Aylık Arşiv: Aralık 2014

Ülkemizde Gelişen Olaylar Karşısında Türk Siyasetçisi ve Türk Aydınını Tarihî Sorumluluğu

Ülkemizde gelişen olayların rastgele olaylar olmadığını, Kürt kökenli nüfusumuzun kendiliğinden hareket etmediğini, Türkiye devletinin doğusundan sıkıştırıldığını, bunun aslında 21. Yüzyıl Haçlı savaşı olduğunu, bu savaşın üstün bir kurmay anlayışı ile Batılıların bizim topraklarımıza yaydıklarını her fırsatta yazıyorum. BOP, ERGENEKON İDDİALARI, PARALEL YAPI, ÇÖZÜM SÜRECİ, 17-25 ARALIK OLAYLARI, ADALETİN, ANAYASA MAHKEMESİ’NİN, YARGITAY’IN, DANIŞTAY’IN YENİDEN ŞEKİLLENDİRİLMESİ, YANDAŞ BASIN YAYIN TEŞKİLİ, ANAYASA’NIN DEĞİŞTİRİLMEK İSTENMESİ, ANADOLU’DA İSTİKLAL SAVAŞI YAPILMAMIŞTIR İDDİALARI, SEVR ANLAŞMASI DİYE BİR ŞEY YOKTUR İDDİALARI, OSMANLI DEVLETİNİ YENİDEN KURUYORUZ İDDİALARI VS.

Bütün bunların hepsi muazzam bir düşman kurmayının konuları ve uygulamalarıdır.  Hedef Türkiye Cumhuriyeti’dir. Devletimiz, düşmanın askerî hedefidir. Olayların bize kadar ulaşabilen şeklinden bile bunu anlamak mümkündür.

Türkiye’nin derin devleti de ele geçirilmiştir. Bu sebeple topraklarımızı savunma hattı bize kadar gerilemiştir. Yani halka kadar gerilemiştir.

Muhalefetin de düşman kurmayı tarafından dizayn edilmiş olması sebebiyle ülkemizin savunulmasının sorumluluğunun tamamen uyanacak Türk milleti üzerinde kaldığı artık kesin olarak anlaşılmıştır.

Bu sebeple bendeniz uzun süreden beri İTTİFAK konusu ile ilgili yazılar yazmakta, Türk siyasî parti liderlerine ve Türk aydınına çağrılarda bulunmaktayım.

Görüyorum ki Türk siyasetçisi ve Türk aydını meselenin önemini henüz kavramış değildir.

Endülüs’te Berberiler ile Araplar arasında da aynı çekişme olmuştur. Onlar da ülkenin nimetlerinin aslan payını kapma yarışına girmişler, ülkenin gücünü (siyasî erki) elinde bulunduranlar bundan sonuna kadar istifade etmişler, nimetleri karşı tarafa kaptırmama mücadelesine girişmişler ve asabiye savaşları böylece başlamış, Endülüs bu şekilde tarihe karışmıştır.

“Savunma hattı halka kadar inmiştir” sözünü kullandım. Görünen budur. Siyasî parti liderleri kendilerini en büyük sanmaktadırlar. Bulundukları yerden herhalde her şeyi tozpembe görüyorlar. Bu büyük bir sorumsuzluk örneğidir. Millet bu anlamda siyasî partilerden ümidini kesmiştir.

Türk aydınına gelince:

Türk aydını ülkemizin problemleri karşısında üç yüz yıldır çaresiz ve çözümsüzdür. Üretici bir düşünce ortaya koyamamıştır. Yapılan şey sadece sen-ben kavgasıdır. Birinin diğerine üstünlük kavgasıdır.

Ülkesinin direkt olarak düşmanla karşı karşıya kaldığını gördüğü halde Türk aydını hala kendi geçmişine söverek kültürünü göstermeye çalışmaktadır. Osmanlı padişahlarına söverek, onlara “piç” diyerek bir netice alacağını sanmaktadır.

Bir kısım aydınımız ise klasik bir eleştiri hastalığı içindedir. Bir tarihî şahsiyet üzerinden aydınlar birbirine girmekte ve birbirlerine adeta nazire yaparcasına o şöyleydi, bu böyleydi eleştirileri yaparak yüksek kültürlerini! ortaya koymaktadırlar. Üzgünüm ki bu aydınlardan büyük bir kısmı aynı zamanda siyasî partilerimizde de görev yapmaktadırlar. Bir kısmı da üniversitelerimizde hocadır.

Bu kısır çekişmeleri oturduğumuz yerden üzüntü ile izlemekteyiz. Bu durumun Endülüs’ün yıkılmasına sebep olan ortamdan farkı yoktur. Tasavvufu ve felsefesi olmayan, ülkesinin geleceği üzerinde hiçbir bilimsel önerisi olmayan aydınlar, ellerine geçirdikleri araçlarla birbirleri ile kültür üstünlüğü yarışı yaparak tatmin olmaktadırlar.

Önerim şudur:

1)    Türk aydını doktrin yapısını (akidesini) yeniden gözden geçirmelidir. Çünkü düşmanın ortaya koyduğu çelişkili propagandalar karşısında aydınımız da çelişkiye düşmüş, istikametini kaybetmiştir.

2)    Türk aydını tarihî olayları, dünya olaylarını bilimsel olarak izah edebilecek metottan mahrumdur. Bunun için dinamik bir tahlil metodu kullanmalıdır.

3)    Düşmanın doğrudan doğruya saldırıda bulunduğu ülkemizin aydını bu durumu iyi anlamalıdır. Düşmanın elde ettiği kurumların ikna çabalarına aldanmamalı, devletinin ve milletinin yanında yer aldığını göstermeli, taraf olduğunu anlamalı, anlatmalı ve kendisine yakın olan bütün parti ve sivil toplum kuruluşları ile aralarındaki fikir farklılıklarını bir tarafa koymalı, devleti savunma düşüncesi etrafında yeniden örgütlenmelidir. Söz konusu vatansa, asıl lideri tayin ettikten sonra onun emrine girilmeli ve vatan savunması için biat ettiği liderini yıpratma yoluna gitmemelidir. Lideri isabetli bir şekilde seçmeli, ondan sonra lider eleştirilmemelidir. Lider emrinde topyekûn mücadeleye girilmelidir.

4)     Bir kısım aydınımızın, henüz direkt olarak kendisine bir zarar verilmediği için ülkemizin içinde bulunduğu durumun bir savaş olduğunu anlamadığını görüyorum. Herkesin, ülkemizin aslında büyük bir savaşın içinde olduğunu görmesi kaçınılmazdır. Bunu görmeye mecburuz. Olayları iyi analiz etmek gerekiyor.

Türk aydının olayları anlamamak gibi saf bir tutuma girmesi büyük bir yanlıştır. Hatadır. Osmanlı Devleti’nin son zamanlarının aydınlarının hatasına düşmemek gerekiyor. Aydınımız olaylar karşısında saf ve tarafsız davranmamalıdır.

Devletimizin içinde bulunduğu olaylar ve bu olaylar karşısında bizim ve aydınımızın kaçınılmaz tarihî ve millî görevlerimiz vardır. Bu görevleri yerine bu gün getiremez isek hep birlikte yıkılan devletin altında kalırız.

Bazı aydınlarımızın ülkemizde herhangi bir tehlike görmediğini de gözlemlemekteyim. Düşman onların da gözlerini bir gün açar.  Olayların nereye geldiğini gördüklerinde geç kaldıklarını onlar da anlayacaklardır. Ama uyanmalarının bir faydası olmayacaktır.

İçinde bulunduğumuz olaylar, olaylar karşısında bizim durumumuz maalesef bundan ibarettir.

Bütün aydınlarımızı buradan uyarıyorum. Yeniden büyük bir İTTİFAK kurmak ve tayin edilen lidere tartışmasız bağlı kalmak suretiyle topyekûn mücadeleye girilmelidir. Bunun için herkes üzerine düşen görevi yapmalıdır.

Uyarmak vatan borcumdur.

 

31.12.2014

Zaruri Bir Durum Muhakemesi

         Kim ne derse desin, kim nasıl izah ederse etsin. Açıkça belli ki emperyalizm günümüzde doğrudan doğruya savaş yapmaktadır. Bunun için büyük bir doğu cephesi açmıştır.  BOP’un anlamı da amacı da zaten budur. Bugün yapılan savaşların Ortaçağ savaşlarından farklı bir anlamı yoktur. Sadece insanlar, kullanılan silahlar değişmiştir. Bunun dışında değişen bir şey yoktur.

         Buna uzun yıllardan beri 21. Yüzyıl Haçlı Savaşları dediğimi biliyorsunuz.

         Savaş bir kurmay işidir. İyi bir kurmay zekâ, ordusunu kullanmadan da savaşı kazanabilir.

         Haçlı savaşları Batılılar tarafından Türklere karşı yapılmıştı. Bugün yine hedef Türklerdir. Her şeyden önce bu bilinmelidir.

         Türkler üzerine yapılan 14 Haçlı seferi de başarısız olmuştu. Selçuklular ve daha sonra Osmanlılar 1000 yıl Batıya doğru ilerlediler. 912 yılında Edirne’ye çekilen Türkleri, Batılılar tarihi manada ric’ata (geri çekilmeye) mecbur etmişlerdir. Ancak İstiklal Savaşı ile bu geri çekilme durdurulabilmiştir. Ama milletimiz büyük topraklar kaybetmiştir.

         Şimdi yine Türklerin üzerine yapılan tarihi bir yürüyüş vardır. Bunun adı 21. Yüzyıl Haçlı saldırısıdır.

         Önce olayı tarihî ve askerî anlamda bu şekilde bir tespit edelim.

         Demek ki:

  1. 1071 yılında Malazgirt ile Anadolu’ya giren Türklerin buradan geri itilmesi için Batılılar 14 defa saldırı düzenlemiştir. Yani bin yıl savaşmışlardır.
  2. Türkler, Balkan Savaşları’ndan sonra Edirne’ye çekilmekle, 1000 yıl süren ileri harekâtı devam ettirememişler, geri çekilmeye başlamışlardır.
  3. Mustafa Kemal’in kurduğu düzen devam ettirilemediği için bu geri çekilme halen devam etmektedir.

     

    Bu savaşta içinde bulunduğumuz kuvvet dengesi durumunu iyi anlamak çok önemlidir. Bu aslında askerlerin yapacağı bir analizdir. Ancak, konu üzerinde kimse kafa yormamaktadır. Olayların sıradanlığı içerisinde asıl maksat gözden uzak kalmaktadır.

     

    Burada;  “medeniyetler çatışması, Siyonizm” gibi kavramlara girmeye gerek yoktur. Bu inkılapçıların (devrimcilerin) işidir. Bizim üzerinde durmak istediğimiz konu, ülkemiz üzerine yapılan fiilî saldırının nasıl bertaraf edilebileceği ve saldıranlarla bizim aramızdaki kuvvet dengesinin ne olduğu meselesidir.

     

    Biliyoruz ki, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında saldırılar karşısında bunalan yöneticiler idare-i maslahat politikası yürütmüşlerdir. Rusya sıkıştırdığında Batıdan yardım istenmiş, Batı sıkıştırdığında Rusya’dan yardım istenmiştir. Çünkü Batılılar Rusya’nın Akdeniz’e inmesini hiçbir zaman istememişlerdir. Ruslar da Osmanlı Devleti’nin Batı ile olan ittifakını her zaman engellemek istemiştir.

     

    İstiklal Savaşı’ndan sonra Mustafa Kemal bu kuvvet dengesini güzel kurgulamıştı.

    Ancak, şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yöneticileri Batılı emperyalist güçlerin ve Rusya’nın istekleri karşısında ne yapacaklarını şaşırmış bulunmaktadır. Sağa sola yalpalayıp duruyorlar. İyi bir kurmay kadro yok. Sorumlularda bu konuyu tarihî ve askerî boyutu ile değerlendirme kapasitesi bulunmuyor. Anlaşılıyor ki Batılı siyasetçiler ile gerdeğe girilmiş, İsrail Devleti’nin güvenliğini sağlamak üzere ittifaklar kurulmuştur. Bu çok büyük bir hatadır. Çünkü Batının Türklere ve Türkiye’ye bakışı açısı düşmancadır.  Öncelikle bu kabul edilmelidir.

    O halde Osmanlıların yaptığı gibi Batı karşısında Rusya ile mi ittifak kurmalıyız? Biliyorsunuz Şanghay ittifakına girilmesi tartışılıyor bu günlerde.

    İttifak bir stratejik tercihtir. Kuvvetlerin muhasebesini iyi yapmak gerekir.

    Bendenize göre önce en büyük ittifakı Türk milleti ile yapmak gerekir. Bunun için idarecilerin milleti iyi tanıması ve güvenmesi lazımdır. Kendi milletine güvenmeyen, onu her konuda aşağı gören, kendi gücüne güvenmeyen bir devletin, düşmanları karşısında başarı kazanması mümkün değildir.

    En büyük güç Türk Milleti’dir. Öncelikle bu unutulmamalıdır.

    Yapılması gereken birinci iş öncelikle içerideki kargaşayı durdurmaktır. Yani iç güvenliği sağlamaktır. Düşman ajanlarının içeride cirit attığı, at izinin it izine karıştığı bir ortamda devletin güvenliğini, selametini sağlamak mümkün değildir.

    İç güvenliği sağlamak için tam bir millî politika izlemek gerekir. Öncelikle Türk Milletine güvenmek gerekir.

    Hatırlayınız, IV. Murat çocuk yaşta padişah olmuştur. Aklı başına geldiğinde ülkesini büyük bir kaosun tam ortasında bulmuştur. Tıpkı bugünkü gibi! Otoriteyi kurabileceğini anladığı anda gerekli tedbirleri almaya başlamıştır. Kırım Hanını, annesini, Şeyhülislamı ve sorumlulukları olan birçok yönetici idam ettirmiş, sonra da kalanlar üzerinde kesin otoritesini kurmuştur. Yazık ki ömrü yetmemiştir.

    Devletin iç güvenliği sağlanmadan dış güçlerle yapılan mücadelede başarılı olunması mümkün değildir.

    Görünen şudur: Mevcut iktidar öncelikle iç güvenliği sağlamak yerine iç güvenliği sağlayacak kuvvetleri dağıtmaya çalışmaktadır. Mesela Jandarmayı yok etmeye çalışmaktadır. Bu çok büyük bir hatadır. Türk çocuklarını para karşılığında askerlikten muaf tutmak, birliklerinin bulunduğu şehirde erlere akşamlara eve gitme izni erilmesi konuları bu cümledendir. Ve çok yanlıştır. Mevcut yöneticilerin Hava kuvvetlerini, Deniz Kuvvetlerini zayıflatması son derece manidardır. Türkiye devletinin elindeki yegâne gücü olan ordusu zayıflatılırsa, milletin güveni tamamen kaybedilirse hâkimiyeti emperyalist Batılı güçlere kaptırmış oluruz. Gelişmeler de bu yöndedir. Türk milleti bu bakımdan son derece rahatsızdır. Devletimizin güvenliği büyük risk altındadır.

    Mevcut iktidarın dış güçlerle ittifaklar kurduğu bellidir. Türkiye devletini idare edenlerin yanlış bir tercihle ittifak kurdukları güçlerin elinden kurtulması, devleti bu badireden kurtarması mümkün görünmemektedir.

    Devletin geleceğinin tehlikede olduğunu anlayan derin devlet harekete geçmelidir. Türk Milletinin devletine sahip çıkması sağlanmalıdır.

    Ancak millî devlet geleceğini teminat altına alabilmesi için aşağıdaki önerileri yerine getirebilir.

    ÖNERİLERİM ŞUNLARDIR:

  1. Türk Milleti’nin 1000 yıllık Avrupa (Batı) politikası incelenmeli ve ona göre yeni stratejiler belirlenmelidir. Türk Milleti’nin “devlet geleneği” iradesi kaybolmamalıdır.

     

  2. Batı, Avrupa Birliği politikaları ile “Pan Europa” stratejileri uygulamakta ve Türkiye’nin kaderini yeniden tartışma konusu yapmaktadır. Bu yeni tartışma Türkiye topraklarında değil Avrupa’da yapılmalıdır. Türkiye’nin 21. yüzyıl Haçlı seferini Anadolu’da karşılama politikası yanlıştır. Bu askerî anlamda çok büyük bir hatadır.

     

  3. Türkiye’nin her konudaki zaferi bütün İslam âlemini, Balkanları, Kuzey Afrika’yı ve Orta Asya’yı bugün de sevindirir. Adımlar buna göre atılmalıdır. Yeni ittifak arayışlarına buna göre girilmelidir.

     

  4. Strateji belirlerken, “vatanın savunulması”  için sömürgeci Batı dünyasına karşı “topyekûn duruş” esas alınmalıdır. Bu, öncelikle kendi kültür ve medeniyetimizin aşkla, sevgiyle, heyecanla ve imanla benimsenmesi ile mümkün olabilir. Türk Milletinin var olma kültürünün esası “Topyekûn savaş – Topyekûn savunma” anlayışına dayanmaktadır.

     

  5. Vaktiyle Papa’ların kışkırttığı Avrupa nasıl ittifak halinde Haçlı Seferlerine katılmış ve bu ittifaklar milletimiz tarafından bozulmuş ise, şimdi de Batının tüm ittifaklarını bozmak şarttır. Batı, yeni “Yüz Yıl Savaşları” ve “Otuz Yıl Savaşları” yaparsa Türkiye Cumhuriyeti Devleti rahat nefes alabilir. Bunun en basit bir askeri prensip olduğu unutulmamalıdır. Batının iç savaşlara sürüklenmek için birçok sebebi ve derin çatlakları vardır.

     

  6. “21. yüzyıl Haçlı seferi sadece ideolojik bir teşebbüs ve Anadolu’yu zapt etme gayreti değildir”. Doğu kültürlerinin tümünü imha etme ve Avrupa’nın savunmasını ve güvenliğini sağlama gayretidir. Bunu gözden uzak tutmamak gerekir.

     

  7. Batı, yüzyıllarca doğu bölgemizde bize karşı müttefik bulmuştur. Bu gün de bulmaktadır. PKK hareketi bu anlamda bir harekettir. Bu ittifaklar da kesinlikle bozulmalıdır. Doğudaki halklar uyandırılmalıdır. Kendi milletimizin çocukları dahi Batı ile ittifak halindedir. Devlet bu kadar aciz olamaz, kendi çocuklarını (yani Kürt nüfusu) düşmanın safına itemez. Bu hata öncelikle ve önemle telafi edilmeli, Türk Milletinin, doğulusu ve batılısı ile tek vücut bir millet olduğunu dost-düşman bütün dünyaya göstermelidir. Bunun için ne yapılsa azdır.

     

  8. “Asya’dan tehdit edilmeyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Birleşmiş Avrupa tarafından kesinlikle yenilmeyeceğini” tarih göstermiştir. Bu sebeple öncelikle Asya’dan gelebilecek tehdit ve “ihanetleri” önlemek gerekir.

     

  9. Fatih; “köpekleri domuzlara, domuzları köpeklere” düşürerek, düşmanlarının hepsiyle harp halinde olduğu halde, birleşmelerine meydan vermedi. Bu prensip bugün de devlet politikası olarak uygulanmalıdır.

     

  10. Çağımızda; modern, hiçbir gücün bilmediği, görünmez,  üstün bir silah teknolojisine sahip olmadan itibarlı bir devlet olmanın ve caydırıcı güç olmanın imkânı yoktur. İstanbul’un fethi, Otlukbeli, Çaldıran, Mohaç ve Preveze savaşlarında kullanılan silahların o gün arz ettikleri hayati önemi bugün de anlamalıdır. Düşmanın sabit toplarla savaştığı dönemde Türk Milleti topu 360 derece döndürerek savaşıyordu. Düşman henüz bunu bilmiyordu. Bugün bu tip tedbirlerin alınması, Anadolu’nun savunması için, Haçlı saldırılarının önlenmesi için şarttır. Bizim çocuklarımız bugünün en önemli, caydırıcı silahlarını üreteceklerdir, bulacaklardır. Buna inancımızın tam olması ve teşvik edilmesi gerekir. Nükleer santralleri bir an önce kurmalıyız. Türkiye Devleti’nin bütün devletlerden önce bunu yapmaya hakkı vardır, buna mecburdur. Yemeyip içmeyip üstün teknolojilere mutlaka sahip olmamız gerekir. Mutlaka yüksek teknolojiyi kurup kendi silahlarımızı üretmenin yollarını bulmalıyız.

     

    Bu konuda, devleti yeniden “ihya” eden, orduyu modernleştiren, donanmayı yükselten bazı Osmanlı padişahlarının “hal” edildiğini dikkate alarak hareket etmek gerekir.

     

  11. Türkiye Devleti’nin başında, Haçlı saldırılarının hiç bitmeyeceğini bilen idarecilerin bulunması şarttır.

     

  12. Orta Doğu’nun yeniden tanzimi Batılıların eline bırakılamaz. Burası Türk Milleti için hayati önem taşıyan bir bölgedir. Bu bölgenin koordinasyonu Batılılara değil, Osmanlılar döneminde olduğu gibi, şimdi de Türk Milleti’ne ait olmalıdır.

     

  13. Öncelikle Devletin içine düştüğü çıkmazları, bozulan müesseseleri bir bir ve çok acil olarak düzeltmek gerekmektedir. Yavuz Sultan Selim’in ve IV. Murat’ın aldığı tedbirler bu açıdan bakıldığında çok önemlidir ve örnek olmalıdır. Bir suikastla bütün müesseseleri sarsılan, neredeyse çökecek halen gelen, pamuk ipliğine bağlı bir devlet görünümü vermek son derece yanlıştır. Ajanların, provokatörlerin, bazı köşe yazarlarının ipe sapa gelmez değerlendirmeleri sadece bir “fikir özgürlüğü” anlamında dikkate alınmalıdır. Türk Milleti’nin bunlara itibar etmemesi gerektiği değişik vasıtalarla ilan edilmeli ve gerekirse devlet aleyhinde olanlar teşhir edilmelidir.

     

  14. Doğu, tarihinden getirdiği bütün mirasını yediğini anlamalı ve artık harekete geçmek gerektiğini bilmelidir. Bunu,  Doğu alemine bir şekilde anlatmanın, Türkiye Cumhuriyeti’nin en asli ve tarihi görev ve sorumluluğu olduğu unutulmamalıdır.

     

  15. Türk Milleti’nin aydını, zaaflarını, çekingenliklerini, ezikliklerini yenmeli, Batılılar karşısında düştüğü kompleksi atmalıdır. Batı kültür ve medeniyetine aşık olmaktan vazgeçip kendi değerlerini yüceltmenin yollarını aramalıdır. Şaşkın davranmanın zamanı değildir.

     

  16. Devlet adamı yetiştiren “enstitüler” ve bir METODOLOJİ ENSTİTÜSÜ mutlaka kurulmalı ve o kurumlarda Türk Milleti’nin hedefleri gelecek nesillere aktarılmalıdır. Bu enstitülerde, kendi medeniyetimizin doktrin ve metotları ilmi manada işlenmelidir. Türk Milleti’nin mukadderatını değiştirecek fikrin öncüleri, düşünürleri mutlaka yetiştirilmelidir.

     

  17. Günümüzde “ekonomi” en büyük silah olarak kullanılmaktadır.  Tarım ülkesi olan Türkiye Devleti’nin buğdayını dahi ithal etmesi bu savaşın hangi kertelere geldiğini göstermesi bakımından önemlidir. O halde, ekonominin iyileşmesi ve gayri safi milli hasılanın yükselmesi çok önemlidir. Bunun için ne kadar gayret gösterilse azdır. Yurtdışından genetiği bozulmuş tohumu dahi ithal eden Türkiye Devleti’nin, geleceğin büyük devleti olması ihtimali asla yoktur.

     

  18. Zengin maden yataklarımızın kullanılması aslında son derece stratejik bir meseledir. Kendi madenlerimizin nasıl kullanılabilir hale getirilebileceği mutlaka araştırılmalıdır. Yer altında yatan servetimizin bizi tarihin yeni ufuklarına büyük devlet olarak taşıyacağı ve düşündüğümüz “tarihe verilen randevuya” Türk Milleti’ni ulaştıracak potansiyel servet olduğu unutulmamalıdır.

     

  19. Yıldız savaşlarına hazırlanmayan bir Türkiye Devleti’nin geleceğin büyük devletleri arasına girme şansı yoktur. Bunun için özellikle bilgi teknolojisini, veri tabanlarını, işletim sistemlerini kendimiz kurmalı, programları kendimiz yazmalı ve yabancı teknolojilere bağımlı olmaktan kurtulmalıyız.

     

  20. Ve çok daha önemli olarak; Türk Milleti’nin, kendi devletine olan güven ve bağlılığının asla sarsılmamasına dikkat etmelidir.  Kendi kültür ve medeniyetimizin propagandası –şartlar ne olursa olsun- bir an bile kesilmemeli, Türk Milleti’nin çocukları yabancı medeniyetlerin kültür emperyalizmine maruz bırakılmamalıdır.

     

 29.12.2014