Malta sürgünlerinin hikâyesini acaba bilen kaç kişi var aramızda! Ya da o kahrolası günleri öğrenip de bilinçli yoyrumlar yapan karç kişi var aramızda!
Aşağıdnaki satırları Bilal Şimşir’in MALTA SÜRGÜNLERİ kitabından özetleyerek ve sadeleştirerek yazdım. Tabii ki kendi yorumlarımı da kattım. İnşallah sizler de okuyunca kendi yorumlarınızı katacaksınız.
Bugünlerde Lozan çok tartışılıyor biliyorsunuz. Bir tarihçimiz (!) “Keşke Yunan gelseydi daha iyi olurdu!” diye hüküm veriyor. “Bizim gâvur elin gâvurundan daha dehşetli!” diyor.
İnanıyorum ki bu satırları okurken hepiniz “Aman Allah’ım!” diyorsunuz. Ya da birçoğunuz bu şahsı televizyonlardan takip etmişsinizdir, videolarını izlemişsinizdir. Konuları biliyorsunuzdur. Bu tarihçi (!) aynı zamanda mevcut idarenin de başat idolü durumunda.
Tabii ki karar sizin. Hakkında başka bir şey yazmayacağım.
Sadece bu konuları daha iyi anlamanız için, Osmanlı’nın son zamanlarında başımıza neler geldiğini anlamanız için “Malta Sürgünleri” olayını anlatacağım. Konuyu okuyunca birçok değerli dostum “Lozan” tartışmalarını ve “Yunan gelseydi daha iyi olurdu!” hükümlerini daha iyi anlayacaktır.
Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Harbi’nde yenildiğini ve çaresizliğini anlayınca düşmandan “mütareke” ister. Yıl 1918’nin Ekim ayıdır.
Mütarekeyi imzalama görevi “Hamidiye Kahramanı” Hüseyin Rauf Orbay’a verilir. Rauf Orbay henüz on günlük bir “Bahriye Nazırı” dır.
Müttefikler adına mütarekeyi İngiliz Akdeniz filosu başkomutanı Amiral Sir Arthur Calthorpe imzalayacaktır.
Rauf Orbay ve Calthorpe Limni Adası’nın Mondros limanında buluşurlar. İngiliz amirali, Rauf Orbay’ı bir düşman gibi değil, değerli bir misafir gibi karşılar.
Türk heyetini kumanda gemisinin kaptan köşkünde ağırlar. Rauf Bey, “nazik, kibar ve misafirperver İngiliz amirali” için şunları söyler: “Bizi güvertede samimi bir tarzta kabul eden amiral, istirahaatımızı sağlamak maksadıyla, geminin kendisine mahsus mevkilerini bize ayıtrmaık centilmenliğini gösterdi.”
Görüşmeler başlayınca aynı centilmenliği gösterir Amiral Caltrophe. Türk heyetine karşı yumuşak görünür. Türk heyete 24 maddelik bir anlaşma taslağı sunar. Amiral, bu 24 maddenin ilk dört maddesinin onaylanmasını başarı olarak görecektir. Ama gösterilen centilmenlik karşısında Türk heyedi 24 maddenin hepsini onaylar.
Görüşmelerde hiçbir sertlik yoktur. “Kayıtsız şartsız teslim” söz konusu edilmez. “Savaş suçlusu” gibi sözler de ağza alınmaz. Rauf Bey’in kuşkuları daha çok Yunan emelleri bakımındandır. Yunanistan konusunda endişe edilecek bir şey olmadığı konusunda sözle garanti verir Caltrophe. Türk heyetini yatıştırıcı sözler söyler. Yarım ağızla güvenceler verir. Ve Türk heyeti ufak bir iki değişiklikle bu 24 maddenin hepsini kabul eder, onaylar. 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi onaylanır. Elbette ki bu anlaşma ileride yapılacak Sevr Antlaşması’nın ilk adımı idi.
Aslında İngiliz Amiral Caltrophe kötü niyetli idi. Anlaşma metni son derece tehlikeli hükümlerle doluydu.
Rauf Bey, İngilizlerin kötü niyetli olabileceklerini hiç düşünmedi. Onlara çok güvendi. İngiliz amiral için “açık sözlü, dürüst, geniş görüşlü, anlayışlı” diyordu. İngilitere’nin Türkiye’yi yok etmek istemeyeceğini zannediyordu.
Rauf Orbay, İngilizlere güvenmekle büyük saflık yapıyordu. Yani “kandırılıyordu!” Kandırıldığını o anda anlamıyordu. Saf saf bir de demeçler veriyordu. Anlaşma 30 Ekimde imzalanmıştı. Rauf Orbay 02,11,2018 tarihli Yenigün Gazetesine konuyla ilgili demeç veriyordu. Ve “Bu anlaşma Türklerin tarihleri boyunca imzalamış oldukları en muhteşem anlaşmadır. Yaptığımız anlaşma ile devletin bağımsızlığı, saltanatın hukuku, milletin onuru tümüyle kurtarılmıştır” diyordu. Aklına İngilizlerin kalleşlik yapacağı hiç gelmiyordu. Çünkü onurlu bir Türk subayı olarak kalleşlik nedir bilmiyordu.
Mondros Mütarekesi’ni “başarı” olarak anlatır. Osmanlı parlamentosu anlaşmayı “oybirliği” ile onaylar.
Sonra ne olur biliyor musunuz?
Anlaşmanın imzalamasından on gün sonra 55 parçalık düşman donanması Çanakkale Boğazı’ndan girip İstanbul’a gelir. Dolmabahçe önlerine demirler. 22 İngiliz, 17 İtalyan, 12 Fransız ve 4 Yunan gemisi İstanbul Boğazı’na demirlemiştir. (Hiçbir Yunan gemisinin boğazdan geçmeyeceği konusunda söz vermişti Caltrophe) Ve biliyorsunuz ki 1915 yılında Çanakkale Destanı’nı yazmıştık. Düşmanı Çanakkale’den geçirmemiştik. Şimdi ne oldu. Düşman gemileri rahatlıkla İstanbul’a girdi. İstanbul, yani Osmanlı payitahtı işgal edildi.
3500 düşman askeri Beyoğlu’na çıkar.
Şimdi anlaşmayı imzalayan, nazik, kibar, centilmen, misafirperver Caltrophe İstanbul’da İngiliz Yüksek Komiseri’dir.Sömürge valisidir. İngiliz Büyükelçiliği’nde değil bir zırhlıda oturmaktadır.
Ve tabii ki bütün vatan sathında işgaller başlamıştır. Düşman orduları Suriye’den, Irak’tan, Kafkasya’dan ve Ege’den Anadolu içlerine doğru yürürler. Rauf Bey geç uyanır. Yaptığı hatayı (yani kandırıldığını) anlar. Pişman olur. Fikir değiştirir. Mustafa Kemal ile ilişki kurar. Anlar ki “İngiliz artık güvenilir bir dost değil, Türkiye’yi yok etmeye kararlı bir düşmandır.
İşte şimdi Avrupa’nın “hasta adamı” tam anlamıyla can çekişmektedir. İzmir işgal edilir. Bundan sonra Rauf Bey Atatürk’ün yanında Millî Mücadele’ye girecektir. Ama çok büyük çileler çekilecektir, çok büyük mücadeleler verilecektir.
Tabii ki İngiliz Yüksek Komiseri Caltrophe, Mondros Mütarekesi’ni birlikte imzaladıkları Rauf Orbay’ı kara listeye almıştır. Mimlemiştir. O da Malta’ya sürülecekler arasındadır.
Atatürk’le birlikte başlatacakları Türk İstiklal Savaşı ile İngilizlerin dayatmak istedikleri Sevr anlaşmasını yırtacaklar ve Lozan Antlaşması’nı imzalayacaklardı. Görüldüğü üzüre Lozan Antlaşması, her tarafı işgal edilmiş yurdumuz düşmandan temizlendikten sonra yapılmıştır. Kuvay-ı Milliyeciler kimsenin kahramanlığını kullanarak, hovardaca Lozan Antlaşmasını imzalamamışlardır. O günkü şartları bilmeyenler şimdi Lozan’ı imzalayanlara hakaretler etmektedirler. Demek ki o günkü şartlara giderek ancak konuyu anlayalbiliriz, değil mi?
Bu şartlarda yeniden kurulan bir vatanın kurucusuna hakaret etmeyi, “keşke Yunan gelseydi” demeyi, “bizim gâvur” demeyi kabul etmiyorum. Hazmedemiyorum.
Böyle bir konuda fikir yürütebilmek için insanın biraz objektif ve doğru bilgi sahibi olması gerekiyor. Lozan’ı yargılamak için biraz namuslu olmak gerekiyor. İbret almak için de biraz “insan” olmak gerekiyor. İbret almak için biraz insanın içinde “vatan” endişesi taşıması gerekiyor.
Acaba ibret alacak mıyız?
Bir sonraki yazımda İngilizlerin İstanbul’daki tutuklamalarını anlatacağım. O kahraman insanlar mücadele etsinler, canlarını versinler, hayatlarını versinler, siz kalkın “Yunan gelseydi daha iyiydi” deyin. Bu olacak şey mi?
Son Yorumlar