Aylık Arşiv: Mayıs 2011

Türk Aydını Ve Bir Başarı Hikayesinin Hikayesi

Değerli dostlar, yazıdan da anlaşılacağı gibi 7 Mayıs 2011 tarihinde tesadüfen katıldığım bir toplantı ile ilgili düşüncelerimi sizinle paylaşmak istedim. Toplantı ile ilgili olarak yazdığım düşüncelerimi, toplantıyı düzenleyen İstanbul Muharip Gaziler Derneği Başkanına da mail olarak gönderdim.

İlginizi çekeceği ümidiyle…

———————————–

Sayın Başkan,

07 Mayıs 2011 tarihinde Sheraton Ataköy Oteli’nde düzenlediğiniz yemekli Kore Gazilerini Anma toplantısına hasbelkader katıldım. Zat-ı alinizi tanıdım. Mümtaz bir insan olduğunuz görmekten mutluluk duydum. Ancak, Kore gazilerini anma etkinliğinden sonra yapılan Tarikat toplantısı beni şaşırttı. Tarikatın dağıttığı broşürü okuduktan sonra zat-ı alinizi uyardığımı herhalde hatırlayacaksınızdır. Netice itibariyle uluslarası bir Tarikattır. Bu konularda Türk aydınının duyarlı olması gerekmektedir. Bu toplantı ile ilgili görüşlerimi bir makale şeklinde yazdım. Ek’te sunuyorum. Umarım, milletlerarası mücadele sürecinde bizim nerede bulunduğumuzu anlamamız bakımından faydalı olacaktır. “Boşverin bu düşmanlıkları” demeyiniz. Zira devletimiz ciddi bir kuşatma altındadır. Bu kuşatma da her Türk aydınının mutlaka yapacağı birşeyler vardır. Beneniz zat-ı alinizin bu anlamda çok duyarlı bir insan olduğunuza inanıyorum. Makaleyi okumanızı diliyorum. Değerli başkan, konu ile ilgili görüşlerinizi mail adresime gönderirseniz minnettar kalacağımı bilmenizi isterim.

Saygılarımla. Mikdat Topçu.

Mobil tel: 0533 725 26 15

Not: Toplantıya katılan bir değerli “gazi”nin yakınıyım.

—————————————————————————————————————————Önce bir hatırlatma yapmalıyım. “Bir başarı hikâyesi” nin ne olduğunu bilmeyenlere anlatmalıyım.

Malum, ABD devlet başkanı Obama, başkanlığa seçildiğinin ilk günlerinde önce Türkiye’yi ziyaret eder. Obama’nın Türkiye ziyareti Türk basınındaki bazı yazarları çok ama çok derinden etkiler. Bazı köşe yazarları Obama’ya methiyeler dizerler. Bazıları “evin büyüğü geldi” derler, bazıları Türkiye’de iki dönemden bahsederler: “Obama’dan önceki dönem, Obama’dan sonraki dönem”… Strateji uzmanı olan bir zat! Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Çanakkale On sekiz Mart Üniversitesi rektörlüğüne atanan bir zat, bir köşe yazarı, Uluslar arası Strateji Kurumu (USAK) başkanı olan bir zat, Obama’nın Türkiye’ye gelişinden en çok etkilenenlerden biri! Sedat Laçiner! Prof. Sedat Laçiner; Obama’nın Türkiye’ye gelişiyle birlikte Türk-Amerikan ilişkilerinin yeni bir safhaya girdiğini, eskiden “Stratejik Ortak” olduğumuz ABD ile artık bundan böyle “Model Ortak” olduğumuzu ifade eder ve “Model Ortak” olmanın ne anlama geldiğini anlatır. Meğer Model Ortaklık, Doğu ile Batı arasında bir başarı yaratmanın hikâyesi” anlamına gelecekmiş! İlgili makalesinden bir bölümü aşağıya alıyorum: “Model Ortaklık, stratejik ortaklığa göre çok daha spesifik bir kavram. Batı ile Doğu arasındaki bir başarı hikâyesi yaratılmasıyla ilgili. Obama’nın konuşmasından anladığımız, Afganistan’dan Filistin’e kadar Müslüman coğrafyadaki tüm sorunlarda, ABD ve Türkiye ortaklığı ile çözümü belirlemek ve bu çözümü uygulamaya koymak. Bu model başarılı olursa, ABD’nin bölgedeki diğer Müslüman ülkelerle ilişkilerinde de bu model uygulanacak.” [1] İşte Bir başarı hikâyesi bu! Şimdilerde Afganistan’dan Filistin’e kadar hatta Tunus’tan Suriye’ye kadar Müslüman coğrafyadaki tüm sorunların nasıl bir “başarı hikayesi”ne dönüştüğünü hepimiz herhalde daha iyi anlamış olmalıyız! ABD ile “Stratejik Ortak” iken bu ortaklık şeklini eleştirmeyen, “Model Ortak” olunduğunda bu ortaklık şeklini öven Türk aydını! Düşmanına aşık olan Türk aydını! Ardını önünü düşünmeyen, strateji uzmanı ama geleceği asla kestiremeyen, ufuksuz Türk aydını! Tasavvufsuz, felsefesiz Türk aydını! Milletlerin mücadelesini düşünmeyen, anlamayan Türk aydını! Türk olmaktan utanan, vatanının tapusuna sahip çıkamayan, bunun ne anlama geldiğini dahi anlamayan, derdi olmayan Türk aydını! Ve bu aydın anlayışının hakim olduğu devlet! Devlet adamlarımız! “Dilim varmıyor ama kötü şeyler olacak” diyen, adeta Meşrutiyet Parlamentosu müdavimi bir bayan vekile asla sesini çıkarmayan, bir milletvekili adayını; “aman aday ol, bu sefer bizim grubumuz Kürt Devleti’nin kurucu meclisi olacak” şeklinde ikna eden, açıkça televizyonda niyetlerini belli eden hainlere asla sesini çıkarmayan devlet adamlarımız! Düşünüyorum, okuyorum, yaşıyorum ve anlıyorum ki Türklerin vatanı tam anlamıyla kuşatma altında! Haberimiz olmamış! Meğer sorun bizde imiş! Meğer sorun bizmişiz! Sorun bizim aydınımızmış! Değerli okuyucu, İstanbul’un fethi sırasında, “Ortodoks mezhebini bırakın, gelin Katolik mezhebine girin sizi destekleyelim” diyen Venedik’e (Vatikan’a) İstanbul’daki Patrik’in tarihi cevabını herhalde hatırlamayan yoktur. “Biz Bizans sokaklarında Kardinal külahı görmektense Osmanlığı sarığı görmeyi tercih ederiz” demişlerdi. Osmanlıyı idare edenler bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı. Düşman parçalanmış olmalıdır. Bir araya gelmemelidir. “Bursa’da, olmayan cemaat için atanan Metropolit, Bizans dönemi Bursa haritası ile Yunanca ve İngilizce broşürler bastırmıştır. Rum Patrikhanesi, Anadolu ve Trakya’daki eski, metruk, bazılarının duvarlarının bile izi kalmamış kiliselerde son yıllarda ayinler yapmaya başladı. Bu kiliselerin bulunduğu ilçeler, beldeler, tek bir Rum’un yaşamadığı yerlerdir. Bartholomeos’un patrik olmasından sonra başlayan bu hareketlilik, ileride buralarda ne olabileceği hususunda çoktandır kafalarda soru işaretleri oluşturmaktaydı.”[2] Aynı yazı; “Sümela’da 2009’daki provakatif hareketleri düzenleyen, 2010’da Sümela’da Bartholomeos’un yaptığı ayinin Rusya ayağını yöneten Rus Duması milletvekili ve Rusya Yunan Cemaatleri Federasyonu Başkanı olan “İvan Savidis” ile “Elpidophoros Lambriniadis” birlikte hareket etmeye başladılar” şeklinde devam etmektedir. Bursa’da Metropolitlik kuruluyor ve iki metropolitlik birlikte hareket ediyor. Yani ittifak yapılıyor. Bu bizim aydınımızın hiç mi hiç derdi değil. Biliyorsunuz ki, Sümela Manastırı’nda 15 Ağustosta ayin yapmışlardı. Ve 15 Ağustos Trabzon’un Türkler tarafından fethedildiği tarihtir. Artık bütün müesseseler anlamını değiştiriyor. Bütün isimler geri veriliyor. Bütün tapular geri veriliyor. Anadolu’nun kimyası değişiyor. Türk milletinin kimyası değişiyor. Bu çok önemli tarihi ve sosyal bir süreçtir. Türk aydını ve onun devleti henüz bunun farkında bile değil. Evet, farkında değil. İstanbul Muharip Gaziler Derneği bir anma toplantısı düzenler. Tarih 7 Mayıs 2011. Kıbrıs gazisi bir dostumun davetiyle ben de katıldım. Yer, Sheraton Ataköy Oteli – Bakırköy. Lüks bir otelin salonunda yemekler yenildi. Sohbetler edildi. Derneğin başkanı emekli Albayla tanıştım. Ancak yemek sonrası salonda bir hareketlilik vardı. Bir hazırlık vardı. Gözüme bir broşür ilişti. Bu broşürün tebliğ edildiği Uluslar arası toplantı ile ilgili İstanbul Muharip Gaziler Derneği’nin internet sitesinde bir duyuru bulamadım. Broşürün kapağında şunlar yazılıydı: “UNIVERSAL PEACE FEDERATİON”. “KURUCULARIN 2011 KONUŞMA TURU”. “Göğün, Yerin ve İnsanlığın Ebeveynlerinin Yerleşikliği ve Tanrı’nın Kelamının Somut İfadesi Tarafından İlanı Kozmik Asamblesi”. “Global Kriz Sürecinde Bir Evrensel Barış Dünyası Tesis Edebilmek” Broşüre göz gezdirdim. Anladım ki bu doğrudan doğruya “Dinler Arası Diyalog”a dayanan bir hareket. Yani bizdeki önemli bir “cemaat”le de ilişkili bir hareket. Bir Hıristiyanlık öğretisinin anlatılması faaliyeti! Aynı broşürün bir paragrafında aynen şöyle deniyor: “Gerçek Ebeveynlere bağlı bulunan ruh ve fizik dünyalardaki tüm kutsanmış çocuklar, bu kapsamlı ve nihai açıklamaya kulak verin ve aklınızda tutun. Bu nitelikteki bir çağrı, soyut (gece Tanrısı), somut (gündüz Tanrısı)[3] kavramsal ve işlevsel yönlere sahip Tanrı ile birlikte, İsa ve Gerçek Ebeveynlerin atalarının da oluşturmuş oldukları temeller üzerinde, Tanrı’nın asli iradesi olan ideal milletin tam anlamı ile tesis edilebilmesi adına yapılıyor”. Dernek başkanı emekli Albayı ikaz ettim. Üstadım, bu bir tarikat faaliyeti, bir Hıristiyan tarikatının Türkiye toplantısı, bundan haberiniz var mı? “Evet evet biliyoruz, gerekli izinler alınmıştır” diye cevap verdi. Ben çok endişe ettim, çünkü tarikatın kurucusu Dr. Rev. Sun Myung Moon da Türkiye’deydi. UPF İnternational-Uluslar arası başkanı Dr. Rev. Hyung jin Moon da Türkiye’deydi. Bu çok önemli bir toplantıydı. Organizasyon muhteşemdi. Önce “Dinler arası diyalog” çerçevesinde üç dinin temsilcisinin dualarını izledik. İslam dininin temsilcisinin kim olduğunu anlayamadım. O da bu noktada hazırlanmış bir insan demek ki! Arapça dua etti. Ne dediğini kimse anlamadı. Salondaki herkese kulaklık verilmişti. 400 adet kulaklık dağıtılmıştı. Konuşmalar İngilizceden Türkçeye ve Arapçaya çevriliyordu. Ben, İstanbul Muharip Gaziler Derneği ile bu toplantının bir bağını kuramadım. Zaten derneğin sitesinde böyle bir tanıtım da yoktu. Broşürde de gazilerle ilgili bir bilgi yoktu. Oldubittiye getirilen Uluslar arası bir toplantı oldu. İşi Kore gazilerini anma düşüncesi üzerine inşa etmişler. Bu bahane ile tarikat gerekli propagandasını yaptı. Bağrım ezildi. Üzüldüm. Canım sıkıldı. Gazi dostuma düşüncelerimi anlattım. O da bir şey anlayamadı. Ve 92 yaşındaki tarikat kurucusu Myung Moon konuşmasını sürdürürken kalktık çıktık. Çünkü kulaklarımız Kuran’ın ayetlerini arıyordu. Hâlbuki bunlar yabancıydı. Bize, dinimize, milletimize, toprağımıza yabancıydı. Dayanamadık, çıktık. Bu hüzünle eve geldim. Tarikatı araştırdım. Bazı notlarımı size aktaracağım. Biliyorum ki sizin böyle bir tarikatla bağlantınız yok. Ama “dinler arası diyalog” meselesini, Türkiye’deki bir “cemaat”in de hedefi olduğu için, herhalde bilmeyen yoktur. Bu önemli tarikatı size tanıtmak istiyorum. “Cemaat merkezi ABD’dedir. Liderine “Hazret” ya da “Üstat” denilir. Reverand (Hz.) Sun Myung Moon’un cemaatinin adı: “Dünya Hıristiyanlığını Birleştirmek İçin Kutsal Ruh Cemiyeti”. Kısaca UC (Birleştirme Kilisesi)’dir. Moon’un Kore istihbarat servisi K-CIA ile ortak yolunda Japon mafyası, ABD politikacıları ve başkanları ve Güney Amerikalılar, Yahudiler, Katolikler, Protestanlar, Müslümanlar bulunuyor. Tarikatın Amacı: Moon’a göre dünyadaki kötülüklerin kökeninde ‘Adem’ baba ile ‘Havva’ ananın işledikleri günah bulunmaktadır. Bu yasak ilişkiden doğan çocuğun kanı da işte bu yüzden kirlenmiştir. O nedenle insanlığın kurtuluşu ancak ve ancak kanının temizlenmesiyle gerçekleşebilir. Temizleyici kan ise dönemin gerçek ana babası yani Moon ve Moon’un karısının damarlarında akmaktadır. Artık asıl olan, Adem ile Havva değil, kendilerini trueparitens yani “İsa Baba ve Meryem Ana” yerine gerçek ana-baba olarak ilan eden Moon ve eşidir. Yeni ve temiz ana-babaların yetiştirilmesi, kurtuluşun en temel koşuludur. Temiz ana-babalar ise ancak kutsal nikah törenleriyle birleşebilirler. “True-parents Days (günleri)’nde Sun Myung Moon binlerce yeni çifti kutsuyor, evli olanları yeniden nikahlayarak toplu düğün düzenliyor. Nikahları kutsanan çiftler, Moon’un kanını temsilen birer kadeh şarap içerek “Adem ve Havva’nın şeytanla işbirliği yaparak kirlettiği insan kanını temizlemiş oluyor. Moon’un Mesihliğinin nedeni ise şudur. Moon’a göre Hz. İsa, politik becerisi bulunmadığından, Hıristiyanlığı ve insanlığı kurtaramamıştır. Bu nedenle Moon kendini Mesih ilan ediyor. Sorgusuz bağlanılacak şeyh-dede-şef örgütünde olduğu gibi, UC (Birleştirici Kilise) örgütünün adam devşirme yöntemi beyin yıkamadır”.[4] Öyle bir tarikat ki, el atmadığı konu yok. – Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra ne olacak? – Afrika’nın geleceği, – Latin Amerika’nın borç sorunları, – Ortadoğu’da ticaret ve barış süreci, – İslam’ın sorunları – Ermenistan’ın kalkınma yolları… Değerli okuyucu, Birleştirme Kilisesi (UC), yani bu tarikat Türkiye’ye sızmış. Bu tarikatın kurucusuna göre ABD dünyayı kurtaracakmış! Tabii ki dünyayı kurtaracak olan ABD bir şekilde Türkiye’ye sızacaktı. Bu sızmanın tarihi çok eski. Ta Kasım Gülek’lere dayanıyor. Meğer Türkiye’de birçok politikacı bunlarla ahbap olmuş! Meğer bizim çok güvendiğimiz birçok yazar bunlarla kanka olmuş! Daha önceleri de Türkiye’de toplantılar gerçekleştirmişler. Kasım Gülek’le başlamış ilişkiler. Sonra kızı Tayyibe Gülek’le devam etmiş. Daha sonra Sabahattin Zaim, İlim Yayma Cemiyeti kurucularından ve Aydınlar Ocağı eski başkanlarından Salih Tuğ, Fehmi Koru, her ne kadar kıvırsa da Yaşar Nuri Öztürk, Hayri Erdoğan Alkin, Handan Kepir Sinangil (Boğaziçi Üniversitesi), Deniz Baykal, Işılay Saygın, Mehmet Aydın (din işlerinden sorumlu eski bakan, 9 Eylül Üniversitesi İlahiyat Fak. Dekanı, Abant toplantıları yöneticisi), Semra Özal, Nevzat Yalçıntaş, Lütfü Doğan gibi isimler bu tarikatla ilgilenmişler. “1980’li yıllarda Sun Myung Moon’un Türkiye ilişkilerini yürüten Kasım Gülek, Uniification Church’ü güçlendirmek için büyük çaba gösterdi. Örgütü, ABD Büyükelçisi Şükrü Elekdağ’a benimsetmeye çalıştı. Bu arada, Fethullah Gülen’le dostluğu ilerletti ve onu ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz ile tanıştırdı. Kasım Gülek, yaşlılık yıllarında yeniden CHP ile ilişki kurdu”[5] Üzgünüm. Moon’a bağlı Yeni Ekümenik Araştırma Derneği’nin çalışmalarına Türk gençleri de katılıyormuş. Dünya Dinleri Gençlik Semineri’ne Türkiye’den Ahmet Davutoğlu katılmış. Davutoğlu çalışmaların amacını şu ilginç sözlerle açıklamış: “Amerika’da kendi sahasında söz sahibi değişik dinlere mensup bir grup profesörün önerliğini yaptığı bu gezide, amaç bilfiil yaşayarak daha açık bir ifade ile ‘gezici bir üniversite’ şeklinde dinler arasında diyalog ve fikir alışverişi temin etmektir. İlki geçen sene yapılan bu geziye Türk temsilciler bu sene katıldı. Gerek ABD’de, gerekse Kudüs’te gerçekten çok değerli gözlemler yapma imkânı bulduk”.[6] Zaman Gazetesi’nin makinelerini almaya gidenler bunlarla ilişki kurmuş.[7] Fehmi Koru “Taha Kıvanç” takma adıyla 26-28 Ağustos 1992 tarihinde Zaman Gazetesi’nde Seul toplantıları ile ilgili anılarını yayınlamış. Neler olmuş da haberimiz olmamış! Zavallı vatanım… Zavallı milletim. Devletim. Ah milli devletim. Milli devlet, aynı idealler etrafında teşkilatlanmış milletin devleti idi… Her şey anlamını yitirdi. Şimdi yerden biter gibi etnik gruplar çıktı, yerden biter gibi tarikatlar çıktı, yerden biter gibi dinler çıktı. Şimdi diyalogcular çıktı. Şimdi bu tarikata mensup Türk aydınları Kuran’ın % 25’ini lüzumsuz buluyorlar. Hem de din işlerinden sorumlu bakan olmuşlar! Bu olamazdı… Bunu söyleyemezdi. Bir Müslüman bunu söyleyemezdi. Ama söylediler. Ama “diyalog” kurdular. Ama “Model Ortak” oldular. Ama “Bir başarı hikayesi” yazdılar. Türk aydınları başkalarının başarı hikayelerini yazdılar. Türk aydınları Kuran’ı okumadılar, Cihat ayetlerini okumadılar. Yasin okumadılar, Fetih süresini okumadılar. Bunları ilkel, geri buldular. Asıl medeniyetin Batı medeniyeti olduğunu söylediler. Türk aydınları Batıdan damızlık insan getirerek Türk ırkını ıslah etmek istediler. Türk aydınları Sevr’e imza attılar. Türk aydınları Mondros Mütarekesini Türk milletinin tarih boyunca imzaladığı en başarılı anlaşma olarak gördüler. Türk aydını tasavvufunu kaybetti. Felsefesini kaybetti. Türk aydını istikametini kaybetti. Türkler, ah Türk milleti! Vatanınıza sahip çıkmıyorsunuz. Siz de Mehdi bekliyorsunuz değil mi? Sizin ciğeriniz yok. Sizin bilginiz yok. Sizin araştırmanız yok. Sizin senaryonuz yok. Siz sığınıyorsunuz. Kuvvetlinin yanına sığınıyorsunuz. Siz paraya sığınıyorsunuz. Siz villalara sığınıyorsunuz, siz lüks arabalarınıza sığınıyorsunuz. Sizin tuzunuz kuru. Keyifler güzel. Devlet adamısınız, daire başkanısınız, köşe yazarısınız, ikbal sahibiniz. Sizin aşık olduğunuz Türk milletinin ebedi düşmanları size itibar ediyor. Sizin egonuzu tatmin ediyor. Ah Türk aydınları… Bazen aklınız başınıza geliyor. “Sorun bizde” diyorsunuz. Uyanır gibi oluyorsunuz. Bazen “Dünyada Amerikan-İsrail terörü, en azından El Kaide terörü kadar konuşulur hale gelinceye kadar, İslam dünyası ile ilgili terör değerlendirmelerinin tamamını, zihinsel terör olarak değerlendireceğim” diyorsunuz. Ama sonra yine çığrından çıkıyorsunuz. Türk aydını! Seni Anadolu Selçuklu Devleti’nin nasıl parçalandığını anlamaya çağırıyorum. Seni Osmanlı Devleti’nin nasıl yıkıldığını anlamaya çağırıyorum. Seni Endülüs’ü anlamaya, öğrenmeye davet ediyorum. Unutma ki bu topraklar bizim için “ya ikinci Ergenekondur, ya ikinci Endülüstür”. Seni hiçbir düşman ittifakı, hiçbir tarikat, hiçbir menfaat, hiçbir makam ve mevki kurtaramaz. Belirli bir vatan fikrini reddedenler, Irak’ta olduğu gibi, düşmanın vatanına, namusuna ve canına yaptığı her türlü tecavüzü peşinen kabul edenlerdir. Değerli okuyucu, size anlattığım bu “Bir hikâyenin hikâyesi” aslında “hikâye” değil. Unutma. Bütün değerlerimizin, farkında olmadan nasıl avuçlarımızdan kaydığını anla ve uyan. Uyarmak vatan borcumdur.

Dua ile kalınız.

Mikdat Topçu

9 Mayıs 2011

—————-

[1] 7 Nisan 2009 tarihli gazeteler.

[2] 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, 04 Mayıs 2011

[3] Parantezler bana ait değildir, broşürde aynen vardır.

[4] Sivil Örümceğin Ağında, Mustafa Yıldırım. 22. baskı

[5] Aynı eser, sayfa 442

[6] Aynı eser, sayfa 447

[7] Aynı eser, sayfa 442

BİR BAŞARI HİKAYESİNİN HİKAYESİ

Önce bir hatırlatma yapmalıyım. “Bir başarı hikâyesi” nin ne olduğunu bilmeyenlere anlatmalıyım. Lütfen bu yazıyı sıkılmadan okuyunuz ne olur!

Malum, ABD devlet başkanı Obama, başkanlığa seçildiğinin ilk günlerinde önce Türkiye’yi ziyaret eder. Obama’nın Türkiye ziyareti Türk basınındaki bazı yazarları çok, ama çok derinden etkiler. Bazı köşe yazarları Obama’ya methiyeler dizerler. Bazıları “evin büyüğü geldi” derler, bazıları Türkiye’de iki dönemden bahsederler: “Obama’dan önceki dönem, Obama’dan sonraki dönem”…

Strateji uzmanı olan bir zat! Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Çanakkale On sekiz Mart Üniversitesi rektörlüğüne atanan bir zat, bir köşe yazarı, Uluslar arası Strateji Kurumu (USAK) başkanı olan bir zat, Obama’nın Türkiye’ye gelişinden en çok etkilenenlerden biri! Sedat Laçiner!

Prof. Sedat Laçiner; Obama’nın Türkiye’ye gelişiyle birlikte Türk-Amerikan ilişkilerinin yeni bir safhaya girdiğini, eskiden “Stratejik Ortak” olduğumuz ABD ile artık bundan böyle “Model Ortak” olduğumuzu ifade eder ve “Model Ortak” olmanın ne anlama geldiğini anlatır. Meğer Model Ortaklık, Doğu ile Batı arasında bir başarı yaratmanın hikâyesi” anlamına gelecekmiş! İlgili makalesinden bir bölümü aşağıya alıyorum:

“Model Ortaklık, stratejik ortaklığa göre çok daha spesifik bir kavram. Batı ile Doğu arasındaki bir başarı hikâyesi yaratılmasıyla ilgili. Obama’nın konuşmasından anladığımız, Afganistan’dan Filistin’e kadar Müslüman coğrafyadaki tüm sorunlarda, ABD ve Türkiye ortaklığı ile çözümü belirlemek ve bu çözümü uygulamaya koymak. Bu model başarılı olursa, ABD’nin bölgedeki diğer Müslüman ülkelerle ilişkilerinde de bu model uygulanacak.” [1]

İşte Bir başarı hikâyesi bu! Şimdilerde Afganistan’dan Filistin’e kadar hatta Tunus’tan Suriye’ye kadar Müslüman coğrafyadaki tüm sorunların nasıl bir “başarı hikayesi”ne dönüştüğünü hepimiz herhalde daha iyi anlamış olmalıyız! ABD ile “Stratejik Ortak” iken bu ortaklık şeklini eleştirmeyen, “Model Ortak” olunduğunda bu ortaklık şeklini öven Türk aydını!

Düşmanına aşık olan Türk aydını! Ardını önünü düşünmeyen, strateji uzmanı ama geleceği asla kestiremeyen, ufuksuz Türk aydını! Tasavvufsuz, felsefesiz Türk aydını! Milletlerin mücadelesini düşünmeyen, anlamayan Türk aydını! Türk olmaktan utanan, vatanının tapusuna sahip çıkamayan, bunun ne anlama geldiğini dahi anlamayan, derdi olmayan Türk aydını!

Ve bu aydın anlayışının hakim olduğu devlet! Devlet adamlarımız! “Dilim varmıyor ama kötü şeyler olacak” diyen, adeta Meşrutiyet Parlamentosu müdavimi bir bayan vekile asla sesini çıkarmayan, bir milletvekili adayını; “aman aday ol, bu sefer bizim grubumuz Kürt Devleti’nin kurucu meclisi olacak” şeklinde ikna eden, açıkça televizyonda niyetlerini belli eden hainlere asla sesini çıkarmayan devlet adamlarımız!

Düşünüyorum, okuyorum, yaşıyorum ve anlıyorum ki Türklerin vatanı tam anlamıyla kuşatma altında! Haberimiz olmamış! Meğer sorun bizde imiş! Meğer sorun bizmişiz! Sorun bizim aydınımızmış!

Değerli okuyucu, İstanbul’un fethi sırasında, “Ortodoks mezhebini bırakın, gelin Katolik mezhebine girin sizi destekleyelim” diyen Venedik’e (Vatikan’a) İstanbul’daki Patrik’in tarihi cevabını herhalde hatırlamayan yoktur. “Biz Bizans sokaklarında Kardinal külahı görmektense Osmanlığı sarığı görmeyi tercih ederiz” demişlerdi.

Osmanlıyı idare edenler bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı. Düşman parçalanmış olmalıdır. Bir araya gelmemelidir.

Bursa’da, olmayan cemaat  için atanan Metropolit, Bizans dönemi Bursa haritası ile Yunanca ve İngilizce broşürler bastırmıştır. Rum Patrikhanesi, Anadolu ve Trakya’daki eski, metruk, bazılarının duvarlarının bile izi kalmamış kiliselerde son yıllarda ayinler yapmaya başladı. Bu kiliselerin bulunduğu ilçeler, beldeler, tek bir Rum’un yaşamadığı yerlerdir. Bartholomeos’un patrik olmasından sonra başlayan bu hareketlilik, ileride buralarda ne olabileceği hususunda çoktandır kafalarda soru işaretleri oluşturmaktaydı.”[2]

Aynı yazı; “Sümela’da 2009’daki provakatif hareketleri düzenleyen, 2010’da Sümela’da Bartholomeos’un yaptığı ayinin Rusya ayağını yöneten Rus Duması milletvekili ve Rusya Yunan Cemaatleri Federasyonu Başkanı olan “İvan Savidis” ile “Elpidophoros Lambriniadis” birlikte hareket etmeye başladılar” şeklinde devam etmektedir.  Bursa’da Metropolitlik kuruluyor ve iki metropolitlik birlikte hareket ediyor. Yani ittifak yapılıyor.Bu bizim aydınımızın hiç mi hiç derdi değil.

Biliyorsunuz ki, Sümela Manastırı’nda 15 Ağustosta ayin yapmışlardı. Ve 15 Ağustos Trabzon’un Türkler tarafından fethedildiği tarihtir.

Artık bütün müesseseler anlamını değiştiriyor. Bütün isimler geri veriliyor. Bütün tapular geri veriliyor. Anadolu’nun kimyası değişiyor. Türk milletinin kimyası değişiyor. Bu çok önemli tarihi ve sosyal bir süreçtir. Türk aydını ve onun devleti henüz bunun farkında bile değil.

Evet, farkında değil.

İstanbul Muharip Gaziler Derneği bir anma toplantısı düzenler. Tarih 7 Mayıs 2011. Kıbrıs gazisi bir dostumun davetiyle ben de katıldım. Yer, Sheraton Ataköy Oteli – Bakırköy. Lüks bir otelin salonunda yemekler yenildi. Sohbetler edildi. Derneğin başkanı emekli Albayla tanıştım.

Ancak yemek sonrası salonda bir hareketlilik vardı. Bir hazırlık vardı. Gözüme bir broşür ilişti. Bu broşürün tebliğ edildiği Uluslar arası toplantı ile ilgili İstanbul Muharip Gaziler Derneği’nin internet sitesinde bir duyuru bulamadım.

Broşürün kapağında şunlar yazılıydı:

“UNIVERSAL PEACE FEDERATİON”. “KURUCULARIN 2011 KONUŞMA TURU”.

“Göğün, Yerin ve İnsanlığın Ebeveynlerinin Yerleşikliği ve Tanrı’nın Kelamının Somut İfadesi Tarafından İlanı Kozmik Asamblesi”.

“Global Kriz Sürecinde Bir Evrensel Barış Dünyası Tesis Edebilmek”

Broşüre göz gezdirdim. Anladım ki bu doğrudan doğruya “Dinler Arası Diyalog”a dayanan bir hareket.Yani bizdeki önemli bir “cemaat”le de ilişkili bir hareket.  Bir Hıristiyanlık öğretisinin anlatılması faaliyeti! Aynı broşürün bir paragrafında aynen şöyle deniyor:

“Gerçek Ebeveynlere bağlı bulunan ruh ve fizik dünyalardaki tüm kutsanmış çocuklar, bu kapsamlı ve nihai açıklamaya kulak verin ve aklınızda tutun. Bu nitelikteki bir çağrı, soyut (gece Tanrısı), somut (gündüz Tanrısı)[3] kavramsal ve işlevsel yönlere sahip Tanrı ile birlikte, İsa ve Gerçek Ebeveynlerin atalarının da oluşturmuş oldukları temeller üzerinde, Tanrı’nın asli iradesi olan ideal milletin tam anlamı ile tesis edilebilmesi adına yapılıyor”.

Dernek başkanı emekli Albayı ikaz ettim. Üstadım, bu bir tarikat faaliyeti, bir Hıristiyan tarikatının Türkiye toplantısı, bundan haberiniz var mı? “Evet evet biliyoruz, gerekli izinler alınmıştır” diye cevap verdi. Ben çok endişe ettim, çünkü tarikatın kurucusu Dr. Rev. Sun Myung Moon da Türkiye’deydi. UPF İnternational-Uluslar arası başkanı Dr. Rev. Hyung jin Moon da Türkiye’deydi. Bu çok önemli bir toplantıydı. Organizasyon muhteşemdi.

Önce “Dinler arası diyalog” çerçevesinde üç dinin temsilcisinin dualarını izledik. İslam dininin temsilcisinin kim olduğunu anlayamadım. O da bu noktada hazırlanmış bir insan demek ki! Arapça dua etti. Ne dediğini kimse anlamadı. Salondaki herkese kulaklık verilmişti. 400 adet kulaklık dağıtılmıştı. Konuşmalar İngilizceden Türkçeye ve Arapçaya çevriliyordu.

Ben, İstanbul Muharip Gaziler Derneği ile bu toplantının bir bağını kuramadım. Zaten derneğin sitesinde böyle bir tanıtım da yoktu. Broşürde de gazilerle ilgili bir bilgi yoktu. Oldubittiye getirilen Uluslar arası bir toplantı oldu. İşi Kore gazilerini anma düşüncesi üzerine inşa etmişler. Bu bahane ile tarikat gerekli propagandasını yaptı.

Bağrım ezildi. Üzüldüm. Canım sıkıldı. Gazi dostuma düşüncelerimi anlattım. O da bir şey anlayamadı. Ve 92 yaşındaki tarikat kurucusu Myung Moon konuşmasını sürdürürken kalktık çıktık. Çünkü kulaklarımız Kuran’ın ayetlerini arıyordu. Hâlbuki bunlar yabancıydı. Bize, dinimize, milletimize, toprağımıza yabancıydı. Dayanamadık, çıktık.

Bu hüzünle eve geldim. Tarikatı araştırdım. Bazı notlarımı size aktaracağım. Biliyorum ki sizin böyle bir tarikatla bağlantınız yok. Ama “dinler arası diyalog” meselesini, Türkiye’deki bir “cemaat”in de hedefi olduğu için, herhalde bilmeyen yoktur.

Bu önemli tarikatı size tanıtmak istiyorum.

“Cemaat merkezi ABD’dedir. Liderine “Hazret” ya da “Üstat” denilir. Reverand (Hz.) Sun Myung Moon’un cemaatinin adı: “Dünya Hıristiyanlığını Birleştirmek İçin Kutsal Ruh Cemiyeti”. Kısaca UC (Birleştirme Kilisesi)’dir. Moon’un Kore istihbarat servisi K-CIA ile ortak yolunda Japon mafyası, ABD politikacıları ve başkanları ve Güney Amerikalılar, Yahudiler, Katolikler, Protestanlar, Müslümanlar bulunuyor.

Tarikatın  Amacı:

Moon’a göre dünyadaki kötülüklerin kökeninde ‘Adem’ baba ile ‘Havva’ ananın işledikleri günah bulunmaktadır. Bu yasak ilişkiden doğan çocuğun kanı da işte bu yüzden kirlenmiştir. O nedenle insanlığın kurtuluşu ancak ve ancak kanının temizlenmesiyle gerçekleşebilir. Temizleyici kan ise dönemin gerçek ana babası yani Moon ve Moon’un karısının damarlarında akmaktadır. Artık asıl olan, Adem ile Havva değil, kendilerini trueparitens yani “İsa Baba ve Meryem Ana” yerine gerçek ana-baba olarak ilan eden Moon ve eşidir.

Yeni ve temiz ana-babaların yetiştirilmesi, kurtuluşun en temel koşuludur. Temiz ana-babalar ise ancak kutsal nikah törenleriyle birleşebilirler. “True-parents Days (günleri)’nde Sun Myung Moon binlerce yeni çifti kutsuyor, evli olanları yeniden nikahlayarak toplu düğün düzenliyor. Nikahları kutsanan çiftler, Moon’un kanını temsilen birer kadeh şarap içerek “Adem ve Havva’nın şeytanla işbirliği yaparak kirlettiği insan kanını temizlemiş oluyor.

Moon’un Mesihliğinin nedeni ise şudur. Moon’a göre Hz. İsa, politik becerisi bulunmadığından, Hıristiyanlığı ve insanlığı kurtaramamıştır. Bu nedenle Moon kendini Mesih ilan ediyor.

Sorgusuz bağlanılacak şeyh-dede-şef örgütünde olduğu gibi, UC (Birleştirici Kilise) örgütünün adam devşirme yöntemi beyin yıkamadır”.[4]

Öyle bir tarikat ki, el atmadığı konu yok.

–          Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra ne olacak?

–          Afrika’nın geleceği,

–          Latin Amerika’nın borç sorunları,

–          Ortadoğu’da ticaret ve barış süreci,

–          İslam’ın sorunları

–          Ermenistan’ın kalkınma yolları…

Değerli okuyucu, Birleştirme Kilisesi (UC), yani bu tarikat Türkiye’ye sızmış. Bu tarikatın kurucusuna göre ABD dünyayı kurtaracakmış! Tabii ki dünyayı kurtaracak olan ABD bir şekilde Türkiye’ye sızacaktı. Bu sızmanın tarihi çok eski. Ta Kasım Gülek’lere dayanıyor. Meğer Türkiye’de birçok politikacı bunlarla ahbap olmuş! Meğer bizim çok güvendiğimiz birçok yazar bunlarla kanka olmuş! Daha önceleri de Türkiye’de toplantılar gerçekleştirmişler. Kasım Gülek’le başlamış ilişkiler. Sonra kızı Tayyibe Gülek’le devam etmiş. Daha sonra Sabahattin Zaim, İlim Yayma Cemiyeti kurucularından ve Aydınlar Ocağı eski başkanlarından Salih Tuğ, Fehmi Koru, her ne kadar kıvırsa da Yaşar Nuri Öztürk,  Hayri Erdoğan Alkin, Handan Kepir Sinangil (Boğaziçi Üniversitesi), Deniz Baykal, Işılay Saygın, Mehmet Aydın (din işlerinden sorumlu eski bakan, 9 Eylül Üniversitesi İlahiyat Fak. Dekanı, Abant toplantıları yöneticisi), Semra Özal, Nevzat Yalçıntaş, Lütfü Doğan gibi isimler bu tarikatla ilgilenmişler.

“1980’li yıllarda Sun Myung Moon’un Türkiye ilişkilerini yürüten Kasım Gülek, Uniification Church’ü güçlendirmek için büyük çaba gösterdi. Örgütü, ABD Büyükelçisi Şükrü Elekdağ’a benimsetmeye çalıştı. Bu arada, Fethullah Gülen’le dostluğu ilerletti ve onu ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz ile tanıştırdı. Kasım Gülek, yaşlılık yıllarında yeniden CHP ile ilişki kurdu”[5]

Üzgünüm. Moon’a bağlı Yeni Ekümenik Araştırma Derneği’nin çalışmalarına Türk gençleri de katılıyormuş. Dünya Dinleri Gençlik Semineri’ne Türkiye’den Ahmet Davutoğlu katılmış. Davutoğlu çalışmaların amacını şu ilginç sözlerle açıklamış:

“Amerika’da kendi sahasında söz sahibi değişik dinlere mensup bir grup profesörün önerliğini yaptığı bu gezide, amaç bilfiil yaşayarak daha açık bir ifade ile ‘gezici bir üniversite’ şeklinde dinler arasında diyalog ve fikir alışverişi temin etmektir. İlki geçen sene yapılan bu geziye Türk temsilciler bu sene katıldı. Gerek ABD’de, gerekse Kudüs’te gerçekten çok değerli gözlemler yapma imkânı bulduk”.[6]

Zaman Gazetesi’nin makinelerini almaya gidenler bunlarla ilişki kurmuş.[7] Fehmi Koru “Taha Kıvanç” takma adıyla 26-28 Ağustos 1992 tarihinde Zaman Gazetesi’nde Seul toplantıları ile ilgili anılarını yayınlamış.

Neler olmuş da haberimiz olmamış!

Zavallı vatanım… Zavallı milletim. Devletim. Ah milli devletim. Milli devlet, aynı idealler etrafında teşkilatlanmış milletin devleti idi… Her şey anlamını yitirdi. Şimdi yerden biter gibi etnik gruplar çıktı, yerden biter gibi tarikatlar çıktı, yerden biter gibi dinler çıktı. Şimdi diyalogcular çıktı. Şimdi bu tarikata mensup Türk aydınları Kuran’ın % 25’ini lüzumsuz buluyorlar. Hem de din işlerinden sorumlu bakan olmuşlar! Bu olamazdı… Bunu söyleyemezdi. Bir Müslüman bunu söyleyemezdi.

Ama söylediler. Ama “diyalog” kurdular. Ama “Model Ortak” oldular. Ama “Bir başarı hikayesi” yazdılar. Türk aydınları başkalarının başarı hikayelerini yazdılar. Türk aydınları Kuran’ı okumadılar, Cihat ayetlerini okumadılar. Yasin okumadılar, Fetih süresini okumadılar. Bunları ilkel, geri buldular. Asıl medeniyetin Batı medeniyeti olduğunu söylediler. Türk aydınları Batıdan damızlık insan getirerek Türk ırkını ıslah etmek istediler. Türk aydınları Sevr’e imza attılar. Türk aydınları Mondros Mütarekesini Türk milletinin tarih boyunca imzaladığı en başarılı anlaşma olarak gördüler.

Türk aydını tasavvufunu kaybetti. Felsefesini kaybetti. Türk aydını istikametini kaybetti.

Türkler, ah Türk milleti! Vatanınıza sahip çıkmıyorsunuz. Siz de Mehdi bekliyorsunuz değil mi? Sizin ciğeriniz yok. Sizin bilginiz yok. Sizin araştırmanız yok. Sizin senaryonuz yok. Siz sığınıyorsunuz. Kuvvetlinin yanına sığınıyorsunuz. Siz paraya sığınıyorsunuz. Siz villalara sığı-nıyorsunuz, siz lüks arabalarınıza sığınıyorsunuz. Sizin tuzunuz kuru. Keyifler güzel. Devlet adamısınız, daire başkanısınız, köşe yazarısınız, ikbal sahibiniz. Sizin aşık olduğunuz Türk milletinin ebedi düşmanları size itibar ediyor. Sizin egonuzu tatmin ediyor.

Ah Türk aydınları… Bazen aklınız başınıza geliyor. “Sorun bizde” diyorsunuz. Uyanır gibi oluyorsunuz. Bazen “Dünyada Amerikan-İsrail terörü, en azından El Kaide terörü kadar konuşulur hale gelinceye kadar, İslam dünyası ile ilgili terör değerlendirmelerinin tamamını, zihinsel terör olarak değerlendireceğim” diyorsunuz. Ama sonra yine çığrından çıkıyorsunuz.

Türk aydını! Seni Anadolu Selçuklu Devleti’nin nasıl parçalandığını anlamaya çağırıyorum. Seni Osmanlı Devleti’nin nasıl yıkıldığını anlamaya çağırıyorum. Seni Endülüs’ü anlamaya, öğrenmeye davet ediyorum.

Unutma ki bu topraklar bizim için “ya ikinci Ergenekondur, ya ikinci Endülüstür”.

Seni hiçbir düşman ittifakı, hiçbir tarikat, hiçbir menfaat, hiçbir makam ve mevki kurtaramaz. Belirli bir vatan fikrini reddedenler, Irak’ta olduğu gibi, düşmanın vatanına, namusuna ve canına yaptığı her türlü tecavüzü peşinen kabul edenlerdir.

Değerli okuyucu, size anlattığım bu “Bir hikayenin hikayesi” aslında “hikaye” değil. Unutma.

Bütün değerlerimizin farkında olmadan nasıl avuçlarımızdan kaydığını anla ve uyan.

Uyarmak vatan borcumdur.

Dua ile kalınız.

Mikdat Topçu

9 Mayıs 2011

 

[1] 7 Nisan 2009 tarihli gazeteler.

[2] 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, 04 Mayıs 2011

[3] Parantezler bana ait değildir, broşürde aynen vardır.

[4] Sivil Örümceğin Ağında, Mustafa Yıldırım. 22. baskı

[5] Aynı eser, sayfa 442

[6] Aynı eser, sayfa 447

[7] Aynı eser, sayfa 442