa Birliği’nin kurulmasında da ters bir ivme vardır. Haldûn bir büyük devletin kuruluşunda önce nesebin, sonra sebebin geleceğini söylüyordu. Hâlbuki AB’nin kurucu mimarları sebebi öne almış vaziyetteler. Bugünkü Avrupa Birliği’nin böyle bir kurucu asabiyesi yok. Avrupa Birliği, bir multinasyonel ve süpranasyonal oluşum, resmen olmasa bile hem büyük ölçekte fiilen ve hem de nihaî hedef olarak, bir federasyon, üye devletlerin ve milletlerin, daha doğrusu seçkin üye devletlerin iradeleriyle oluşturulan ‘milletler üstü’ – milletlerarası değil – yeni bir millet ve yeni bir devlet oluşumu projesi. Ama bu manada bir asabiyesi yoktur. Bu sebeple AB’ni meydana getiren ülkelerin zamanla derin bir iç çatışmaya girecekleri kesindir.
Osmanlı’yı da “Türk asabiyesi” kurdu. Belki bu kurucu asabiye bütün Türkleri kapsayan bir asabiye değildi, Kayı Boyu’nun asabiyesiydi. Ama bu kurucu güç sonra genişledi, daha kapsamlı bir Türk asabiyesine döndü.
Bir devlet şu dört şartı yerine getirdiği takdirde, eski terimle tebaasının veya modern terimle vatandaşının, devlete olan sadâkatini, devletle toplum arasındaki bağın sıkılığını pekiştirir. Bu dört şart da, Hürriyet, Adâlet, Emniyet ve Mülkiyet’tir. Devlet vatandaşlarına hürriyet sağlamalı, onlara adaletle muamele etmeli, emniyet duygusu içinde barındırmalı ve onların önünde mülkiyet alanları açmalıdır. Yani dünyalık mülkiyet. Ama ikinci bir “mülkiyet” kavramı daha var: Bu da “Siyasî Mülkiyet”tir ki; buna “mülkün tapusu” da diyebiliriz. Bu ikinci manasıyla mülkiyet, devletin aslî kimliğinin kimde olduğunu belirlemek demektir. Bu dört şarta sadık kalarak halka muamele edildiği takdirde bütün tebaanın sadakati en süt seviyede pekiştirilir. Lâkin meselâ bunlardan birisi, mülkün tapusuna el uzatıp, aslî kurucu asabiyenin, Türk’ün mülkü olmaktan çıkarmaya teşebbüs ettiği takdirde, ne olur? İşte Haldun bu noktada, Zilzâl Suresi’nin birinci ayetine telmihen, şöyle bir ikazda bulunur: “Bu mülkiyete, yani mülkün tapusuna el uzatılacak olursa, yer yerinden oynar”.
İşte şimdilerde söz konusu olan “mülkün tapusu”dur. Bu mülk ki bin yıldır Anadolu’yu vatan yapan Türk milletinin çocuklarının öz malıdır. Bu mülk ki Anadolu’dur, Trakya’dır. Bu mülk ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Şimdi söz konusu olan bu mülkün taksit taksit satılmasıdır, tasfiyesidir.
Bugün, biz Batı kültürüne aşkla bağlılığımızı ifade ederken Batı, oluşturduğu güç merkezleri ile giderek daha büyük nüfuza sahip olmak istemektedir. Mevcut durumlarını güçlendirmek, etki ve nüfuz alanlarını genişletmek ve saygınlıklarını artırmak için birbirleriyle kıyasıya rekabet etmektedirler.
Ve Batının hiçbir şeyi şakaya almadığı, gerçekten düşündüğünü yaptığı, dünyanın her tarafında güç bulundurduğu ve bu güçleri gerektiğinde hiç çekinmeden kullandığı, gerekirse atom bombası dahi atabilecek sadist, psikopat stratejiler izlediği açıktır. Ve daha da kötüsü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni de üzerinde operasyonlar yaptığı diğer ülkeler seviyesinde görüp, bize karşı da fütursuzca davrandığıdır.
Bugün illa da reform yapın diye baskı yapan Batı, bu politikasını iki yüz yıldır sürdürüyor. Vaktiyle “ıslahat yapın” diyorlardı. Şimdi adı değişti “reform” oldu. Türk Milleti Batının bu baskılarının ne anlama geldiğini bilmektedir. Bu kurt’un kuzuyu yemek için uyguladığı “suyu bulandırıyorsun” taktiğidir.
Her “ıslahat” hareketinden sonra toprak kaybettik. Bu uyku halinin artık daha fazla sürdürülmesi mümkün değil. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde herhangi bir ameliyata asla izin veril-memelidir.
Önümüzdeki 20–25 yıllık dönem belirsizlikler dönemidir. Strateji uzmanlarımız bu konuları çeşitli makalelerle, kitaplarla dile getirmektedir. Dile getirilemeyen konu şudur: Türkiye Devleti; cepheden çekilen, teslimiyeti seçen, kabuğunu kıramayan, giderek büsbütün millet olma melekelerini kaybeden bir devlet olarak mı kalacaktır, yoksa ABD ve AB. nin strateji ve politikalarının çıkarlarımıza zarar verdiğini, hem de bölgenin hallaç pamuğu gibi savrulduğunu görüp, yani tehlikeyi sezip yeni bir görev mi seçecektir? Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bölgede yeni bir “yörünge” oluşturup, Batının saldırılarını karşılamayı tercih edebilecek midir?
Biz henüz, üstümüze dolu bir yağmur gibi gelen Batılılar karşısında savunmada bile değiliz. Böyle bir şeye ihtiyaç dahi duymuyoruz. Gerçekten, tarihin zirvesindeki platodan yuvarlandık. Batıya yenildik, doğrudur. Ama bilinmelidir ki bu yenilgiler şimdi Türk Milleti için yeni galibiyetlerin başlangıcıdır.
Şimdi, boş gözlerle, sağa sola anlamsız bakmanın zamanı değildir. Yeniden yükselmek için; Batının cazibe alanından kurtulmak, ihanetten vazgeçmek ve hayat pahasına da olsa, vatanı avunma refleksine girmek gerekmektedir. Kendi kültür ve medeniyetimize gönül vermek yeterlidir.
Bunun için diyoruz ki artık bir Türk İntelijansiyası’nın mutlaka kurulması ve harekete geçirilmesi gerekir. Yani İbn-i Haldun’un tespiti ile Türk Asabiyesi’nin mutlaka ortaya çıkması ve devletin tasfi-ye edilmesinin önüne geçilmesi büyük bir vatan görevidir.
Bu sebeple, çok ivedi olarak bu toprakları vatan yapan “asabiye”nin asli unsurlarının yeniden mülke, yani vatana sahip çıkmak üzere yeni bir siyasi önderlik kurması, yeni bir entelijansiya kurması ve harekete geçirmesi şarttır.

Bugün Milli bir entelijansiyaya büyük ihtiyaç vardır.
Ruhunun derinliklerinde beş bin yıllık devlet tecrübesi taşıyan Türk Milleti kendi içinden bu entelijansıyayı, yeni kurucuları mutlaka çıkaracaktır.
İnanıyorum ki, “mülkün tapusu söz konusu olduğunda yer yerinden oynayacaktır.”
Mikdat Topçu

Eyüp, 20.04.2008

Yeni Bir Millet Tasavvuru

“Tasavvur Benzer Sonuç Aynı Olmasın”

Tırnak içindeki başlık Sabah Gazetesi’nde köşe yazıları yazan M. Şükrü Hanioğlu’nun 17.04.2011 tarihli makalesinin başlığıdır.

Aslında çok ilgimi çeken bir yazı! Bu konu gerçekten devletin problemi! Büyük, sosyal ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti için hayati anlamda önemli olan bir problem!

Bu makale Osmanlı zamanından beri süregelen “kimlik” probleminin irdelenmesi ve bugün devletin içinde bulunduğu kaotik ortama çözüm bulunmasını araştırmak açısından gerçekten son derece önemlidir. Bir Türk aydınının en azından böyle bir konuyu bilimsel bir makale ile gündeme taşıması sorunlara çözüm bulmak açısından ümit vericidir.

Bu makaleyi bana bir arkadaşım özellikle gönderdiği için ciddiyetle okudum, konuyu araştırdım ve kendi düşüncelerimi, hem yazıyı bana gönderen arkadaşıma aktarmak, hem de Türk aydınının konuya tarihi anlamda eğilmesini sağlamak için bir makale ile ortaya koymaya çalıştım.

Devletler eski zamanlarda olduğu gibi tek “soy”dan oluşan bir topluluktan ibaret değildir artık. Klan toplulukları belki hala vardır dünyamızda! Bilmiyorum. Ama aşiretlerin var olduğu kesin. Bazı devletlerin güvenliğini aşiretler bile sarsabiliyor. Bugün Sudan’da, Libya’da, Yemen’de vs. meydana gelen isyanları iktidardaki aşiretin yönetimini kabul etmeyen diğer aşiretler sürdürmektedir.

Gelişmiş büyük devletlerde artık aşiretler değil, başka başka ırklardan meydana gelen milletler de yaşamaktadır. İmparatorluklarda birkaç millet aynı çatı altında, aynı bayrak altında yüzyıllarca yaşamıştır. Özellikle bu, son klasik imparatorluk olan Osmanlı İmparatorluğu için tam tamına ve fiilen yaşanmış bir olgudur. Araplar, Ermeniler, Rumlar, Bulgarlar, Yahudiler, Arnavutlar gibi birçok millet Osmanlıda tek bayrak altında yaşamıştır. Hem de mutlu yaşamıştır. Öyle ki; Ankara Savaşı sonrası yaşanan sekiz yıllık inhitat dönemine rağmen, Balkanlardaki milletler Osmanlı yönetiminden ayrılmak istememişlerdi. M. Şükrü Hanioğlu’nun “Osmanlı milleti tasavvuru” dediği şey bu idi. “Osmanlı kimliği” altında yaşan bu milletlerden meydana gelen imparatorluk yüzyıllarca hiçbir sorunla karşılaşmadı. Bu milletlerin devlete sadakatlerinin şartları yerine getirildiği sürece hiçbir sorun çıkmadı. Neydi bu sadakatin şartları: Hürriyet, Adalet, Emniyet ve Mülkiyet… Bu şartlara uyulduğu sürece sorun çıkmadı.

Ama bir gün sorun çıktı. Hürriyet uygulandı, adalet uygulandı, emniyet de sağlandı. Konu mülkiyete gelince işler değişti. Aslında özel mülkiyetle ilgili yine sorun yoktu. Herkes özel mülkiyet haklarına sahipti. Herkes toprak edinebiliyordu. Kendi mahkemelerinde yargılanıyor, kendi dilini konuşuyor, istediği kılık kıyafeti giyiyordu. Konu devletle ilgili mülkiyete gelince işler değişti. Yani devletin tapusu delinmek istenince işler değişti. Bir gün geldi Ermeni dedi ki, “evet ben Osmanlı kimliğini taşıyorum, ama Ermeni’yim. Ben topraklarımı geri istiyorum”. Veya Bulgarlar aynı şeyi yaptılar. Ben Bulgar’ım, toprağımı istiyorum dedi. Yani devletin mülkiyetinden tapu istediler. Yani devletin tapusunu delmek istediler. Ermeni Komitacıları, Bulgar çeteleri bunun için kurulmuştu.

Konu çok ciddi idi. Osmanlı yönetimi çare arıyordu. Bulduğu yegâne çare “İttihad-ı Anasır” oldu. Bu formülle Osmanlı yönetimi çözülmeyi önlemeye çalıştı. Osmanlı üst kimliği öne çıkarılırsa belki çözülme durdurulabilirdi. Ama bu olmadı. Gerçekten; “Seküler parametrelerle belirlenen ‘Osmanlı kimliği’ ve bu aidiyeti taşıyan farklı etnik ve dini topluluklara mensup bireylerin oluşturacağı ‘Osmanlı milleti’ tasavvurlarının temel sorunu bunların hakim unsur tarafından şekillendirilerek sonrasında ‘kapsayıcılık’ iddiasıyla diğer topluluklara sunulmasıydı” şeklindeki Hanioğlu değerlendirmesi tam da bu durumu ifade ediyordu. İşte bu tutmadı. Çünkü arkalarında Batı vardı. Hanioğlu Batı etkisini ifade etmemektedir.

Osmanlı üst kimliğinin öne çıkarılmasıyla sorun çözülmeyince bu defa ikinci bir formül denendi. “İttihad-ı İslam”! Osmanlı yönetimi gayrimüslimlerle birliğin sağlanamayacağını anlayınca bu defa Müslümanlarla problemi çözmeye çalıştı. Ama yine olmadı. Bu teori de tutmadı. Osmanlı aydınları, “Arabistan gibi İslam memleketlerinin asla bizden ayrılmasını düşünemeyiz” diyorlardı. Ne yazık ki yanılmışlardı! Araplar; “tamam, anladık, sen de Müslümansın, ama ben kendi devletimi istiyorum” diyordu. Çünkü arkalarında yine Batı vardı.

Bu noktada Türk aydınının görüşüne itiraz ettiğim konu şudur. Bütün bu unsurlar Batılılar tarafından kullanılarak Osmanlı Devleti yıkıldı. Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, 31 Mart Olayı ve tabii ki II. Meşrutiyet olayları, İttihat Terakki’nin iktidarı, Balkan Savaşları ve nihayet Birinci Cihan Savaşı asla kendiliklerinden meydana gelen olaylar değildi. Osmanlı yöneticilerini İttiha-ı Anasır, İttihad-ı İslam çarelerini aramaya mecbur eden güçler tamamıyla Batılı güçlerdi.

Bugün Avrupa Birliği gibi, birbiriyle 100 yıl, 30 yıl, yedi yıl savaşmış milletlerin yeniden bir araya gelerek devlet olmalarını hazmeden, bunu tabii ve mecburi bir sonuç olarak gören Türk aydını, kendi toprakları üzerinde yüzyıllardır birlikte yaşadığı insanlarla problem çıkınca, bu probleme bölünmek suretiyle çözüm bulmaya yönelmesi Türk aydınının bugünkü zaafıdır. Bunu bir mihraka dayanarak istiyorsa ihanetidir.

“Tamamen yeni bir millet tasavvuru”, “ümmetten millet yaratıldığı” şeklindeki Cumhuriyet dönemi aydınlarının çözüm arayışlarını bugün yargılayanlar, gerçek çözümün ancak bölünme ile mümkün olabileceğini düşünmektedirler.

Hanioğlu ise makalesinin son paragrafında aynen şöyle demektedir:

“Osmanlı son dönemi bize toplumun geniş kesimlerince benimsenecek bir kimliğe dayalı yeni bir “millet tasavvuru” geliştiremediğimiz takdirde ciddi tehlikelerle karşılaşacağımız dersini vermektedir”.

Ancak burada yine tarihi manada çözümün nasıl olabileceği konusunu açıklamamaktadır. “Yeni bir millet tasavvuru”! Ama nasıl?

AB imparatorluk olabilir. Ama biz yüzyıllarca bir arada yaşadığımız kardeşlerimizle bütünleşemeyiz görüşünü reddeden bu görüşe katılıyorum. Tabii ki ülkemizde bizi ulus devlet olarak kalabilmek için bütün unsurlarla uzlaşarak yaşama şansımız elbette vardır. ABD ve AB bölünme, isyan senaryolarını elbette ki manipüle etmektedir. Osmanlı döneminde uyguladıkları stratejilerde başarılı olan Batı, yine aynı stratejilerle ülkemizi bölmeye çalışmaktadırlar.

Aslında ABD’de ve AB ülkeleri arasında bölünme, savaş tohumları her zaman vardır. ABD, ülkesindeki İspanyol başkaldırısına çare aramaktadır. Hungtinton “Hispanik Başkaldırı” makalesinde bunu açıkça dile getirmektedir. Tıpkı bizim Güneydoğu gibi, ABD’nin güney batı bölgelerinde, İngilizce bilmeyen, bu dili konuşmayı reddeden İspanyollar vardır.

Keza AB’nin aşağı yukarı bütün ülkelerinde bölünme tohumları vardır. Türk aydını, Türk devleti bu konularla ilgili hiçbir araştırma yapmamaktadır. Batıyı bir bütün olarak güçlü kabul etme hatasına düşmektedir.

Yukarıda İttihad-ı Anasır ve İttihad-ı İslam teorilerinden bahsetmiştik. Bunlar tutmayınca Cumhuriyet döneminde “biz mecburen modern anlamda milliyetçiliğe, yani Ulus devlete yöneldik. Gerçekte bu yöneliş iradi bir yöneliş değil, mecburi bir yönelişti. Aslında bu bir “soy-ırk” milliyetçiliği değildir. Bu sebeple 1924 Anayasası’na “Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes alelumum Türk ıtlak olunur” metninin anlamı bu bakımdan önemlidir.

Bakınız şimdi Batı Türkiye’de yeni bir kimlik ortaya çıkarmaya çalışıyor. Alt milliyetçilik (Subnationalizm). Bu milletlere Batı tarafından yutturulan yeni bir afyondur. Ama bu silah bizzat Batıyı da vuracaktır.

Netice olarak; demek ki, kurucu milletlerin çatısı altında yaşayan milletler, tabi oldukları devletten er veya geç, bir gün gelecek kendilerine ait oldukları mülkün tapusunu isteyeceklerdir. Kurucu devletlerin zaafa düşmesi durumunda bu sonuç kaçınılmazdır. Çünkü milletler kendi hallerine bırakılmamaktadır. Kurucu büyük devletlerin düşmanları daima bu milletleri harekete geçirmek isteyecektir.

Bu dünyada bidayetten beri böyledir. Böyle olmaya da devam edecektir.

Peki, Türkiye için özeleştiri yaparsak hangi neticeye varabiliriz. Ermeniler, Arnavutlar, Bulgarlar, Araplar tamam da, bugün söz konusu olan Kürt meselesi olunca politikamız ne olmalıdır.!

Ben her zaman için, düşmanın önümüze koyduğu problemleri onun istediği şekilde tartışmanın hatalı olacağı düşüncesindeyim. Türk devleti ve Türk aydını acaba farklı politikalar üretemez mi? Zorla, sırf ABD ve AB istiyor diye, Kürtleri başka bir milletmiş gibi görmek doğru mudur? Batılılar kendi azınlıklarına topraklarını bölsün versinler. Ama bizim için böyle azınlık sorunu olmamalıdır.

Kürtlere toprak mı verelim? Bu asla bir çözüm değildir. Kürtler için de çözüm değildir. Ayrıca başka milletler de bu defa tapu ister. Devlet kaosa sürüklenir, prestijini kaybeder.

Kürtleri kovalım mı? Irak’taki Kuzey Irak bölgesine mi gitsinler? Göç mü ettirelim. Peki, Batılıların bugünlerde dayattığı Federasyon çözüm olabilir mi? Asla olamaz. Bu daha da tehlikelidir.

Bakınız; Kürtler bizim kardeşimizdir. Yeni bir “millet tasavvuru” yaratmaya gerek yoktur. Osmanlıdaki çözüm yolları Araplar, Bulgarlar, Ermeniler vs. için aranan çözümlerdi. Kürtler için asla böyle bir sorun yoktu. Var olan sorunları ajanlar Osmanlıyı bölmek için yaratıyordu.

Osmanlı devletinin Musul Kaymakamı Ebubekir Hazır Tebeyran bir Kürt aşiretini ziyarete gider. Aşiret reisinin adı Oğuz’dur. Merak eder, sorar Tebeyran: Adınız neden Oğuz’dur? Oğuz Bey cevap verir: Ben 90. Batından Oğuz Kağanın soyundanım.

Türk devletinin televizyonları, Türkiye’deki bütün basın yayın organları, Türk aydını, üniversiteler, vakıflar, sivil toplum kuruluşları Kürt meselesini neden ötekileştirerek ele alırlar, anlamak mümkün değil. Bu kadar yüzyıldır birlikte yaşadığımız, kız alıp verdiğimiz, iç içe geçtiğimiz, hiçbir şekilde milletimiz arasında Ermeniler gibi, Bulgarlar gibi sorun yaşamamış olduğumuz Kürtleri neden ötekileştirip, sonra karşısına geçip mücadele ediyorsunuz! Günah değil mi? Kürtler son dönemlerde bizzat devlet tarafından terörize edilmiştir. Yazık değil mi?

Sonuç olarak; Kürtlerle aramızda yeni bir millet tasavvuru yaratmaya gerek yoktur. Biz aynı milletiz. Devletin ve yukarıda saydığım bütün kuruluşların özellikle bu konuda tarihi araştırmalar yapması ve Kürt milletini temize çıkarması, Batının Kürtlerin üzerinden elini çekmesini sağlamak gerekmektedir.

Yoksa işte o zaman Sayın Hanioğlu’nun dediği gibi ciddi tehlikelerle karşı karşıya kalabiliriz.

Mikdat Topçu

19.04.2011