Aylık Arşiv: Ekim 2018

“Millet-i Osmanî”

İnsanın beynini çatlatan birçok mesele gibi andımız meselesi yine gündemde. “Andımızın okunmasını asla kabul etmiyoruz” diyorlar. Diyenler kim? Niçin andımızın okunmasını kabul etmiyorlar?

İnanıyorum ki devleti idare edenlerin kafaları şu anda yine karışık! Bu tür dayatmaları bunlara kimin yaptığını şu anda tahmin etmek zor değil! Normal bir Türk insanının aklı bu yasağı almaz. Öyle ya! Burası Türk yurdu! Türk yurdunda “Andımız” gibi bir metnin okullarda çocuklara okutulması gayet normal! Ama hayır! Olmuyor, yasaklanıyor. Türk yurdunda Türklerin andı Türk çocuklarına yasaklanıyor. Bir kısım ne idüğü belirsiz kişi ve kurumlar buna karşı! FETÖ karşı, PKK karşı, HDP karşı. Peki de Türkiye’yi idare edenlere ne oluyor? Bunu anlamak çok zor! Ama görüyorum ki, andımızın okunmasını istemeyen idareciler bu gücü yazık ki Türk halkından almaktadır. İşte sorun da buradadır. Başınıza bela geldiğinde ne demek istediğimi anlarsınız değerli dostlar. Allah göstermesin.

Rumeli’nin nasıl kaybedildiğini biliyorsunuz.

Bakınız; 1900’ lü yıllarda Osmanlı devletinin bütün tebaası kendisini “Millet-i Osmanî” olarak kabul ediyordu. Devletin asıl omurgası olan Türklerin Bulgarlardan, Sırplardan, Rumlardan, Ulahlardan hiç farkı yoktu. Hele Arnavutlar! Arnavutlar zaten devletin önemli idarî kademelerinde memur bile oluyorlardı.

Ama bir gün geldi. Bu milletlerin hepsi “Buraya kadar” dedi. Hepsi milliyetçilik sevdasına düştüler. Arkalarında bu gün de olduğu gibi yine yabancı devletlerin desteği vardı. Bu milletlerin hepsi ayrı ayrı kendilerine bir milli devlet kurmak istiyorlardı. Bunun için dağa çıktılar. Devlete isyan ettiler.

Ne mi oldu? Bu saydığım milletler dağa çıkınca Türkler oldukları yerde kaldılar. Kendilerinin kim olduklarını bilmiyorlardı. Türk’ün ne olduğunu bilmiyorlardı. Onlar “Millet-i Osmanî” idi. Böyle olunca ne yapacaklarını da şaşırdılar. İsyancıların arkasında dış güçler vardı. Müthiş baskı yapıyorlardı. Rumeli’deki 3. Ordu’nun subayları (Enver Bey dahil) bu isyanlar karşısında bunalan payitahtın acizliğine çok içerliyorlardı. Mesela; bir Rus konsolosunun öldürülmesi olayı karşısında veya Reval Mülakatı karşısında devletin aciz duruma düşmesini kabul edemiyorlardı. Bu sebeple bir kısım subaylar da dağa çıkmışlar, devlete isyan etmişler ve II. Meşrutiyet’in ilanını sağlamışlardı. Bu subaylar, II. Meşrutiyet’in ilanı ile hürriyetin elde edilebileceği, devletin dış baskılardan ancak böyle kurtulabileceğine inanıyorlardı.

Devletimiz bu gün de aynı yabancı baskısı ile karşı karşıyadır.

Daha önce de yazmıştım.

Ergenekon tertibi,

Açılım süreci,

Alfabemize üç yabancı harfin eklenmesi,

Yer adlarının değiştirilmek istenmesi,

Zinanın kaldırılması,

Domuzun kesimlik hayvan olarak kabul edilmesi gibi birçok olay dış güçlerin isteği ile kabul edilmiştir. Devleti idare edenler bu konularda dış güçlerin isteklerini yerine getirmişlerdir. II. Abdülhamit de dış güçlerin isteklerine boyun eğmişti. Milletimizin birlik ve beraberliğini simgeleyen en güzel ritüellerden biri olan “Andımız” ın kaldırılmak istenmesi, tıpkı II. Abdülhamit döneminde olduğu gibi, yönetimin yabancı baskılara dayanamamasından, yani açıkçası ülkemizin güçsüz olmasından ileri gelmektedir. Yoksa 2009 yılında andımızın okunmasını savunan AK Parti bu gün neden reddetsin?

ABD’li ajan rahip Brunson konusu, Halk Bankası konusu, Rıza Zerrab olayı da devletimize baskı yapmak için kullanılmaktadır. Ülkemiz, bu baskılar karşısında bunalmıştır. Ekonomik konular, eğitim konuları, terör konuları devletimizi idare edenleri şaşırtmaktadır. Bu sebeple “Biz ne mutlu Türk’üm diyene dersek Kürt kardeşlerimiz de ne mutlu Kürt’üm diyene der” diyerek büyük hataya düşmektedirler. Her yerden “Türk” kelimesinin kaldırılması, “Türk diye bir ırk yoktur” denmesi, “AK Parti sayesinde hepimiz Türk olmaktan kurtulduk” denmesi bu şaşkınlığın (veya ihanetin) sonucudur. Devletimizi idare edenler bu hezeyanları savunmakla büyük hata yapmaktadırlar.

İnanır mısınız, 500 yıldır birlikte yaşamış oldukları Balkanlardaki milletler milliyetçilik sevdasına düşüp ayaklanınca Türkler resmen ortada kalmışlardır. Türkler kim olduklarını, ne yapacaklarını bilemediler. 3. Ordunun subayları Türklerde bu ezikliği, yalnızlığı, garipliği, Türk’ün boynu büküklüğünü görüp isyan etmişlerdi.  Osmanlıyı meydana getiren halk Millet-i Osmanî idi. Millet-i Osmanî derken Türklerin, Bulgarların, Sırpların vs. nin de içinde bulunduğu bütün Osmanlı toplumu anlaşılıyordu. Millet-i Osmaniye bütün Osmanlı milleti idi. Yani bugünkü iktidarın “Ümmet” dediği karışık milletlerin meydana getirdiği bir toplum idi Millet-i Osmaniye.

Bulgarlar, Sırplar, Rumlar vs. de o zaman Millet-i Osmaniye’nin tebaası idi. Türkler nasıl tebaa ise onlar da aynı idi. Onlar milliyetçilik sevdasına düştüklerinde ben Bulgar’ım, ben Rum’um, ben Sırp’ım diyorlardı. Türk, ben neyim diyecekti, belli değildi. Haliyle Millet-i Osmaniyim diyecekti.

Devleti meydana getiren bütün yabancı unsurlar bu şekilde isyan ederek dağa çıkınca Türkler ortada kaldılar. Gerçekten kim olduklarını bilmiyorlardı. Bu koca imparatorluk hangi milletindi? Türkler kendi vatanlarına hakim miydi? Bu Millet-i Osmanî kimdi, neydi?

Evet, Osmanlı devletini idare edenler aldanmıştı. Vehme kapılmışlardı! Tebaamız olan Ermenilerle kıran kırana savaşıyorduk. Rumeli’de olduğu gibi Anadolu’da da dağlar taşlar eşkıya kaynıyordu.

Devletin birlik ve düzenini sağlamak için “Din kardeşliği” yetmiyordu. Arnavutlar Müslümandı, Yemen halkı Müslümandı. Ama devletimiz onlarla da boğaz boğaza idi. Yemende Araplar Türk tümenlerini kırıyorlardı. Birinci Dünya Savaşı’nda Müslüman Arapların devletimize ihaneti gerçek değil miydi?

Demek ki bu “Millet-i Osmanî” yaklaşımı yanlıştı. Tıpkı bugünkü “Ümmet” fikrinin yanlış olduğu gibi! Bu unutulmamalıdır.

Millet-i Osmanî “millet” anlamına gelmiyordu. Vatanî Osmanî de “vatan” demek değildi.

500 yıl aynı ülkenin tebaası olan milletlerle Türklerin arasında fark vardı. Balkanlar’da devlete karşı isyan eden bu milletlerle Türkler arasında büyük anlayış farkı vardı. Onların önderleri millî kimliklerini anlamışlar, tespit etmişlerdi. Millî kimlikleri uğrunda, yeniden millî devlet olma uğrunda savaşıyorlardı. Onlar “milliyetçi” idiler. Ama bizim milletimizin ruhunda milliyetçilik yoktu. Çünkü hangi milletten olduklarını bilmiyorlardı. Onlar sadece Millet-i Osmanî idi. Yani sadece Osmanlıydı. “Türk” nedir gerçekten bilmiyorlardı. Hâlbuki çağ değişmişti. Artık Osmanlılık para etmiyordu! Aslında bu durum bütün dünyada böyle idi. Artık imparatorluklar çağı sona ermişti. Devir artık “Milli Devletler” devri idi.
Şu anda yapılan hata:

Ülkemizde yeniden “imparatorluk” çağına dönülmeye çalışılmaktadır. “Milli Devlet” anlayışından vazgeçilmektedir. Bu sebeple “Ümmet” fikrine yani “Millet-i Osmanî” fikrine yeniden sarılmaya başlayan bir anlayış vardır. Türkiye’ye gelmesine müsaade edilen bunca yabancı nüfusun asıl hedefi yeniden bir “Millet-i Osmanî” yaratmaktır. Bunun büyük bir hata olduğunu koca Osmanlı Devleti’ni kaybederek anlamış olmalıydık.

Acaba devletimizi idare edenler aldandıklarını ne zaman fark edecekler. Yine kandırıldıklarının farkında değiller mi?

Andımızın okutulmasına engel olmanın tek sebebi “Milli Devlet” anlayışını reddetmektir. “Yeni Türkiye” derken yapılmak istenen budur. Yeni Türkiye eşittir “Ümmet-Millet-i Osmanî” anlayışına dayalı yeni bir imparatorluktur. Bu çok büyük hatadır. Büyük bir ihanettir. Bu anlayıştan tez elden dönülmelidir. 1900’lü yılların başında tebaamız olan bütün milletler kendi millî devletlerini kurmuşlardır. Ve o yıllardan itibaren bütün dünyada imparatorluklar çağı sona ermiştir. Bizdeki anlayışın nereden kaynaklandığını anlamak, neye güvendiklerini anlamak mümkün değildir.

Millet-i Osmanî-Ümmet anlayışına dayalı yeni bir devlet kurmak, bu strateji ile devleti ayakta tutmak mümkün değildir.

Bu sebeple Türk Milleti’nin çocuklarına andımız mutlaka okutulmalı, millet olduğumuz fikri unutturulmamalıdır. Bu düşünce bir “ırkçılık” meselesi ile asla ilgisi olmayan bir konudur. Millî Devlet anlayışına karşı olanlar andımızın okutulmasını engellemek için “ırkçılık” suçlamasını araç olarak kullanmaktadırlar.

Andımız mutlaka okutulmalıdır.

“Ne mutlu Türk’üm diyene” diyen nesillerin yetiştirilmesine devam edilmelidir. II. Abdülhamit’in düştüğü hataya düşülmemelidir. Türk Milleti’ne bu kötülük yapılmamalıdır. Yazık ki konuyu detaylı olarak bilmeyen Türk çocukları da farkında olmadan andımızın okutulmasına karşı çıkmaktadırlar.

Çok üzgünüm.

Yaşasın Millî Devlet!

Amerikalı Rahip Olayının Düşündürdükleri!

Değerli dostlar,

Biliyorum ki hepiniz üzgün ve endişelisiniz.

Trabzon’da ikamet eden bir değerli dost bu rahibin tahliye olayı ile ilgili olarak bakın ne yazmış:

“AK Parti, mütekabiliyet prensibini işletmeden rahibi serbest bırakmakla Türk siyasetine veda etmiştir. Çünkü mütekabiliyet prensibi birini verirken birini almayı gerektirir. AK Parti artık resmen intihar etmiştir. Ben de Türk siyasetine seçmen olarak veda ediyorum. İktidar adayı yeni bir parti kurulmadığı sürece oy verilecek bir parti kalmamıştır.”
(Nurettin Dursun Ağabey, baştan beri desteğini partiden esirgememişti. Şimdi ise kendi onur ve prensibine uygun bir şekilde düşüncelerini yukarıdaki şekilde açıklamıştır. Kendisine teşekkür ediyorum.)

Gerçekte Türk Milleti’nin AK Parti’yi desteklemesinin sebebi; “Belki gerçekten bu parti ile Türkiye’nin kaderi değişir!” düşüncesi idi. Bu sebeple sınırsız destek verildi. Şu anki cumhurbaşkanı, bir adım daha ileri gidilerek “Başkan” yapıldı. Milletin bu partiyi, bu insanları tercih sebebi hep bir umutla olmuştur.

Tabii gerçekler başka idi. Her şeye rağmen hatalı gidişi gören, bu gidişe dur diyen, 16 yıldır feryat-figan edenler vardı. “Durun, dinleyin! Durum bildiğiniz gibi değil. Uçuruma doğru gidiyoruz, yapmayın!” diyenler vardı. (Bunlardan biri de bendim.)

Ama kimse bu feryatlara kulak asmadı.

Gerçekten 16 yıldır ülkeyi idare edenler büyük hatalar yaptılar.

Ergenekon meselesi, Açılım meselesi, Andımızın, Türk kelimesinin kaldırılma meselesi, Türk alfabesine üç yabancı harfin sokulması meselesi ve daha birçok hayati meselede bu parti büyük hatalar yaptı. Yer adlarının değişmesini isteyen bir Ermeni (Sevan Nişanyan) hapiste iken ülkemizden kaçıp gitti. Yunanistan’a gitti. “Eyyy Yunanistan Sevan Nişanyan’ı bize iade et!” diyen kimse çıkmadı. Sevan Nişanyan gidiş o gidiş!

FETÖ adlı örgütü besleyen, büyüten, canavarlaştıran yine bu ülkeyi idare edenlerdi. Bu hatalar göz göre göre yapılıyordu. Ve biz bunları seyrederken eriyorduk. “İç savaşa gidiyoruz”, “Uyarmak Vatan Borcumdur” diye bağırıyorduk.

Olmadı…

Ve gerçekten de başımıza büyük bir felaket geldi.

Bu felaketten hala ders alınmadığını görmek bizi daha da derin endişelere sevk etmektedir. Suriye konusunda, ekonomik konularda, eğitim konusunda büyük hatalara imza atılmaktadır.

Sonunda Mc Kinsey adlı bir Amerikalı denetim firması ile anlaşma yaptılar. Kime sormuşlardı, bunları kim denetleyecekti belli değildi. Akit Gazetesi Nurettin Veren bile isyan etti. “Burası Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çiftliği değil” dedi. Abdurrahman Dilipak “Cehenneme kadar yolunuz var!” diye isyan etti.

Neyse ki o hatadan dönüldü. Bilmiyorum, herhalde dönüldü!

Şimdi de açıkça Amerikalı rahip “hukuk sistemi” içinde beraat ettirilip, salıverildi. Bu çok, ama çok onur kırıcı, çok üzücü bir olay! Dünyadaki hangi ülkeyi en zayıf olarak biliyorsunuz, o ülkede bile belki hukuk bu kadar ayaklar altına alınmazdı. Devlet onuru, millet onuru bu kadar ayaklar altına alınmazdı.

Bu, ülkemizin ne kadar zayıf bir durumda olduğunu gösterir.

Size II. Abdülhamit’in Makedonya’da başına gelen bir olayı kısaca özetlemek istiyorum.

Biliyorsunuz, tarihçiler; 19. Yüzyıl için Osmanlı’nın en uzun yüzyılı derler. 1900’lü yıllarda gerçekten çok büyük felaketlerle karşı karşıya kaldı Osmanlı Devleti. Ve bu felaketleri bir türlü aşamadı. Çünkü devleti idare edecek gerçek devlet adamlarının nesli kesilmişti. Yani “Kaht-ı Rical-Devlet adamı yokluğu” söz konusu idi.

Balkanlarda Bulgarlar, Sırplar, Rumlar, Ulahlar isyan etmişler, devlete başkaldırmışlar! Tıpkı PKK gibi bir terör örgütü Osmanlı’yı (tabir yerinde ise) çalıp döndürüyordu. Osmanlı jandarması dağlara çıkmış VMRO örgütü eşkıyalarını öldürüyor öldürüyor, bitiremiyordu. Ve biliyorsunuz ki bir gün bu terör Osmanlı’nın başını yemişti. Önce Balkan Savaşlarına sürüklenen devlet daha sonra Birinci Dünya Savaşı’nı girmiş ve yenilmişti. Ve koca Osmanlı Devleti dağılmıştı.

O yıllarda bugünkü Rahip Brunson olayına benzer bir olay meydana gelmişti.

Olay şuydu:

Rusya Makedonya’da bulunan Mitroviçe kasabasına bir konsolos tayin eder. Rostkovkiy. Rostkovkiy gözü kara bir adamdır. Eline kamçıyı alır, sokaklara çıkar, sokakta rastladığı resmi kıyafetli Türk askerlerini (Bana neden selam durmuyorsunuz!) diyerek kamçı ile döver.

Bu olay Mitroviçe kasabasında bulunan Nüzhetiye Karakolu önünde nöbet bekleyen bir askeri dövmesi ile sona erer. Çünkü Halim adlı Arnavut asıllı asker, kendisini kamçı ile döven konsolosu öldürür. Konsolos ölür ölmez Rusya donanmasını Osmanlı üzerine gönderir. Osmanlı yönetimi telaşa kapılır. Ve hemen Makedonya’da Örfi İdare Mahkemesi kurulur.

Mahkemeye Enver Paşa da girer. İstanbul’a sorarlar “Konsolosu öldüren bu askerler hakkında nasıl bir karar verelim?” Mahkemede yargılanan iki asker vardır. Biri konsolosu öldürür, diğeri ona neden mani olmadı diye yargılanır.

Tabii ki Payitahtın cevabı “İkisine de idam cezası verin!” olur. Ve mahkemeden bu iki asker için idam kararı çıkar. Osmanlı Devleti Rus baskısından korkar ve iki askerini haksız bir şekilde idam eder.

Buna şahit olan Enver Paşa; bu iş böyle yürümez der ve ordudan ayrılır. Üniformalarını atar, dağa çıkar. Neden dağa çıkar: Osmanlı Devleti’ni idare edenler bu işi beceremiyorlar. Arkadaşları ile beraber bu yönetimin mutlaka değişmesi lazım, derler. II. Meşrutiyet’in ilanı için II. Abdülhamit’e baskı yaparlar. Neticede Abdülhamit bu baskılara dayanamaz, II. Meşrutiyet’i ilan eder.

Ancak, yazık ki olayların gelişmesi hep devletin aleyhine olur. Devlet İttihat Terakki Partisi’nin eline geçer. İttihat Terakki’yi idare edenlerde de devlet tecrübesi yoktur. Önlerinde onlara yol gösterecek kimse yoktur. Bu durumda devlet otoritesi tamamen bozulur. Devlet idaresini bilmeyenlerin elinde koca Osmanlı Devleti oyuncak haline gelir.

İttihat Terakki Partisi büyük hatalar yapar. Tıpkı AK Parti’nin yaptığı hatalar gibi…

Sadece bir örnek vereceğim. Zamanın Bulgar hükümeti Almanya’dan o zamanın modern toplarını satın alır. Bu silahların Avusturya’dan geçerek Bulgaristan’a götürülmesi gerekmektedir. Ancak Avusturya hükümeti silahların kendi topraklarında geçirilmesine izin vermez. Çünkü Bulgarların bu topları kendilerine karşı kullanabileceği ihtimali vardır. Bulgar hükümeti Osmanlı idaresine başvurur. Osmanlı hükümetinden izin ister. Osmanlı idaresi hiç düşünmeden bu modern silahların önce Selanik’e, oradan da Bulgaristan’a nakledilmesine müsaade eder. Biliyor musunuz, bu silahlar Balkan Savaşları sırasında Osmanlı Devleti’ne karşı kullanılmıştır. Kimbilir kaç vatan evladı o top atışlarıyla şehit edildi!

Aynı hataları, daha büyük çapta 16 yıldan beri AK Parti hükümeti yapmıştır. Belki hata değildir, bilerek yapılmıştır. İşin o tarafını bilemem.

Ve işte bu gün yine II. Abdülhamit idaresine benzer bir kafa aynı hataları yapmaya devam etmektedir. Rusya’nın, konsolosun öldürülmesi ile Osmanlı’ya yaptığı dayatmanın benzerini demek ki bugün Amerika yaptı. Ve bu dayatma karşısında ezildik. Hukuku, adaleti, onuru, haysiyeti, beş bin yıllık büyük tarihi, milyonlarca şehidimizin kemiklerini sızlata sızlata rahibin tahliyesine karar verdik. Yani; Malazgirt’i, Niğbolu’yu, İstanbul’un fethini, Mohaç’ı hiçe saydık.

Biliniz ki devletler taviz vererek bağımsızlıklarını koruyamazlar. Bu gün bu tavizi alanlar yarın daha büyük tavizler için baskı yapmaya devam edecektir. Tıpkı Balkan Savaşları, Birinci Dünya savaşı öncesinde olduğu gibi… Bu tavizler, devlet tamamen ortadan kaldırılıncaya kadar devam edecektir. Bu böyle bilinmelidir.

Sosyal medyadaki eleştirilere bakıyorum. Bu güne kadar AK Parti’ye oy vermiş samimi, çok iyi niyetli kişiler bu olay karşısında nasıl bir eleştiri getireceklerini şaşırmışlar. Partinin içinde hayali güçler var, bütün bu kötülükleri bu hayali güçler yapıyor diye yorum yapıyorlar. Ya korkularından, ya da başka düşüncelerle sürekli “Başkan” ı eleştirmekten kaçınıyorlar.

Bana göre iş çığırından çıkmıştır. Artık herkesin daha yüksek bir sesle eleştirilmesi gereken kişileri eleştirmesi lazımdır. Bu değerli dostlarımı artık hiçbir şeyden korkmamaya, açık bir şekilde yapılan hataların hesabını sormaya davet ediyorum.

Hiç olmazsa hata yapanlara karşı cesaretle hesap sorun değerli dostlar. Biraz etrafınıza bakın. Cesaretimizi kaybedersek, Enver Paşa ve Resneli Niyazi gibi cesur, kahraman insanların ortaya çıkması asla mümkün olmaz. Subay oldukları halde, devletin kötü gidişine dur demek için her şeylerinde vazgeçen insanları örnek alalım değerli dostlar. Aramazdan hiç mi Enver Paşa gibi bir insan çıkmayacak?

Toplum şartlanırsa, aç kalmak, özgürlüğünü kaybetmek, vatanını kaybetmek pahasına kendisini hipnotize eden insanları eleştirmeye yanaşmaz. Bu tür insanlar kendilerini şartlandıranların hep başarıyı yakalayacaklarını zannederler. Bu eleştiriyi ancak beyni bağımsız kalabilen insanlar yapabilirler.

Rahip Brunson konusu da işte böyle büyük hatanın sonucudur. Ve bu hata bizi daha büyük hatalara, daha kötü sonlara götürecektir. Allah esirgesin.

İnşallah tarihi geçmişimizden ders alırız. Düşülen hatalardan bir önce vazgeçeriz.