İnsanın beynini çatlatan birçok mesele gibi andımız meselesi yine gündemde. “Andımızın okunmasını asla kabul etmiyoruz” diyorlar. Diyenler kim? Niçin andımızın okunmasını kabul etmiyorlar?
İnanıyorum ki devleti idare edenlerin kafaları şu anda yine karışık! Bu tür dayatmaları bunlara kimin yaptığını şu anda tahmin etmek zor değil! Normal bir Türk insanının aklı bu yasağı almaz. Öyle ya! Burası Türk yurdu! Türk yurdunda “Andımız” gibi bir metnin okullarda çocuklara okutulması gayet normal! Ama hayır! Olmuyor, yasaklanıyor. Türk yurdunda Türklerin andı Türk çocuklarına yasaklanıyor. Bir kısım ne idüğü belirsiz kişi ve kurumlar buna karşı! FETÖ karşı, PKK karşı, HDP karşı. Peki de Türkiye’yi idare edenlere ne oluyor? Bunu anlamak çok zor! Ama görüyorum ki, andımızın okunmasını istemeyen idareciler bu gücü yazık ki Türk halkından almaktadır. İşte sorun da buradadır. Başınıza bela geldiğinde ne demek istediğimi anlarsınız değerli dostlar. Allah göstermesin.
Rumeli’nin nasıl kaybedildiğini biliyorsunuz.
Bakınız; 1900’ lü yıllarda Osmanlı devletinin bütün tebaası kendisini “Millet-i Osmanî” olarak kabul ediyordu. Devletin asıl omurgası olan Türklerin Bulgarlardan, Sırplardan, Rumlardan, Ulahlardan hiç farkı yoktu. Hele Arnavutlar! Arnavutlar zaten devletin önemli idarî kademelerinde memur bile oluyorlardı.
Ama bir gün geldi. Bu milletlerin hepsi “Buraya kadar” dedi. Hepsi milliyetçilik sevdasına düştüler. Arkalarında bu gün de olduğu gibi yine yabancı devletlerin desteği vardı. Bu milletlerin hepsi ayrı ayrı kendilerine bir milli devlet kurmak istiyorlardı. Bunun için dağa çıktılar. Devlete isyan ettiler.
Ne mi oldu? Bu saydığım milletler dağa çıkınca Türkler oldukları yerde kaldılar. Kendilerinin kim olduklarını bilmiyorlardı. Türk’ün ne olduğunu bilmiyorlardı. Onlar “Millet-i Osmanî” idi. Böyle olunca ne yapacaklarını da şaşırdılar. İsyancıların arkasında dış güçler vardı. Müthiş baskı yapıyorlardı. Rumeli’deki 3. Ordu’nun subayları (Enver Bey dahil) bu isyanlar karşısında bunalan payitahtın acizliğine çok içerliyorlardı. Mesela; bir Rus konsolosunun öldürülmesi olayı karşısında veya Reval Mülakatı karşısında devletin aciz duruma düşmesini kabul edemiyorlardı. Bu sebeple bir kısım subaylar da dağa çıkmışlar, devlete isyan etmişler ve II. Meşrutiyet’in ilanını sağlamışlardı. Bu subaylar, II. Meşrutiyet’in ilanı ile hürriyetin elde edilebileceği, devletin dış baskılardan ancak böyle kurtulabileceğine inanıyorlardı.
Devletimiz bu gün de aynı yabancı baskısı ile karşı karşıyadır.
Daha önce de yazmıştım.
Ergenekon tertibi,
Açılım süreci,
Alfabemize üç yabancı harfin eklenmesi,
Yer adlarının değiştirilmek istenmesi,
Zinanın kaldırılması,
Domuzun kesimlik hayvan olarak kabul edilmesi gibi birçok olay dış güçlerin isteği ile kabul edilmiştir. Devleti idare edenler bu konularda dış güçlerin isteklerini yerine getirmişlerdir. II. Abdülhamit de dış güçlerin isteklerine boyun eğmişti. Milletimizin birlik ve beraberliğini simgeleyen en güzel ritüellerden biri olan “Andımız” ın kaldırılmak istenmesi, tıpkı II. Abdülhamit döneminde olduğu gibi, yönetimin yabancı baskılara dayanamamasından, yani açıkçası ülkemizin güçsüz olmasından ileri gelmektedir. Yoksa 2009 yılında andımızın okunmasını savunan AK Parti bu gün neden reddetsin?
ABD’li ajan rahip Brunson konusu, Halk Bankası konusu, Rıza Zerrab olayı da devletimize baskı yapmak için kullanılmaktadır. Ülkemiz, bu baskılar karşısında bunalmıştır. Ekonomik konular, eğitim konuları, terör konuları devletimizi idare edenleri şaşırtmaktadır. Bu sebeple “Biz ne mutlu Türk’üm diyene dersek Kürt kardeşlerimiz de ne mutlu Kürt’üm diyene der” diyerek büyük hataya düşmektedirler. Her yerden “Türk” kelimesinin kaldırılması, “Türk diye bir ırk yoktur” denmesi, “AK Parti sayesinde hepimiz Türk olmaktan kurtulduk” denmesi bu şaşkınlığın (veya ihanetin) sonucudur. Devletimizi idare edenler bu hezeyanları savunmakla büyük hata yapmaktadırlar.
İnanır mısınız, 500 yıldır birlikte yaşamış oldukları Balkanlardaki milletler milliyetçilik sevdasına düşüp ayaklanınca Türkler resmen ortada kalmışlardır. Türkler kim olduklarını, ne yapacaklarını bilemediler. 3. Ordunun subayları Türklerde bu ezikliği, yalnızlığı, garipliği, Türk’ün boynu büküklüğünü görüp isyan etmişlerdi. Osmanlıyı meydana getiren halk Millet-i Osmanî idi. Millet-i Osmanî derken Türklerin, Bulgarların, Sırpların vs. nin de içinde bulunduğu bütün Osmanlı toplumu anlaşılıyordu. Millet-i Osmaniye bütün Osmanlı milleti idi. Yani bugünkü iktidarın “Ümmet” dediği karışık milletlerin meydana getirdiği bir toplum idi Millet-i Osmaniye.
Bulgarlar, Sırplar, Rumlar vs. de o zaman Millet-i Osmaniye’nin tebaası idi. Türkler nasıl tebaa ise onlar da aynı idi. Onlar milliyetçilik sevdasına düştüklerinde ben Bulgar’ım, ben Rum’um, ben Sırp’ım diyorlardı. Türk, ben neyim diyecekti, belli değildi. Haliyle Millet-i Osmaniyim diyecekti.
Devleti meydana getiren bütün yabancı unsurlar bu şekilde isyan ederek dağa çıkınca Türkler ortada kaldılar. Gerçekten kim olduklarını bilmiyorlardı. Bu koca imparatorluk hangi milletindi? Türkler kendi vatanlarına hakim miydi? Bu Millet-i Osmanî kimdi, neydi?
Evet, Osmanlı devletini idare edenler aldanmıştı. Vehme kapılmışlardı! Tebaamız olan Ermenilerle kıran kırana savaşıyorduk. Rumeli’de olduğu gibi Anadolu’da da dağlar taşlar eşkıya kaynıyordu.
Devletin birlik ve düzenini sağlamak için “Din kardeşliği” yetmiyordu. Arnavutlar Müslümandı, Yemen halkı Müslümandı. Ama devletimiz onlarla da boğaz boğaza idi. Yemende Araplar Türk tümenlerini kırıyorlardı. Birinci Dünya Savaşı’nda Müslüman Arapların devletimize ihaneti gerçek değil miydi?
Demek ki bu “Millet-i Osmanî” yaklaşımı yanlıştı. Tıpkı bugünkü “Ümmet” fikrinin yanlış olduğu gibi! Bu unutulmamalıdır.
Millet-i Osmanî “millet” anlamına gelmiyordu. Vatanî Osmanî de “vatan” demek değildi.
500 yıl aynı ülkenin tebaası olan milletlerle Türklerin arasında fark vardı. Balkanlar’da devlete karşı isyan eden bu milletlerle Türkler arasında büyük anlayış farkı vardı. Onların önderleri millî kimliklerini anlamışlar, tespit etmişlerdi. Millî kimlikleri uğrunda, yeniden millî devlet olma uğrunda savaşıyorlardı. Onlar “milliyetçi” idiler. Ama bizim milletimizin ruhunda milliyetçilik yoktu. Çünkü hangi milletten olduklarını bilmiyorlardı. Onlar sadece Millet-i Osmanî idi. Yani sadece Osmanlıydı. “Türk” nedir gerçekten bilmiyorlardı. Hâlbuki çağ değişmişti. Artık Osmanlılık para etmiyordu! Aslında bu durum bütün dünyada böyle idi. Artık imparatorluklar çağı sona ermişti. Devir artık “Milli Devletler” devri idi.
Şu anda yapılan hata:
Ülkemizde yeniden “imparatorluk” çağına dönülmeye çalışılmaktadır. “Milli Devlet” anlayışından vazgeçilmektedir. Bu sebeple “Ümmet” fikrine yani “Millet-i Osmanî” fikrine yeniden sarılmaya başlayan bir anlayış vardır. Türkiye’ye gelmesine müsaade edilen bunca yabancı nüfusun asıl hedefi yeniden bir “Millet-i Osmanî” yaratmaktır. Bunun büyük bir hata olduğunu koca Osmanlı Devleti’ni kaybederek anlamış olmalıydık.
Acaba devletimizi idare edenler aldandıklarını ne zaman fark edecekler. Yine kandırıldıklarının farkında değiller mi?
Andımızın okutulmasına engel olmanın tek sebebi “Milli Devlet” anlayışını reddetmektir. “Yeni Türkiye” derken yapılmak istenen budur. Yeni Türkiye eşittir “Ümmet-Millet-i Osmanî” anlayışına dayalı yeni bir imparatorluktur. Bu çok büyük hatadır. Büyük bir ihanettir. Bu anlayıştan tez elden dönülmelidir. 1900’lü yılların başında tebaamız olan bütün milletler kendi millî devletlerini kurmuşlardır. Ve o yıllardan itibaren bütün dünyada imparatorluklar çağı sona ermiştir. Bizdeki anlayışın nereden kaynaklandığını anlamak, neye güvendiklerini anlamak mümkün değildir.
Millet-i Osmanî-Ümmet anlayışına dayalı yeni bir devlet kurmak, bu strateji ile devleti ayakta tutmak mümkün değildir.
Bu sebeple Türk Milleti’nin çocuklarına andımız mutlaka okutulmalı, millet olduğumuz fikri unutturulmamalıdır. Bu düşünce bir “ırkçılık” meselesi ile asla ilgisi olmayan bir konudur. Millî Devlet anlayışına karşı olanlar andımızın okutulmasını engellemek için “ırkçılık” suçlamasını araç olarak kullanmaktadırlar.
Andımız mutlaka okutulmalıdır.
“Ne mutlu Türk’üm diyene” diyen nesillerin yetiştirilmesine devam edilmelidir. II. Abdülhamit’in düştüğü hataya düşülmemelidir. Türk Milleti’ne bu kötülük yapılmamalıdır. Yazık ki konuyu detaylı olarak bilmeyen Türk çocukları da farkında olmadan andımızın okutulmasına karşı çıkmaktadırlar.
Çok üzgünüm.
Yaşasın Millî Devlet!
Beyaz ırkın siyah ırka, sarı ırkın başka ırk ve renklere üstünlüğü yoktur. Üstünlük takvadadır. Peygamber efendimizin hadisi olduğu gibi, kuran ayetlerinde bu manada mealler var. Osmanlı 600 yıl yaşadıysa bütün ırkların Osmanlı şemşiyesi altına girip, ırklar ön plana çıkmamıştır. Büyük devlet ve büyük millet iddiamız varsa, bir ırkı öne çıkaran, ayrımcılığı çağrıştıran eylem ve söylemlerden kaçınmalıyız Vesselam.