Bundan tam üç yıl önce yazdığım aşağıdaki yazıyı bugünkü önemine binaen tekrar bilgilerinize sunma ihtiyacı duydum. Bu yazıyı, Türkiye’nin problemlerini sadece yandaş olup olmamak şeklinde yorumlayan, partiden ve siyasetten başka hiçbir derdi, tasası olmayanlara ithaf ediyorum. Saygılarımla.
Milli Bir Entelijansıya İhtiyacı
Önce Türk Yurdu Dergisi’nin Aralık 2006’da yayınlanan 232. sayısından aşağıdaki tespitleri özetle sunmak istiyorum.
“Devletler bir kurucu kadro tarafından kurulur. Buna İbn-i Haldun “asabiye” diyor. Haldun asabiye’yi “dayanışma gücü”, “bağlayıcı güç” olarak ifade ediyor. Yani devletlerin bir dayanışma gücü, bir bağlayıcı güç tarafından kurulduğu ifade edilmek isteniyor. Bu kurucu veya dayanışma gücüne aynı zamanda “soy asabiyesi” deniyor. “Soy asabiyesi veya nesep asabiyesi”… Bu da belli bir soydan olan, belli bir etnisiteden olan, aynı dili konuşan ve aynı dinden olan, homojen bir insan kümesi anlamına geliyor.
Bu bağlayıcı veya dayanışmacı güç devleti kuran güç olduğu gibi, devleti bütün ömrü hayatı boyunca da en büyük sadakatle ayakta tutacak olan güçtür. Ola ki günün birinde devletin başına büyük bir felâket gelirse, o zaman da devleti canı ile kanı ile müdafaa edecek olan kurucu güçtür.
Yeryüzünde birkaç Türk’ün, birkaç Fransız’ın, birkaç İngiliz’in bir araya gelerek kurdukları bir devletten bahsedilemez. Buna tarih şahit değildir. Belki ABD. için böyle bir tez ileri sürülebilir, ama ABD’ye göç eden ve bu devleti kuran Avrupalıların ortak paydaları vardı.
Avrupa Birliği’nin kurulmasında da ters bir ivme vardır. Haldûn bir büyük devletin kuruluşunda önce nesebin, sonra sebebin geleceğini söylüyordu. Hâlbuki AB’nin kurucu mimarları sebebi öne almış vaziyetteler. Bugünkü Avrupa Birliği’nin böyle bir kurucu asabiyesi yok. Avrupa Birliği, bir multinasyonel ve süpranasyonal oluşum, resmen olmasa bile hem büyük ölçekte fiilen ve hem de nihaî hedef olarak, bir federasyon, üye devletlerin ve milletlerin, daha doğrusu seçkin üye devletlerin iradeleriyle oluşturulan ‘milletler üstü’ – milletlerarası değil – yeni bir millet ve yeni bir devlet oluşumu projesi. Ama bu manada bir asabiyesi yoktur. Bu sebeple AB’ni meydana getiren ülkelerin zamanla derin bir iç çatışmaya girecekleri kesindir.
Osmanlı’yı da “Türk asabiyesi” kurdu. Belki bu kurucu asabiye bütün Türkleri kapsayan bir asabiye değildi, Kayı Boyu’nun asabiyesiydi. Ama bu kurucu güç sonra genişledi, daha kapsamlı bir Türk asabiyesine döndü.
Bir devlet şu dört şartı yerine getirdiği takdirde, eski terimle tebaasının veya modern terimle vatandaşının, devlete olan sadâkatini, devletle toplum arasındaki bağın sıkılığını pekiştirir. Bu dört şart da, Hürriyet, Adâlet, Emniyet ve Mülkiyet’tir. Devlet vatandaşlarına hürriyet sağlamalı, onlara adaletle muamele etmeli, emniyet duygusu içinde barındırmalı ve onların önünde mülkiyet alanları açmalıdır. Yani dünyalık mülkiyet. Ama ikinci bir “mülkiyet” kavramı daha var: Bu da “Siyasî Mülkiyet”tir ki; buna “mülkün tapusu” da diyebiliriz. Bu ikinci manasıyla mülkiyet, devletin aslî kimliğinin kimde olduğunu belirlemek demektir. Bu dört şarta sadık kalarak halka muamele edildiği takdirde bütün tebaanın sadakati en süt seviyede pekiştirilir. Lâkin meselâ bunlardan birisi, mülkün tapusuna el uzatıp, aslî kurucu asabiyenin, Türk’ün mülkü olmaktan çıkarmaya teşebbüs ettiği takdirde, ne olur? İşte Haldun bu noktada, Zilzâl Suresi’nin birinci ayetine telmihen, şöyle bir ikazda bulunur: “Bu mülkiyete, yani mülkün tapusuna el uzatılacak olursa, yer yerinden oynar”.
İşte şimdilerde söz konusu olan “mülkün tapusu”dur. Bu mülk ki bin yıldır Anadolu’yu vatan yapan Türk milletinin çocuklarının öz malıdır. Bu mülk ki Anadolu’dur, Trakya’dır. Bu mülk ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Şimdi söz konusu olan bu mülkün taksit taksit satılmasıdır, tasfiyesidir.
Bugün, biz Batı kültürüne aşkla bağlılığımızı ifade ederken Batı, oluşturduğu güç merkezleri ile giderek daha büyük nüfuza sahip olmak istemektedir. Mevcut durumlarını güçlendirmek, etki ve nüfuz alanlarını genişletmek ve saygınlıklarını artırmak için birbirleriyle kıyasıya rekabet etmektedirler.
Ve Batının hiçbir şeyi şakaya almadığı, gerçekten düşündüğünü yaptığı, dünyanın her tarafında güç bulundurduğu ve bu güçleri gerektiğinde hiç çekinmeden kullandığı, gerekirse atom bombası dahi atabilecek sadist, psikopat stratejiler izlediği açıktır. Ve daha da kötüsü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni de üzerinde operasyonlar yaptığı diğer ülkeler seviyesinde görüp, bize karşı da fütursuzca davrandığıdır.
Bugün illa da reform yapın diye baskı yapan Batı, bu politikasını iki yüz yıldır sürdürüyor. Vaktiyle “ıslahat yapın” diyorlardı. Şimdi adı değişti “reform” oldu. Türk Milleti Batının bu baskılarının ne anlama geldiğini bilmektedir. Bu kurt’un kuzuyu yemek için uyguladığı “suyu bulandırıyorsun” taktiğidir.
Her “ıslahat” hareketinden sonra toprak kaybettik. Bu uyku halinin artık daha fazla sürdürülmesi mümkün değil. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde herhangi bir ameliyata asla izin verilmemelidir.
Önümüzdeki 20–25 yıllık dönem belirsizlikler dönemidir. Strateji uzmanlarımız bu konuları çeşitli makalelerle, kitaplarla dile getirmektedir. Dile getirilemeyen konu şudur: Türkiye Devleti; cepheden çekilen, teslimiyeti seçen, kabuğunu kıramayan, giderek büsbütün millet olma melekelerini kaybeden bir devlet olarak mı kalacaktır, yoksa ABD ve AB. nin strateji ve politikalarının çıkarlarımıza zarar verdiğini, hem de bölgenin hallaç pamuğu gibi savrulduğunu görüp, yani tehlikeyi sezip yeni bir görev mi seçecektir? Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bölgede yeni bir “yörünge” oluşturup, Batının saldırılarını karşılamayı tercih edebilecek midir?
Biz henüz, üstümüze dolu bir yağmur gibi gelen Batılılar karşısında savunmada bile değiliz. Böyle bir şeye ihtiyaç dahi duymuyoruz. Gerçekten, tarihin zirvesindeki platodan yuvarlandık. Batıya yenildik, doğrudur. Ama bilinmelidir ki bu yenilgiler şimdi Türk Milleti için yeni galibiyetlerin başlangıcıdır.
Şimdi, boş gözlerle, sağa sola anlamsız bakmanın zamanı değildir. Yeniden yükselmek için; Batının cazibe alanından kurtulmak, ihanetten vazgeçmek ve hayat pahasına da olsa, vatanı savunma refleksine girmek gerekmektedir. Bunun için kendi kültür ve medeniyetimize gönül vermek yeterlidir.
Bunun için diyoruz ki artık bir Türk İntelijansiyası’nın mutlaka kurulması ve harekete geçirilmesi gerekir. Yani İbn-i Haldun’un tespiti ile Türk Asabiyesi’nin mutlaka ortaya çıkması ve devletin tasfi-ye edilmesinin önüne geçilmesi büyük bir vatan görevidir.
Bu sebeple, çok ivedi olarak bu toprakları vatan yapan “asabiye”nin asli unsurlarının yeniden mülke, yani vatana sahip çıkmak üzere yeni bir siyasi önderlik kurması, yeni bir entelijansiya kurması ve harekete geçirmesi şarttır.
Bugün Milli bir entelijansiyaya büyük ihtiyaç vardır.
Ruhunun derinliklerinde beş bin yıllık devlet tecrübesi taşıyan Türk Milleti kendi içinden bu entelijansıyayı, yeni kurucuları mutlaka çıkaracaktır.
İnanıyorum ki, “mülkün tapusu söz konusu olduğunda yer yerinden oynayacaktır.”
Mikdat Topçu
Eyüp, 20.04.2008
Son Yorumlar