Aylık Arşiv: Haziran 2016

Hırsız İçeriden Olursa

Soner Yalçın’ın, “Erdoğan Kandırıldı, Ya Genelkurmay!” başlığını taşıyan makalesini okudum. Etkilendim. Önemli bulduğum bu yazıyı özetleyerek sizlere aktarmak istiyorum. Soner Yalçın’ın yazısı bayağı uzun.

Olay hemen hemen şöyle.

Kripto uzmanı binbaşı Tamer Karslıoğlu bir kitap yazmış. “O’yum Ben”. Kitapta komutanı olduğu askerî istihbarat biriminin düşman tarafından nasıl tasfiye edildiğini anlatıyor.

Binbaşı Tamer Karslıoğlu GES’te (Genelkurmay Elektronik Sistemler Komutanlığı) kripto uzmanı. Devlet ve millet düşmanlarının gizli planlarını anlamak, şifrelerini çözmek konusunda uzman bir komutan.

GES’te birim komutanı.

Binbaşı Karslıoğlu’nun çalıştığı birimin tasfiye edilmesi için ona kumpas kurulmuş. Önce bir Rus kadını ile montajlanmış resimleri basına servis edilmiş. Sonra da evine “hayvan pornosu” cd leri konulmuş. Belli ki düşman istihbarat birimleri binbaşıya komplo kurmuş. Neden?

Düşman, elbette ki düşmanlarını tasfiye etmek isteyecektir. Önündeki engelleri kaldırmak isteyecektir. Bu bir istihbarat çarpışmasıdır.

Bunu başarmış düşman.

PKK’nın şifreli görüşmelerini çözen, onların devlete karşı nasıl düşmanlık yapabileceklerini, yani ilerideki stratejilerini analiz eden GES çökertilmiş. Düşman, önündeki bir engeli kaldırmış.

GES daha sonra MİT’e devredilmiş. Tabii ki GES MİT’e devredilince olanlar olmuş. MİT bu görevi yapmamış. Ve PKK bütün vilayetlerimizde silah depolamış. Bunu en yetkili ağızlar ifade ediyorlar. Böylesine büyük bir çatışmada devlet zaafa uğratılmış. Sorumlusu yok!

Siyasîler belki bu konuyu anlayamaz. Farkında bile olamayabilirler. Ya Genelkurmay Başkanlığı!

Başarısızlığın sebebini anlayabiliyor musunuz? Şimdi teröre değil teröristlere karşı başarılı bir mücadele veriyor devlet!

Askerî istihbaratın ortadan kaldırıldığı zaman Millî Savunma, hükümet, devlet nerede idi? Genelkurmay nerede idi? Yoksa bunların hepsi mi akıllarını peynir ekmekle yediler? Düşman casusları ülkemizde cirit atıyor. İstihbarata karşı koyma diye bir şey yok.

Hırsız evin içinden olursa kapı kilit tutmazmış! Türk atasözü.

Bilmem anlatabildim mi?

Hırsız İçeriden Olursa

Soner Yalçın’ın, “Erdoğan Kandırıldı, Ya Genelkurmay!” başlığını taşıyan makalesini okudum. Etkilendim. Önemli bulduğum bu yazıyı özetleyerek sizlere aktarmak istiyorum. Soner Yalçın’ın yazısı bayağı uzun.

Olay hemen hemen şöyle. Kripto uzmanı binbaşı Tamer Karslıoğlu bir kitap yazmış. “O’yum Ben”. Kitapta komutanı olduğu askerî istihbarat biriminin düşman tarafından nasıl tasfiye edildiğini anlatıyor. Binbaşı Tamer Karslıoğlu GES’te (Genelkurmay Elektronik Sistemler Komutanlığı) kripto uzmanı. Devlet ve millet düşmanlarının gizli planlarını anlamak, şifrelerini çözmek konusunda uzman bir komutan. GES’te birim komutanı. Binbaşı Karslıoğlu’nun çalıştığı birimin tasfiye edilmesi için ona kumpas kurulmuş. Önce bir Rus kadını ile montajlanmış resimleri basına servis edilmiş. Sonra da evine “hayvan pornosu” cd leri konulmuş. Belli ki düşman istihbarat birimleri binbaşıya komplo kurmuş. Neden? Düşman, elbette ki düşmanlarını tasfiye etmek isteyecektir. Önündeki engelleri kaldırmak isteyecektir. Bu bir istihbarat çarpışmasıdır. Bunu başarmış düşman. PKK’nın şifreli görüşmelerini çözen, onların devlete karşı nasıl düşmanlık yapabileceklerini, yani ilerideki stratejilerini analiz eden GES çökertilmiş. Düşman, önündeki bir engeli kaldırmış. GES daha sonra MİT’e devredilmiş. Tabii ki GES MİT’e devredilince olanlar olmuş. MİT bu görevi yapmamış. Ve PKK bütün vilayetlerimizde silah depolamış. Bunu en yetkili ağızlar ifade ediyorlar. Böylesine büyük bir çatışmada devlet zaafa uğratılmış. Sorumlusu yok! Siyasîler belki bu konuyu anlayamaz. Farkında bile olamayabilirler. Ya Genelkurmay Başkanlığı! Başarısızlığın sebebini anlayabiliyor musunuz? Şimdi teröre değil teröristlere karşı başarılı bir mücadele veriyor devlet! Askerî istihbaratın ortadan kaldırıldığı zaman Millî Savunma, hükümet, devlet nerede idi? Genelkurmay nerede idi? Yoksa bunların hepsi mi akıllarını peynir ekmekle yediler? Düşman casusları ülkemizde cirit atıyor. İstihbarata karşı koyma diye bir şey yok. Hırsız evin içinden olursa kapı kilit tutmazmış! Türk atasözü. Bilmem anlatabildim mi?

Rumeli

“Bütün tarihimizin en büyük kaybı, Rumeli’ni elden çıkarmamızdır.

Tuna ve Adriyatik’ten Meriç çizgisine çekilmemiz iki safhada oldu. 1877-78 Rus Savaşı ve 1912-13 Balkan Savaşı.

Bu iki savaşı da kaybeden Osmanlı Devleti, Rumeli’ni bıraktı ve İmparatorluğun kanatlarından biri koptu.

(…)

Bugün milyonlarca vatandaşımız, 93 ve Balkan facialarının göçmenlerinin, Tuna’yı, Adriya Denizi’ni bırakanların torunlarıdır. Onların sayısından fazla bir nüfus da, terk ettiğimiz ve 500 yıl Türk yurdu olan ülkelerin topraklarında yatıyor. Onları sonsuz rahmet dileğimizle anıyoruz.”

Yılmaz Öztuna

Avrupa Türkiye’sini Kaybımız

Sayfa 9

Şark Uyanacaktı

“Şarkın ise ruhlarımızda esrarlı  bir çekiciliği vardı. Onun uyanmasını isterdik.

Daldım gözünde vehm uyuyan susmuş ufkuna,

Ey şark! Kanmadın mı asırlarca ufkuna?

Hala huşua kubbeler en hisli bir penah

Hala, minarelerde tevekkül diyen bir ah!

Bin zulmü, kahrı yenmeye bir parça kan yeter,

Ey Şark! Uyan, yeter yeter, ey Şark uyan, yeter!

İşte şimdi Şark, asırlar süren uykusundan artık uyanacaktı. Tahtlar, taçlar devrilecek, zalimler yerlere serilecekti. Yabancılar, Asya’nın topraklarından çekilecekti. Asya, artık Asyalıların olacaktı. uçsuz bucaksız bozkırlarda ezanlar, esir ve mazlum milletlerin kurtuluşunu haykıracaktı!”

Şevket Süreyya Aydemir

Suyu Arayan Adam

Sayfa 199

Acaba yeni nesiller de Asya’nın yabancılardan kurtulması gerektiğini düşünecek mi? Yeni nesiller Şark’ın uyanmasını candan isteyecek mi? Nerde o günler???

 

 

Osmanlı

“Madem ki eski Osmanlı kalabalığını teşkil eden milletlerden her biri artık kendi benliğine dönüyordu. O halde bu milletler arasında Türk olan kütle için de bir millî ruh, bir millî benlik duygusu lâzımdı. Bu bir kendine dönüş ve kendini buluş demekti.

Bunun üzerine, bazı kültür hareketleri başladı. Bir şeyler arayan ve bir şeylere muhtaç olan genç ruhlar için bu hareketler büyük bir değer taşıyordu. Benim içimde de bu genç ruhlardan biri yaşıyordu. Gerçi biz evvelce de Türk’tük. Fakat kendimize Türk diyemezdik. Türk sözü, birçok ırkları, kavimleri birleştiren bir imparatorlukta, bir kavmin diğerleri üstünde tahakkümünü hatırlatır ve onları gücendirir diye düşünülüyordu.

Halbuki bu imparatorlukta yaşayan diğer ırkların, diğer milletlerin hepsi kendilerini, kendi milletlerinin adıyle tanır ve öyle anarlardı. Benim okuduğum asker mektebine Yemen’den, Kürdistan’dan veya sarayla hısım akraba olan Çerkes köylerinden getirilen imtiyazlı çocuklar, hep milliyetleriyle öğünürlerdi. Bize yukarıdan bakarlardı.

Fakat biz Türkler, kendimizi anlatmak için ırk hüviyetimizi hiçbir zaman dile getiremezdik. Irkımızı bilmez, ya da inkâr ederdik. Milletimizin adı geçmek lazım geldiği zaman kendimize sadece

OSMANLI!

der, geçerdik. Hatta dilimizin adı bile Türkçe değil, Osmanlıcaydı. Tarihimizin de Osmanlı  tarihi olduğu gibi. Reddedilen, inkâr edilen Türk adına kimsenin sahip çıkmaması için her tedbir alınmıştı. Umumî kanaate göre Türk; kaba, görgüsüz, kabiliyetsiz bir varlıktı!”

Ve bir üzümcünün hikâyesi:

Şevket S. Aydemir, bir mecmuada “üzümcü” hikâyesi okur ve dertlenir. Derin düşüncelere dalar.

“Çavuş üzümü, çavuuuuşş…

diye bağırdığı zaman sesinde, hikâyecinin yazdığına göre, eski kale burçlarında atılan naralar dile geliyordu. Bu ses, bir zaman ülkeleri fetheden süvarilerin gürültüleri gibi bambaşka, insanı saran bir şekilde tasvir olunuyordu.

Bu hikâyedeki üzümcü, tezgâh başlarında müşterilerine binbir dil döküp dalavere çeviren Rum, Ermeni bezirgânlarından başka bir insandı. Bu insan, yüksek bir soydan ve erkek bir varlıktı.

Ben, üzümcünün hikayesini ilk okuğum zaman, bu hikâyenin derin tesiri altında kaldım. Derin düşüncelere daldım. Bu hikâyenin basıldğı mecmua, diğer meseleleri de başka türlü alıyordu. Bu mecmuaya göre bilinmeyen, fakat büyük bir Türk milleti vardı. Bu milletin tarihi, Osman Gazi’nin çadır kurduğu Söğüt, yahut Domaniç yaylasından başlamıyordu. Milletin ilk varlığı da üçyüz çadır halkından ibaret değildi. Bu milletin vatanı, Osmanlı devletinin sınırladığı yerlerden bile büyüktü. Onun vatanı Türk milletinin yaşadığı her yerdi.!”

Şevket Süreyya Aydemir

Suyu Arayan Adam

Sayfa 62-63

 

Bugün sürüklenmek istediğimiz yer de aynı. Ne kadar da hazin bir tablo değil mi?

Ders alınsaydı tarih tekerrür mü ederdi?

Selimiye

“Selimiye, azametli olmaktan ziyade güzeldir. İnsana huşu duygularından ziyade hayranlık verir. Ruhta sükûn ve teslimiyeti uyandırır. Kalbe muvazene ve huzur getirir. İnsan onunla, bir insan eseri olduğu için övünebilir ve bir eşinin daha yapılabileceğine her nedense ihtimal vermek istemez.

İnsan kalbi onun bir Allah evi değil, bir kul yapısı olduğu için üstüne titrer. Onun ilân ve temsil ettiği ilahî varlığı, korkarak değil, severek benimser. Yani onun sevdirdiği şeyi insan hiç korku duymadan sever.

Selimiye, daha çok birer kaleye benzeyen, dantelâ gibi işlenmiş taşlarını, kornişlerini görebilmek için, ta yanlarına kadar varılmak lazım gelen Selçuk mabetlerinden başka bir şeydir. Her parçası mıncık mıncık işlenen ve her üsüünde cinler, devler, karkırlar dile gelen Hint eserleriyle onun hiçbir benzerliği yoktur. Bir Çin eseri gibi bir el işi mucizesi değildir. Nu Yunan, ne Rönesans, ne Gotik… Hayır! Öyle bir bütündür ki, arçalarından her hebiri diğerlerinden ayrıldığı zaman bir mana ifade etmez. Bu camiin, üstünde ayrı ayrı dnurulacak motifleri, minyatürleri yoktur. Fakat Selimiye’de insan kudreti, şu taş denilen ağır maddeyi öyle kusursuz bir tenaüp içinde, öylesine bir araya getirerek yükseltmiştir ki, bu yükseliş bir hayal eseri kadar güzeldir.

Hatta bu göklere ulaşmak hamlesi, bu kubbelerin üstünde son düğümünü işlemekle de kalmaz. Bu kubbeyi dört taraftan dünyanın en güzel dört minaresi dört kanat gibi kucaklar. Bu hamle, müminlerin nerede başladığı ve nerede bittiği bilinmeyen yakarışları gibi sonsuzluk alemine doğru yükselir, gider….”

 

Şevket Süreyya Aydemir,

Suyu Arayan Adam

Sayfa 32

Düşman Kimdir

“Meselâ; bir gün bir köy mescidinde sabah ezanından önce güzel sesli bir derviş Kur’an okuyordu. Cemaat sıra sıra ve başları önlerinde Kur’an dinliyorlardı. Sonra müazzinin sesi duyulunca namaza duruldu. Güzel sesli derviş de Kur’anını kapayarak rahlesine koydu, cemaate karıştı.

Fakat biraz sonra bu rahlenin altından bir bomba patladı. Mescit harap oldu. Ölenler, yaralananlar üst üste yığıldılar. Halbuki derviş bunların arasında yoktu. O kaçmıştı. O bir çeteciydi…”

Şevket Süreyya Aydemir,

Suyu Arayan Adam

Sayfa 15

Adnan Hoca ve A9 Televizyonu

Bu akşam (07.06.2016 akşamı) iftar sırasında A9 Televizyonu’nu izliyordum. Biliyorsunuz, bu televizyon meşhur Adnan Hoca’nın. Bir zamanlar Harun Yahya adıyla bilinen Adnan Hoca’nın. Kedicikleri ile meşhur Adnan Hoca’nın.

Adnan Hoca çok ilginç biri! İsrail’e gidip, İsrail Başbakanı Netenyahu ile kabine toplantısına bile katılabiliyor.

Kedicikleri var. Televizyonda onlarla çok güzel vakitler geçiriyor.

Ve kendisini Mehdi olarak görüyor.

Bu televizyonun yayınlarına bakarak, neden kapatılmadığını herkes gibi ben de merak etmişimdir. Sahi neden kapatılmıyor?

Çünkü;

Öyle programlar var ki, doğrudan doğruya cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ı övüyor. Onun dünya görüşünü, siyasetini övüyor. Acaba neden?

Sonraki Sayfa »

Aziz Milletime! Bilin İstedim!

Yine bugün şehitlerimiz var. Türk milletine saldırı var. Devletime saldırı var.

Yine bugün hicranım arttı. Damarlarımdaki kan yandı, tutuştu. Bu ne çaresizliktir Yarabbi!

Uzun süreden beri yazıyorum. “Bu durum, milletimizin içinde bulunduğu büyük bir savaştır”, diyorum. “Bu savaş, 21. Yüzyıl Haçlı Savaşı’dır” diyorum. Anlatamıyorum. Beni partilerinin düşmanı sanıyorlar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin karşısındaki ittifak, önce ordumuzu yordu, böldü, küçülttü, zayıflattı. Sonra devletimize diz çöktürdü. Milletimizi aldattı. Bölünen, parçalanmak üzere olan bir devletin bu durumunu, milletimiz anlamaktan aciz hale getirildi. Büyük bir çoğunluk, “kalkınıyoruz, uçuyoruz” diyor. Hiçbir şeyden haberi yok.  Bu kesimin içinde bulunduğu ruh hali, aldıkları eğitim, düşmanı algılamaya, savaşı algılamaya, tarihi algılamaya yetmiyor. Milletin büyük çoğunluğunun aldığı kültür, milletlerin daima savaşta olabileceğini algılamak için yeterli değil. Okullardan “Milli Güvenlik derslerini” bu sebeple kaldırdılar herhalde! İnsanların, böyle bir kültürleri, böyle bir “vatan algıları” yok. Üzgünüm ki yok.

Türk milletinin aydını da 1789 Fransız İhtilali’nden sonra gelişen “milliyetçilik” akımlarını anlamaktan acizdir. 1890’ lı yıllardan sonra Osmanlı Devleti’ni ateşler içine atan Ermeni isyanlarını, 1900’lerden sonra Makedonya’da başlayan milliyetçilik isyanlarını anlamaktan acizdir. Hala da acizdir.

Bütün bu isyanların sebebi Türk Milleti’ni Anadolu’dan sürmektir. İmha etmektir. Anadolu’yu topyekûn Avrupa topraklarına katmaktır. Asıl sebep, Türk Milleti’ni yok etmektir.

Lütfen; Ermeni isyanlarını okuyun. 1903 Makedonya-Ohri İhtilali’ni okuyun. İstiklal Savaşı’nı okuyun. Asıl sebep Türk ve Müslüman milletimizi yok etmektir. Düşmanlarımızın amacı, Anadolu topraklarını geri almaktır.

Aşağıya Ermeni isyanlarının listesini aldım. Makedonya-Ohri İhtilali’ni ayrıca yazacağım. Ucu Enver Paşalara varan, İttihat Terakki’ye varan yıkılış sürecini ayrıca anlatacağım.

Sonraki Sayfa »