Aylık Arşiv: Mart 2016

Düşmanı İyi Tanıyın Demiştik

Değerli dostlar,

Yine Ankara’da büyük saldırı! Yine ölü ve yaralılar! Yine yitirdiğimiz canlar!

Ölenlerin hepsine rahmet diliyorum. Yaralılarımıza şifalar diliyorum.

Unutmayınız ki bu bir terör saldırısı değildir, askerî saldırıdır. Düşman ülkemizden toprak koparmak için, vatan parçalamak için askerî saldırılar yapmaktadır.

Yazılarımı takip edenler çok iyi hatırlayacaklardır. Sürekli olarak bir Çin Atasözünü hatırlatmıştım.

DÜŞMANINI BİL YENİLMEZ OLURSUN.

Düşmanımızı bilmiyoruz. İçinde bulunduğumuz durumun ne anlama geldiğini bir türlü anlatamadık. Bu, 21. yüzyıl Haçlı saldırısıdır, dedik sürekli.

Bu olayın faillerinin PKK’lı olması, DHKP-C’li olması hiç önemli değil. Saldırının nereden geldiğini anlamak için sadece biraz kurmay akla sahip olmak lazım.

Eğer Okyanus ötesi donanmalar, Rus donanması, Avrupa’lı donanmalar Akdeniz’de bulunuyorsa, o donanmaları, o askerî güçleri oraya yığan, Irak’ı, Suriye’yi, Libya’yı, Afganistan’ı, Yemen’i patlatan iradenin, kurmay aklın kim olduğunu sorgulamak gerekmez mi?

Eğer, bu konularda biraz kafa yormuşsak, stratejik analiz yapan bir kitap yazmışsak bu işi böyle anlarız. Onun için demiştik ki; mutlaka dnüşmanı birbirine düşürmek gerekir. Eğer bunun bir savaş olduğunu anlamış olsaydık düşman donanmalarının Akdeniz’e gelmesini daha önceden önlemiş olurduk.

Eğer savaşı anlamış olsaydık, Suriye sınırımızdaki mayınları temizlemezdik, eğer anlamış olsaydık Moskova’da, Paris’te, Londra’da, Washington’da tıpkı Ankara’dakine benzer patlamaları meçhul bir elin yaptığını ibretle izlerdik.

Bu işin binlerce yolu vardır. Ama bunu ancak “millî bir devlet” yapabilir. Bir kurmay akıl yapabilir. Belediyecilik geleneğinden gelen bir aklın bu konuyu anlaması mümkün değildir.

Paralel operasyonların yapılması bir uyanışın olduğunu gösterir. Çünkü “paralel” doğrudan doğruya ABD yapılanmasıdır Türkiye’de. Çok geç kalınmıştır uyanmada. Ve çok hatalar yapılmıştır. Geri dönülmesi mümkün olmayan hatalar yapılmıştır. Agah Oktay Güner’in, hava kuvetlerinde yetişen pilotlarla ilgili bir yazısını okumuştum. Duruma göre askerî pilotlar çok zor, pahalı ve uzun bir sürede yetişmektedir. Bu konuda uzun bir zamana ihtiyacımız var. Çünkü 800 civarında pilot istifa etmiş. Donamma da öyle… Durum içler acısı tabii… Belki uyanış oldu ama geç kalındı. Atı alan Üsküdar’ı geçti. Gerçekten büyük hatalar yapıldı…

Şimdi hiçbir şey olmamış gibi durup dururken kendi kendimize höreleniyoruz, kabadayılaşıyoruz. Yeni Osmanlıcılarımız var, Akıncılarımız var!!!

Akıncılar akıncılar diyip duruyorsunuz. Biliyor musunuz, Fatih Sultan Mehmet Venedik’le saldırmazlık anlaşması yaptığı halde Akıncıları Avrupa’nın hiçbir şehrinden geri çekmemiştir. “Türkler korktular” dedirtmemek için bu gerilla saldırılarını hep devam ettirmiştir. Düşmanı sürekli korku ve panik halinde tutmuştur. Düşman sürekli savunma halinde bulunmalıdır. Ve Türk stratejisinde savaş topyekûndür, düşman toprakları üzerinde yapılır. Halen olduğu gibi Silopi’de, Nusaybin’de, Cizre’de değil.

Oturun biraz düşünün beyler. Ne yaptığınızı biliyor musunuz? Saldırıyı yapanları kınamak, en ağır cezaları vereceğiz demek yetiyor mu? Bu kaçıncı? Hiç mi ders almıyorsunuz? Eğer kefeni gerçekten kotuğunuzun altına aldıysanız gerçek manada gözünüzü karartın, düşmanınıza gerekli dersi verin. Her şeyden önce stratejik ittifaklar kurun! ABD size hem “model ortağız!”, “stratejik ortağız!” diyor, hem de size sadırıyor. İşte gerçek düşman budur. Gerçek askerî strateji budur.

Türk aydını bunları size binlerce defa anlattı. Ama siz bunu bir türlü anlamak istemediniz.. Dünyalıklarınıza kavuşunca mal bulmuş mağribine döndünüz. Başınız döndü, kafalarınız karıştı. Unutmayınız, olan devletimize olur. Türk milleti uyandığında düşmana hesap sormasını bilir. Ama çok kan ve göz yaşı dökülür.

Öyle görünüyor ki bu son uyarımız olmayacaktır. Yine de görevimizi yapmalıyız.

Uyurmak vatan borcumdur.

Uyanınız.

Bozgun Afeti

Değerli dostlar,

İttihatçılardan bir kısmının yaptıklarından pişmanlık duyduklarını açıklamıştım. Bunlardan biri de Hafız Hakkı Paşa’dır.

Aşağıdaki yazıyı lütfen ibretle okuyunuz. Bakınız, bir vatan toprağının bırakılıp gidilmesi insanda nasıl bir infial meydana getiriyor.

Vaktiyle Balkanlar’da yapılan hataların aynısı şimdi Anadolu’da yapılmaktadır. Balkanlar’da başımıza gelen felaket, -Allah korusun- Anadolu’da da başımıza gelirse, korkarım ki, aşağıda okuyacağınız yazıyı yazacak, pişmanlık duyacak bir tane paşa bulamayacağız. Bu ağlamaklı ifadeleri duyuracabileceğimiz bir tek millet evladı hayatta kalmayacak. Bu ifadeleri yayınlayabilecek bir ortam dahi bulamayacağız. Yazının sonunda : Artık benim için hayatın yegane emeli, biricik gayesi ordunun namusuna sürülen kara lekeyi silmek ve inleyen esir kardeşlerimin bir gün imdadına yetişmektir, diyor. Ama gerçekten bu kara lekeyi silebilecek zaman bulamamış, kardeşlerinin imdadına yetişememiştir. Geçmiş olsun.

Allah Teala, aynı kaderi halen Anadolu’da yaşan biz “Batı Türk Hakınlığı” mensubu bu aziz millete yaşatmasın.

Ağlamak da bir meziyettir.

Bakınız Hafız Hakkı Paşa ne diyor:

“Rumeli’nin ortasında, Perister’in yalçın eteklerinde, çağlayanlar, ormanlar, bahçeler, yeşillikler içinde, bugün düşman ayakları altında sevimli bir Türk şehri var (Manastır-MT) .

Orada beyaz bir camiin, ince beyaz minaresinin dibinde, dallarına sarı güller sarılmış, küçük bir servinin gölgesinde yirmi sene evvel biricik kardeşimi gömdüğüm; sarı saçlarını, ela gözlerini, uçuk yüzünü, narin zayıf endamını bir daha görmemek üzere kara topraklara bıraktığım zaman, gözümün önünde cihan zindan kesilmiş idi. Ondan sonra bir kumral saç, bir ela göz, bir narin vücut, ince bir servi, sarı bir gül gönlümü elemle titretir, ruhumda fırtınalar uyandırırdı. Benim benliğime, ruhuma, kalbime ezelden bağlı olan kardeşimi elimden alan ecel canımı almak için karşıma çıksa, gözümü kırpmadan üzerine atılır, bütün maddi, manevi kuvvetlerimle uğraşırdım. Sevgili bir kardeşin ölümü, kalbimde bütün insanlar için sızlayan bir yumuşaklık, bir hassasiyet, fakat ölüme karşı ateşli bir husumet uyandırmış idi.

Bugün Manastır’ın Orizar ovasında, Gavat geçitlerinde, Pirlepe Dağları’nda kardeşim kadar sevdiğim nice canlar yatıyor… Kumanova tepelerinde, Kosova Sahrası’nda, Siroz’un altın ovalarında yüz binlerce kardeş ve kız kardeşimizin ruhları, bizlere vazifesini yapamayan, bozgun afetine kapılarak o candan aziz toprakları, düşmanlara bırakan orduya, melul ve sitemkar bakıyor.

Daha pek genç yaşımda, bir kardeş ölümünden yüreğimde duyduğum garipliği, ruhumda hasıl olan ateşli fırtınaları şimdi daha büyük, daha şiddetli, daha acı, daha ateşli, daha kanlı olarak duyuyorum. Şimdi Manastır’a pek benzeyen Bursa’nın zümrüt ovaları, ince uzun kavakları bana Manastır ovalarını hazin hazin hatırlatıyor. Şimdi bana Kızılırmak’ın uğultusu, bir çok kadınlara, kızlara, ihtiyarlara mezar olan koca Vardar’dan bir sürü şühedanın müşterek ah-u vahı gibi geliyor. Yüksek hayaller, şairane tasavvurlar uyandıran Bursa’nın Keşiş Dağı, Selanik’in Beyaz Kale bahçesinden beyaz şahikalarıyla görünen ve dünkü Yunan hududumuzda yükselen Olemp’i, Tesalya ovalarını, Çatalca’yı, Dömeke’yi hazin hazin düşündürüyor. Manzarasıyla benliğime, ruhuma kuvvet veren Fatih minarelerinden bir sürü ruhlar bana; “Ey Meşhed’i bırakan bedbaht ordunun subayı! Hala nasıl yaşıyorsun!” diyor. Bütün ordunun bozgunlukları omuzlarımı çökertiyor, yüzümü yerlere kapatıyor. Kan ağlayan kalbim kalan vatan parçalarının bütün güzellikleri için kardeşini kaybetmiş bir insan şefkatiyle titriyor. Güzel Rumeli’nin acı, ateşli hatıraları bana Konya, Erzurum, Bağdat, Mekke için yavrusu çalınan bir kartal şefkati ve hırçınlığını veriyor.

Altın mehtaplar, gümüş çağlayanlar, zümrüt ormanlar, güzel göller, çiçekler, şakıyan bülbüller, cıvıldayan kuşlar, bana hep Osmanlılığın sevgili Rumeli’sini acı acı düşündürüyor. Yüreğimde Anadolucuğumuza büyük şefkat, mübarek Rumeli’yi çiğneyenlere pek ateşli fırtınalı bir husumet uyandırıyor.

Artık benim için şafaklar kan ve şebnemli gözyaşı, davul sesi inilti, musiki feryattır.!

Artık benim için hayatın yegane emeli, biricik gayesi ordunun namusuna sürülen kara lekeyi silmek ve inleyen esir kardeşlerimin bir gün imdadına yetişmektir”.

 

Bozgun afeti gelmeden uyanmak bugün en mukaddes vazifemizdir.

Uyarmak vatan borcumdur.

Not:

Meşhed’in ne demek olduğunu açıklamalıyım:

Üçüncü Osmanlı Padişahı olan ve “Hüdavendigar” lakabıyla şöhret bulan I. Murat, 1389 yılında, Haçlı ordusunu Kosova’da büyük bir mağlubiyete uğratmıştı. Harbin sonunda Miloş adlı bir Sırp asilzadesi padişaha gizli bir şey söylemek bahanesiyle yanına yaklaşıp hançerlemişti. Birinci Murat bu yara neticesinde vefat edince naaşı Bursa’ya getirilmiş, iç organları ise Kosova sahrasına gömülüp, buraya sonra bir türbe yapılmıştı. “Meşhed-i Hüdavendigar” veya “Meşhed” olarak bilinen bu türbe halen mevcut bulunmaktadır. Bunun karşısında Sırplar, Miloş’un büyük bir heykelini yapmışlardır.

Yeni Anayasa Tartışmaları Münasebetiyle

Yapılmak istenen yeni anayasa ile ilgili olarak aşağıdaki tarihî olayı hatırlatmak istedim.

Malumunuzdur ki II. Abdülhamit döneminde de anayasa yapılmak istenmiştir. Bu anayasa yapılırken Sultan, Türklerin hukukî durumu hakkında büyük bir endişeye kapılır. Ve aşağıdaki meşhur endişesini dile getirir.

“Sultan Hamid’in Türkçü ve milleyetçi  cephesi mühimdir. Avrupa’daki Haçlı zihniyeti ve emperyalizm, bu hükümdarı bir yandan İslamcı bir siyasete sürüklerken, Avrupa’daki ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki gayri Türk (Türk olmayan-azınlık) kavimlerdeki mutaassıp milliyetçilik de, bu cephede bir tepki göstermesine zemin hazırlamıştır. II. Abdülhamid, Türk hakanı olduğu kadar, İslam Halifesi bulunduğunu da bir an unutmamıştır. Türklerin azınlık teşkil ettiği anavatan-sömürge ayırımının yapılmadığı bir imparatorlukta anayasa tatbikatına Sultan Hamid: Türk’ün hakkı mahfuz kalır mı? demiştir.” Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, cilt 12, sayfa 202

Görüldüğü gibi, günümüzde de aynı sorunlar devam etmektedir. Yine asıl mesele Türk unsurudur. Kendi toprağında azınlık haline getirilmek istenen, tapusu elinden alınmak istenen Türk unsuru! Türk milletinin bu topraklardaki hakimiyet hakkının mutlaka devam etmesi ve bunun anayasadan çıkarılmaması gerekir.

II. Abdülhamid zamanının Türk halkı ile bugünkü Türk halkı arasında büyük fark vardır. O zamanki halk, her şeye rağmen tapusunu aşırı milliyetçilik yapan azınlıklara kaptırmamıştır.

Yazık ki bugünkü halk, bu konuda uyanık değildir. Meseleyi tam bilmemektedir. Elinden tapusunun, devletinin gideceğini henüz idrak edememiştir. Azınlıkların haklarını onlardan daha büyük bir inatla savunmaktadır. Kendisinin azınlık haline geleceğini, vatansız kalacağını anlayamamaktadır.

Türk aydınının asıl endişe kaynağı budur. Halkın, moda haline getirilmiş olan azınlıkların haklarının verilmesi hevesine kapılması. Bu son derece yanlıştır. Türk milletinin bu konuda muhakkak surette uyarılması gerekmektedir.

Görüldüğü gibi Osmanlı Sultanı bile Türk’ün hakkı saklı kalır mı diye endişe etmiştir.

Yeni anayasa yapılırken Türk, Türk Mileti, Türkiye Cumhuriyeti gibi kavramlar mutaka muhafaza edilmelidir. Türk milleti kendi yurdunda azınlık haline getirilmemelidir. Bu durum Türk milletine tarihi boyunca yapılabilcek en büyük ihanet olacaktır.

Uyarmak vatan borcumdur

 

Samimi Olmak Yetmiyor

Osmanlı devletini önce Balkan Savaşları’na, sonra Birinci Dünya Savaşı’na atan İttihatçılar gerçekte samimi idiler. Yaptıklarını bir başka devlet adına, vatana ihanet olsun diye yapmadılar. Zaten sonradan çok pişman oldular. Bu pişmanlıklarını dile getiren çok İttihatçı var. Tabii ki en başta Enver Paşa geliyor.

Samimi idiler. Ama yanıldılar. Yanıldıklarını kısa zamanda anladılar. İş işten geçmişti. Artık kayıpları telafi etmeleri mümkün değildi.

Demek ki sadece samimi olmak yetmiyor.

Bu durum ülkemizi şu anda idare edenler için de aynıdır. Halkımızın büyük bir çoğunluğu devleti idare edenleri samimi buluyor. Belki biz de birçok konuda samimi buluyoruz. Ama sadece samimi olmak devleti düze çıkarmak için yetmiyor.

Samimi olan kişinin, ideallerinin en doğru bir şekilde siyasetini de yapabilmesi gerekiyor. Üstün bir strateji, doğru bir metod ve ehil bir kadro ile işe başlanılamaz ise gelinecek nokta işte bugünkü kör noktadır.

  • Üstün bir strateji,
  • Doğru bir metod
  • Ehil bir kadro.

Bu ana prensipleri şiar edinemeyen hiçbir hareket, hiçbir kimse başarıya ulaşamaz.

Üstün bir metod, devlet idarecilerinde “devlet aklı” nı gerektirir. Devlet, büyük bir varlıktır. Devlet olmadan, devletin üstün gücü olmadan, devleti idare edenlerin üstün akılları olmadan, tarih bilgileri, milletlerin mücadelesi ile, medeniyetlerin çatışması ile ilgili yüksek bilgileri olmadan, bu konuda en doğru metodu en tecrübeli bir ekiple yürütmeden başarıya ulaşmak mümkün değildir. Samimi olunması yeterli değildir. İttihatçıların davranışı ortadadır. Şimdi aynı hataya AK Parti yönetimi düşmektedir.

Tabii ki şimdi büyük bir mücadele veriyorlar. Bence bu mücadele yeterli değildir. Öncelikle kafalarında oluşmuş olan hataları yenmelidirler. Anayasa değişikliği, başkanlık sistemi, azınlık vakıfları konusunda verilen tavizler, azınlıklarla ilgili verilen tavizler, tapusu Türk milletinin elinde olan bu topraklara ortak saydıkları azınlıklar konusunda kafalarını önce bir toparlamaları lazım. Kürt isyanları ve tabii ki devletin bütün Cumhuriyet dönemindeki kazanımlarını yok sayan nakıs düşüncelerini öncelikle yenmeleri lazım. Başarı önce burada başlayacaktır. Bu düşüncelerin karşısında olan, azınlıkları da kullanan Batılılar var elbette. İşte Batılıları da üstün bir politika ile saf dışı bırakacak üstün bir devlet politikası uygulamak gerekiyor. Mesaiyi bu noktalara vermek lazım. Tarihten gelen hataları aynen işlememek lazım.

Özetle İttihat Terakki’nin düştüğü hatalara düşmemek lazım.
Uyarmak bizden tabii ki…

Uyarmak vatan borcumdur.

 

Ümitsiz Değilim

Bazı dostlarımız, yakınlarımız bizim endişelerimizi asla taşımıyorlar. Hatta hükümete akıl veriyorlar. Geleceğin çok parlak olduğunu söylüyorlar. Hükümetin doğru yolda olduğunu ima ediyorlar. Birtakım varsayımlardan yola çıkarak her şeyin normal olduğunu iddia ediyorlar. Şunu da yaparsanız, bunu da yaparsanız daha da iyi olacak demeye getiriyorlar.

Bu dostlarımız;

  • Düşmanı tanımıyorlar,
  • 21. Yüz yıl Haçlı savaşlarını bilmiyorlar,
  • Ortadoğu’da her şeyin alt üst olduğunu, bütün İslam aleminin dağıldığını ve sıranın Türkiye’ye geldiğini görmüyorlar. Ya da görmek anlamak istemiyorlar. Herhalde Avrupa kapılarına dayanmış Müslümanları, yerle yeksan olmuş İslam beldelerini de görmüyorlar.
  • Anadolu, Selçuklu’nun dağıldığı gibi dağılma sürecindedir. Bunun bilincinde değiller.

Bizim yaklaşımımız farklıdır. Ülkemizin büyük bir felaketle karşı karşıya olduğunu düşünüyoruz. Ancak Türk milletinin bu felaketi göğüsleyecek çapta ve tarihî bilinçte olduğunu biliyoruz.

İnşallah bu felaketi de atlatacağız.

Aşağıya Selçuklu’nun dağılma döneminde Türk milletinin içinde bulunduğu yeniden varolma güdüsünü nasıl kullandığını anlatan bir görüşü alıyorum. Bu görüşü çok benimsiyorum ve aynen katılıyorum. Bu inancı taşıyorum. İnşallah o kudret içimizde vardır, hazırdır. Türk milletinin liderleri yeniden ortaya çıkacaktır. Bu millet mübarek millettir. Peygamber duası almış millettir. Şehitlerimizin yüzü suyu hürmetine İnşallah Allah, yar ve yardımcımız olacaktır.

İbret almak için alıntıyı lütfen okuyunuz.

“Selçuklular dağıldığında Türkiye parçalanmış, perişandı. Halk “tasavvuf ve gaza” ile teselli buluyordu. Selçukoğullarının bıraktığı yerden bin beş yüz yıllık Türk tarihinin tabii mecrasını devam ettirmesi konusunda Türk milletinin endişeleri vardı. Dağılmış bir devletin perişan halkı için bu imkansız bir şey gibi görünüyordu. Anadolu’daki Oğuz Türkü, Türkiye’nin birliğini yeniden sağlayacak, yeniden bir cihan devletine sahip olacak, belki de tarihin görmediği bir “şevket ve azamete” ulaşacaktı! İşte bu, zaviyelerde derviş-gazilerin, müritlerine telkin ettikleri bir ideal, masalımsı, efsanemsi bir hayaldi. Hangi kudret bunu gerçekleştirebilirdi? Bunu yapabilecek bir hanedan, hiçbir şahsiyet ortada görünmüyordu. Fakat diğer taraftan “ilham” aldıklarını söyleyen erenler, bunu müjdeliyorlardı. Böyle bir kudret mevcuttu, hazırdı. Mukadder an gelince ortaya çıkacaktı!” Yılmaz Öztüna, Türkiye Tarihi, cilt 3 sayfa 7

İşte nasıl o zaman yeniden doğuşu hazırlayacak kudret vardı, hazırdı ise şimdi de o kudrenin içimizde var ve hazır olduğunu düşünüyorum. Bundan hiç şüphem yoktur.

Asla ümitsiz değilim.

Devlet Dara Düştüğünde

 

 

Rahmetli Durmuş Hocaoğlu, Cumhuriyetin Kuruluşunun 80. Yıl Dönümü Vesilesiyle ‘Millî Devlet ve Türkiye Cumhuriyeti’ Paneli’nde aynen şunları söylemiş.

“Devlet dara düştüğünde, herkesin çil yavrusu gibi dağıldığı bir ortamda, yalnız devletine kan bedeli ödemek için, yine devlet asıl kurucularının çocuklarını göreve çağırır.”

Neden Hatalısınız Demiştik

AK Parti’nin siyasî tutumunu İttihat Terakki Partisi politikaları ile sürekli karşılaştırmıştım. Ve “İttihat Terakki Partisi’nin vaktiyle yaptığı hatalar aynen tekrarlanıyor “ diye uyarmıştım.
Bu koca ülkenin siyasî erkinin bizim uyarılarımızı elbette dikkate almayacağının bilincindeydim. Ama ne olursa olsun bana göre vatandaşlık görevimi yerine getirmiş oluyordum.
Tabii ki vatandaşlarımıza da, yakınlarımıza da derdimizi anlatamadık. Hata yapanları iktidara taşıyan seçmen uyansaydı, onları iktidara taşımayabilirdi. Böylece, bu iktidarın ülkenin kötü gidişine sebep olmasını önleyebilirdi. Bu mümkün olmadı. Profesyoneller bir misyon partisi olan AK Parti seçmenini her hatada ikna ettiler. Suç her zaman muhalefette ve Paralel örgütte bulundu. Vatandaşa düşman olarak hep muhalefet ve Paralelciler gösterildi. Yani hataları yaptılar ve suçu kendi yarattıkları kâğıttan kaplanlara yüklediler. Kendileri her zaman temize çıktı. Böylece suça iştirak etmiş olan vatandaş da vicdanen rahat etmiş oldu. Gerçek vatanseverlerin uyarıları böylece hep boşa çıkmış oldu.
Böylece ülkemizdeki vatan bölme faaliyetleri son safhaya gelmiş oldu.
Osmanlı Devleti de böyle yıkılmıştı. Hata üstüne hata yapılmıştı.
İttihatçılar II. Abdülhamit’i ‘hal’ ettiler. Devletin idaresini güya teslim aldılar. Bu koca ihtiyar devleti idare etmeleri aslında mümkün değildi. Bir defa sorumluluk alacak yetkili yoktu. Karşılarında dünya kadar sorun vardı. Osmanlı’nın dünya kadar düşmanı vardı. İçeride dünya kadar sorunları vardı. Azınlıkları Batılılar destekleyip duruyorlardı. Bu destekten şımaran azınlıklar azdıkça azıyorlardı. İttihat Terakki bu azgınlık karşısında hiçbir şey yapmadı. Yapamadı.
Bugünkü hükümetler gibi, azınlıklarla uzlaşma yolunu seçtiler hep. Azınlıklar ne yaparlarsa yapsınlar, iktidar hep uzlaşmak istiyordu. Yıllarca Türklerle savaşan Balkanlardaki çete liderleri ile hep kol kola giriyorlardı. Onları hep affediyorlardı. Türkleri sapır sapır doğramakla övünen çetelerin liderleriyle hep dost olmayı tercih ediyorlardı.
Hiçbir taviz, çetecileri millî siyasetlerinden vazgeçirmedi. Geçmezlerdi de! Kendisine yeni bir vatan kurmak isteyen, Osmanlı topraklarının bir kısmının kendi toprakları olduğunu düşünen çeteciler bu fikirlerinden vazgeçerler miydi?
Özellikle Ermeniler çok azgınlaştılar. Ve sık sık isyan ettiler.
İttihatçılar, II. Abdülhamit’in, ithalatını yasakladığı silahların ithalatını serbest bıraktı. Bu serbestlikten faydalanan çeteciler en modern silahları kolaylıkla tedarik ettiler ve yurda soktular.
Bu yetmedi.
İttihatçılar, Türkiye’ye girmesi yasaklanan komitacıların yurda girişine müsaade ettiler. Sürüyle Ermeni çeteci yurda sokuldu. O kadar rahat hareket ediyorlardı ki; isyancı Ermeni örgütleri merkezlerine tabela bile asıyorlardı.
Papazlar Ermeni çetelerinin başkanı oldular. Ermeni isyanlarını bu din adamları örgütledi. İsyan emirlerini onlar verdiler. Bu isyanlarda beşikteki Türk çocukları bile öldürüldü. Avrupalıların ne diyecekleri hep önemli oldu İttihatçılar için.
Ermeni çeteleri Anadolu’da resmen katliam yapıyorlardı. Ve devlet bakıyordu aval aval. Ne zaman ki halk can derdine düşüp, kendi hayatını korumak için harekete geçti, o zaman çeteciler geri çekilmek zorunda kaldı. Adana isyanında 17 bin Ermeni’yi bizzat sivil vatandaşlar öldürdü. Devlet asla bir şey yapmadı. Uyanan Türk milleti düşmanlarını yenmeyi başarmıştı.
Şimdi durum yine aynı noktaya geldi.
İktidarlar, halen İttihat Terakki acizliği içinde bulunuyorlar.
Vatan bölme faaliyetine girişen isyancılara karşı alınması gereken tedbirler bir türlü alınmadı. Alınamadı. Yaptıkları her hatalı karardan sonra halkımızı bir yolunu bulup ikna ettiler. Halkın; devletimize, ordumuza, bayrağımıza, tapumuza, canımıza kast eden isyancılara karşı tavrını, kararını, protestosunu hep boşa çıkardılar. Yoğun teknik propaganda bombardımanına tutulan milletimiz bu vahim tablo karşısında uyanmayı bir türlü başaramadı. Başaramıyor.
Şimdilik belli bir bölgemizden şehitler geliyor. O bölgelerde isyancılarla bölge halkı arasında etnik yakınlık olduğu için milletimiz gerçek düşmanları kendi etnik kimliğinden ayırıp düşmanını göremiyor. Bu sebeple uyanamıyor. Yapılan bunca zulüm karşısında ayaklanmıyor. Zaman zaman da devletimizi hatalı buluyor.
Anlaşılan o ki; yüz yıl önceki çetelerin bugünkü uzantıları, savaşı yurdun her tarafına yaymadan, milletimiz harekete geçemeyecek. Tehlike kapının eşiğine gelmeden uyanmak mümkün olmayacak. Yani hep bir “musibet” beklenecek. Daha önce uyanmak mümkün olmayacak.
Bu bir “algı” meselesi! İttihat Terakki benzeri hatalar durumu bu noktaya getirdi. Biz her hatada hemen başkaldırmıştık. Aman ha yapmayın demiştik.
Arnavut’un meşhur hikâyesini bilirsiniz.
Arnavut palabıyıktır. Ve gerçekten bıyıkları uzundur. Bir an bakar ki bıyıklarının üzerinde bir fare gezmektedir. Fareyi fark edince tabancasını çeker ve fareyi vurur. Bu durumu görenler “neden fareyi vurdun?” diye sorarlar.
Arnavut’un cevabı ilginçtir.
“Fare önemli değil, elbette bana bir şey yapamaz. Ama onu vurmasaydım bıyıklarımı yol yapardı!”
Şimdi isyancıların affedilen her hareketi “yol” oldu.
– TRT Şeş hata idi, yol oldu.
– Yer adları hata idi, yol oldu.
– Habur rezaleti hata idi, yol oldu.
– Çözüm süreci hata idi, yol oldu.
– Akil adamlar konusu hata idi, yol oldu.
– Ergenekon, Balyoz ve benzeri konular hata idi, yol oldu. Hem de öylesine büyük hata idi ki, devletimizin gücü, yerli çetelere karşı değil, dış düşmanlara karşı bile zayıflatıldı.
“Bizi kandırdılar”, “hatalıydık” gibi açıklamaların da gereği hala yapılmadı. Yapılamıyor. Çünkü her zamanki gibi azınlıkların, çetelerin arkasında duran yabancı güçler desteklerini sonuna kadar vermeye devam ediyorlar.
Ve Türkiye devleti dış düşmanlarını durduramıyor. İç savaş çıkaran güçlere dış destekleri bir türlü elimine edemiyor.
Her hata yol oldu. Ve devletimiz bu hatalarla bugünlere geldi.
Hep neden “hatalısınız” dediğimizi şimdi anlayabildiniz mi?
Ve “uyarmak vatan borcumdur” uyarımıza hak verdiniz mi?
II. Mahmut’un veciz bir sözünü hatırlatmalıyım.
“Kılıç kından çıkmayınca it sürüsü dağılmaz!”
Türk milleti uyanmayınca, düşmanlarına karşı taviz veren iktidarlara ders vermeyince bu vahim durumun önüne geçmek mümkün görünmüyor.
Yine tekrarlıyorum.

UYARMAK VATAN BORCUMDUR.

UYANINIZ!

Ey Türkler!

Bu yazı rahmetli Durmuş Hocaoğlu tarafından yazılmıştı. Yeniçağ Gazetesi’nde 29.11.2005 tarihinde yayımlanmış. Durmuş Hocaoğlu’na Allah’tan rahmet diliyorum.

Değerli dostlar, “Ey Türkler!” diye başlayan her paragrafı büyük bir dikkatle okumanızı rica ediyorum. Büyük bir dikkatle!

Gerçekten biz ne yapıyoruz? Hiç düşünüyor muyuz? İçinde bulunduğumuz vurdum duymazlık olacak şey değil! Özellikle vatanperver bildiğimiz siyasîlerimizin memleketin halini anlamazlıktan gelmeleri kabul edilebilir değil.

Ülkemizde o kadar büyük olaylar oluyor ki, o kadar büyük hatalar yapılıyor ki, o kadar büyük ihanetler yapılıyor ki! Bunları duymamak, duymazlıktan gelmek, anlamamak bütün milletimizin, torunlarımızın yarınlarına mal olacaktır. Ne olur yeniden düşünün. Bir daha düşünün. Bir daha düşünün.

İşte o yazı! (Aynen yayımlandığı gibi alıyorum)
Entellektüel, bir cemiyetin düşünen beyni ve kanayan vicdanıdır. Düşünen beynidir ve bu sebeple de, Kant’ın büyük bir isabetle belirtmiş olduğu gibi – ki O, henüz “entellektüel” ve “bilim adamı” kelimelerinin icad edilmediği ve bu sebeple her iki manayı da tazammun eden çağında “filozof” terimini kullanır – siyasete girmemelidir; çünkü, der Kant, “iktidarın gücü, aklın muhakeme kabiliyetini ifsad eder”. Yani filozof da siyasete girince, her siyasetçi gibi, siyasetin mülevves çamuruna bulaşır ve “gerçeği” söyleme kabiliyetini kaybeder. Halbuki, entellektüel, yine Kant’a göre, “gerçeğe ihanet edemeyen kişi”dir; halbuki siyaset umumiyetle gerçeğin kaatili ve hainidir. Ve yine bu sebeple, entellektüel, ancak siyasette müşavir, yani danışman, hakkın ve hakikatin yolunu gösteren ve fikirlerinin kaale alınmadığını görünce de tereddüt etmeden siyasetçiyi terkeden şaşmaz prensip sahibi er kişi olabilir; daha fazlası değil. Keza entellektüel vicdandır ve vicdan olduğu için de fiziki gücü yoktur, fiziki güç siyasettedir, ancak onun da vicdanı yoktur; binaenaleyh, entellektüel ancak manevi baskı gücüne sahiptir ve onu kullanmalıdır, bu onun için bir tercih mes’elesi değil, mecburi tek istikamettir. Ancak, bu da vicdanı olan bir cemiyette bir iş yapabilir.

İmdi, hayatı boyunca, kirlenmemek ve aklını ve muhakeme kabiliyetini fesada vermemek için aktif siyasetten uzak durmayı imanının altıncı şartı mesabesinde kesin bir prensip olarak kabul eden, cemiyetinin kanayan vicdanı olan bu hüviyetimle sesleniyorum:
******************
Ey Türkler!
Vatanınıza ve devletinize sahip çıkınız!
Çünkü Ey Türkler; vatanınız ve devletiniz elinizden çıkma çizgisinde; ağır-ağır, usul-usul, yavaş-yavaş, ceste-ceste!
******************
Ey Türkler!
Vatanınızı ve devletinizi, bir yandan AB üyeliği safsatacılığı ile ülkenizin hakimiyetini devretmek suretiyle, bir milletler-üstü oluşumun sıradan ve parçalanmış bir eyaleti olarak ve diğer yandan da çoğu da sanal olarak icad edilmiş alt-kimlikler yoluyla içten parçalanarak kaybetmek üzeresiniz.
*******************
Ey Türkler!
Ben vicdanım; vazifem ve vazifem olduğu kadar da tek imkânım, ikaz ve ihtar etmektir; bunun için de durmadan, bıkıp usanmadan sizin vicdanlarınız üzerinizde baskı yapmak mecburiyetindeyim ve bu vazife bilinciyle haykırıyorum:
****************
Ey Türkler!
Sizler ki, Asya’nın çocuklarısınız; Asya’nın, yani bütün büyük dinlerin ana rahmi, hikmetin kaynağı ve ahlakın menba’ı, Güneş’in doğduğu bu azametli kıt’anın en muhteşem çocukları! Sizler ki Asya’dan kopup Küçük-Asya’ya geldiniz, burada bütün tarihin tanıdığı en muhteşem imparatorluğu kurdunuz ve burada kendi tarihinizin de zirvesine çıktınız; geniş ve kudretli kanatlarınızın altında dinleri, dilleri, ırkları, renkleri sulh ile idare ettiniz, sonra küçüldünüz ve tekrar Küçük-Asya’nıza ric’at ettiniz; Edirne ile Ardahan arasına, bu gayri tabii hudutlara sıkıştınız.
*****************
Ey Türkler!
Ya İkinci Endülüs, ya da İkinci Ergenekon olma çizgisindesiniz.
*******************
Ey Türkler!
Anadolu, Küçük-Asya, dikkatli olmazsanız sizi boğacak bir tuzağa, İkinci Endülüs’e dönüşmek üzeredir.
Çünkü Ey Türkler, millletlerin yükseldiği yerden düştüğünü unutmayınız! Sizler ki Asya’nın bağrından kopup gelerek tarihinizin zirvesine burada çıktınız, amma, burada düşmek üzeresiniz; burada “efendi” oldunuz, amma, burada “kul” olmak üzeresiniz.
*******************
Ey Türkler!
Tarih’te bir kazananlar vardır ve bir de kaybedenler ve dahi, Tarih, kaybedenleri değil kazananları baş tacı yapar. İmdi Sizler, kaybedenleri oynuyorsunuz; ikbal yıldızınız sönmek üzere.
********************
Ey Türkler!
Keza Tarih, merhametsizdir; yere düşenlerin üstüne basarak ilerler. İmdi Sizler, yere düşmek üzeresiniz. Yere düşmeyiniz! Aksi takdirde, Tarih, ağır gövdesiyle sizi de ezer geçer ve çöplüğüne atar.
********************
Ey Türkler!
Gökler’i veYer’i yaratan ve onları direksiz ayakta tutan Rabbim, ki amenna ve saddakna, her şeye gücü yeter, amma, kendisini değiştirmeyenleri kendisi değiştirmez; ol sebebe binaen kendinizi değiştiriniz, değiştiriniz de elinizi kolunuzu bağlayarak boş yere dua etmeyiniz; burası duanın hükmünün batıl olduğu noktadır.
**********************
Ey Türkler!
Ve dahi yine O, Halık-ı Zü’lcelal, devirleri insanlar arasında döndürür, bazan birini yükseltir, bazan da diğerini; liyakatini kaybeden, uyuşan kavimleri yere indirir, genç ve dinamik olanları tepeye çıkarır.

Onun için, vicdanınız olarak haykırıyorum:
Ey Türkler!
Liyakatinizi kaybetmek ve uyuşmak üzeresiniz. Sakın ha!
***************
Ey Türkler!
Bu da geçer” demeyiniz! Sakın ha!
Aksi takdirde, elbet de geçer; lakin unutmayınız ki, “geçer amma deler de geçer” ve ölüyü diriye, geceyi gündüze dönüştüren Rabbim, efendileri kula, kulları da efendiye dönüştürür; sizi indirir, ve hatta yere çakar, çakar da dün yönettiklerinizi başınıza geçirir.
******************
Ey Türkler!
Milletler yükseldiği yerden düşer; amma, düştüğü yerden de yükselir.
**********************
Ey Türkler!
Sizlerde yükselecek güç var; sizde her şey var. Yeter ki gerçek ile sahteyi, gerçek aydın ile propagandistleri ve lobicileri, gerçek lider ile fareli köyün kavalcılarını ayırdedebilecek bir bilinç ve ferasete kavuşunuz; gücünüzü keşfediniz ve iradenizi hareket geçiriniz.

***************

Ey Türkler!
Bu bir manifestodur.
Sizi, kanayan vicdanınız olarak, hiç rahat bırakmayacağım.

Ey Türk Uyan!

Yine bugün şehitlerimiz var. Ülkemiz yangın yeri gibi. Saldırılar arka arkaya geliyor. Elbette güvenlik güçlerimiz büyük bir mücadele içerisinde. Bunu kabul etmek lazım. Allah güvenlik güçlerimize kuvvet versin.

Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. 

Tabii ki ülkemize saldıran bir irade var. Rastgele insanların böylesine büyük bir devlete saldırması mümkün mü? Kolay mı? Bayrampaşa saldırısını yapan o iki kız çocuğu kendi başlarına böyle bir işe kalkışabilirler miydi?

Demek ki onları kullanan, sevk ve idare eden bir kuvvet var. Biliniz ki o kuvvet, aynı zamanda Güneydoğu’da ve yurdumuzun her yerinde devletimize karşı savaş açmış bir kuvvettir. Bir devlet iradesi ile hareket etmektedir. Bu irade hangi devletindir? Bizim bunu tam olarak bilmemiz elbette mümkün değil. Bir vatandaş olarak gözlemliyoruz, görüyoruz, düşünüyoruz. Ve tabii ki üzülüyoruz. Ama ülkemize karşı savaş açmış gerçek devlet iradesinin hangi irade olduğunu ne bizim ne de diğer normal vatandaşlarımızın anlaması mümkün değil.

Bu noktada bize düşen birlik ve beraberlik içinde olmamızdır. Herhangi bir düşüncemizden ötürü bize karşı olanlar veya siyasî görüşlerini beğenmedikleri insanlara karşı tepki gösterenler, eve gittiklerinde kafalarını iki ellerinin arasına alarak düşünmelidirler. Bunu yapmamız şart olmuştur artık. Bir partinin, bir hareketin içinde olmak demek, muhakkak o partinin veya hareketin stratejisinin doğru olduğu anlamına gelmez. İçinde bulunduğumuz hareketi sevk ve idare edenler de hata içinde, hatta ihanet içinde olabilirler. Bu noktayı gözden uzak tutmamak lazım.

Bu sebeple milletimin bütün çocuklarını yeniden düşünmeye, ona göre kararlar vermeye çağırıyorum.

 

Bugün gelinen noktada milletimizin tarihî, büyük uyanışını sağlamak en büyük görevimizdir.

Mehmet Emin Yurdakul’un 1914 yılında kaleme almış olduğu aşağıdaki şiiri, halen ülkemizin içinde bulunduğu durumu anlatması bakımından, bizlerin uyanmamız bakımından, önemli buluyorum. Demek ki o yıllarda da milletimiz yine aynı şekilde zor durumda idi. Düşünen insanlar bir çıkar yol arıyorlardı. Şiiri bu gözle okumanızı istiyorum.

Sadece iki kıt’asını buraya alıyorum. İsteyen şiirin tamamını okumak isteyenler bulup okuyabilirler.

            

                          Ey Türk Uyan!

            “Sus ağlama, harabenden kalk doğrul,

            Kaldır, solgun, felaketli başını,

            Dindir kanlı gözlerinin yaşını,

            Çık meydana, kurtulmaya bir yol bul!”

 

            “Beklediğin daha hangi musibet?

            Elvermez mi, bağrındaki yaralar?

            Elvermez mi, alnındaki karalar?

            Elvermez mi, bu sefalet, bu zillet?”

 

 

                                               Ey Türk Uyan 

                                       Mehmet Emin Yurdakul