Aylık Arşiv: Nisan 2008

Bir Daha Düşünün

Bundan tam üç yıl önce yazdığım aşağıdaki yazıyı bugünkü önemine binaen tekrar bilgilerinize sunma ihtiyacı duydum. Bu yazıyı, Türkiye’nin problemlerini sadece yandaş olup olmamak şeklinde yorumlayan, partiden ve siyasetten başka hiçbir derdi, tasası olmayanlara ithaf ediyorum. Saygılarımla.

Milli Bir Entelijansıya İhtiyacı

Önce Türk Yurdu Dergisi’nin Aralık 2006’da yayınlanan 232. sayısından aşağıdaki tespitleri özetle sunmak istiyorum.

“Devletler bir kurucu kadro tarafından kurulur. Buna İbn-i Haldun “asabiye” diyor. Haldun asabiye’yi “dayanışma gücü”, “bağlayıcı güç” olarak ifade ediyor. Yani devletlerin bir dayanışma gücü, bir bağlayıcı güç tarafından kurulduğu ifade edilmek isteniyor. Bu kurucu veya dayanışma gücüne aynı zamanda “soy asabiyesi” deniyor.  “Soy asabiyesi veya nesep asabiyesi”… Bu da belli bir soydan olan, belli bir etnisiteden olan, aynı dili konuşan ve aynı dinden olan, homojen bir insan kümesi anlamına geliyor.

Bu bağlayıcı veya dayanışmacı güç devleti kuran güç olduğu gibi, devleti bütün ömrü hayatı boyunca da en büyük sadakatle ayakta tutacak olan güçtür. Ola ki günün birinde devletin başına büyük bir felâket gelirse, o zaman da devleti canı ile kanı ile müdafaa edecek olan kurucu güçtür.

Yeryüzünde birkaç Türk’ün, birkaç Fransız’ın, birkaç İngiliz’in bir araya gelerek kurdukları bir devletten bahsedilemez. Buna tarih şahit değildir.   Belki ABD. için böyle bir tez ileri sürülebilir, ama ABD’ye göç eden ve bu devleti kuran Avrupalıların ortak paydaları vardı.

Avrupa Birliği’nin kurulmasında da ters bir ivme vardır. Haldûn bir büyük devletin kuruluşunda önce nesebin, sonra sebebin geleceğini söylüyordu. Hâlbuki AB’nin kurucu mimarları sebebi öne almış vaziyetteler. Bugünkü Avrupa Birliği’nin böyle bir kurucu asabiyesi yok. Avrupa Birliği, bir multinasyonel ve süpranasyonal oluşum, resmen olmasa bile hem büyük ölçekte fiilen ve hem de nihaî hedef olarak, bir federasyon, üye devletlerin ve milletlerin, daha doğrusu seçkin üye devletlerin iradeleriyle oluşturulan ‘milletler üstü’ – milletlerarası değil – yeni bir millet ve yeni bir devlet oluşumu projesi. Ama bu manada bir asabiyesi yoktur. Bu sebeple AB’ni meydana getiren ülkelerin zamanla derin bir iç çatışmaya girecekleri kesindir.

Osmanlı’yı da “Türk asabiyesi” kurdu. Belki bu kurucu asabiye bütün Türkleri kapsayan bir asabiye değildi, Kayı Boyu’nun asabiyesiydi. Ama bu kurucu güç sonra genişledi, daha kapsamlı bir Türk asabiyesine döndü.

Bir devlet şu dört şartı yerine getirdiği takdirde, eski terimle tebaasının veya modern terimle vatandaşının, devlete olan sadâkatini, devletle toplum arasındaki bağın sıkılığını pekiştirir. Bu dört şart da, Hürriyet, Adâlet, Emniyet ve Mülkiyet’tir. Devlet vatandaşlarına hürriyet sağlamalı, onlara adaletle muamele etmeli, emniyet duygusu içinde barındırmalı ve onların önünde mülkiyet alanları açmalıdır. Yani dünyalık mülkiyet. Ama ikinci bir “mülkiyet” kavramı daha var: Bu da “Siyasî Mülkiyet”tir ki; buna “mülkün tapusu” da diyebiliriz. Bu ikinci manasıyla mülkiyet, devletin aslî kimliğinin kimde olduğunu belirlemek demektir. Bu dört şarta sadık kalarak halka muamele edildiği takdirde bütün tebaanın sadakati en süt seviyede pekiştirilir. Lâkin meselâ bunlardan birisi, mülkün tapusuna el uzatıp, aslî kurucu asabiyenin, Türk’ün mülkü olmaktan çıkarmaya teşebbüs ettiği takdirde, ne olur? İşte Haldun bu noktada, Zilzâl Suresi’nin birinci ayetine telmihen, şöyle bir ikazda bulunur: “Bu mülkiyete, yani mülkün tapusuna el uzatılacak olursa, yer yerinden oynar”.

İşte şimdilerde söz konusu olan “mülkün tapusu”dur. Bu mülk ki bin yıldır Anadolu’yu vatan yapan Türk milletinin çocuklarının öz malıdır. Bu mülk ki Anadolu’dur, Trakya’dır. Bu mülk ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Şimdi söz konusu olan bu mülkün taksit taksit satılmasıdır, tasfiyesidir.

Bugün, biz Batı kültürüne aşkla bağlılığımızı ifade ederken Batı, oluşturduğu güç merkezleri ile giderek daha büyük nüfuza sahip olmak istemektedir. Mevcut durumlarını güçlendirmek, etki ve nüfuz alanlarını genişletmek ve saygınlıklarını artırmak için birbirleriyle kıyasıya rekabet etmektedirler.

Ve Batının hiçbir şeyi şakaya almadığı, gerçekten düşündüğünü yaptığı, dünyanın her tarafında güç bulundurduğu ve bu güçleri gerektiğinde hiç çekinmeden kullandığı, gerekirse atom bombası dahi atabilecek sadist, psikopat stratejiler izlediği açıktır. Ve daha da kötüsü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni de üzerinde operasyonlar yaptığı diğer ülkeler seviyesinde görüp, bize karşı da fütursuzca davrandığıdır.

Bugün illa da reform yapın diye baskı yapan Batı, bu politikasını iki yüz yıldır sürdürüyor. Vaktiyle “ıslahat yapın” diyorlardı. Şimdi adı değişti “reform” oldu. Türk Milleti Batının bu baskılarının ne anlama geldiğini bilmektedir. Bu kurt’un kuzuyu yemek için uyguladığı  “suyu bulandırıyorsun” taktiğidir.

Her “ıslahat” hareketinden sonra toprak kaybettik. Bu uyku halinin artık daha fazla sürdürülmesi mümkün değil. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde herhangi bir ameliyata asla izin verilmemelidir.

Önümüzdeki 20–25 yıllık dönem belirsizlikler dönemidir. Strateji uzmanlarımız bu konuları çeşitli makalelerle, kitaplarla dile getirmektedir. Dile getirilemeyen konu şudur: Türkiye Devleti; cepheden çekilen, teslimiyeti seçen, kabuğunu kıramayan, giderek büsbütün millet olma melekelerini kaybeden bir devlet olarak mı kalacaktır, yoksa ABD ve AB. nin strateji ve politikalarının çıkarlarımıza zarar verdiğini, hem de bölgenin hallaç pamuğu gibi savrulduğunu görüp, yani tehlikeyi sezip yeni bir görev mi seçecektir? Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bölgede yeni bir “yörünge” oluşturup, Batının saldırılarını karşılamayı tercih edebilecek midir?

Biz henüz, üstümüze dolu bir yağmur gibi gelen Batılılar karşısında savunmada bile değiliz. Böyle bir şeye ihtiyaç dahi duymuyoruz. Gerçekten, tarihin zirvesindeki platodan yuvarlandık.  Batıya yenildik, doğrudur. Ama bilinmelidir ki bu yenilgiler şimdi Türk Milleti için yeni galibiyetlerin başlangıcıdır.

Şimdi, boş gözlerle, sağa sola anlamsız bakmanın zamanı değildir. Yeniden yükselmek için; Batının cazibe alanından kurtulmak, ihanetten vazgeçmek ve hayat pahasına da olsa, vatanı savunma refleksine girmek gerekmektedir. Bunun için kendi kültür ve medeniyetimize gönül vermek yeterlidir.

Bunun için diyoruz ki artık bir Türk İntelijansiyası’nın mutlaka kurulması ve harekete geçirilmesi gerekir. Yani İbn-i Haldun’un tespiti ile Türk Asabiyesi’nin mutlaka ortaya çıkması ve devletin tasfi-ye edilmesinin önüne geçilmesi büyük bir vatan görevidir.

Bu sebeple, çok ivedi olarak bu toprakları vatan yapan “asabiye”nin asli unsurlarının yeniden mülke, yani vatana sahip çıkmak üzere yeni bir siyasi önderlik kurması, yeni bir entelijansiya kurması ve harekete geçirmesi şarttır.

Bugün Milli bir entelijansiyaya büyük ihtiyaç vardır.

Ruhunun derinliklerinde beş bin yıllık devlet tecrübesi taşıyan Türk Milleti kendi içinden bu entelijansıyayı, yeni kurucuları mutlaka çıkaracaktır.

İnanıyorum ki, “mülkün tapusu söz konusu olduğunda yer yerinden oynayacaktır.”

Mikdat Topçu
Eyüp, 20.04.2008

“Yeni Bir Siyasi Önderlik Gerekiyor”

Bir cesaret ve basiret örneği insan! Bir yiğitlik timsali insan! Belki Türk milletinin umudu olabilecek bir aydın. Asker kökenli, milletin güvendiği bir aydın. Milletin hasretle ihtiyaç duyduğu bir aydın. Milletin belki Atatürk’ten sonra beklediği lider.

Yeter artık, millet birine güvenmek istiyor. Türk milleti başına bir lider istiyor. Türk milleti liderini arıyor. Bir gün mutlaka çıkacak diye bekliyor. Hep aldatılmaktan bıktık. Taşra siyasetçilerinin vaatlerinden bıktık. Benim işçim, benim köylüm, benim memurum diyen, seçimlerde üç anahtar vaat eden ortaçağ politikacılarından kurtulmanın zamanı gelmedi mi?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yeniden siyasi örgütlenmeye, cesur kadrolara, fedakar insanlara ihtiyacı var. Devlet kadrosuna ihtiyacı var. Makûs talihimizi değiştirecek yeni lidere ihtiyacı var. Bu ihtiyacı tespit eden emekli General Osman Pamukoğlu, Bolu Türk Ocakları Şubesi’nin Bolu’da düzenlediği “Milli Meseleler” konulu konferansta bakınız neler söylemiş:
(…)
“Kuzey Irak harekâtından 7 günde çıkarsın. O kadar belli ki, o kadar net ki her şey. Sonbahar kabakları vardır, onlar kadar açık ve net kardeşim. Hiç bir bilinmezlik yok. Yapılacak olan şu; Biz bu işlerin üstesinden geliriz. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Bunun tersini düşünenin alnını karışlarım. Ama bu kolay olmaz, kolay olmayacak. Bu yepyeni bir siyasi örgütlenme, cesur adamlar, cesur kadrolar, fedakar insanlar ister. Sıradan bir siyasi mücadele olamaz. Devlet kadrosu, bunun başka yolu yok. Başka bir yolu varsa hep beraber görürüz. Yapsınlar görelim. Şu an milletin kendini iyi hissetmesini sağlayacak en küçük bir şey yok. Rahatlatıcı bir şey yok. Yeni siyasi bir örgütlenme, yeni bir siyasi çıkış ve yeni bir siyasi önderlik gerekiyor .”

İşte kesin ve gerekli tespit bu. İşte lider tespiti bu. Hep yenilik diyorlar, hep irticadan bahsediyorlar. Bugün devleti hasbelkader idare edenlerin kendilerini yenilemek hiç akıllarına gelmiyor. Batı dayatırsa “ıslahat” hareketleri yapıyorlar. Halbuki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin esas sorunu “lider” sorunudur. Çünkü bu ülke sıradan devlet adamları ile idare edilebilecek bir ülke değildir.

Yüzyıllardır Türk aydını milletine rehberlik edememektedir. Türk aydını Batı ile olan mücadelemize hiçbir şekilde itibar etmiyor, bu mücadeleyi gereksiz buluyor. Demokrasi, globalleşme, hümanizm gibi, gerçekte son derece “stratejik” tabirlerin yaldızlı propagandasının etkisinde kalarak, artık çağın da değiştiğini düşünerek, dost düşman tanımaz hale gelen aydın, üç yüz yıldır topraklarımızın kaybedilmesine, milletimizin Rumeli topraklarından geri çekilmesine, milyonlarca insanın göç yollarına düşmesine, sefalet çekmesine, açlık sınırı altında yaşamasına, kalkınma yarışında geri kalmasına, mevcut milli sınırlarımızın korunmasında şu anda bile zafiyet göstermesine sebep olmuştur.

Türk aydını Batının Türkiye’ye bakışını tehlikeli bulmamaktadır. Acaba, bu kadar sorunların içinde bulunan ülkemize AB ‘nin iki önemli başkanı neden geldi. Yollarına kırmızı halıları neden serdiler! Bilmiyorlar mı ki Batı bize “şaşı” bakmaktadır. Türk milleti bunları elbette not etmiştir.

Sayın Osman Pamukoğlu aynı yazıda:

, “PKK’nın bizim topraklarda, Kuzey Irak ve İran’da 13 bin silahlı adamı var. Gayri nizami harp usulleri ile çarpışıyorlar. Adamların muharebe taktiği var, pusu ve baskın. PKK bizim topraklarımızda bağımsız devleti şekillendirmek istiyor. ABD, Avrupa siyasi ve lojistik desteğini bunun içine alıyor.” diyor.

Aslında Batının bize bakışı hakkında bir tespit yapmaktadır. Durumu ciddiye almaktadır.
Batı’nın Türkiye’ye bakış açısı bellidir. Düyun-u Umumiye’de, kapitülasyonlarda gereğini yapan, imparatorluğumuzu parçalayan, bize Sevr’i dayatan, ambargolar koyan, önümüze PKK’yı koyan, Kıbrıs’ta, Ermeni soykırım meselesinde tam anlamıyla karşımızda olan, Gümrük Birliği meselesinde Türkiye’yi 100 milyar dolar zarara uğratan, AB’ne üye olarak sizi alacağız diyerek yarım yüzyıldır bizi kapısında bekleten, üyemiz olacaksınız diyip, ama yukarıda bahsi geçen bütün konularda tam anlamıyla stratejik olarak ve Osmanlı-Batı ilişkileri devam ediyormuş gibi, Çanakkale devam ediyormuş gibi tavır koyan, bizi her an denetim altında tutan Batı’nın temel bakış açısı “Şark Meselesi”dir.

Avam Kamaları’nda, Avrupa Parlamentoları’nda ülkemizle ilgili olarak söylenen sözler hafızalardadır. Siyaset adamlarının, bilim adamlarının, hatta edebiyatçıların, milletimiz için neler düşündüğü ve söylediği tarihin hafızasında mevcuttur. Beş yüz yıldır Batı’lı düşünürlerin rüyası olan Avrupa Birliği, bugün gerçekleşmiştir. Türkiye’nin bu birliğe girmek politikası bile talihsiz bir politikadır. Hala İstanbul’a ve Boğazlara hakim, hala Anadolu’ya ve Kıbrıs’ın kuzeyine hakim, hala Türk ve İslam dünyasının ümidi olarak var olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti karşısında kurulan Avrupa Birliği, gerçekte Avrupa İmparatorluğu’dur. Bunun çok iyi anlaşılması gerekir. Sokaktaki adamın, sıradan ekonomistin, hasbelkader profesör olmuş yarı aydınların, konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan vekillerin anlayacağı bir konu değildir bu… Bu konu Türkiye için çok ciddidir ve hayatidir.

Çünkü Anadolu gerçekten netameli yerdir. Anadolu’da üç büyük imparatorluk batmıştır. Onlarca devlet batmıştır. Bu toprakların savunulması zordur. Bu topraklar kutsaldır, bu topraklar çetindir. Bu sebeple 1071’den beri Anadolu’da bulunan Türklerin bu toprakları nasıl savunduğunu, İran’la ve Batı ile ilişkilerini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin liderlerinin çok iyi bilmesi gerekir.

Anadolu’yu savunmak, burada tutunmak gerçekten maharet ister, lider ister, kadro ister Bu savunma sıradan bir siyasi mücadele ile yapılamaz. .

“Türk Milleti, başında bulunan liderin -her şeyden önce- bir ilahi misyonunun olduğuna inanmalıydı. İlahi misyon! Türk milletinin hanlarına, hakanlarına, hükümdarlarına yüklediği anlam. Bu anlayış Türk milletinde İslamiyet’ten önce de, sonra da vardı. Bu anlayışı Orhun Abideleri’nde okumak mümkündür. Bu anlayışı Selçuklularda bulmak mümkündür. Bu anlayışı Osmanlılarda bulmak mümkündür. Derviş Gazi’lerin, Sarı İmam’ların, Şeyh Edibali’lerin görevi her halde bu olmalıydı! Öyle ki, hatırlayınız, Kanuni Sultan Süleyman Osmanlı tahtına oturduğu zaman, halk, Kur’anda zikredilen peygamber Sultan Süleyman’la ilgili ayetlerin Kanuni’ye de atfedildiğini düşünmüş ve Kanuni’nin padişahlığını “hayra” yormuştur.”

Sayın Emekli General Osman Pamukoğlu bize bunları düşündürdü. Ve düşündürdü ki, Türk milleti yeniden yükselmenin, yeniden büyük devlet olmanın tohumlarını içinde taşımaktadır. Bu hars milletimizin genlerinde vardır, hazırdır. Zamanı gelince yerden biter gibi bu milletin içinden yeni liderler çıkacaktır.

ABD. ve AB. Liderlerini Ortaçağ imparatorları imiş gibi karşılayanları, Batının Doğuya doğru yaptığı hücumların Haçlı saldırısı olduğunu anlamak istemeyenleri, bu saldırıları stratejik olarak Anadolu’da karşılayanları, Batının Ortadoğu’ya yerleşmesine göz yumanları tarih ve Türk milleti affetmeyecektir. Türk milleti zaten onları gerçek devlet adamı gibi görmemektedir.

İnanıyorum ki, Türk milleti yeniçağda yeni liderlerini bağrından çıkaracaktır.

Osman Pamukoğlu Paşa bu yaklaşımları ile en azından bize ümit vermektedir.

Mikdat Topçu

15 Nisan 2008