Aylık Arşiv: Şubat 2016

10 Numaralı Fotoğrafa Yorum

 

Ah Şu Fotoğraf Üstad!

Doğduğum topraklardan bir enstantane olan şu fotoğrafın bende yarattığı duygular.

Geriye İşledi Zaman

Bir hüzünlü akşamında iken
İstanbul’un
Neden şu fotoğrafı önüme koydunuz Üstad?
Bana neleri hatırlattı?

Şair ne demişti
“Ah temiz yürekli, uysal çocukluğum!”

Bana çocukluğumu hatırlattı.

Köyüme hasret gidişim yeniden yaktı yüreğimi.
Ahengine doymadığım
O sema,
Nefes nefes ciğerime çektiğim
O rayiha,
O servi boylu kavaklar,
O yemyeşil dağlar,
Serapa duygularımı yerinden oynattı.
Değişti ozanca düşüncelerim
Geriye işledi zaman.

Şu fotoğraf
Bu yaşta bana yapılacak bir kötülük değil mi?
Yarım asırlık, 60 yıllık zaman tüneline geri gitmek kolay mı?
Körpe duygulara yeniden dönmek,
Beş yaşındaki, altı yaşındaki duygulara dönmek kolay mı?
Şimdi şu fotoğraftaki yeşilliklerle
Ağaçlarla,
O rengine, kokusuna doyamadığım çiçeklerle
O tertemiz gökyüzü ile
Yeniden bütünleşmek kolay mı?
Zaman tünelinde geriye gitmek o kadar kolay mı?
Damarlarıma yeniden su yürüdü,
Değişti ozanca düşüncelerim,
Geriye işledi zaman.

Büsbütün sıla hasretim
Yüreğimi her an yakmaya devam ederken,
Çocukluğumun
O masum, o saf duyguları derin bir sükûta uğrayıp
Zifirî karanlığa gömülmüşken,
Bu resmi paylaşarak
Duygularımı
Neden bir sonsuzluk başlangıcına getirdiniz?
Köyümün,
O mukaddes toprakların hasreti
Ruhumdaki zaman tünelinde kaybolmaya yüz tutmuşken
O tertemiz güneşin getirdiği bayram sabahlarını unutmuşken,
Çocukça duygularımın tam sırra kadem bastığı bir zamanda
Sıla hasretimi neden yeniden depreştirdiniz?
Şimdi
Yeniden değişti ozanca düşüncelerim
Geriye işledi zaman.
Altmış yıldan bahsediyorum!
Şaka gelmesin size!
Ben,
O kutsal toprakların sonbaharlarının hüzünlerini yaşadım,
İlkbaharlarının yeniden can verişini toprağa!
Cemrelerini yaşadım.
Kışlarını yaşadım Üstad!
O ilkbaharları, sonbaharları, kışları
Bunca yıldır yaşamamış olmam ayrı bir hüzün içimde.
Sıla ile aramıza derin, uzun, acımasız bir zaman koyan
Bu hasretlik diyarı İstanbul’un
İçime koyduğu dertleri,
Yüreğime nakşettiği hasretleri biliyor musunuz?
Bu ayrılık diyarının, bu hasretlik diyarının
Yaz akşamları bile yıldızsız.
İlkbaharını, sonbaharını, kışlarını karıştırdık İstanbul’un.
Zaman tünelinde kaybolduğumuz bu hasretlik diyarının
Hiçbir rengi
Hayal dünyamda
Şu fotoğraftaki kadar sonsuz bir manzara yaratmamıştı.
Hiçbir dakikası
Ruhumda, şu fotoğraftaki sonsuz ufukları dile getirmemişti.
Hiçbir gemisi, gönül körfezime böylesine demir atmamıştı.

Şimdi
Umutlarım kırık
Hüzünlerim katıksız,
Vuslat içimde hıçkırık!
Değişti ozanca düşüncelerim.
Geriye işledi zaman.
Olacak şey değil!
Bu fotoğrafın;
Hayal dünyamdaki
Vatanımın, köyümün,
Zaman tünelinde kaybolmuş
Sürgün duygularımın
Yeniden çağrışım yapan
İzlenimleri
Beni geriye, altmış yıl geriye döndürdü.
Değişti ozanca düşüncelerim.
Geriye işledi zaman.
Şu fotoğraf
Yine bir hüzünlü akşamını yaşattı bana
Bu ayrılık diyarının!
Bana bir sonsuzluk başlangıcında
Yeni bir sıla sevgisi bahşetti.
Yeni bir vatan hasreti yaşattı.
Altmış yıldır kaybolan duygularım
Zihnimde yeniden yerini buldu.
Değişti ozanca düşüncelerim.
Geriye işledi zaman.

O Halde İttifak Nedir

İttifak kelimesi; güç birliği, aynı konu üzerinde fikir birliğine varmak, anlamlarına gelmektedir.

Askerî terminolojide ise şöyle tarif edilmektedir:

İttifak; bir devletin (ya da bir teşkilatın), düşmanını kendi imkânları ile ortadan kaldırması zor ise veya mümkün olmuyorsa veya düşmanını ortadan kaldırmak için fazlaca bir kuvvet kullanması gerekiyorsa, bu ortak düşmana karşı ortak sonuçlar elde etmek için diğer dost devlet veya teşkilatlarla kendi kuvvetlerinin faaliyetlerinin belirli bir ölçüde birleştirilmesi, kuvvetlerin bu ortak amaç için sevk ve idare edilmesidir.

Tabii ki biraz uzunca bir tarif! Kısaca ittifak; ortak düşmana karşı devletlerin veya teşkilatların kuvvetlerini birleştirmesidir. Bugünkü anlamda NATO herhalde bu tarife uyan en uygun düşen örnek olmalıdır!

İttifakı kuranlar arasında aslında bu çok önemli bir birlikteliktir. İttifaklar hayati önem taşıyan antlaşmalardır. Bu sebeple; böyle bir ittifakın kurulabilmesi için bazı şartların yerine getirilmesi lazımdır. Ancak bu şartlar, genellikle -bugünkü ittifakları kurup sevk ve idare eden devletlerin davranışında kendini gösterdiği gibi-, ittifakı kurmak isteyen kuvvetin şartlarıdır. Kuralları o koyar ve durumu o idare eder. İttifakı kuranın fikri, siyasi ve askeri üstünlüğü olmalıdır. Çünkü o “asıl” veya “lider” kuvvettir. NATO olayında ABD’nin oynadığı rol gibi…

İttifak yapmak isteyen asıl kuvvetin elbette ki varmak istediği ana hedefi vardır. Asıl kuvvetin veya teşkilatın, ana hedefine varabilmesi için:

1) İttifakın siyasî, fikrî ve askerî liderliğinin, yani inisiyatifin o kuvvetin elinde olması gerekir.
2) Ana kuvvetin ittifak yapılacak diğer kuvvetleri çok iyi seçmesi ve zamanla ittifak yapılan kuvvetler tarafından yalnız bırakılmaması gerekir.
3) Ana kuvvetin her halükarda ittifaka katılan diğer kuvvetlerin imkânlarından azami şekilde istifade edebilmesi gerekir.

Demek ki; asıl kuvvetin başarılı olabilmesi için müttefikler üzerinde siyasi ve kültürel üstünlük kurmuş olması gerekir. Asıl kuvvet, kendi imkânları ile birlikte müttefik güçlerin bütün imkânlarını, kuvvetlerini kendi başarısı yönünde kullanmak ister.

İttifakın liderliğini yapan asıl kuvvet, elbette ki ittifakın bütün çabalarının kendi lehine sonuçlanmasını sağlamak isteyecektir. Eğer asıl kuvvet veya lider grup, müttefikleri üzerinde bu üstünlüğü sağlayamazsa kendisi tecrit olur (yalnızlaşır), saf dışı kalır. Böylece ittifak hedefine varamaz. Bu sebeple ittifaklarda asıl kuvvet uzlaşmaz bir politika takip eder. Taviz vermemeye çalışır. Bugün ABD’nin yaptığı gibi! Hem bizimle müttefik, hem de düşmanlarımızı destekliyor.

Eğer lider devlet veya teşkilat, müttefiklerinin kuvvetlerini kullanamazsa, düşman kuvvetler karşısında yalnız kalır ve kuvvetlerini bitirir. Böylece ittifak başarısızlıkla, hareket mağlubiyetle sonuçlanır.

Netice olarak; ittifaklar, bir devletin veya bir teşkilatın, müttefiklerinin imkânlarından, düşmana karşı istifade etmek için bir “vasıta” olarak kullanılır. Yani siyasî ve askerî hâkimiyeti yaymanın bir vasıtası olarak kullanılır. İttifakta hakim kuvvet hangi devlet veya teşkilat ise, kurulan ittifak onun vasıtasıdır. O ne derse o olur.

Bizim de içinde yer aldığımız NATO ittifakı içerisinde patronun ABD olduğu gibi. Bu ittifakın içerisinde Türkiye daima son planda kalan bir ülke konumundadır. Şu anda NATO ittifakı içinde bulunduğumuz konum bu kuralların tabii sonucudur.

O halde Türkiye Cumhuriyeti Devleti yeni bir ittifak kurmalıdır. Bu yeni ittifakta kendisi lider olmalıdır. Bu ittifakı kurmak, sevk ve idare etmek acil hale gelmiştir.

Devleti yönetenlerin bu ihtiyacı evleviyetle anlaması, ittifak kuracağı kurum, kuruluş, teşkilât veya devletleri iyi seçmesi ve bir an önce hedeflerini ele geçirmesi gerekmektedir.

İttifak şu anda bizim için kaçınılmaz, tarihî bir görevdir.

Devlet Yeni İttifaklar Kurmalıdır

Devletimiz epey zayıflatılmış bulunmaktadır. Propagandanın gücü her ne kadar bazı vatandaşlara yüksek moral veriyorsa da gerçek bu değildir.
Bir dostumuz Aselsan’ın Türk Hava Kuvvetleri’ne devrettiği “Koral” adlı “Mobil Elektronik Harp Sistemi” adlı sistemi paylaşırken büyük gurur duyuyor. Doğal olarak yüksek bir özgüvenle bunu paylaşıyor. “Şimdi Rusya’nın işi bitti” demeye getiriyor. Bu paylaşıma yorum yapan bir dostu ise aynen şunları yazıyor: “… abi rusya ve putin zaten nakavt edildi..dikkat edin putin-medvedev-lawrow üçlüsü bu aralar abd ve natonun kapısından ayrılmıyor..resmen biz tek başımıza baş edemiyoruz ya sizde gelin rusya ya yardıma yada biz bu oyundan çekiliyoruz diyorlar..”
Propaganda ile şişirilmiş vatandaşın büyük bir savaşa yaklaşımı basit bir anlatımla budur. Tıpkı Balkan Savaşları öncesi üniversite öğrencilerinin “harp isteriz” diye nara attıkları gibi…
Ergenekon’du, Balyoz’du, Paralel’di, PKK idi, PYD idi, KCK idi derken devletimiz epey yıpratılmıştır. Devletin başına bela edilen yukarıdaki konuların hepsi bilerek, planlanarak, hesaplanarak yapılmıştır.
Değerli dostlar, tarihçiler; “Doğudan darbe almayan bir Türkiye’yi Batı asla yenemez” demişlerdir.
Vaktiyle Uzun Hasan’ın, Timur’un, Şah İsmail’in Türk Milleti’ne karşı yaptıkları düşmanlıklar, savaşlar, devletimizin Batı’ya karşı yapacağı bütün hamleleri sonuçsuz bırakmıştır. Eğer devletimiz, ta o zamanlar Doğu’dan gelen kendi dünyamızın kuvvetlerinden darbe almasaydı bugün Batı karşısındaki durumumuz daha kuvvetli olabilirdi. Belki Endülüs’ün başına bela gelmezdi. Belki Osmanlı İmparatorluğu yıkılmazdı.
Şimdi yine doğudan darbe alıyoruz. Yine kendi dünyamızın insanlarını Batı kullanıyor. Yine Batı rahat nefes alıyor. Uzun Hasan’ın, Şah İsmail’in, Timur’un her saldırısı Batıya rahat nefes aldırmıştır. Bayram yaptırmıştır.
Devletimizi idare edenlerin, doğu bölgemizde meydana gelen olayların bu tarihî arka planını bilmeleri gerekirdi. Görünen o ki; durum hala anlaşılmış değildir.
Ne yapmak gerekiyor:
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra 20 devletle birden savaşa girmiştir. Bu savaş tam 16 yıl sürmüştür. Ve Fatih bu büyük savaştan galip çıkmıştır.
Bakınız bu zaferi Avusturyalı tarihçi Hammer nasıl anlatıyor:
“Osmanlı tarihçilerinin ifadesine göre; köpekleri domuzlara ve domuzları köpeklere düşürerek Fatih’in kazandığı bu 16 senelik Büyük Harp, Türkiye’yi, bütün dünyanın ümitleri hilafına, büyük bir galibiyetin mümessili olarak muzaffer kılıyordu. Bu muzafferiyet, Türkiye’yi emsalsiz parlaklıkta bir istikbale doğru itiyor ve Osmanlı gücünün münakaşasız şekilde cihanşümul olduğunu, hiçbir müttefikler koalisyonu tarafından mağlup edilemeyeceğini gösteriyordu.” Hammer, III. Cilt. Sayfa 247.
Demek ki, düşmanlarınız ne kadar kuvvetli ve çok olursa olsun, akıllı bir lider bütün bu düşmanları parçalayabilir. Düşmanlarını iyi bir askerî deha ile yenebilir.
Acaba devletimizi şu anda idare edenler benzer bir kombinezon kurmayı başarabilirler mi? Böyle bir düşünceleri var mı?
Burada açıkça yazmaktan çekinmeyeceğim. Yapılacak şey, öncelikle kuvvetli ittifaklar kurmaktır. İttifak şu anda hangi ülkelerle yapılabilir? Rusya ile, NATO ile, AB ile, İran, Arap ülkeleri ile ittifak mümkün değildir. Öyle bir ülke ile ittifak yapılmalı ki, o ülke de bizim düşmanlarımıza aynı seviyede düşman olmalı!
Gelecek 100 Yıl kitabının yazarı George Friedman (Amerikan düşünce kuruluşu Stratfor’un kurucusu) Türkiye’nin 2020’li, 2030’lu yıllarda Japonya ie ittifak yapacağını öngörüyor.
Evet devlet hiç zaman kaybetmeden Japonya ile gizli ittifaklar kurmalıdır. Çünkü Japon milleti bizim düşmanlarımıza düşmandır. Atom bombası yemiştir.
Düşmanlarımızın kendi topraklarında başlarının belada olması gerekir. Bugün ABD bütün dünyada rahatlıkla hüküm sürüyor. Çünkü kendi topraklarını tehdit eden bir kuvvet yok.
Değerli dostlar, aslında ABD’yi tehdit eden bir ülke var. Hem de can düşmanı bir ülke var. Meksika. George Friedman Meksika-Amerikan Savaşı’na yaklaşık olarak 80 sayfa ayırmıştır. Uzun uzun Meksika’nın ABD’yi nasıl zorlayacağını anlatmaktadır. (Tabii ki sonunda Meksika’nın yenileceğini anlatıyor. Bu Amerikalı olmasının bir gereğidir. MT)
Biliyorsunuz ki, ABD nüfusunun % 30’u Meksika veya İspanyol asıllıdır. Bu milletler ABD’nin dayattığı İngiliz dilini konuşmak istememektedir. Ve ayaklanmaktadırlar. Rahmetli Durmuş Hocaoğlu bu ayaklanmayı “Hispanik Ayaklanma” diye kaleme almıştır.
O halde Meksika ve İspanya’yı ABD’nin başına bela etmek şarttır.Kuzeyde de bazı eyaletler devlete başkaldırmaktadır.
Tabii ki Rusya’nın başına bela edilecek milletler bellidir.
Bunu ancak Fatih Sultan Mehmet gibi büyük dehalar başarabilir.
Henüz böyle bir lider çıkmamıştır aramızdan.
Milletimizin arasından böyle bir liderin çıkması artık kaçınılmazdır. Çünkü mukadder sona çok yaklaşmış bulunmaktayız.
İçinde bulunduğumuz savaş 3. Dünya Savaşı’dır. Ve İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi bu savaştan sarf-ı nazar etmemiz de mümkün değildir. Yani geri çekilmemiz mümkün değildir.
Ya devleti idare edenler şu yukarıda bahsedilen ittifakları bizzat kuracaklardır. Ya da yeni kurulacak gizli bir kuvvet bu ülkelerle gizli anlaşmalar yaparak düşmanlarımızın bölünmesini, geri çekilmesini sağlayacaktır. Kendi topraklarımız üzerinde 3. Dünya Savaşını karşılayamayız. Fazlasıyla yıpranmıştır kuvvetlerimiz.

Avrupa’yı yeniden 100 yıl savaşlarına sürüklemek şarttır. Çok acemilik yapılmış, Katolik ve Ortodoks aleminin barışı sağlanmıştır. Türkler bin yıl bu kuvvetleri barıştırmamıştı. Bunu defalarca yazdım. Tıpkı ittihat Terakki’nin düştüğü acemiliklere düşülmüştür. İttihat Terakki de “Kiliseler Kanunu” nu çıkararak Balkan devletlerinin birleşmesini sağlamıştır. Barışan dört devlet ittifak kurmuşlar ve Osmanlı Devleti’ne savaş açmışlardı. (Balkan Savaşları).
Şimdi düşülen hata benzerdir ve çok daha büyüktür. Ha! Önüne geçilebilir miydi? Bilemem. Bence geçilirdi. Katolik ve Ortodoks aleminin birleşmesi engellenebilirdi.
Bu ittifak çok tehlikelidir. Malumunuzdur ki, İstanbul yeniden Bizans haline getirilecek. Yeni kurulacak Bizans devletinin başına getirilecek kişi Paleologlar sülalesinden bir şahıstır. Yani yeni kral bellidir. Ve Rusya halen bu kişiyi uhdesinde tutmaktadır. Bunu rahmetli Aytunç Altındal kitaplarında yazmıştı.
Önerim şudur: 

Mutlak surette Japonya ve Meksika ile kesin ittifaklar kurulmalıdır. Güney Amerika’dan ABD sarsılmaya başlamalıdır.
Rusya coğrafyasında bizimle aynı düşünceyi, aynı kanı taşıyan milyonlar vardır. Bu milyonlar mutlaka harekete geçirilmelidir.
Nasıl harekete geçirilebilir? Oyunda oynaşta olmayınız. Oturup düşününüz, hesap kitap yapınız. Allah aşkına sizin kurmaylarınız yok mu? Hepsini Ergenekon tertibinde yok mu ettiniz? Eğer öyle ise eyvah ki ne eyvah. Gizli ödenekleri nerelere harcıyorsunuz?
Tabii ki bütün bunları ancak bir millî devlet yapabilir. Millî devletten bugünkü yöneticilerimiz bir şey anlamamaktadır. Kısa bir tarifini yapalım:
Millî devlet, uğruna kanını akıtan, nimetleri paylaşırken değil, külfetleri paylaşırken millet olduğunu ispat eden, vatanı için yeni kan bedelleri ödemeye her çağrıldığında hazır olan, severek şehit olmaya her zaman koşan, milletin devletidir.

Netice olarak yine Rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun bir düşüncesini aktarayım.
“Devlet dara düştüğünde, herkesin çil yavrusu gibi dağıldığı bir ortamda, yalnız devletine kan bedeli ödemek için, yine devlet asıl kurucularının çocuklarını göreve çağırır.”
Bu çağrım devletin asıl kurucusu olan Türk Milletinin bütün çocuklarınadır. Silahaltında olan olmayan, resmî görevi olan olmayan bütün kadrolaradır çağrım. Düşünen, aktif hareket edebilecek bütün millet evlatlarınadır çağrım. Gün bu gündür.
Türk Milletinin çocukları mutlaka var olma yok olma davasında yeni bir yol bulmalıdır. Yeni bir konsept belirlemelidir. Yeni ittifaklar kurarak güç toplamalıdır.
Düşmanlarımızın şakası yoktur.
Uyarmak vatan borcumdur.
Uyanınız.

Geçmiş Olsun

“Artık bir zamanız yok” başlığı ile bir yazı yazmıştım. Evet, artık zamanımız yok. Ve atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra yeni yeni uyanmalar başladı.
Aşağıdaki yazıyı İbrahim Karagül’ün bugünkü makalesinden aldım. Makalenin başlığı “Türkiye’yi Kobani’den, Kamışlı’dan Vuruyorlar”.

Aynen şöyle yazıyor:

Türkiye’nin Suriye’de PKK/PYD’yi (YPG) vurması bir başlangıçtır. Devamı gelecektir, gelmelidir de. Sadece Azez-Cerablus arasındaki bölgeyi tehdit eden PYD unsurları değil, Kuzey Koridoru diye çizilen, Kuzey Irak’tan Akdeniz’e ulaşan kuşaktaki bütün PYD unsurları vurulmalıdır. Ne kadar ABD desteği olursa olsun, ne kadar Rusya ve İran desteği olursa olsun bu yapılmalıdır. Türkiye için bu kuşağa yayılan tehditle yüzleşme, onu etkisizleştirme vakti çoktan gelmiştir. Çok az bir gecikme, ihmal bile çok ağır sonuçlara yol açacaktır.
Çünkü bu artık bir terör meselesi değildir. Hem içeride hem de dışarıda verilen mücadele, dar anlamda terörle mücadele değildir. Bir ulusal savunma refleksidir, içerideki iç işgali sona erdirme meselesidir, Suriye’den gelen ve çokuluslu bir irade ile yönetilen tehdidi ortadan kaldırma meselesidir.”

Ne demek istediğini anlamak için özel bir gayret göstermeye gerek yok. “Bu bir terör meselesi değildir.” “İçeride ve dışarıda verilen mücadele dar anlamda bir terör mücadelesi değildir.” “Bir ulusal savunma refleksidir. Çok uluslu bir irade ile yönetilen tehdidi ortadan kaldırma meselesidir.” diyor.

Açıkçası demek istiyor ki, bu bir savaştır. Biz de uzun zamandan beri bunu demek istiyoruz. Defalarca yazdık. İçeride yaşadığımız tam anlamıyla bir İÇ SAVAŞTIR. Daha genel olarak; ülkemiz tarihî manada büyük bir Haçlı saldırısı ile karşı karşıyadır. Yaşadığımız; 21. Yüzyıl Haçlı Savaşı’dır. Uzun yıllardan beri tam olarak anlatmak istediğimiz bu.
Bunu anlamak için kâhin olmak da gerekmiyor.
Ülkemizi bu ortama getirenler gırtlaklarına kadar hırsa batmışlardı. Dünya malına, mevki ve makama tamah etmişlerdi. Daha vahimi, düşman stratejileri ile işbirliği yapmışlardı.
İçinde bulunduğumuz durumun vahametini anlayamadılar.
Düşman, savaş, asimetrik savaş, strateji, taktik, milletlerin çatışması, medeniyetlerin çatışması, üniter devlet, millî devlet, devletin idaresi ve en önemlisi Türk Milleti’nin beş bin yıllık tarihini, Anadolu’nun nasıl vatan yapıldığını bilmeyenler, Horasan Erenlerini, Derviş Gazileri bilmeyenler bunu anlayamazlardı.

Anlayamadılar.
Bütün düşünce temellerini Amerikan emperyalizminin doğmalarına yaslayanlar, Şeyh Nazım Kıbrısî meşrebinden beslenenler bunu anlayamazlardı.

Anlayamadılar.
Bütün hamasetlerini Şeyh Sait’ten alanlar, Anadolu’da devlete isyan edenleri kahraman zannedenler, onların heykellerini dikenler bunu anlayamazlardı.

Anlayamadılar.
Bunu İbrahim Karagül’ün de anlaması mümkün değildi. Onun gibi yandaş yazarların da anlaması mümkün değildi. Bunu; devlet geleneği olmayan, alt yapısı olmayan, bütün alt yapısı belediye hizmetleri anlayışı ile sınırlı olan kaht-ı rical güruhunun anlaması mümkün değildi.

Anlayamadılar.
Anlayamazlardı.

Çünkü bir yanda bütün dünyada savaşmış, iradesi çelikleşmiş, milletleri sömürmüş, tecrübe kazanmış, savaşı, kavgayı, strateji ilmini iyi bilen düşman kadroları var, bir yanda bizim belediye kadrolarından gelen, gülleri, çimenleri nereye koyacaklarını iyi bilen, şehirlere su getirmeyi, salonlarda konferans vermeyi iyi bilen kadrolar var. Devlet aklı olan kadrolarımız yok. Devlet aklı olan kadroların olmayışı aynı zamanda onları aynı kafa yapısı ile destekleyen yandaş kadronun da doğmasına sebep olmuştur.
İşte yeni yeni uyanan yandaş kadrolardan bazıları “Bu bir savaştır” diyor.
Geçmiş olsun.
Biz; “bu bir savaştır. Savaşı nasıl kazanmak gerekiyorsa öyle davranılmalıdır” dedikçe, onlar bizi karşılarına aldılar. Ve vatana bizim ihanet ettiğimizi düşündüler. Bizi Müslümandan saymadılar. Bizi kendilerinden saymadılar.
İşte şimdi bıçağın kemiğe dayandığı zamana geldik. Şimdi başladılar ufak ufak başkaldırmaya. Hatırlarsanız, geçen gün yine bir Yeni Şafak yazarı olan Yusuf Kaplan isyan etmişti. “Siz manyak mısınız? Devleti batırdınız!” demişti.
Bu başkaldırıların şimdi bir kıymet-i harbiyesi var mıdır?
Bana göre yoktur.
Çünkü atı alan Üsküdar’ı geçmiştir.
Geçmiş olsun.
Savaş fiilen başlamıştır. Allah ordularımızı mansur-u muzaffer eylesin. Allah devletimize zeval vermesin.

Not:
Değerli dostlar, “Peki ne yapmalıyız diyeceksiniz?” Bunun cevabını Devlet Yeni Bir Savunma Konsepti Belirlemelidir başlıklı yazımda anlatmaya çalışacağım. Düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım.
Artık hepimizin çözüm arayışına girmemiz gerekiyor. Vatanımızı savunacağız. Gidecek başka yerimiz yok.

Devlet Yeniden Organize Edilmelidir

Değerli dostlar,
Aşağıdaki yazıyı 2013 yılında yazmıştım. Devletin yeniden organize edilmesini istiyordum. O zaman başbakan bugünkü Cumhurbaşkanı idi. Onunla ilgili bir takım önerilerim vardı. Ama görüyorum ki hatalar yine yapılmaya devam edilmektedir. Yazıyı okuyunca ne kadar samimi dileklerle yazdığımı anlayacaksınız.
Tabii ki birçok konuyu o günün şartlarına göre düşünerek yazmıştım.
Bugünü anlamak için bu yazıyı yeniden okumanızı istiyorum. Biraz uzun belki ama okuyup değerlendirme yaparsanız sevinirim.

*********

Devlet Yeniden Organize Edilmelidir

“İkinci bombayı patlattığınızda, birinci bombayı patlatmış mıydınız?”
Bu soru, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “Ergenekon” ve “Balyoz” davaları sebebiyle Silivri’ye hapsedilen komutanlarına sorulmuştu.
Hafızalarınızı biraz yoklamanızı istiyorum.
Hatırlayınız! Türkiye’de büyük bir savaş başlatılmıştı. Bu savaşa millet hazır değildi. Çünkü haberi yoktu. Gafil avlanmıştı.
Taraf Gazetesi tam anlamıyla büyük bir görevi üstlenmişti. Gazetenin başında Ahmet Altan ve Yasemin Çongar vardı. Ahmet Altan’ın, tam anlamıyla “ateist” olduğu halde, Amerika’nın stratejik hedeflerine hizmet için, hükümet ve cemaat desteği ile çıkardığı gazete, camilerimizin çay ocaklarında satılıyordu.
Müslümanlar, sırf ordu düşmanlığı yaptığı için, Taraf Gazetesi okuyorlardı. Mest oluyorlardı.
Mevcut hükümet Taraf Gazetesi’ne teşvik vermişti.
O kadar güzel işleyen bir strateji idi ki, kılı yağdan çeker gibi Amerika’nın BOP harekâtı devam ediyordu.
Amerikan stratejisi; “askerî vesayeti” kaldırmak için, Hükümetin ve Cemaatin bütün imkânlarını kullanmıştı.
Bir tane “paralel devlet” değil, birkaç tane “paralel devlet” kurdurmuşlardı.
Öcalan’ın dahi yıllar öncesinden haberi vardı. Ordu içindeki bir kesimin tasfiye edileceğini ta 2005 yılında haber vermişti Abdullah Öcalan. Oslo görüşmelerine katılan MİT yetkilisi, PKK yetkilileri ile görüşürken aynen şöyle söylemişti:
“Sizinle savaşan ordu mensupları ş anda içerde!”
Amerikan Dışişleri Bakanı olan hanımefendi, Clinton, “Anlaşmamız Türk Ordusu’nda tasfiye ile sınırlıydı, ileri gittiniz!” demişti.
Yani, Türk Ordusu bal gibi tasfiye edilmişti.
Hem de hırsızlıkları, katil oldukları kesin olan, Türk Ordusu’na, yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı yıllarca savaşmış PKK’lıları, yeğenlerini dahi satabilen ahlaksızları, “Gizli Tanık” yaparak Türk Ordusu’na diz çöktürülmüştü.
Türk Ordusu’nu esir almak, moralini bozmak için, Türk subaylarını esir almak için her türlü dijital plan uygulanmıştı.
Bu hükümet, o zaman bu işleri ABD istihbaratı ile birlikte yapan Cemaate “çete” demiyordu.
Meğer onlar “çete” değildi! Başbakan; “Ne istediler de vermedik?” diyordu. Cemaat üyelerini en önemli makamlara kim getirmişti?
Kozmik odalara Cemaat yetkililerini yani ABD yetkililerini kim sokmuştu?
Cemaat üyelerini “çeteleri” devletin en önemli makamlarına kim getirmişti?
Sık sık “Okyanus ötesine” teşekkürlerini, minnetlerini sunan kimdi?
“Jeostratejik Oyuncu” olduğunu iddia eden ABD, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne diz çöktürmüştür. ABD’nin gücü olmasaydı, kullandığı hükümet ve Cemaat manivelaları olmasaydı, 16 Kasım 2013 tarihinde Diyarbakır’daki, Barzani’li, Şivan Perver’li ihanet toplantısı yapılabilir miydi?
Peki, şimdi ne oldu?
Zihinlerinizin sınırlarını yoklayabiliyor musunuz? Ellerinizi vicdanlarınıza koyabiliyor musunuz? Başınızı iki elinizin arasına alıp düşünebiliyor musunuz?
şimdi ne oldu da durum bu raddeye geldi?
Bütün bu yapılanlara hiç ses çıkarmayanlar, şimdi Cemaat aleyhine ellerinden ne gelirse yapıyorlar. Cemaatin ABD’deki lideri 108.000 m2.lik şatoda (hayır fakirhanede) oturuyormuş? Bir din adamı böyle beddua etmezmiş! Türkiye Cumhuriyeti başbakanına her türlü hakareti yapan, “edepsiz” dahi diyebilen bu Cemaat yetkilileri acaba bu gücü nereden alıyordu?
Böyle bir Cemaat liderinin yaptığı beddua dahi filme alınıp, bütün dünya kamuoyuna nasıl gösterilebilir? Bunu kim yapar? Bilin ki, bunu büyük bir istihbarat örgütü yapar. Bu video büyük bir savaşta ancak propaganda aracı olarak kullanılır. Bu, tam anlamıyla ABD istihbaratının işidir.
Şimdi Fethullah Gülen için AKP’liler yeni “kök” uydurmaya başladılar. Yeni görevler yüklemeye başladılar.
Peki; biz söylediğimiz zaman bizimle kavga edenler şimdi yüzümüze nasıl bakacaklar? Bu aymazlığı nasıl izah edecekler?
Hükümet tarihi ihanete imza atmaktan çekindi. Verilen görevi yerine getiremedi. Tü-ka-ka oldu.
Bu sebeple şimdi yeni bir dönem başladı. Başbakan ve hükümeti yeni bir durumla karşı karşıyadır.
İşi zordur.
Açıkça söylüyorum. Asıl savaş şimdi başlamıştır.
Eğer Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı bu savaşı kazanmak istiyorsa şunları yapmalıdır:
1) NATO tarafından fişlenen, mahkûm edilen Türk subayları mutlaka orduya döndürülmelidir. Orduya, itibarı yeniden iade edilmeli, morali yükseltilmeli, ordu yeniden ayağı kaldırılmalıdır.
2) Tecrübeli subaylar Güneydoğu’da, ABD’nin önderliğinde yapılan isyanı, savaşı bastırmak üzere, tam yetki ile yeniden görevlendirilmelidir.
3) Böyle bir ortamda başbakanın Pakistan’a gitmesi çok doğru olmuştur. Bu bir mesajdır. Pakistan dâhil, bütün müttefiklerimizle sıkı işbirliğimiz yeniden sağlanmalıdır. Komşularımızla sıfır sorun gerçekten yeniden sağlanmalıdır.
4) Başbakan; Aziz Türk Milleti! diye başlayacağı yeni meydan nutuklarında açıkça düşmanın kim olduğunu belirtmelidir. Türk Milleti düşmanının kim olduğunu mutlaka öğrenmelidir.
5) Yer adlarının, cadde ve sokak adlarının değiştirilmesi işleminden vazgeçilmelidir.
6) Hükümet, alfabemize sokulan üç yeni harfin bize ait olmadığını, iptal edildiğini açıkça ilan etmelidir.
7) T.C.’nin kaldırılması, Türk, Türkiye, Türk Milleti ibarelerinin kaldırılmasının aslında Cemaatin (ABD’nin) isteği olduğunu, “dinler arası diyalog” programının yine aynı güçlerin programı olduğunu açıkça ilan etmeli ve bu konularda şu ana kadar yapılan uygulamalardan vaz geçildiğini, bu programların bize ait olmadığını Türk milletine başbakan mutlaka deklare etmelidir.
8) Başbakan, artık Türk Milleti’nin başbakanı olduğunu açıkça ilan etmelidir. Muğlâk tabirlerden kaçınmalı, kendisine açık bir program çizmelidir. Tüm azınlıkların Türk adaletinin sağladığı eşit imkânlardan her zaman faydalanarak, tıpkı Türk halkı gibi huzur ve güven içinde yaşayacağını ilan etmelidir.
9) “Akil İnsanlar” konusunda da hata yapıldığını, ABD politikalarının kendilerini hataya sürüklediğini, bir daha bu hataya dönülmeyeceğini Başbakan açıkça ilan etmelidir.
10) Hükümetin on iki yıldır uyguladığı stratejik ve taktik hataların tümü için Türk Milletinden özür dilenmeli, bütün bu yapılanların asıl sebebini, kimlerin teşviki ile yapıldığını, amacının, hedefinin ne olduğu açıkça ilan edilmelidir.
11) Bir endişemi dile getirmeliyim. Kamuoyu önünde sürekli Başbakan ve Fethullah Gülen, dershaneler ve yolsuzluklar sebebiyle, karşı karşıya imiş gibi gösteriliyor ve bir “düello”dur sürüp gidiyor. Korkarım ki bu da yine büyük stratejinin bir parçasıdır. Açıkçası bundan endişe duyuyorum. Bu sebeple; Başbakanın şahsında, Türk Devleti ile Fethullah Gülen arasında sıkı bir işbirliği varmış gibi, sanki Fethullah Gülen büyük bir devlet yetkilisi imiş gibi bir imaj yaratılmaya çalışılmaktadır. Bu da son derece hatalıdır. Fethullah Gülen dikkate alınmamalı, yüzü sürekli millete gösterilmemelidir.
12) ABD’nin, CHP’yi iktidara getirmek istediği açıkça bellidir. Bu son derece önemli bir stratejidir. Bu durum devletimizi Suriye gibi iç savaşa sürükler. Bunu daha önce de yazmıştım. Bu sebeple; başbakan ne yapıp etmeli, yine tek başına iktidara gelmeyi sağlamalı, partinin bölünmesini önlemeli ve bundan sonra artık milli politikalar uygulamak üzere milletin tümünün desteğini almalıdır. MHP ile mutlak surette “kutsal ittifak” kurmalı, şahsî ihtiraslardan vazgeçilmeli, her iki partinin kadrolarındaki ajanlar mutlak surette bertaraf edilmelidir.
Bilmelidir ki, Türk Milletinin tümünü yeryüzünde mağlup edecek bir kuvvet henüz yaratılmamıştır. Bu, milletimizin tarihî tecrübeleri ile sabittir.
13) Düşmanı tasfiye etmede karşılaşılan güçlükler konusundaki şikâyetler mutlaka Türk Milleti’ne yapılmalıdır.
14) Stratejik, “ümmetin birliği” meselesinin ne anlama geldiğini, düşmanın bu propagandayı ileri sürerek ne yapmak istediğini mutlaka açıkça halka anlatmalıdır. Muhakkak ki “ümmetiz!” Bunu bize ABD’nin öğretemeyeceğini bilmeliyiz.
15) Başbakan; Türk milletine bugüne kadar kaybettirilen itibarın iade edildiğini, bu milletin “Batı Türk Hakanlığı” olduğunu sürekli anlatmalıdır.
16) Devletin bundan böyle yeni bir şahsiyet kazandığını, tarihî kimlik kazandığını ortaya koymak üzere, Bolayır’daki Çimpe Kalesi yeniden restore edilmeli, önüne 17 gönder dikilmeli, 17 Türk devletinin bayrakları gönderlere büyük bir ihtişamla çekilmeli, kaleye bir askeri birlik konuşlandırılmalı, devletin yeniden ayağı kalktığı bütün dünyaya ilan edilmelidir.
17) Okullardaki eğitim sistemi yeni Türk devletinin stratejik amaçlarına uygun bir şekilde yeniden dizayn edilmeli, gerçekten “Milli Eğitim” programı uygulanmalıdır. Amerikalılarla ortaklaşa kullanılan “Milli Eğitim Talim Terbiye Kurulu” değiştirilmeli, bu anlaşma feshedilmelidir.
18) ABD ile yapılan ikili anlaşmalar, AB ile yapılan anlaşmalar ve Lozan Antlaşması yeniden gözden geçirilmeli, devletin bundan böyle yeni bir tarihi hedef belirlediğini her fırsatta beyan etmelidir.
19) Sivil Toplum Kuruluşlarının ileri gelenleri ile sürekli toplantılar yapmalı, hiç birisinin devletin milli çıkarlarına, çizilen milli hedeflere itiraz etmeyeceğine dair söz alınmalıdır.
20) Hükümet, bugüne kadar uyguladığı bütün hatalardan döndüğünü, artık Türk milleti ile birlikte hareket edeceğini belirtmelidir.
21) Bütün bu tedbirler alınırken, düşman güçlerin birbirine düşürülmesi sağlanmalı, ülkemizde cirit atan ajanlar takip edilmeli, saf dışı bırakılmalıdır.
Bu tedbirler mutlaka alınmalıdır. Devlete yeni bir yön verilmeli. Tarihi hedefler yeniden belirlenmelidir.
Asıl liderliğin burada ortaya çıkacağı unutulmamalıdır.
Türk milletinin aklı ile alay edercesine, milletin subaylarına “ilk bombayı patlattığınızda birinci bombayı patlatmış mıydınız?” şeklindeki soruların kimler tarafından sorulduğunu artık milletimiz anlamalıdır. Hesabı mutlaka sorulmalıdır.
Uyarmak vatan borcumdur.
Uyanınız.
24.12.2013

İkinci Çözüm Süreci !

 

16451

Değerli dostlar,

Yukarıdaki resim bugünkü basında yayımlandı. Resmin altına da aşağıdaki haber kondu.

“Diyarbakır’daki trafik yön ve yer belirleme levhaları artık iki dilli. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, şehrin yeni yerleşim alanlarındaki çevre yollarına Türkçe ve Kürtçe trafik yön ve yer belirleme levhaları astı.

Kırsal mahallelerde de aynı çalışmanın sürdürdüğünü belirten belediye yetkilileri, bu yıl 500 kilometrelik yol ağında yer ve yön belirleme levhaları asılacağını bildirdi.

Ulaşım Daire Başkanlığı Teknik Hizmetler Şube Müdürlüğü Trafik Atölyesi ekipleri, Aralık ayında başlayan levha asma çalışmaları bazı levhalarında yerleştirilmesiyle sona erdi.

Yapılan çalışmayla 20 noktaya tava tipi, 7 noktaya tak tipi (U ve L şeklinde) çok dilli yön bulma levhaları asıldı.

Teknik Hizmetler Şube Müdürlüğü Trafik Atölyesi’nde Ocak ayında yapılan 500 adet trafik yer ve yön belirleme levhası da kırsal mahallelere asıldı.”

Daha önce defalarca yazmıştık. “Diyarbakır’ın sokak ve caddelerinin isimleri değiştiriliyor. Sokak ve caddelerden Türkçe isimler kaldırılarak Ermenice veya Kürtçe tabelalar konuluyor”, demiştik.

Buna mevcut iktidar hiç ses çıkarmıyor. Bu girişimin Çözüm Süreci‘nin bir gereği olduğunu ve bunların normal olduğunu kabul ediyorlar.

Bu hükümeti körü körüne destekleyen kimseden ses çıkmıyor. Hiç kimse bu konularda akıl yürütmüyor. Karşı gelmiyor. Ne anlama geldiğini de bilmiyor. Anlamak da istemiyor. Şaşkın vaziyette sağa sola bakıyor yandaşlar. Bu konuyu konuşmaktan, yorumlamaktan korkuyorlar. Siz ne derseniz diyiniz; “İyi de CHP de Kur’anı” yasaklamıştı diyorlar. Görüyorsunuz, hiç alakası var mı? CHP’yi savunan var m? CHP’yi ağzına alan var mı?

İşte bir milleti böyle önce şaşkınlığa uğratırlar, sonra da elinden tapusunu alırlar. Siz de şaşırır kalırsınız.

Bu yön tabelalarını, sokak levhalarını, yer adlarını değiştmek ne anlama geliyor? Buna göz yummak ne anlama geliyor. Bugün güvenlik güçlerimizle çarpışan güçler işte bu yön levhalarının, bu cadde sokak tabelalarının isimleri kendi dillerinde olsun diye çarpışıyorlar. Adamları daha niye öldürüyorsunuz ki?

Tamam, halkımız belki bunun ne anlama geldiğini bilemez! Ama belli fikir seviyesine gelmiş insanlar, güvendiğimiz, tartışmaya değer bulduğumuz kardeşlerimiz de  bilmiyorlar mı? Bu konuda tek kelime etmeyecekler mi? Bazıları;  Türkiye Cumhuriyeti’nin misak-ı millî sınırlarını İngiltere’nin çizdiğini iddia edip duruyorlar. Anadolu’da bir İstiklal Savaşı olmadığnı, Atatürk’ün Osmanlı Devleti’ni yıktığını iddia edip duruyorlar. Bu konuda son derece profesyönelce savunmalarda bulunuyorlar. Bu sakat bilgileri nasıl ve nereden elde ediyorlar, şaşırırsınız. Ama gerçek vatan bölme konularını anlatmaya gelince bilmiyorlar. Çünkü, onları da bu şekilde şartlandırıyorlar. Üzerlerine ölü toprağı atılmış. Düşmanlarını tanımak istemiyorlar.

Değerli dostlar, “sınırlarımız içindeki bir kısım şehirlerimizi kurtardık” diyorlar. Kurtardığınız şehirlerin dili değişiyor, sokaklarının, caddelerinin isimleri değişiyor. Adamlar zaten bunun için savaşıyorlar mı?

Devlet yetkililerimizin bu savaşın “topyekûn” bir savaş olduğunu anlamaları lazım. Bu konuda strateji bilgileri, tarih bilgileri yoktur. Bunu kendilerine anlatacak danışmanları da yoktur.

Bu sebeple milletimizin bir an önce uyanması ve neler olup bittiğini anlaması gerekiyor. Bizi bu günlere getirenlerden hesap soran bir fikir seviyesine, bilgi seviyesine ulaşmak gerekiyor. Yoksa; havaalanı yaptık, köprüler yaptık  vs. gibi basma kalıp propaganda bilgileri ile içinde bulunduğumuz açmazdan çıkmamız mümkün değildir.

Hatayı anlamak, hatadan dönmek fazilettir.

Devletin devlet olarak ciddi tedbirler alması gerekmektedir. Öncelikle yer adlarınının değiştirilmesini isteyenleri, bu propagandaları kullananları, yayanları, bu propagandaları yapan siteleri ” Mesela; TESEV) , bu konuda kitap yazanları  (Mesela; Hayali Coğrafyalar ve Yer Adları) takip etmek, etkisiz hale getirmek gerekmektedir. Bu tabelaları değiştiren belediyelerin başkanlarını İçişleri Bakanı’nın görevden alması ve oralara yeni başkanlar atanması gerekmektedir.

Devletin şu anda uygulamaya koyduğu ikinci çözüm süreci de önceki gibi son derece yanlıştır. Düşmanı düşman olarak bilmek, ona göre mücadele etmek gerekir. Türk milletinin savaş anlayışı “topyekûn savaş” tır. Silahlı mücadele; siyasî, ekonomik, kültürel mücadele ile desteklenmedikçe başarıya ulaşmak mümkün değildir. Kaldı ki nizamî ordunun şehir gerillasına, kır gerillasına karşı savaşa sürülmesi de son derece yanlıştır.

Tam bir kaht-ı rical dönemindeyiz. Allah milletimizin yar ve yardımcısı olsun.

Uyarmak vatan borcumdur. Uyanınız.

Bayburt’un Kurtuluşu

Değerli dostlar,

Vatanamızın her tarafı güzel. Çok şükür, vatanın tapusu henüz bizim elimizde.. Allah zeval vermesin. Bugün Bayburt’un 98.. kurtuluş yıldönümü. Bendeniz de “övünmek gibi olmasın ama” Bayburt’luyum.

Biliyorsunuz, Bayburt’un yaşağıdığı, Ermenilerin ve Rusların zulüm yıllarını anlatan bir roman yazmıştım. Takip edenler mutlaka bilirler. Romanın adı KADIN MİLİSLER idi. İnanıyorum ki birçoğunuz okumuşsunuzdur.

 

Çok uzun yıllar Bayburt’a gitmemiştim. Çocukken çıkmıştım  Bayburt’tan. 33 yılın üzerine Bayburt’a gittiğimde köyümün mezarlığında dedemin mezarını bulamamıştım. Babamın babası olan Terzi Hasan’ın mezarı bir yerde yoktu. Bulmak için çok araştırdım. Sonra öğrendim ki, Ermenilerin Taşhanlar’da gaz dökerek yaktıkları insanlar arasında imiş. Dedemi de Ermineler yakmışlardı. Bunun üzerine araştırmalarımı derinleştirdim ve sonra birikimlerimi bir roman olarak yazdım.

Allah o günleri bizlere bir daha yaşatmasın.

Henüz aklımız başımızda iken, henüz imkânlarımız var iken vatanımızın, bayrağımızın, mukaddesatımızın ve vatan tapumuzun kıymetini bilelim.

Bu vesile ile Bayburt’un 98. kurtuluş yıldönümünü kutluyorum.

Allah bir daha bu milleti kurtuluş mücadelesi vermeye mecbur etmesin.

“Batırdılar Memleketi”

Değerli AK Parti yanlısı dostlarım,

Ülkenin mevcut durumu karşısında sizlerle polemiğe girme niyetinde asla değilim. Kimse ile hiçbir şeyi tartışmak niyetinde değilim. Sadece ve sadece ülkemizin içinde bulunduğu durumu samimiyetle görmenizi istiyorum. Hatadan dönmek bir erdemdir.

Değerli kardeşlerim,

Düşman yurdunuza girdiğinde kurmuş olduğunuz hiçbir düzen elinizde kalmaz. Yaşadığınız sırça köşkleri size kimse bırakmaz. Sıcak yuvanızı, katlarınızı, yatlarınızı, paralarınızı düşman size bırakmaz. Bunu iyi bilin. Suriye halkının durumunu gözönüne alın. Yaşadığımız Balkan faciasını düşünün.

Vatanımıza doğru yaklaşan çok büyük tehlike var. Hatta savaşın içindeyiz bana göre. Görüyorum ki size hiçbir şey etki etmiyor. Hiçbir şey sizi sarsmıyor. Şehitler sarsmıyor, bombalar sarsmıyor, yaklaşan Üçüncü Dünya savaşı tehlikesi sarsmıyor. Hala size sunulan sahte uçak gemilerine aldanıyorsunuz. Yahu hiç olmazsa sizleri
aldatmaya yönelik yapılan bu alçak propagandaların sahtelillğini, samimiyetsizliğini anlasanız. Sizlerin dikkatini, samimiyetini hiçe sayıyorlar. Sizleri çantada keklik kabul ediyorlar. Sizin gönlünüzü çok güzel alıyorlar. Aldanmayın lütfen.

Ve lütfen uyanın. Büyük tehditlerle karşı karşıyayız. Alışmış olduğunuz ortamdan çıkın. Şöyle etrafınıza bir bakın lütfen.

Bizler panik halinde iken, “neler yapmalıyız” diye düşünürken, uykularımız kaçarken, çareler ararken, sizlerin bu kadar ilgisiz kalmanız, tehlikeyi görememeniz son derece yanlış. Bu bizi çok korkutuyor. Hatta bizi en çok korkutan olay da bu. Yarın kalkıp bizim boğazımıza sarılacaksınız. Çünkü düşman propagandası sizi öyle yönlendirecek. O propagandaların da amacını anlayamayacaksınız ve gerçekten tetiği bize çevireceksiniz. Allah korusun. Bunu görür gibiyim.

Zaman zaman AK Parti yanlısı yazarların pişmanlıklarını, doğru değerlendirmelerini sizlerle paylaşıyorum. Tabii ki soruyorum, bugün bunu yazan insanlar, şimdiye kadar bu hataları neden görmediler. Neden yazmadılar. İşin bu yanı büyük bir bilmece tabii. Herhalde maddi sebeplerle partizan yazılar yazdılar. Ama günah değil mi, vebal değil mi? Bunca insanın kanına girdiler. Ve devletimizi uçurumun kenarına getirdiler. Yazık değil mi?

Bahsettiğim o yazarlardan biri Yusuf Kaplan. Yusuf Kaplan’ı şahsen tanıyorum. Samimi bir insandır. Tıpkı Ahmet Taşgtiren gibi.

Bugüne kadar Yeni Şafak Gazetesi’nde yazdı. Yeni Şafak Gazetesi yıllardır AK Parti’nin resmî yayın organı gibi yayın yaptı. Zaten “organik bağları” var, biliyorsunuz.

 

Yusuf Kaplan bu hilelere, yalanlara, akılsızlıklara dayanacak bir insan değildi. Nihayet isyan etti.

Diyanet TV.nin prgramında içini bir güzel döktü. Ve aşağıdaki sözleri söyledi.

(İlgili videoyu facebbook sayfamda paylaştım. Oradan izleyebilirsiniz.)

Bakın neler söyledi Yusuf Kaplan:

 

SURİYE’DE VE MISIR’DA HATA YAPTIK‘

Suriye’de hata yaptık, Mısır’da hata yaptık. “Sıfır Sorun” politikası fikir olarak süper, muazzam ama romantik. Hiçbir karşılığı yok bunun. Bölgedeki gerçeklerle örtüşmeyen, hiçbir karşığılığ olmayan bir şey.

‘JÖLELİLER, ŞUNLAR BUNLAR, YALAKALIKLA MEMLEKETİ BATIRDILAR‘

Ben yüreği yanan bir Müslüman olarak konuşuyorum. Millet ileri geri konuşmasın. Ben konuşmayacaksam kim konuşacak. yalakalık mı yapacağım ben burada. Yeter ya batırdılar memleketi. Yalakalık yapa yapa. Jölelilerle, şunlarla, bunlarla, habire gaz veriyorlar; memleketi batırdılar ya.

‘MANYAK MISIN SEN‘

İçeride çok büyük çatışma yaşanıyor, Türkiye’de. Nereye gidecek belli değil, dışarıda kuşatıyorlar. Basiret, feraset lazımdı. Romantizmle olmaz bu. Burada şu yapılması lazımdı. Bundan sonra yapılması gereken şeyleri söylüyorum: Kesinlikle biz ayaklarımızı rahat yere basacak durumda değiliz. Aklımızı başımıza devşirelim. AB ile ilişkilerimizi buzdolabına kaldırdık. Manyak mısın sen, Avrupa Birliği ile ilişkileri neden donduruyorsun. Bu adamlara güvenilmez. Ayaklarımızı yere basacak şekilde hazırlık yapmamız lazımdı bizim. Ayaklarımızı sağlam basacak durumda değiliz. Bizim NATO ile ilişkilerimizi devam ettirmemiz lazım. Vururlar kafamıza çökertirler.

‘AKP İKTİDARDA AMA KESİNLİKLE İKTİDAR ONLARIN ELİNDE DEĞİL’

Bu ülkenin çocukları güya iktidarda ama iktidar onların elinde değil. Hariciyesi değil, kültürü değil, medyası değil, entelektüel akemisi değil. Ayağımızı yorgana göre uzatmamız gerekiyor. Yanlış yoldayız…”

E be kardeşim, şimdiye kadar neredeydiniz? Herhalde Yeni Şafak’ta yazmana artık izin vermezler!

 

Değerli AK Parti’li kardeşlerim, hatadan dönmek fazilettir. Bu çok büyük bir savaş oyunu. Bu oyun sizlerin hataları görmenizle bozulabilir ancak.
Lütfen hatalarınızı görünüz. Bizler kardeşiz, unutmayınız. Yusuf Kaplan; “Batırdılar Memleketi” diye isyan ediyor. Memleketi batıranları lütfen siz de tanıyınız.

Uyarmak vatan borcumdur. Uyanınız.

 

Onlar Sizden Değiller

Değerli dostlar, Abdullah Alagöz üstadım, 28 kişinin şehit olduğu Ankara saldırısı ile ilgili olarak yazmış olduğu bir yazıya lütfedip bendenizi de etiketlemiş. Ben de o yazının hemen altına aşağıdaki yorumu yazdım. Sizlerin de okuyabilmeniz için burada paylaşmayı uygun buldum.

Devlet yetkililerini hedef alarak diyor ki Sayın Abdullah Alagöz: “O makamda durmanız sakıncalıdır, hemen o makamı terkedin.”


Yorumum aşağıdnaki gibidir:


Çok yerinde bir istek üstad! Bu dileğinize aynen katılıyorum.

Ama değerli üstadım, kime söylüyorsunuz bunu! Kim duyuyor, kim anlıyor? Onların işi anlamak, dinlemek değil ki! Onların işleri sizce malum!

Onlar sizin endişenizi taşımıyorlar ki! Onlar sizden değiller ki! Onlar, emin olulnuz, Atatürk’ün büyük bir öngörü ile bahsini ettiği “dahilî bedhahlar” dır.

Onlar, devlet, millet, tarih, toprak, tapu, demokrasi, özgürlük, düşman kavramlarını bilmiyorlar ki!

Onlar sizden değiller ki!

Sizden olan, hiç TRT Şeş diye bir kurumu kurar mıydı?

Sizden olan, yer adlarını değiştirip Ermeni adlarını, Rum adlarını beldelerimize koyar mıydı?

Sizden olan, Diyarbakır’ a “Amed” der miydi?

Sizden olan, isyancıların heykellerini diker miydi?

Sizden olan, sizin de buyurduğunuz gibi, Habur rezaletini, Oslo rezaletini, “açılım” rezaletini, “çözüm süreci” rezaletini bu millete yaşatır mıydı?

Sizden olan, bu kadar acı olay karşısında, bu kadar şehit karşısında, bu kadar çaresizlik, becerisizlik, öngörüsüzlük, ufuksuzluk karşısında hala görevde olabilir miydi?

Değerli Abdullah Alagöz üstadım, biliyorsunuz ki biz de sizler gibi dertliyiz. Lafı uzatmanın da faydası yoktur. Başınızı ağrıtmayayım.

Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin.

Allah yar ve yardımcımız olsun.

Bendeniz zat-i alinize, bizi de yazıdan haberdar etme nezaketini gösterdiğiniz için, teşekkür ediyorum.

Kaleminize, yüreğinize sağlık.

Elbette Allah’ın da bir hesabı vardır. Allah hesabı çabuk görendir.

Türk milletinin suskunluğunu korkaklığına yoranların aldandığını hep birlikte göreceğiz.

Size en samimi saygılarımı sunuyorum.

Hayırlı geceler diliyorum.

Savaş Artık Bir Sır Değil

Değerli dostlar,

 

Ankara patlaması ile ilgili yorum yaparken; “Dünya sistemi ve onu yöneten üst aklın böylesine kudurması, kanaatimce yakın zamanda çökeceğinin de bir işareti” diye yorum yapmış bir çok büyük yandaş stratejist (!)

Düşmanlarımız yakın zamanda çökecekmiş. Tabii ki bunun için dua ederiz. İnşallah! En kısa zamanda deriz.

Değerli dostlar, bize düşen, parti gözlüğünü çıkararak içinde bulunduğumuz durumu bütün çıplaklığı ile görmek ve ona göre tedbir almaktır. Şimdi hamasi propagandalar yapmanın zamanı değil. Düşmanı “çökecek” diye küçümseyerek ortadan kaldırmanın imkânı yoktur. Bunun yerine bizim hazırlıklarımızın neler olduğunu tartışsak, kendi üstün savaş gücümüzle milletimize moral versek daha iyi olur.

Rusya şu anda Suriye üzerinde Türk uçaklarının uçmasına izin vermiyor. Obüslerimizle ancak 40 km. lik bir mesafeye uzanabiliyoruz. Ve elimiz kolumuz bağlı. Hiçbir şey yapamıyoruz. Bu bir gerçek.

Ankara patlamasını gerçekleştiren kişinin Suriye’den ülkemize sızan bir YPG militanının olduğu açıklandı.

Önemli olan; bu üç milyonluk göçmen kitlesi ile birlikte ülkemize giren ajanları, savaşçıları ayırıp geri gönderebilecek bir devlet gücünde olmaktı. Önemli olan, yeğenim doktor Murat’ın anılarında anlattığı Güneydoğu’da savaşan sünnetsiz Hollandalıları ayırabilmekti.

Önemli olan; mayınla döşenmiş 911 km. lik güvenli bir sınırın neden güvensiz hale getirildiğini anlamaktı. Hangi üst akıl bunu tavsiye etmişti yöneticilerimize? Neden sınırımız yol geçen hanına döndürülmüştü? Bunları izah eden var mı?

Rus uçağının düşürülmesi ile ilgili olarak birçok şey yazıldı. Bu uçak düşürme işinin bir strateji, bir yemleme olduğunu, Rusya’nın ondan sonra takip ettiği devlet politikalarının hepsini önceden planladığını yazıyor strateji uzmanları.

Bakın bir emekli general Rusya’nın hazırlıkları konusunda neler söylüyor:

“Rusya, Karadeniz Bölgesi’ne (Güney Askeri Bölgesi), ordunun savaşa hazırlık seviyesinin test edilmesi için büyük çaplı müşterek bir tatbikat yapma aşamasında. 8 bin 500 asker, 900 askeri araç, 200 uçak ve helikopter ile 50 savaş gemisinin katılacağı tatbikat, Türkiye’ye ve Suriye’ye müdahale edecek diğer ülkelere bir uyarı niteliğinde. Ayrıca, Rusya 10 Şubat 2016’da, Türkiye’ye yakın Karadeniz Bölgesi’ne 40 savaş uçağı ve helikopter konuşlandırdı.
Bu resim, Putin’in savaşı ciddiye aldığı ve Türkiye’nin Suriye’ye girmesi durumunda harekât ortamını şekillendirdiğini ortaya koyuyor.
Rusya; Hazar Denizi’nde, Karadeniz bölgesinde, Doğu Akdeniz ve Suriye harekât ortamında savaş hazırlıklarını yapmış ve konuşlanmış durumda. Türkiye’nin Suriye sınırını geçmesiyle birlikte, yurt içinde hava üsleri (İncirlik, Diyarbakır ve diğerleri), komuta-kontrol sistemleri, havaalanları, karargâhlar, silah ve mühimmat depoları, elektronik ve muhabere sistemleri, ulaştırma altyapısı tahrip edilecek şekilde Rusya’nın hedef listesini hazırlamakta olduğu bir sır değil.” (Naim Babüroğlu-Emekli Tuğgeneral. gercekgündem.com)

Hayır düşman çökmüyor. Çalışıyor, güçleniyor, ittfaklar kuruyor, bizi yalnızlaştırıyor. Bizi “mutlak yalnızlığa”, bizi “onursuz yalnızlığa” itiyor. Bunun için tam anlamıyla “devlet politikaları” izliyor. Putin Kırım’ı aldığında; “Ben Kırım’ı aldım. Meclisinin gönderine de Rus Bayrağını çektim. Rusya Kırım’ı zaptetmiştir. Nokta!” demişti. Hatırlayınız.

Biz ise kendi şehirlerimizi kurtardığımızı, kendi topraklarımızı geri aldığımızı ve kendi il ve ilçelerimize Türk Bayrağı çektiğimizi söylüyor ve övünüyoruz.

İç savaşı ve şimdi Üçüncü dünya savaşını anlamayan, anlayamayan tek ülke bizim ülkemiz.

Değerli dostlar, savaş artık bir sır değil.

Devletlerin; böyle kader günlerinin olduğu, bu günleri tanımlayabilecek, anlayabilecek, çözüm üretebilecek “devlet aklı” olan kurmay düşünürlere ihtiyacı olduğu açıktır.

Sayın büyüklerimizin danışmanları arasında çoluk çocuk da var, biliyorsunuz. 90 yıllık tecrübesi ile Prof. Halil İnalcık “Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesinin amacı Türkiye’ye saldırmaktır” diye açıklamıştı. Bu düşünce, bizim danışmanların, başdanışmanların hiçbirinin aklının ucundan bile geçmemiştir. Bizim danışmanlarımız şu anda 19 Şubata kadar orta öğretimde öğrencilerin seçmeli ders olarak Kur’an derslerini seçmeleri ile ilgili fikir jimnastiği içindeler. Bizim danışmanlar; molların, melelerin, Alevi dedeleri’nin Ortaçağ’da olduğu gibi işlevlerini nasıl yerine getirebileceklerinin büyük planlaması (!) içindeler. Bizim büyük başdanışmanlarımız halen saraydaki “uygunsuz ilişkilerin” ne aşamada olduğunu tartışma tavındalar.

Ülkemizde iç savaşın bütün şiddetiyle sürdürüldüğü, Üçüncü Dünya Savaşı’nın bölgemizde bütün şiddetiyle sürdüğü artık bir sır değil.

Ne diyordu Çin Atasözü: Düşmanını bil, yenilmez olursun.

Biz şu anda dostumuzun düşmanımızın kim olduğunu dahi bilmiyoruz. Bilen varsa beri gelsin. Rusya mı, ABD mi, Esad mı, Suriye mi, İran mı, KCK mı, PKK mı, PYD mi, YPG mi? Düşman kim?

Aziz milletime arz ederim.