Aylık Arşiv: Ocak 2017

İran’da Soluyor Çiçekler 5

İran’da problem yaşanıyordu. Şah’ı devirip, yeni bir rejim kuracak devrimciler ortaya çıkmıştı.

Saddam Hüseyin Humeyni’nin politik etkinliklerini yasaklamış, Kuveyt de Humeyni’yi ülkeye sokmamıştı. Ani bir kararla Humeyni Paris’e uçmuştu.

Behman Nirumand şöyle diyor:

“Müslüman muhalefet önderinin, Hıristiyan dünyasının  göbeğine ve hele Paris gibi eğlence ve günahın vatanı diye bilinen bir kente kapağı atması, önceleri muhalefet sıralarında bir gaf olarak nitelendirildi. 

Humeyni İran’da bir rejim değişikliği faaliyetine girişmişti. Paris’te, her gün Farsça yayın yapan yabancı kökenli radyo istasyonları, Ayetullah’ın İran halkına doğrudan doğruya seslenmesini sağladılar.

Humeyni bu radyolara şöyle demeçler veriyordu:

“Ben bunu bütün dünya önünde söylemek için geldim. Milyonlarca masum canı, bu şeytanın elinden kurtaracağız. Cümle ezilmişler, tahkire uğramışlar, suistimal edilmişler ve aç bırakılmışlar, nihayet hürriyetlerine kavuşacaklardır. Bütün meşakkat çekmiş köylüler,canını dişine takıp çalışan işçiler, ayağı çıplak gecekondululular, işkence ve hakaret görmüş mahpuslar, malları elinden alınmış esnaflar, ezilmiş mektepli ve üniversiteli gençlerimiz ırkî ve dinî ekalliyetler hürriyetin tadını tadacaklardır. Gidin ve bütün dünyaya yeni bir asrın başladığını anlatın. Unutmayın ki, kim istibdada ve safahata karşı bu mukaddes savaşta ölürse şehit sayılır. Cennetin kapıları açıktır ona. Ebedî saadet beklemektedir onu. Korkmayın, mukavemetiniz kırılmasın. Allah sizinle beraberdir.” 

Humeyni, bu şekilde atakta iken, Şah Rıza Pehlevî kara kara düşünüyordu. Ne yapacağını, bu işin önüne nasıl geçeceğini bilmiyordu. Bir çıkar yol bulamıyordu. Bakanlarını, generallerini topluyor, herkesin fikrini soruyor. Ama kimse ne yapmak gerektiğini bilmiyordu.

(Bizim ülkemizde de şu anda benzer bir durum vardır. Ve bu değişikliğe karşı kimse ne yapacağını bilememektedir.)

Lütfen takip edin: 42. Sayfada Behman Nirumand şöyle anlatıyor:

“Majeste hazretleri, bu iş böyle gitmez, dedi başbakan. Sıkıyönetimin bize yararından çok zararı oldu. Halk iyice zıvanadan çıktı. Mutlaka bir şeyler yapmalıyız. 

Çok doğru diye onayladı Şah. Sıkıyönetim dişsiz bir aslan gibi. Bize hiç yararı olmadı. Ne yapsak ki? Bir şeyler önerin! Halkın öfkesini bastırmak için aramızdan bir kaç kişiyi mahkeme önüne çıkarmalı. Halk böyle şeyler istiyor, dedi Eğitim ve Yüksek Öğretim Bakanı. Çok doğru, diyerek Devlet Bakanı da bu görüşe katıldı. Halkın gözünden düşmüş birkaç sorumludan hesap sorulmalı. Bu, halkı yatıştırır. 

Sayın Bakan,bu öneriyle bindiğiniz dalı kesmiyor musunuz diye karıştı Gizli İstihbarat Şefi. Orada bulunan herkes, bu şakada bir gerçek payı olabileceğini düşünmeden kahkahayı bastı. 

Bütün oyun mollaların başının altından çıkıyor dedi Kara Kuvvetleri Komutanı. Bu mollar pek para canlısı olur. Parayla gönüllerini alırız. Majesteleri elime yeterince para verirse ben bu sorunu 48 saat içinde çözerim. 

“Önerilerinizi dinledim, dedi Şah. Önce bir düşüneyim, son kararımı önümüzdeki günlerde size bildireceğim. 

Bu oturumdan sonra çaresizliği öncekinden bir kat daha artmıştı.”

Evet, Şah çaresizdi.

“Bu arada BBC, neredeyse dış muhalefetle isyancılar arasında koordinatör rolünü üstlenmişti. Günde iki kez birer saat, en son gelişmeleri duyuruyor ve Humeyni’nin talimatlarını halka naklediyordu. Bu sıralarda BBC’yi, Tahran Radyosu’ndan çok daha fazla dinleyici izliyordu. İç savaşın koordinasyonundaki önemi küçümsenemeyen BBC’nin bu tutumunu bazı gözlemciler, İran’daki ayaklanmanın Londra tarafından desteklenmesine yoruyordu. İngiltere’nin İran büyükelçisi, Şah’ı ziyaretlerinde bu yollu kuşkuları gidermek için çaba göstermek zorunda kalıyordu.

Ben bu sava inanmıyorum. İngiltere, kendi çıkarları açısından Şah’tan daha iyisini bulamazdı.” 

Humeyni’nin Paris’e yerleşmesi, yurt dışındaki kamu oyunu etkileme bakımından da yerinde bir karardı. O ana kadar adı bile bilinmeyen bir hoca, böylelikle bir gün için dünya çapında üne kavuştu. ”

Ruhanî önder, Neauphle-leChateau’daki bir evin bahçesinde, elma ağacının altında bir Acem halısı üzerinde oturuyordu. Yüzlerce çömezi önünde diz çökmüştü. Ve bu saygıdeğer evliya, beyaz sakalıyla, başında kara sarığıyla, omuzlarında geniş harmanisiyle, ciddî ve insanın içine işleyen gözlerini çevresinde toplananların başı üzerinden göğe yöneltiyor ve işaret parmağıyla göğü göstererek, Allah’ın iradesini kullarına iletiyordu. Allah’ın vekilinin sözlerini kaçırmamak için herkes onun yanında cüce gibi kalıyordu. Onun çekiciliği yanında herkes soluk kalıyordu. Işığı, ilmi ve inancı simgeliyordu o. İnsanlığı kurtaracak Mesih’ti o. Yeni bir çağın doğuşunu muştulayan bu adamın yüzünü görmek, elini öpmek, sözlerini ve öğütlerini dinlemek için dünyanın dört bucağından İranlılar ve tüm Müslüman dünyası akın akın Neauphle le Chateau’ya geliyordu. Her gün gün doğarken, öğlen vakti ve bir de gün batımında Ayetullah namaz kılmak için bahçeye çıkıyordu. Cemaati, ardından gelerek yere diz çöküyor, alınlarını toprağa dayayarak evliyanın okuduğu duaları tekrarlıyorlardı. Humeyni “Allahu Ekber-Allah büyüktür” diye söze başlayıp, konuşmasına şöyle devam ediyordu. Allah’ın adaleti yakında yerine gelecektir. Şah denilen bu şeytanın uşağı, başımıza cürüm ve bela getirdi. Bir sülük gibi gençlerimizin kanını emdi ve onların kanıyla kendini, ailesini besledi. Ona acımak yok artık. O ve maiyeti, Allah’ın gazabından kurtulamayacaklardır”

 

Bütün bunlardan sadece bir şeyin anlaşılması gerekiyor. Humeyni, ülkesinde bir rejim değişikliği yapmak için harekete geçti. Bu değişikliğin adı İslam şeriatı idi. Düzeni İslam şeriatına uygun bir şekilde yeniden kurmak istiyordu.

Halkı yanına çekmek için bir büyük düşman seçmişti. Şah!

Halka yeni bir ülkü veriyordu, İslam.

Devletleri değiştirmek, rejimleri yıkmak için harekete geçen kuvvetlerin bu iki şeye mutlaka ihtiyaçları vardır. Halen bizim ülkemizde de buna benzer bir değişiklik dönemi yaşanmaktadır. Ve bakınız etrafınıza, mutlak surette rejimi değiştirmek isteyen devrimciler buna benzer iki stratejik unsuru kullanmaktadır. Ortak bir düşman vardır ve getirilmek istenen bir düzen vardır.

Bizdeki tartışmaları sadece anayasa değişikliği açısından değerlendirmek yanlıştır. Anayasa değişikliği bu işin sadece kılıfıdır. Asıl olan rejim değişikliğidir. Bunu gözden uzak tutmamak lazım. Tabii ki devrimciler şimdilik halkı tedirgin etmemek için işi basite indirgeyip “anayasa değişikliği” diye sunmaktadırlar. Hayır! Rejim tümden değişecektir. Yeni değişikliği kabul edip etmeme, yeni rejim altında yaşamayı kabul edip etmeme konusunda Müslüman Türk milleti karar vermelidir.

Bunun için işi iyi takip etmek gerekmektedir.

İran’da solan çiçeklerin Türkiye’de de solmaması için içinde bulunduğumuz şartları iyi değerlendirmeliyiz.

 

 

İran’da Soluyor Çiçekler 4

 

Humeyni

1963 yılındaki ayaklanmalar sebebiyle Humeyni tutuklanmış ve dokuz ay yargılanmadan hapis yatmıştı. Bu dokuz ay boyunca politikaya karışmaması için kendisine telkinde bulunuldu. Gizli istihbaratın o zamanki şefi Pakravan, “Ayetullah, politika pis bir iştir. Yalan, dolan, alçaklık ve yaltaklık gerektirir. Siz böyle işleri bize bırakın, ellerinizi kirletmeyin” demiş.  Humeyni ise; “İslamiyet, politikadan başka bir şey değildir” diyerek karşılık vermiş.

Hapisten çıktıktan sonra vaazlarına devam etti ve rejime saldırmaya devam etti. “İman sahiplerini” direnişe çağırdı. Taraftarları çoğaldı. Bu durumda rejim, Humeyni’nin tehlikeli olduğunu anladı, onu önce Türkiye’ye ve sonra da Irak’a, Şiilerin merkezi olan Necef’e sürdü.

Behman Niruland şöyle diyor:

“Biz solcular, en çok Humeyni’nin boyun eğmez, radikal tutumunu beğeniyorduk. Ne hatırı sayır din adamları, ne de ünlü politikacılar arasında hiç kimse o zamana kadar Şah rejiminin yıkılmasını isteyecek yürekliliği gösterememişti. Tüm haklar elinden alınmış kitleler, ayağı yalın, başı çıplaklar, solcular ve aydınlar, en önemlisi İran halkının yüzde altmışını oluşturan gençler, radikalizme eğilim gösterdikleri için, Humeyni durumunu pekiştirip ılımlı politik güçleri de devrimin kasırgası içine çekebildi. Bu kasırgaya ayak uyduramayanlar vatan haini, karşı devrimci ve Şah ajanı diye damgalandı. Humeyni’nin kararlılığı tüm kuşkuları ortadan kaldırdı ve kimseye oturup düşünme zamanı bırakmadı. Hulk, o8na bu kararlılığı yüzünden şükran borçluydu. Nihayet ortaya ybir adam çıkıp da kitleleri düşünme külfetinden kurtarıyor, onlara yol gösterip ne yapmaları gerektiğini söylüyordu. Ona güvenmeyip de kime güvenilecekti ki! O ki, halkı Şah’ın boyunduruğundan kurtarabilecek tek adam. Allah tarafından gönderilmiş bir evliyadır. Gösterdiği yoldan gitmek yeterdi. Ve gitti gösterdiği yoldan tüm halk, tüm aşağılanamışlar, köleleştirilmişler, hakları elinden alınmışlar.”

“Birkaç hafta içinde Humeyni’nin el bildirileri ve kasetleri tüm ülkeyi kapladı. O, halkın sırtını pekiştiriyor, Şah’a ve devlet gücüne olan nefretlerini körüklüyor, ölürlerse cennete gideceklerini vadediyordu.”

Aşağıdaki paragrafı çok önemli buluyorum. Sizler de iyi düşünün lütfen.

“HUMEYNİ’NİN AMACI, BİR TEK ŞAH’I DEVİRMEK DEĞİLDİ. İKTİDARI ELİNE GEÇİRİP MİLYONLARCA HALKI TEK BAŞINA YÖNETMEK İSTİYORDU. AMA BAŞLANGIÇTE ASIL AMACINI GİZLEDİ. GÖZÜ İKİTİDAR HIRSIYLA DÖNMÜŞ OLMASINA KARŞIN, TAKTİK GEREKİ BUNU HİÇ BELLİ ETMEDİ. BELLİ ETSEYDİ HİÇ KİMSE YÜZÜNE BİLE MAKMAZDI.”

Solcular Humeyni hareketini aslında kuşku ile karşılıyorlarmış ama onlar da büyük hata yapmışlar. Şah’ın devrilmesi ortak paydasında Humeyni onları da aldatmış.

Solcuların arasında bir toplantıda şu konuşma geçer.

“Şu anda en önemlisi Şah’ı devirmek. Onun işini bitince Humeyni’yi ortadan kaldırmak çocuk oyuncağı.”

Bir diğer solcu buna şu cevabı veriyor:

“Yanılıyorsun, bu böyle giderse kitlelerin bu ihtiyara olan hayranlığı aynı hızla artmaya devam ederse, o da halkın gözdeki, Allah’ın elçisi ve peygamberin temsilcisi olarak iktidar koltuğuna oturursa, onu bir daha oradan indirinceye kadar yıllar geçer. Bu da bizim için pek hayırlı olmaz.”

 

Bu gelişmeler sizlere bir çağrışım yapıyor mu?

 

İranda Soluyor Çiçekler 3

 

 

Bilinmeyen bir şey değil. Humeyni Fransa’da oturuyor, İran’da devrim yapmaya çalışıyordu. Bu devrimin temeli, nasıl olmuşsa olmuş, atılmıştı. Artık Şah gidiciydi. İran’da ruhanî liderler, yani din adamları büyük bir devrimi gerçekleştirmek üzere harekete geçmişlerdi. “Göklerden gelen kuvvet” Humeyni olmalıydı.

Behman Nirumand kitabın 18. Sayfasında şöyle diyor:

“…son yıllarda büyüyen orta tabaka, ekonomik bakımdan kötü değil de, iyi bir durumda oldukları için İran’daki devrimde önemli bir rol oynamışlardır. Orta direğin düzelen ekonomik durumu, bilinçlenmesine ve devletin baskısından kurtulup, politik kararlarda söz hakkı istemesine neden olmuştu.”

Tabii ki, Şah’ı devirmek için grevler başlamıştı. 1977 Eylül ayında Raşt kentinde çöpçüler greve başladılar. 54 hakim, adaletin özekliğini, parlamento seçimlerinin yapılmasını ve partilerin serbest bırakılmasını istediler. Çok büyük olaylar olmaya başladı. Devletin bütün kurumları hareketlendi.

Gelişen büyük kargaşalıklar karşısında Şah Rıza Pehlevî inanılmaz bir sabır gösteriyordu. Ayaklanmaların yayıldığı bir sırada Şah tuttu Amerika’ya gitti.

Şah karşıtı hareketlere İran’daki solcular da destek vermeye başladılar. Çünkü Şah ancak böyle düşürülebilirdi. İran solu, Humeyni’nin devrim hareketine destek verdi. Kesin netice bu idi. Şah’ın elinde 400 bin kişilik bir güçlü ordu vardı. Ama bu ordu bile artık ayaklanmayı durduramazdı. Mollalarla birlikte solcularda gelişen devrim hareketlerinden memnun görünüyorlardı.

O zamanın güçlü bir gazetesinde Humeyni aleyhtarı bir yazı çıktı. Bu yazı bardağı taşıran son damla oldu. Humeyni taraftarı onbinlerce kişi sokaklara döküldü “ve rejimden İslamiyet’e ve ruhanî önderlere yapılan bu hakaretleri geri almasını istedi”. Rejim hata yaptı. Humeyni hakkındaki hakaretleri geri almadı ve yürüyüşleri bastırmak için askerler ve polisler gönderildi. Kalabalığın üzerine ateş açıldı. 200 civarında insan öldü. Bu olay ayaklanmayı son kertesine getirdi.

Artık bu saatten sonra ayaklanmalar daha ciddî bir boyut kazanacak ve Şah rejimi ciddî bir şekilde tehlikeye girmiş olacaktı.

 

 

İran’da Soluyor Çiçekler 2

 

Behman Nirumand İran’da sol bir örgüt mensubudur. Ve İran’da emperyalist Şah rejiminin değişmesi için mücadele etmektedir. Şah’ın devrilmesi için kendilerinin bir şey yapamadığını ama nereden geldiği belli olmayan bir halk hareketinin kendiliğinden başlamasına başlangıçta memnun olurlar..

Bu durumu şöyle izah ediyor:

“Ve tam benim umutsuzluğum son kertesine ulaşıp çıkmaz sokakta olduğumuz bilincime yerleşmeye başlarken, kendiliğinden ve sanki gökten inercesine bir yıl sonra tarihe en büyük halk ayaklanması diye geçecek bir hareket başladı.

Ne kadar sevinmiştik!

Fikirlerimize ve ereklerimize sıkı sıkı sarılmamız boşuna değilmiş demek! En sonunda beklediğimiz gün gelmişti. En sonunda ayaklarımızı sağlamca yere basıp İran’ın tarihinde yeni birm çağın doğuşunu muştulayabilecektik!”

İran’da halk bir yerlerden gelen esintiyle Şah rejimini protesto etmeye başlamıştı. 6 Ağustos 1977’de çarşı esnaflarının yürüyüşünde ilk kez “kahrolsun Şah rejimi” sloganı atılmıştı.

Şah rejimi gerçekten halkı bezdirmiş. Korkunç bir baskı uygulamış. Nereden geldiği belli olmayan halk ayaklanmasının başladığı zamana kadar kimse Şah’a karşı ağzını bile açamamış.

“Göklerden gelen!” halk hareketinin başladığı zamana kadar tabii…

Devamını yazacağım.  Çok ilginç bulacağınıza inanıyorum.

Bizim ülkemizde çiçeklerin solmaması dileği ile.

İran’da Soluyor Çiçekler 1

 

İran’da Soluyor Çiçekler, 1987 yılında Belge yayınları arasında çıkan bir kitap.

Bu kitabı ülkemizin bu günlerini anlamak için çok önemli buluyorum. Bir daha, bir daha okumak istiyorum. Size de bazı bölümleri ile ilgili bilgiler vereceğim.

Kitap, Humeyni devriminin İran’da hayatı nasıl adım adım solgunlaştırdığını anlatmış.

İran’da Soluyor Çiçekler!

Çok anlamlı, değil mi?

Kitap, Humeyni’nin İran’da yaptığı devrimi anlatıyor. Yazarı Behman Nirumand. 1987 yılında çıkmış. Çeviren Kemal Kurt! Kemal Kurt, kitabın sonunda yazarla birkaç sayfalık bir mülakat da yapmış. O mülakatla ilgili de size bilgi vereceğim.

Behman Nirumand solcu bir kişi. Berlin’de felsefe, Alman ve Fars Dili-Edebiyatı öğrenimi görmüş. Şah rejimine karşı faaliyetlerde bulunduğu için SAVAK (İran istihbarat örgütü) korkusundan Almanya’ya kaçmış. Almanya’da uzun yıllar kalmış. Ve ülkesini özlemiş. Özlemini aşağıdaki satırlarla dile getirmiş. Bu müthiş bir vatan özlemiydi! Etkilendim. Ben de olsaydım aynı duyguları taşırdım. Şimdi onun vatan özlemini dile getirdiği aşağıdaki satırlarını sizinle paylaşacağım. Daha sonraki yazılarımda da kitaptan özetler paylaşacağım.

 

İran’da Soluyor Çiçekler

Sayfa, 5-6-7

“Buna mutlaka bir çare bulmalıydım. Gazetelere abone oldu, kitaplar, fotoğraflar ve hatta Tahran’ın en yeni haritalarını getirttim, her gün Tahra radyosunu dinliyor ve her yeni gelene yeni yapıları ve ne gibi değişikliklerin olduğunu soruyordum. Neredeyse her gece Tahran’da olduğumun düşünü görüyordum. Çocukluğumu geçirdiğim evdeydim. Önünde bahçesi, içinde kırmızı ve siyah balıkların yüzdüğü bir havuzu olan iki katlı bir evdi bu. Havuza çepeçevre çiçekler dikilmişti. Aralarında ilkbaharda huni gibi kırmızı çiçek açan8, sonbahara kadar da yemişlerinin olgunlaşmasıyla uğraşan bir nar ağacının da bulunduğu birkaç meyve ağacı vardı bahçede. Ailemiz, en çok boyu evin çatısını aşan bir kavakla övünüyordu. Kaç kez diğer çocuklarla bu ağacın tepesine tırmanmıştım! En üstteki dallarından komşumuzun evini görebiliyor ve yazın, okullar kapalıyken, komşumuzun iki kızını yüzerken gözetleyebiliyorduk

Bu evin ve diğer çocuklarla hırsız-polis oynadığım çevredeki cadde ve dar sokakların düşünü görüyordum. O zamanlar taksilerden başka faytonlar da vardı bizim orada. Sürücüsüne belli etmeden faytonun arkasına biner, oı bizi görüp de kamçısıyla küfür ederek kovuncaya kadar bir müddet böyle giderdik.

Kentin kuzeyindeki dağları düşünü görüyorum. Susuzluğumu giderecek bir kaynak suyu buluncaya kadar kayalıklara tırmanır, karşıma bir çağlayan çıkarsa soyunup suyun altında yıkanır, serinlerdim. Yüksek bir kayanın üzerine oturur, kenti uzaktan seyrederek hafif bir meltemin nağmeleri eşliğinde bir tek vadideki köpeklerin havlamasıyla bozulan bu hoş sessizliğin tadını çıkarırdım.

Ama düşlerim ne kadar güzel başlarsa başlasın bir karabasanla sona eriyordu. Nerede olursam olayım, dağlarda, sokaklarda veya evimizde, izleniyordum. Gizli istihbarat örgütünü memurları beni tutukluyordu. Hapishaneye götürülüyor, korku ve kan ter içinde uyanıp da güvenlik içinde olduğumun sevincini duyuncaya kadar işkence ediliyordum.

Bu sürgündeki yaşam ne zaman sona erecek diye sorup duruyordum kendi kendime.”

Uyarmak Vatan Borcumdur Demiştim

Değerli dostlar,

Takip edenler bilirler.”Uyarmak Vatan Borcumdur” başlığı ile birçok yazı yazmıştım. O yazılarda, mevcut yönetimin bugüne kadar yaptığı hataları tek tek anlatmıştım. “Aldatıldık, kandırıldık, Allah’tan da, milletten de af diliyoruz” dedikleri bütün hataları tek tek yazmıştım.

2013 yılında “Artık bir Türk Entelijansiyası Yoktur” başlığı altında bir yazı yazmıştım. Yazının bir kısmını aşağıya alıyorum.

Gerçekten de iktidar bugüne kadar çok hata yapmıştır.

Meselâ;

TRT Şeş’i kurmak büyük bir hata idi.

Yer adlarının değiştirilmesi konusu büyük bir hata idi.

Alfabemize, yabancı o üç harfi sokmak büyük bir hata idi.

Andımızı kaldırmak büyük bir hata idi.

Ne mutlu Türk’üm diyene ifadesini kaldırmak büyük bir hata idi.

Ergenekon, Balyoz vs. kumpasları büyük bir hata idi.

Suriye sınırından mayınların temizlenmesi büyük bir hata idi.

Sınırı giriş çıkışa açık bırakarak kevgir haline getirmek büyük bir hata idi. Acaba Amerika buradan ne kadar canlı bomba, ne kadar ajian soktu içeriye? Belli mi?

Cemaatle ittifak büyük hata idi.

Taraf gazetesine teşvik vermek, finanse etmek büyük bir hata idi.

Amerika ile ittifakın tehlikesini anlamamak büyük bir hata idi. Bu hata da hala devam ediyor.

Barış süreci, akil adamlar meselesi büyük bir hata idi.

17-25  Aralık olayı büyük bir hata idi.

Rus uçağının düşürülmesi ve sonrası efelenmeler büyük bir hata.

Bazı sakıncalı kişileri danışman, baş danışman yapmak büyük bir hata idi.

Bu liste aslında çok uzun. Aklıma gelenleri yazdım. Bu hataların çoğu hala devam ediyor.

Meselâ;

Sayın Cumhurbaşkanımızla ilgili bazı densizlerin yakıştırmaları konusunda hala “Susun bakayım, siz ne diyorsunuz, sizin aklınız başınızda mı” denmiyor. Toplumun bazı kesimlerinde Cumhurbaşkanına yapılan olmayacak yakıştırmalar hala devam ediyor. Ve bundan Cumhurbaşkanı rahatsız olmuyor.

Meselâ;

Cumhurbaşkanımız Allah’ın bütün sıfatlarını üzerinde taşıyor”, veya “Hepimiz Cumhurbaşkanımızın helaliyiz” gibi söylemlerden hiç rahatsız olmuyor ve bu kesimleri susturmuyor.

Meselâ;

Bazı internet siteleri, haber portalları veya televizyonlar var ki, hemen kapatılmaları gerekiyor. TESEV gibi, AÇIK TOPLUM VAKFI, AÇIK TOPLUM ENSTİTÜSÜ ve A9 televizyonu gibi. Sayın Cumhurbaşkanı bunlardan hiç rahatsız olmuyor. TESEV yapılanmasında rolü olan ve 15 Temmuz gibi büyük bir suçu işleyenlerin beyni olan insanların hiçbirisini FETÖ olayından dolayı almadılar. Almıyorlar. Taraf gazetesinin kurucusu İbrahim Betil, Etem Sancak gibi isimler TESEV vakfı kurucularıdır. Bunlara hiç dokunulmuyor. Nedeni hala belli değil.

Bunlar da çok büyük hatalar olarak hala devam ediyor. ABD’nin ülkemizde kurduğu Beşinci Kol ordusu ile ilgili çok yazılar yazmıştım. Bu beşinci kol ordusunun beyni hala tespit edilemedi ve bu ordu dağıtılmadı. Anlaşılır gibi değil.

Şu yukarıda saydığım konuların hepsinde kandırıldık, yanıldık, aldatıldık, hata yaptık diyenler, şimdi yapılan yeni bir hatayı, hem de çok büyük bir “hata” olduğunu anladıklarında iş işten geçmiş olacaktır.İttihat Terakki dönemini, Balkan Savaşları’nı ve Birinci Dünya Savaşı’nı lütfen iyi okuyun. O zamanki karar vericilerin hatalarını lütfen görün.

Halen yapılmakta olan büyük hatanın ne olduğunu bilmek ister misiniz? BAŞKANLIK!

Bu konu baştan sona büyük bir hatadır. Bu konunun ülkemize neye mal olduğunu ancak ülkemiz dağıldıktan sonra anlayabilirsiniz. O zaman “yanılmışız” demeye zamanınız bile kalmayacak.

AKP hükumetlerinin yaptığı hatalarla ilgili olarak zamanında uyarı yazıları yazıyordum. Ve bazı dostlar, hemen karşı atağa geçerek bana saldırıyorlardı. Şimdi bu konulardaki hataların bazılarını hükumet hata olarak kabul ediyor. Numan Kurtulmuş “Suriye politikası bir hata idi” dedi. O zaman bunun hata olduğunu biz de yazmıştık ve bize bu dostlar saldırmışlardı. Şimdi bu dostların durumlarını merak ediyorum. Acaba onlar hala “HATA” yapmaya devam ediyorlar mı?

Yani sözüm AKP seçmenine tabii ki! Bari sizler hatadan dönünüz. Şartlanmışlıklarınızdan vazgeçiniz. Ülkemize Selçuklu Devleti’nin sonu hazırlanmaktadır.

Uyanınız.

 

Uyarmak vatan borcumdur. Bizden söylemesi.

 

Aşağıdaki yazıyı lütfen okuyunuz. Bugünleri anlamak için sizlere ışık tutacağına inanıyorum.

 

“Ellerinizi, ayağınızı öpeyim. Harbe girmeyiniz. Bilhassa  Maren Savaşı’ndan sonra Almanların başarılı olamayacakları yüzde yüz meydana çıkmıştır. İslamiyet’i ikinci bir Gırnata hezimetine uğratmayınız”.

 

Bu yalvarış kime ait, acaba bileniniz var mı? Paris sefirimiz (Büyükelçimiz) Rıfat Paşa’ya. Rıfat Paşa, Almanlarla pazarlık usulü ile Birinci Dünya Savaşına girmeye çalışan İttihatçı ekibe telgraf çekmiş ve bu şekilde yalvarmıştır.

“Ellerinizi, ayağınızı öpeyim. Harbe girmeyiniz. Almanların başarılı olamayacakları yüzde yüz meydana çıkmıştır. İslamiyet’i ikinci bir Gırnata hezimetine uğratmayınız.”

 

Osmanlı Devleti’nin 1683’ten sonraki tarihini okuyan Türk çocuklarının herhalde yüreği burkulmaktadır. Viyana bozgunundan sonra milletimizin yaşadığı olaylara ben de şahsen kahrediyorum. Ah! Nasıl büyük hatalar yapılmış! Nasıl yanlış kararlar alınmış! Ne kadar şehit vermişiz! Devlet adamlarımız İngiliz, Fransız ve Rus siyaseti tarafından nasıl kuşatılmış, nasıl saf dışı bırakılmış!

Yunanistan’ın Osmanlı Devleti’nden koparılarak bir devlet olarak kurulması, Girit’in elimizden çıkması olaylarını acaba bugün AKP siyasetini takip eden, beğenen çocuklarımız biliyor mu, okuyor mu? Bunlardan ders çıkarıyor mu?

Bu kardeşlerim diyeceklerdir ki, “Cumhuriyet tarihinde ülkemiz ilk defa böyle cesaretli bir siyaset gördü, ilk defa böyle başarılı bir hükümet gördü!”

Bu şekilde bakan kardeşlerimin aslında çok iyi niyetli olduklarını biliyorum.

İlk etapta; “olur mu öyle şey!” diye isyan ederek, kendilerinin bile kabul edemeyecekleri siyasi kararları, daha sonra parti toplantılarında, gazete köşelerinde bin dereden bin su getiren propagandalarla kabul etmek zorunda kalmaktadırlar.

Kabul etmek zorunda kalmaktadırlar. Buna eminim.

İktidarın, Türk milletinin inadına;  Türklükle, Cumhuriyetle, Kürtlerle, Ermenilerle, Kiliselerle, azınlıklarla, cemaat vakıflarıyla, yer adlarıyla, Türk alfabesine eklenen üç harfle ve şimdi vatana ihanet edenlere ödül verilmesiyle ilgili kararlarına, inanıyorum ki, kim olursa olsun, bu milletin çocukları önce “hayır, böyle bir şey olamaz!” diye nara atıyorlar, sonra da, Hasan Karakaya’nın, Yiğit Bulut’un, Ahmet Kekeç’in, Mümtazer Türköne’nin vb. yazılarını okuyarak “ikna” oluyorlar.

Milletimin çocukları içinde bulunduğumuz vahim durumu bir “savaş stratejisi” içinde değerlendiremiyor. Uygulanan siyasetin, tam anlamıyla yabancıların dayatmalarıyla uygulandığını anlayamıyor.

Bana göre Türk İntelijansiyasının aldatılmıştır. Akılları başlarından alınmıştır. Bugün uygulanan politikalar devletimizi Birinci Dünya Savaşı’na sokan ekibin uyguladığı politikalardan daha vahimdir.

 

Evet,

UYARMAK VATAN BORCUMDUR DEMİŞTİM.

Mustafa Sabri Efendi

Zaman zaman Mustafa Sabri Efendi ile ilgili yazılar yazmıştım. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ile karşılaştırmıştım. Mustafa Sabri Efendi prototip bir Müslüman gibi görünüyor. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ise Ermeni tehciri konusunda İngiliz Yüksek Komiseri tarafından yakalanıp idam edilen bir Türk çocuğu. Boğazlıyan kaymakamının bugünkü devrimciler nezdinde hiçbir değeri yoktur. TRT’nin Mısır muhabiri Metin Turan’ın, Mısır’daki darbe sırasında TRT genel müdür İbrahim Şahin’e mail atarak, “burada şehit olursam beni Galif mezarlığında yatmakta olan Mustafa Sabri Efendi’nin yanına defnedin” dediği Osmanlı Şeyhülislamı. Ama aşağıda da okuyacağız üzere İngiliz Müslümanı. Bugünkü mücadelede de bu düşünceler aynen devam ediyor. Bugünün Mustafa Sabri Efendilerine dikkat etmek gerekiyor. Özellikle yapılmak istenen rejim değişikliğinin temelinin nereye dayanacağını iyi tahlil etmek gerekiyor.

 

Lütfen aşağıdaki yazıyı okuyunuz.

“Vahdettin’in şeyhülislamı’ydı Mustafa Sabri… Sevr’in imzalanması için özel çaba harcadı. Sarıklı İngiliz finosuydu, İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin kurucularındandı. Anadolu’daki direnişi kırmak için İngilizler tarafından icat edilen İslam Teali Cemiyeti’nin kurucularındandı. Mustafa Kemal’in idam fermanını bizzat kaleme aldı, fetva verdi, “Mustafa Kemal’in öldürülmesi caizdir, hatta her müslümanın dini vazifesidir” dedi. Böylesine süzme şerefsizdi yani… Kuvayi Milliye’den nefret ediyordu, “kudurmuş haydutlar, hainler, caniler” diyordu. “Eyy Allah’tan korkmayan, eyy peygamberden haya etmeyen mahluklar” diyordu. “Mustafa Kemal ve Ankara Hükümeti kahpedir” diyordu. “Bunların dinsizlik derecesi tasavvur edilemez, cenabı hakkın gazabı ve laneti bunların üzerine olsun” diyordu. Milli mücadelenin moralini bozmak için elinden geleni yapıyordu, “İngilizlerin, Fransızların ve sair devletlerin, iki paralık Mustafa Kemal kuvvetinin baskısına boyun eğerek İstanbul’dan çekip gitmelerini, ancak Kemalist Türk aklı kabul edebilir” diyordu. “Yunanlılara fazla zayiat verdirmek bizim için hayırlı ve menfaatli olamaz, İngilizleri kızdırırız, İngiliz gibi muazzam devlete karşı katiyen kazanma ihtimali yoktur” diyordu. “Yunan ordusu halifenin ordusudur, asıl kafası koparılacak mahlukat Ankara’dadır” diyordu. “Eyy askerler, Mustafa Kemal’in gayrimeşru emirlerine uyduğunuz yeter, bunların vücudlarını külliyen dünyadan kaldırmak beşeriyet için, müslümanlık için farz olmuştur, sizin bu hainlere itaatiniz mescitlerimizi mabetlerimizi harap eyleyecek, bu zalimlere, bu katil canavarlara alet olduğunuz yeter, padişahımız halifemiz efendimiz hazretlerinin merhamet kucağı size açılmıştır, Allahını peygamberini seven bu tarafa gelsin” diyordu. Kuvayi Milliye’nin yanında saf tutan Denizli, Isparta, Uşak, Antalya, Sinop müftülerini görevden azletti, Ankara müftüsü Börekçizade Rıfat için idam fermanı çıkarttı. İzmir’deki Yunan Yüksek Komiserliği’ne teklifte bulundu, “Mustafa Kemal’in pençesinden kurtulmak için Batı Anadolu’da sizin kontrolünüzde özerk hükümet kuralım” dedi, Atina’ya iletildi, Yunan başbakanı Gunaris teklifi inceledi, “kendi milletini satan hainlere ihtiyacımız yok” dedi, reddetti. Bu haysiyetsiz yobaz… Milli mücadele kazanılınca, padişahı efendisi Vahdettin gibi, İngiliz gemisiyle kaçtı, Yunanistan’a sığındı, Yarın adıyla gazete çıkardı. O gazeteye 1927 senesinde “Allah’ın huzurunda Türklükten istifa ediyorum, tövbe yarabbi tövbe Türklüğüme, beni Türk milletinden addetme” diye makale yazdı. “Elimden gelse bütün Türkleri Arap yaparım, bunların vaktiyle Araplaşmadığına eseflenirim” diye yazdı. Hilafetin yeniden kurulması için dönemin Papa’sına mektup gönderdi, İslamiyet adına Vatikan’dan yardım istedi. Yunanistan’dan Suudi Arabistan’a geçti, en son Mısır’a yerleşti, El Ezher Üniversitesi’nde ders verdi, Kahire’de öldü, Gafir mezarlığına gömüldü.”

Anayasa Değişikliği Üzerine Düşüncelerim 3

Değerli dostlar,

Anayasanın III Meşrutiyeti çağrıştıracak tarzda değiştirilmek istenmesinin, aslında ülkemizde bir rejim değişikliği hazırlığı ile ilgili olduğu iddiasındayım. Bununla ilgili yazılar yazıyorum. Paylaştığım videoyu lütfen izleyin. Uşşaki Tarikatı liderinin söylediklerini dinleyin. Ha, bu bir ölçü müdür? Ölçüdür bence. Devrimi yapmak isteyenlerin dayandığı kitle bu. Bilginiz olsun.

Anayasa Değişikliği Üzerine Düşüncelerim 2

Değerli dostlar,

Ülkemizdeki anayasa değişikliği hareketinin ne anlama geldiğini iyi anlamak zorundayız. Sayın Başbakan “Cenevre’ye gitmeyeceğim, buradaki işlerimiz daha önemli!” dedi. Biliyorsunuz Cenevre’de Kıbrıs görüşmeleri var. Ve bu görüşmeler son derece önemli. Ülkemiz açısından da hayati. Başbakan bu önemli toplantıya gitmemiş, Kıbrıs görüşmelerini kaderine terk etmiş. Anayasa değişikliklerini daha önemli buluyor.

Olabilir.

Ak Parti için Anayasa değişiklikleri neden bu kadar önemli. Ülkemizdeki rejim değişikliği hareketi Kıbrıs’ın elden gitmesinden daha mı önemli?

Tabii ki bu sayın başbakana göre böyle. Bize sorarsanız, Kıbrıs konusu çok daha önemlidir. Ve Kıbrıs konusunda bence sona gelinmiştir. Kıbrıs elden çıkmak üzeredir. Kıbrıs konusunda kampanyalar başlatan bazı duyarlı partiler, vatanperver insanlar var. Onlar yeri göğü inletiyorlar. Feryat ediyorlar. AK Parti yöneticilerinin bu konuda attıkları tek bir adım yoktur.

Peki, ülkemizdeki Anayasa değişiklikleri ne anlama gelmektedir?

Bana göre anayasa değişikliklerinin hedefi rejimi değiştirmektir. Sonraki Sayfa »

Anayasa Değişikliği Üzerine Düşüncelerim 1

Neler düşünüyorum!

Neler düşündüğümü anlatabilmem için neler okuduğumu da yazmam lazım.

Hayır, kitap değil. Anayasa değişikliği konusu ile ilgili yazılar. Köşe yazıları meselâ!

Ahmet Taşgetiren çok güzel bir hatırlatma yapmış. “Ya CHP’nin adayı kazanırsa!” demiş. Tabii, şimdi bu anayasa değişikliğine evet diyenlerin hemen hemen hepsi Sayın Erdoğan’ın tek adamlığına garanti olarak bakıyorlar. Bilseler ki aynı hakları elde edebilecek bir CHP adayı kazanacak, asla bu değişiklikleri kabul etmezler.

Ciddî köşe yazarlarının hemen hemen hepsi değişikliği, ülkemizi tek adam sistemine götüreceği için eleştiriyorlar. Yandaş yazarlar bu konuda, CHP üzerinden giderek olumlu görüş bildiriyorlar. Gerçekten de CHP kafasıyla böyle bir düzen kurulursa tek kelime ile facia olur bana göre de…. Eğer CHP hala eski CHP ise bu böyledir. Ama bunca tecrübeden sonra hala eski harmanları savunacaksa bence de CHP iktidarı çok tehlikeli olur ülkemiz için.

Hemen hemen bütün yazarlar değişikliğin teknik yönlerini sorguluyorlar. Mesela 18 yaş konusunu veya Cumhurbaşkanının tek adam olacağı konusunu yazıyorlar. Taha Akyol, Bekir Bozdağ’ın “Atatürk Anayasası’na dönüş” ifadelerini eleştirmiş. Gerçekten de Bozdağ, abesle iştigal etmiş. Acaba kendi camiasını aldattığı gibi bizleri de aldatabileceğini sanıyor! Merak ediyorum.

Bir değerli dostum da Anayasa değişikliği için “III. MEŞRUTİYET” demiş. Bence en doğru teşhis de bu. III. Meşrutiyet!

Bu konuları daha önce yazdım. Okuyanlar bilirler.

Bu değişikliklerin ana hedefi yeni bir İMPARATORLUK yapısı kurmaktır. Sayın Cumhurbaşkanı kendisine tarihi bir misyon biçmiş olmalı! Herhalde onu uygulamak istiyor. Tarihinde örnekleri görülen büyük devlet adamları gibi yeni bir devletin temellerini atmak istiyor. Kendisi açısından bunu başarabilirse ve Türk milleti de bunu doğru bulup onaylarsa mesele yoktur. Türkiye dünya üzerinde yeni bir JEOSTRATEJİK OYUNCU olabilecekse gerçekten sorun yoktur.

Ancak; bugünkü yapı ile, Sayın Erdoğan’ın devlet aklı ile bunun mümkün olamayacağını düşünüyorum. Büyük devlet adamı olmayı istemek yetmez. Aynı zamanda büyük devlet adamı olmak da gerekir. Bugüne kadar yüzlerce defa hata yapmış olan, “kandırıldık”, “aldatıldık” diye dönüşler yapan birinin devlet adamlığını tarih sorgular. Böyle bir kafa büyük devlet adamı kafası olamaz. Olsa olsa İttihat Terakki liderlerinin kafası olur ve devletin sonu da hüsran olur.

Dün bir video izledim. Bir televizyon muhabiri şehrin caddelerinde rast geldiği insanlara “KIBRIS NEREDE?” diye soruyor. Bu soruyu sorduğu sayın vatandaşlarımızın hemen hemen hiçbiri doğru cevap vermedi. Kıbrıs Karadeniz’de, Kıbrıs Sicilya adası açıklarında, Kıbrıs Hatay taraflarında vs. diye cevaplar verdi vatandaşlarımız. Hepsi de olgun yaşta insanlardı. Düşünün bunların çoğu Kıbrıs Barış Harekâtını da gören insanlar. Ve bugün (12.01.2017) Kıbrıs konusunda çok önemli bir anlaşma yapılacak. Kıbrıs bizim için hayati derecede önemli bir yer. Daha Kıbrıs’ın nerede olduğunu bilmeyen bu bilinçsiz seçmenin vereceği oylarla kurulacak yeni bir “Başkanlık Sistemi”, daha doğrusu bu tür insanların oyunu alarak tek adam olmak isteyen Sayın Cumhurbaşkanı, kendisinin hayal ettiği tarihi misyonu, TARİHİ ANLAMDA BÜYÜK DEVLET ADAMI OLMA İMKÂNINI yakalayamaz. Çünkü bu kafa ile devlet yok oluşa sürüklenir. Böyle bilinçsiz bir milletin desteklediği lider, ülkesini ancak yıkılışa götürür. Bence olacağı da budur.

Bendeniz şahsen bu gidişi doğru bulmuyorum. Tehlikeli buluyorum. Sayın Cumhurbaşkanımızın yüreği, kafası, aklı, tarih tecrübesi, siyasî tecrübesi, stratejik aklı, devlet aklı, hatta çevresindeki danışmanlarının aklı bu sıkleti kaldırmaya yetmez. Ben yetersiz buluyorum.  Acaba Sayın Cumhurbaşkanı kendisine Oğuz Kağan, Alparslan, Kanunî, Fatih veya Atatürk misyonu mu biçti? Veya Büyük İskender mi olmak istiyor? Tabii ki bilemeyiz. Ancak; bugünkü istekler, ancak bu hayallerin sahibi tarafından elde edilmek istenebilir. Korkarım ki bu büyük ham hayal ülkemizi korkunç bir badireye sürükler.

Bu açıdan, yeni Anayasa değişikliğini ülkemiz için tehlikeli buluyorum.

Bazı aklı başında eski siyasîler uyarı mektupları yazıyorlar milletvekillerine. Yeter mi bilmiyorum. Görünen o ki bu iş bitmiştir. Vatandaşlarımız bu gidişin ne yöne gidiş olduğunu bilmeden onaylıyorlar. Vekillerin konuşmalarını yanlış ve aldatıcı buluyorum. Bu vekiller gerçekten körü körüne mi hareket ediyorlar. Hiç mi araştırmıyorlar, okumuyorlar? Merak ediyorum.

Son olarak şunu söyleyeyim. Bu Anayasa değişiklikleri kabul edilir de Sayın Erdoğan istediği “Büyük İskender” gücünü elde ederse, biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti’nin sonu Anadolu Selçuklu Devleti’nin sonu gibi olacaktır. Anadolu Selçuklu Devleti dağılmış ve 12 Beyliğe bölünmüştü. Sayın Erdoğan’ın görüşü bu tür bir bölünmeyi öngörmektedir. 15 Yıllık geçmişinde ortaya koyduğu görüş budur.  Hukukçular sadece Anayasa tekniği yönünden konuyu ele almaktadırlar. Konunun tarihî boyutu çok önemlidir. Sayın Erdoğan, yukarıda kültür yapısını arz ettiğim seçmene güvenerek imparatorluk, padişahlık hayalleri kurmaktadır. Yapılmak istenen Anayasa değişikliği ile asıl elde edilmek istenen sonuç budur. Bu asla bir niyet okuma değildir. Gelişmeleri yakından takip etmenizi önemle öneriyorum.

Değerli dostlar, kafanızı lütfen kaldırın ve etrafınıza bakın.

Yine haykırıyorum: UYARMAK VATAN BORCUMDUR!

Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin.