Aylık Arşiv: Ekim 2011

KALBİM İÇİN

 

Sen
İçimdeki dünya!
Seninle koyun koyuna olup ta
Sensiz yaşamışım ha!
Seni kaale almadan yaşamışım
Hayret!
Nasılda anlayamamışım!

Demek ki hep senmişsin o
Benimle olan
Ben
Yazıda yabanda iken
Tarlada tapanda iken
Oyunda oynaşta iken
Uykuda iken, uyanık iken
Üç günlük dünyanın
Bütün aldatmacalarına kanar iken
Sen hep benimleymişsin
Nasıl da anlayamamışım!

Sen
İçimdeki dünya!
Gönlümün mekânı sen değil miydin?
Gönlümün Sahibinin mekânı
Gönlüm sen değil miydin?
Etten, kandan oluşun aldatmış beni
Senin varlığını bile anlayamamışım
Nede gafilmişim!
Demek ki o hep senmişsin!

Sen
İçimdeki dünya!
En taze çağlarımda,
Gönül toprağına cemreler düşerken,
Körpe duygulara uyanır iken,
Bunaldığım anlarda
Teselliler ararken,
Gönlümün Sahibine yönelirken
Demek ki hep sen vardın

Sen
İçimdeki dünya!
Şafak sökümlerini yaşarken de
Sen benimle imişsin!
Günün beş iklimini
Huşu içinde yaşarken de,
En ulvi duyguları algılarken de…
Gafilmişim,
Dostluğunun değerini anlayamamışım.

Sen
İçimdeki dünya!
Ben
Bunca çileleri çekerken
Bunca dertlere katlanırken
Bir ömrü
Dağ taş demeden,
Şiir, roman demeden,
Kucaklarken
Hala ortaya çıkmasaydın
Heyyy! Neler oluyor demeseydin!
Küserdim sana
Eğer Gönlümün Sahibinin mekânı olmasaydın
Yuh olsun sana derdim
Kaldırıp kaldırıp atardım seni
Gelip şu hastaneye yatmazdım
Değmez! Derdim

Sen
İçimdeki dünya
Demek ki sen o’sun
İçimdeki kocaman dünyasın
İçimdeki dünya
Sen benim KALBİMSİN

Sen
İçimdeki dünya!
Seni ne kadar da ihmal etmişim
Bağışla beni!

02.05.2009

Siyami Ersek Hastanesi

MİKDAT TOPCU

Not: By pass ameliyat sebebiyle düşündüklerim…

 

DÖNÜŞ O’NADIR

 

Buradan martılar geçer, öbek öbek
Gemiler geçer, nazlı nazlı
Buradan tabutlar çıkar, tabutlar
Birkaç kişinin omuzlarında
Meçhule giderler
Hiçbirinin geri dönmeyeceği meçhule!
DÖNÜŞ O’NADIR!

Sen yoksa
Kaf dağının arkasında mısın arkadaş,
Çık ortaya.
Kendini ne sanıyorsun
Süleyman mı? Karun mu?
Güllerin Efendisi bile döndü
O ki, gülleri hiç solmamıştı
Sen de soldurma
“Ömrüm ömrüm, divane ömrüm”
Diye yakınma
En yalın gerçeği anla arkadaş
DÖNÜŞ O’NADIR!

Ömrüm, bir bahar tazeliği içinde
Bahar dalları arasında geçti,
Diyorsun
Bütün aşkların, bütün oyuncakların
Senin olacağını sandın.
Bu çiçekler, bu böcekler
Bu aşklar kimin biliyor musun?
Hani,
“Kök yaprağı yaprak kökü besler dökülünce”
Demişti ya şair,
Demek anlayamadın!
DÖNÜŞ O’NADIR!

Buradan öbek öbek martılar geçer
Gözlerimizin önünde tabutlar çıkar damlardan
Musalla taşlarına
Birkaç yakınının omuzlarında
Herkesin bir namazlık saltanatı olacak
Gerisi boş
DÖNÜŞ O’NADIR!

Çık Kaf dağının arkasından arkadaş
Gel Mevlana ile düğün gecesi yapalım
Ebedi hayatı kucaklayalım
Buradan martılar geçer
Meçhule tabutlar yolcu edilir
DÖNÜŞ O’NADIR

 01.01.2009

Siyami Ersek Hastanesi

Mikdat Topçu

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 16

              

(Ne gülüyorsunuz, bu anlattığım sizin hikâyeniz!)

 Latin şairi Horatios

 Değerli dostlar, aziz milletim,

 

Arap Baharı ve Arap liderlerinin akıbeti ile ilgili olarak çok düşündüm. Bu Arap dünyası bir kabus mu gördü? Ne oldu da birden bire! Bütün Arap alemi demokrasi isteriz diye ayağa kalktı! Şimdiye kadar neredeydiler. Düşünün ki, 30 yıl, 40 yıldan beri bu liderler Arapları yönetiyorlardı! Şimdi ne oldu birden bire?

Dünyadaki hayvanları sevenler derneklerinin, bir kaplumbağaya, bir kediye yapılan işkenceler için bütün dünyayı ayağa kaldırdıkları halde, Kaddafi’ye yapılan işkenceler için neden hiç ses çıkarmadıklarını acaba yorumlama iradesine sahip miyiz? Acaba bütün dünya insanlığı Kapitalizm’in tarafına mı geçti? Halbuki Kapitalizm çökmekte değil midir?

 

Bu denli vahşi bir iştiha ile kendi liderlerini Batının hedefleri için nasıl peşkeş çekebilir Arap halkları? Batılılar bu halkları ne zaman ifsat ettiler? Ne zaman bunları örgütlediler? Hatta bizim ülkemizdeki bir kısım Müslümanların bile Batılı emperyal güçleri haklı göstermeleri nasıl mümkün olabildi? İslam’a karşı Haçlı seferleri yapan, bunu açıkça söylemekten çekinmeyen Batılıların, Müslümanlar tarafından kabul edilmesi, teşvik edilmesi, desteklenmesi, haklı bulunması nasıl mümkün olabilmiştir? Batılı müttefiklerin yanında nasıl yer alabildik? Acaba 21. Yüzyılın bu afetini objektif olarak yorumlama kabiliyetine hala sahip miyiz? Yoksa elimizden bu irademiz alındı mı? Düşmanlarımızın istediği gibi mi düşünüyoruz? Düşünce özgürlüğümüz elimizden gitti mi? Hipnotize edilmiş gibi, nasıl istiyorlarsa öyle mi düşünüyoruz?

Değerli dostlar; bu böyle olmasaydı eğer, Batılıların bunca yaptığı saldırılar karşısında Müslümanların yerlerinde oturmaları, uyku bile uyumaları mümkün olmazdı. Ama merak etmeyiniz, Batılılar şimdi Libya’da seçim yaptıracaklar ve İslam şeriat düzenini kuracaklar! Üzülmeyiniz!

 

Evet, hayvanlara yapılan eziyetler için bile ayağa kalkan dünya insanlığının, Kaddafi’ye yapılan zulme hiç ses çıkarmamaları beni çok düşündürdü. Kaddafi hiç olmazsa hayvan yerine konsaydı ve ona o zulmü yapanlar sadece kınansaydı. Bu bile yapılmadı. Demek ki hayvan sevenler dernekleri bile korkunç bir şekilde değişmişler. Tarafsız yayın organları Kaddafi’nin halkına sağladığı rahat yaşamı anlata anlata bitirememektedir. PKK’ya hiç destek vermemiş. Kıbrıs harekatı sırasında Türkiye’ye karşılıksız yardım etmiş. Hem de malzemeleri uçağa yüklerken bizzat sırtında taşımış. Ama Batı ittifakı, Türkiye’yi yalnızlaş-tırmak ve İslam’ı bitirmek için Kaddafi’yi ortadan kaldırdı.

 

Haçlılar, Kaddafi’nin şahsında İslam’dan intikam aldılar.

 

Saddam Hüseyin asıldığında çok düşünmüştüm. Üzülmüştüm. ABD insanlığın gözlerinin içine baka baka haksız yere suçlamıştı Saddam’ı. Batılıların yaptığı suçlamaların hiçbirini Saddam Hüseyin hak etmemişti. Kimyasal silahları yoktu. Nükleer silah çıkmadı Irak’ta. Buna rağmen Irak yerle bir edildi. Talan edildi. Ve bir arife günü Saddam Hüseyin asıldı.

 

Ama şimdi Saddam Hüseyin’in halkına Batılılar Demokrasiyi getireceklermiş? Üzülmeyiniz!

 

Haçlılar, Saddam Hüseyin’in şahsında İslam’dan intikam aldılar.

 

Mısır’da Hüsnü Mübarek şu anda ölümle cebelleşiyor. İktidarı elinden alındı. Mısır’da Batılıların kontrolündeki asiler Hüsnü Mübarek’in kuyusunu kazdılar. Şimdi Hüsnü Mübarek bir fare gibi kafesin içinde getiriliyor mahkemelere. Süründürülüyor.

 

Ama Mısır halkına Batılılar en kısa zamanda İslam şeraitini rejim olarak sunacaklarmış. Üzülmeyiniz!

 

Haçlılar, Hüsnü Mübarek’in şahsında İslam’dan intikam alıyorlar.  

 

Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali halkın ayaklandırılmasının ardından Suudi Arabistan’a kaçtı. Tunus şimdi allak bullak! Seçim yapılacakmış!

 

Tunus’a Batılılar İslam şeraitini getireceklermiş! Üzülmeyiniz

 

Halen Yemen öyle, Suriye öyle…

 

Arap Baharı denen bir dönem yaşanıyor. Amerikalıların “22 devletin sınırları değişecek “ projelerine bağlı olarak bütün Arap ülkelerinde yetiştirilmiş olan muhalif gruplar ayaklandırıldı. Nasıl oldu anlayamadık! Bu insanlar nasıl teşkilatlandı! Nasıl meydanlara çıktı! Nasıl silahlandırıldı! Başlarına komutanlar nasıl getirildi! Ayaklanan ülkelerde nasıl geçici yönetimler ayarlandı! Kim ayarladı! Kimleri ayarladı! Ne zaman ayarladı! Hep düşünüyorum ki, bütün bunlar Batılılar tarafından organize edildi. Doğrudan doğruya bu ülkelere müdahale edildi. Biraz kuvvetli olan ülkelere, direnme, karşı koyma kabiliyeti olan ülkelere fiilen, müttefikleri ile birlikte Amerikan ordusu girdi. Irak’ta böyle oldu. Yüz binlerce insan öldürüldü. Kadınların ırzına geçildi. Çocuklar öldürüldü. Irak halkı işkenceler gördü.

 

Neden bütün bunlar? Neden?

 

Şimdi Libya! Evet, Libya! Özellikle Kaddafi’nin düşürüldüğü duruma çok üzüldüm. Her şeyden önce bir insan olarak, bir Müslüman olarak üzüldüm. O görüntüleri herhalde izlemeyen kalmamıştır! Kan revan içinde, vücudunda darbe almayan hiçbir yer yok. Kafasına kurşunlar sıkmışlar. Taşlarla başına vurmuşlar. “Yapmayın evlatlarım, ben sizin babanızım, bu yaptıklarınız haramdır, günahtır” diye yalvaran masum bakışları var ya! İşte o çaresiz bakışlar, o duruş beni gerçekten çok üzdü. Daha da üzen şey ne biliyor musunuz? Sarkozy! Sarkozy Kaddafi’nin yakalanışını kutlamış! Halbuki Batılı liderler Kaddafi’nin ziyaretinde yollarına halılar sermişlerdi, elini öpmüşlerdi, çadırını kurmuşlardı! Bu ne riyakârlık! Bu ne canavarlık Ya Rabbi! İşte düşman budur!

 

Savaş değil miydi bu? Savaşı kaybeden komutana böyle mi davranılmalıydı! Alparslan böyle mi yapmıştı Diojen’e? Öldürüleceğini zanneden Diojen’e: “Seni serbest bırakıyorum. Ülkene git, yeniden bir ordu kur, yeniden karşıma gel ve bana yeni zaferler bahşet” demişti, hatırlayınız.

 

Kaddafi’ye, Saddam Hüseyin’e yapılan bu kalleşliği Ruslar Gazi Osman Paşa’ya yapmadılar. O büyük komutanı takdir ettiler. Kılıcını almadılar, rütbelerini sökmediler. Rusya’ya götürdüler ve orada bir kahraman olarak Rus halkına takdim ettiler.

 

Bu canavarlık Batı medeniyetinin karakterinde vardır. Biliniz ki, hiçbir Türk hükümdarı Avrupa şehirlerini yakıp yıkmamıştır. Hâlbuki tarih kitapları Şarlken Roma’ya girdiğinde şehri yerle bir ettiğini yazıyor.

 

Değerli dostlar, Türkler, bin yıldır Haçlılara karşı İslam alemini savunmuştur. Haçlılar, Türk devletini yıkmadan, paslı Türk kilidini kırmadan doğudaki emellerine ulaşamazlar. Bunu böyle biliniz.

 

Aslında yukarıdan beri anlattığım Batının tarihi yürüyüşünün asıl hedefi Türk milletidir. Eninde sonunda bu sorun gelip bizi bulacaktır. Aslında bu sorun bizim sorunumuzdur. Çünkü Arap Baharı’nda Batılıların kullandığı, ayaklandırdığı asilerin teşkilatlanmasına sebep olan kurumlar aynen Türkiye’de de vardır. Türkiye’de Beşinci Kol faaliyeti yürütenlerin asıl hedefi, son olarak bir Türk Baharı yaratarak Haçlı yürüyüşünü sona erdirmektir. Kesin Haçlı zaferi ancak Türk devleti yıkılınca sağlanabilir. Ama bizim entelektüellerimizin bundan henüz haberi bulunmamaktadır. Türkiye’de Müslümanlar henüz bu konuda tek bir kelimelik bilgi sahibi değildir. Dehşetengiz bir şekilde Müslümanların iradeleri kontrol altında tutulmaktadır. Beşinci Kol örgütlerinin barış zamanındaki asıl görevi bu perdeleme işini yapmaktır. Bunu da hakkıyla başarmaktadırlar.

 

Değerli dostlar, demek istediğim şu ki, aslında bu bizim hikayemiz. Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığım hikaye bizim hikayemizdir.

 

Latin şairi Horatios herhalde biraz da meczup bir insan olmalıdır. İnsanlar onun anlattıklarını herhalde ciddiye almamaktadır. Ama halkına aynen şunu söylemektedir:

 

 

“Ne gülüyorsunuz, aslında bu anlattığım sizin hikayeniz!”

 

Herhalde bendeniz bütün bunları anlatırken bir kısım insanlar da gülmüşlerdir. Ben de Horatios’un bu cümlesini bilerek seçtim zaten.

 

Değerli dostlar, Batının yürüttüğü Haçlı saldırıları gerçekten hayra alamet değildir. Türkiye’de yaptıkları mücadele, kullandıkları güçler gerçekten stratejiktir. Özellikle bütün bu yapılanların hiçbirinin, geniş halk yığınlarının bilgisi dahilinde olmaması yapılan stratejik propagandanın nasıl bir teknikle yürütüldüğünün en büyük ispatıdır. Çünkü bırakın geniş halk yığınlarını, Türkiye’de aydınların bile bu konularda henüz bilgisi yoktur. Türk aydını hala bütün bu yapılanları Demokrasi, kalkınma, ilerleme, çağdaşlık gibi algılamaktadır. Türk aydını ikbal peşinde, mal-mülk peşinde, mevki-makam peşindedir. Devletin emin adımlarla kalkındığını, büyüdüğünü düşünmekte, hatta Osmanlı döneminin geri geleceği zehabına kapılmaktadır.

 

Değerli dostlar, biliniz ki bu hikaye gerçekten bizim hikayemizdir.

 

Uyarmak vatan borcumdur.

 

Uyanınız.

 

Mikdat Topçu

26 Ekim 2011

 

 

Not: Van depreminde ölen vatandaşlarıma ALlah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum. Türk milletinin başı sağolsun.

 

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 15

-26 Şehit ve Yeni Çukurca Saldırısı Üzerine-

(DEVLET DONKİŞOTLUK YAPMAZ)

 

Değerli dostlar, aziz milletim,

 Karşı karşıya bulunduğumuz kurumlar arası çatışma, iç kargaşa, askerlerin dile getirdiği “asimetrik savaş”, PKK terör örgütünün sadece Güneydoğu’yu değil bütün vatan sath-ı mailini kasıp kavurması, birliklerimize saldırması, yakıp yıkması bize göstermektedir ki, bugünkü devlet adamlarımız düşman stratejilerini hafife almaktadır.

 Değerli dostlar, bendenize göre; bin yıllık Haçlı Seferlerinin muhatabı, Mohaç’ın muhatabı, Bizans’ın muhatabı, Viyana’nın muhatabı ve nihayet Mondros Mütarekesi’nin, Sevr’in muhatabı bir büyük devletin, bu çileli milletin başında bugünkü idarecilerin bulunması talihsizliktir. Böylesine büyük bir devletin ve milletin sorunlarını bugünkü zevatın çözmesi mümkün değildir. Başarısızlıkta ısrar etmenin manası yoktur.

 Bu hükümet derhal istifa etmelidir.

 Bu başbakan, bu içişleri bakanı, bu adalet bakanı asla içinde bulunduğumuz krizi yönetebilecek güçte değildir. Burası devlet, devlet! Herhangi bir belediye değil! Türkiye devletini idare etmek, bir takım belediyeleri idare etmekle aynı şey değildir. Devlet ayrı bir mefhumdur. Devlet, nihai tahlilde “iktidar” demektir. “İktidar” devlete topyekün hâkimiyet anlamına gelir.

 “Bugünkü devlet idarecilerimizin, devletin sorunlarını sadece; ABD, AB, İngiltere, İsrail, TESEV, Ermeni komitacıları ve daha birçok güç merkezi tarafından ısrarla dikte ettirilen; bir anayasa değişikliği, bir yargıyı ele geçirme veya bir terör örgütü meselesi gibi düşünmemeleri gerekir” diye defalarca ikazlarımız olmuştu. Ama maalesef öyle düşündüler. Yani küçük düşündüler. Yönlendirildiler, değiştirildiler. Gömleklerini çıkardılar. Bugünkü zevat, sadece “hizmet” anlayışıyla hareket ediyor. Yol yapıyor, çiçekler dikiyor. Bunları hizmet zannediyor. Devletin işlerinin bunlardan ibaret olduğunu zannediyor. Ama bakınız, bütün komşularımızla sorunluyuz. Tarihi anlamda, stratejik anlamda “devlet” gibi davranamıyoruz. Hata üstüne hata yapıyoruz. Mısır’da laikliği tavsiye ediyoruz. Hıristiyan devletlerle birlikte Müslüman devletlerin kuyusunu kazıyoruz. Yazık değil mi? Günah değil mi?

 Bakınız; ordu zayıflatılırken hata yapıldı. Türk algısı konusunda hata yapıldı. Azınlık vakıfları konusunda hata yapıldı. Kıbrıs konusunda hata yapıldı. Ve nihayet devletin Güneydoğusu ile ilgili hatalar yapıldı. Yapılmaya da devam ediliyor. Çünkü devlet gibi davranılmıyor. Devlet gibi davrananların aldıkları bütün devlet kararları acemice boşa çıkarılıyor. Hiç, bir devlet adamı çıkar da der mi ki: “devlet gasp etmişti, biz iade ediyoruz”. Velev ki devletin eski yöneticileri böyle yapmış olsa bile, bu politika dosta düşmana karşı bu şekilde ifade edilmemeliydi!

 Devletin astığı asilerin hepsinin heykelleri dikildi. Tunceli sayelerinde “Dersim” oldu. Kiliseler imar ediliyor. Ama devletin asıl unsuru olan Türk milleti yok farzediliyor. Türklerin, tarihi bir hata yapılarak onurları kırılıyor. Anayasadan dahi Türk kelimesini kaldırmaya çalışıyorlar. Bu vahim bir hata! Telafisi mümkün olmayan büyük bir hata! Biz Türkler bunun bedelini bin yıl sonra ancak öderiz!

Siz ABD, AB istiyor diye rejim değiştireceksiniz, ılımlı İslam, Proteston Müslümanlık getireceksiniz, öyle mi? Anadolu’da “federasyon” kuracaksınız, öyle mi? Allah sonunuzu hayır etsin! Türk milleti vatanını yedirir mi sanıyorsunuz? Hatalı ittifaklarınızdan vazgeçiniz. Türk milletinin iktidarı olunuz. Türk milletinin düşmanlarını tasfiye ediniz. Türk milletinin çocuklarını heder etmeyiniz. Tarih bunun hesabını sizden sorar. Uyanınız!

İşte şimdi ittifak yaptığınız güçlerin taşeronları, düşman, tam siper saldırıya geçti. Kan kaybediyoruz, şehitler veriyoruz. Ama siz bu durumu hala hafife alıyorsunuz. Vaktiyle Süleyman Demirellerin verdiği demeçleri aynen tekrarlıyorsunuz. Örnek mi istiyorsunuz. 24 şehit haberi geldiğinde, bazı devlet adamlarımızın verdiği demeçlere bakınız. Demirel’in demeçleriyle aynı, değişen bir şey yok. Demirel de: “akan kan yerde kalmayacak”, derdi, hatırlayınız!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül:

“Bu saldırıların intikamı çok büyük olacaktır ve misliyle alınacaktır”.

TBMM Başkanı Cemil Çiçek:

“Bu olaylar ne kadar yürek yakarsa yaksın girdiğimiz bu yoldan vazgeçmeyeceğiz”.

Recep Tayyip Erdoğan:

“Türkiye’nin düşmanları şunu çok iyi bilmeli: Türkiye Sarıkamış, Çanakkale, Kurtuluş Savaşımız başta olmak üzere şehitlerimizin aziz ruhları üzerinde inşa edilmiş bir ülkedir. Bu ülkenin her karışı şehit kanlarıyla sulanmıştır. Bu ülkenin huzuruna, istikrarına, asil yürüyüşüne kast edenler yine karşısında bu iktidarı, bu milleti bulacaktır”.

Gördünüz mü, değişen bir şey var mı?

Değerli dostlar, aziz milletim, biliniz ki PKK terör örgütü değildir. PKK düşmandır. Düşmana karşı nasıl davranmak gerekiyorsa PKK’ya karşı da aynen öyle davranmak gerekiyor. İşte, bugünkü zevat bunu anlamadı. Hasbelkader başbakan olma, hasbelkader vekil olma hırsı buna engel oldu.

Bu iktidar devletin karşısında bir düşman stratejisi olduğunu anlamadı. Tavizler verdi. TRT ŞEŞ’i kurarken taviz verdi. Habur sınır kapısında teröristleri on bin kişi ile davul zurna ile karşılarken taviz verdi. Habur’a devletin mahkemesini seyyar hale getirip gönderirken taviz verdi. “Silahları bırakın ananızın kucağına gelin” derken taviz verdi. Bunu cahil olan biri söylemez. Düşmanı bu şekilde davet edersiniz ha! İnsana gülerler! Akıl alacak şey değil! Bugünkü zevat; Kürt sanatçıları Türkiye’ye çağırırken, onları kucaklarken taviz verdi. (Hâlbuki Kürt sanatçılar Türk’ün evine ateş düşsün diye TRT ŞEŞ’te türküler söylediler).

Bu iktidar, Güneydoğu’da PKK’ya göz açtırmayan kahraman subayları Silivri’ye tıkarken taviz verdi. Dünya tarihinde, hiçbir milletin tavizler vererek düşmandan paçayı kurtardığı görülmemiştir.

Aslında bütün bu hatalar ABD’nin BOP. Hesapları içinde yapıldı.

Bu zevat; devletin gücünü: manipüle edilen hukuku kullanmak ve bu gücün arkasına saklanarak suçlu-suçsuz bütün insanları kolaylıkla ve yıllarca yargılamadan hapiste tutma gücü olarak algıladılar. Ellerine geçirdikleri bu güç onlara adeta bir haz verdi. Bunu intikam hırsı ile yaptılar.

Değerli dostlar, bendenizin de değişmesini istediğim tarafları var devletin. Bu değişiklikleri barış içinde, kimsenin etkisinde kalmadan, intikam alma hırsına kapılmadan, zaman içinde yapabilirdik. Hâlbuki bu zevat iktidar olmayı, mal biriktirmek, kenz yapmak olarak algıladılar. Bu üstün mali güç onların başını döndürdü. Ama düşman büyük bir stratejinin peşindeydi, haberleri bile olmadı. Bu zevat, nutuk atmakla devletin bütün sorunlarının kürsüde iken çözüleceğini zannettiler. Büyük bir kibir, anlamazlık, yanlış düşünme, yanlış yönlendirilme, kendine güvenme, hırs ve bindirilmiş kıtalardan rahatlıkla oy alındığı için de devletin bizatihi kendi babalarının malı olduğu zehabına kapılarak hata üstüne hata yaptılar.

Ama devlet avuçlarımızın içinden kayıyordu. Haberleri olmadı. Bakınız dış basında bile Türkiye’de iç savaş olduğu yolunda yorumlar var. Wall Street Journal Gazetesi.[1] Dünya basını sürekli olarak Türkiye’deki gelişmeleri takip ediyor elbette ki.

Değerli dostlar;

Görüldüğü üzere şimdi yara kanser oldu. Hangi tür tedaviyi getirirseniz getiriniz, artık çözemezsiniz. Canavarı kendi ellerinizle yarattınız. Düşman devlet gibi davranıyor, büyük strateji uyguluyor. Ara sıra taktikler yapıyor. Sizi onurlandırıyor. Madalyalar takıyor. Ama biliniz ki bunlar asıl büyük savaşın kilometre taşlarıdır, ara hedefleridir. Yapılması gereken şey, devletin bir düşman stratejisini nasıl boşa çıkarmak gerekiyorsa, savaşı nasıl kazanmak gerekiyorsa, acımadan, korkmadan öyle davranmaktı. Devletten daha güçlü hiçbir kurum olmadığını anlamaktı. Ciddi devlet politikası uygulamaktı. Gerçekçi kurmay planları yapmaktı. Düşmanı ciddiye almaktı. Tarihin şakası olmadığını, özellikle bizim düşmanımızın şakası olmadığını bilmekti. Yapılan uyarıları kibre kapılmadan ciddiye almaktı. Ama olmadı.   

PKK’ya ABD’nin lojistik destek verdiğini anladığınız anda,

Kozmik odayı ellerine geçirmeye çalıştıkları anda,

Kürtlerin Demokratik Toplum Kongresi adı altında kongreler toplayıp, TBMM’ye elçi göndereceklerini ifade ettikleri anda,

BDP ileri gelenlerinin, öldürülen PKK’lıların kendi çocukları olduğunu, onların terörist olmadığını ifade ettikleri anda,

“biz bu yola baş koyduk, baş bir yana, leş bir yana” dedikleri anda,

Polisimizi tokatladıkları anda,

 Uyanmalıydınız! Uyanmadınız.

Selahattin Demirtaş’ın, Gülten Kışanak’ın ve bil umum BDP’lilerin demeçlerini okuduğunuz anda uyanmalıydınız.

BDP milletvekillerinin Roj TV.de toplantılara katıldıkları anda bunu anlamalıydınız.

Artık Kürt hareketi kanser olmuştur. Şimdi ne APO, ne yollarına halı serdiğiniz Kürt yazarlar ve ne de Kürt şairler artık sizi kurtaramaz. Barzani, Celal Talabani sizi kurtaramaz. Uyanmalıydınız!

O kadar uyanmadınız ki ve o kadar manipüle edildiniz ki, PKK’yı “Kürt Ergenekon’u” ilan edenleri ciddiye aldınız, devlet adamı yaptınız, vekil yaptınız! Devlete resmen Donkişotluk yaptırdınız.

Değerli dostlar,

Devletin PKK’yı tasfiye etmede hangi yolu takip etmesi gerektiği konusunu “AKTÜTÜN SALDIRISI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER-2 “ başlıklı yazımda anlatmaya çalışmıştım. Eğer lütfeder okursanız memnun olurum.

Değerli dostlar, devlet Donkişotluk yapmaz. Durum ciddidir, hatta vahimdir.  

Bütün vatanseverler birleşiniz.

Uyarmak vatan borcumdur.

Uyanınız.

Dua ile kalınız.

Mikdat Topçu.

20 Ekim 2011

 

 

 

 


[1] 20 Şubat 2010 Gazeteler

T A R İ Z

Not: 

Bu şiir; 1978 yılında, askerlik görevimi yaptığım sırada, İstanbul’da, Örnektepe’de şehit edilen iki askerle ilgili televizyon haberi üzerine yazılmıştır. O zamanlar böyle bir saldırı karşısında infial uyanıyordu. Şimdi ruhumuz duymuyor nerde ise!

Malum olduğu üzere o dönemde iktidarlar Süleyman Demirel ve Ecevit arasında değişiyordu. 1978 yılında Ecevit başbakandı. Üç yıllık hububat istihsalimiz yabancı ülkelere rehnedilmişti.  Çünkü kıtlık vardı, kuyruklar vardı, döviz sıkıntımız vardı. Terör had safhadaydı. Maliye Bakanı Ziya Müezzinoğlu “tarihin en büyük borç erteleme operasyonu”nu yapmıştı! Ama her nasılsa başbakan kurtuluşumuzu tünelin karşı ucunda görüyordu!

Kıbrıs harekatı sonrası ABD Türkiye’ye ambargo koymuştu. Ama ABD aynı zamanda müttefikimizdi! Nasıl oluyorsa!

Devlet ileri gelenlerinin son derece klasik sözleri vardı. Yollar yürümekle aşınmazdı! Demokrasiler bünyelerinde biraz da anarşi taşırdı!

Papa Türkiye’yi ziyarete gelecekti ve Papa’nın yüzücü olduğunu yazıyordu basın. Sempatik gösterilmeye çalışılıyordu. Tam bu arada Dinarsu halısının reklamı televizyonlarda sık sık veriliyordu. Yere döşenmiş bir halının üzerinde takla atan reklamcı “kravatı gevşetin, piponuzu yakın” diye tavsiyelde bulunuyordu. Ve hayat devam ediyordu. Şiir bu duygular içinde ve asker iken yazılmıştır.

İşbu şiir ilgili dönemin şartları dikkate alınarak değerlendirilmelidir.

Saygılarımla.

Mikdat Topçu

 

Şimdi,

Emir buyurmak,

Karın doyurmak,

Adam kayırmak için çabalar.

Şimdi,

Seferber olmuş örgütler,

Fora edilmiş

Roketler, stenler, oraklar, çekiçler

Şimdi emir buyurmak

Karın doyurmak için çabalar.

Şimdi

Sahte dostlar,

Ambargolu müttefikler

Kara gözümüze,

Buğday tenimize

Brakisefal kafamıza hayran

İç bir ayran

Beri gelsin bizi NATO’dan ayıran

Kıbrıs’ı kayıran

Örnektepe’de niye öldün bre aslan!

İdealtepe’de plajda boğulmak varken.

Çanakkale’de düşmanı niye böldün,

Dokuz eylülde niye vurdun tekmeyi,

Niye…

 

Gayri milli yüzücü Papa varken

Ayasofya’da, Selçuk’ta ayinler yapılırken

Kitab-ı Mukaddes şirketi

Bütün ilim-irfaniyle Tünel’deyken

Ve kurtuluşumuz

Tünelin karşı ucunda

Foton foton belirmişken

Kotan kotan,

Bakkal bakkal

Kasap kasap

Manav manav kalkınmak varken

Ve de

Bilderberg toplantıları

Yurdumuzda yapılırken

Muhtırayı niye verdin

Niye…

 

Petrol yok diye batıyoruz

Yoksa İMF dost bize

Yurt büyük olduğu için satıyoruz

AET kast bize

Kredi bize,

vatan size

bucak bucak, kulaç kulaç sizin olsun

Klikya, Lidya, Kapadokya, İyonya…

Eski Bizans toprağıydı zaten

Sizin olsun…

Adalar, hatta

Ermenistan, Kürdistan

Lazistan, Çerkezistan

Hep sizin olsun…

Zaten biz işgalci sayılırız

Kıbrıs’ta oluğu gibi!

 

Tapu gibi Evrensel Beyanname

Halklara özgürlük gerekir,

Batıya efendilik yaraşır

Bize

Sütçülük, celepçilik,

Aracılık, tefecilik

Eroin kaçakçılığı

Turistik eşya imalatı

Hububat rehni karşılığında

Viski ithalatı

Halklarımız buhranı

Kafayı bularak atlatmalı

Ondan sonra da

Anarşinin kaynağına nasıl inilir

Onu anlatmalı

Beşiktaş’ta filan apartmanın asansöründe

Dansözlere caka satmalı

Ne olursa olsun

Anarşiyi kurutmalı

Sonra pipoyu yakıp

Kravatı gevşetip

Asayişi seyretmeli.

 

Kaç vagon dolusu borç

Kaç depo dolusu ilaç

Ampul, yağ, tuz, şeker,

Bu millet yoksulluktan ne çeker

Kafa çeker (!)

 

Kaç gazino dolusu içki,

Kaç salon dolusu dans

Kaç piyango bileti şans

Kaç pavyon dolusu seks

Kaç sinema dolusu şehvet.

Ey Devlet Planlama hesap et

Buhranı atlatmak için

Rakam ver.

Demokrasi çare demektir

Meşruiyet içinde çare tükenmez.

 

Beyin beyin ifrit

Kucak kucak keşmekeş

Katmer katmer ıstırap

Tümen tümen örgüt.

 

Şimdi,

Emir buyurmak

Üstümüze sulta kurmak

İçin çabalar.

 

Uyan ey millet evladı

Uyan

Kurtuluş hayal olmadan.

 

21.12.1978

Konya Karapınar-Poligon

 

 

 

 

 

 

 

BAĞDAT

 

Seni anlamak ne zor Bağdat!

Hani “Bağdat gibi diyar” olmazdı!

 Nedir bu gamsızlığın, bu sessizliğin!

Bu çaresiz bekleyişin!

 Sanki

Bir taze gelin süzülmesindesin,

Bir ayrılık türküsündesin,

Bir ölünün sessizliğindesin.

 Ne oldu bu ebedi aşka!

Ben hep tek taraflı mı seveceğim,

Hep ben mi düşüneceğim

Hep ben mi üzüleceğim Bağdat!!!

 Sen hala;

Hammurabi’nin esrüklüğünde misin?

O “hovarda” çağların geçmedi mi?

Dersini hiç mi almadın “hoca”dan?

Hadi;

Harun Reşit giremedi beynine,

Behlül Dane de mi alamadı gönlünü!

Hazreti Hüseyin de mi,

Ebu Hanife de mi,

Abdülkadir Geylani de mi,

Genç Osman da mı,

Süleyman Nazif de mi

Alamadı gönlünü!!

 Sen

Bağdat,

Seni anlamak çok zor!

 Kalk Bağdat, uyan artık.

Şimdiki aşıkların nazları değişti.

Şimdi Genç Osman gibi

Alabildiğine sevmiyor aşıklar.

Şimdi Geylanı’nin sevgisi gibi sevgiler yok

Şimdi esrarlı güzellikler önemli değil,

“Bağdat” olmak önemli değil!

 Şimdinin aşıklarında “köpek sevgisi” var,

Bir parça kemiğin hatırına seviyorlar.

Şimdinin aşıklarında “goril” sevgisi var,

“orangutan” sevgisi var.

Şimdiki aşıkların kafaları dar,

Medeniyetleri barbar,

İnsanlıktan nasipleri yok.

Biz,

İnsanlığı, medeniyeti

Bin dört yüz yıldır öğretemedik

Bu ukala aşıklara

Bu “kovboy” tayfasına

Gözleri dönmüş bir kez,

Vietnam’ı, Afganistan’ı, Somali’yi

Hep “kemik” görüyorlar,

Onların istediği kemik, Bağdat,

“Kemik”!

 Sen beni hiç anlamadın,

Bilsen ne kadar hatalısın

Ne kadar!

 Dinle Bağdat,

Ben o bin yıllık aşığınım.

Usanmadım aşkından.

Kovsan da, horlasan da usanmadım.

Senin,

Karşılıksız, ebedi aşığınım.

Hüseyin’in hatırına,

Numan’ın hatırına,

Murat’ın hatırına,

Genç Osman’ın,

Nazif’in hatırına,

Allah aşkına

Beni anla!

 Başındaki sisi dağıt,

Düşmanını boz, dağıt,

Kol gücünü göster, metanetini göster.

Kaypak aşıklara derslerini ver.

 Bağdat,

Beni anla.

Bil ki,

Canım seni pek ister.

 

Not: Bu şiir ABD tarafından Bağdat’ın işgal edilmeye başlandığı gece saatlerinde yazılmıştır. Şiirde ismi geçen zatları okuyucu herhalde yakından tanıyıacaktır. Bağda 400 yıl Osmanlı hakimiyetinde kalmıştır. Bu yüzden her Türk çocuğu Bağdat’ı bizim bilmelidir. Din ve tarih birliği içinde olduğumuz, bizim coğrafyamzda bulunan ülkelerin teker teker Batılılar tarafınan işgale uğraması elbette ki bütün Müslümanları derinden yaralamaktadır, üzmektedir. Şiiri bu gözle okumanız dileği ile. Saygılarımla.

Mikdat Topçu

 

 

Mikdat Topçu

 

Türk Aydınında İstikamet Krizi

Türk aydınındaki istikamet krizi ve Türk Milleti’nin önümüzdeki bin yıla damgasını vuracak yeni bir çağın başlatılmasında yüklendiği misyon.

Toplumlar, tarihin başlangıcından bu güne kadar yaptıkları sosyal mücadelelerle, adeta kendi kaderlerini yazarak yüzyıllara meydan okumaktadır

Dünya tarihinin fotoğrafına bu şekilde bakarak Türk milletinin kural koyma nöbetindeki aydınlarına konu ile ilgili bir-iki örnek vermek gerekmektedir:

Batı şimdi, bir başka yüzüyle ve başka aktörlerle karşımıza çıkmaktadır. Avrupa Birliği imajı, zamanın Şarlken Avrupa’sı ile aynıdır. Değişen bir şey yoktur. Üretim araçlarının değişmesi, ihtiyaçların farklılaşması, insanlığın elektriği, telefonu, televizyonu keşfetmesi, uzay çağını, bilgisayar çağını, bilişim çağını yakalaması hiçbir şeyi değiştirmemiştir. Marks’ın, Keynes’in, David Ricardo’nun, Jan Jack Russo’nun teorileri hiçbir şeyi değiştirmemiştir. Yine Papalar ne diyorsa aynen o olmaktadır. Biraz düşünen ve okuyan insan bunu çok rahatlıkla anlayabilir. Birinci Dünya savaşı Kanuni’den 400 yıl sonra yaşanmıştır. Türk Milleti tarih bilinci içerisinde ve tecrübelerini de kullanarak Batılı hegemonik güçler arasındaki derin çatlakları gündeme getirmelidir ve bunları tıpkı ataları gibi kullanmayı başarmalıdır. Buna mecburdur.

Mecali bitmiş, bezmiş, aşağılık kompleksine düşmüş, yılgınlık içinde bulunan Türkiye Devleti’nin aydınları bir silkiniş dönemi başlatmalıdır. Bunun için elimizde 1000 yıllık doküman vardır. Hiçbir korku ve kompleksimiz olmamalıdır. Kararlı, disiplinli, hayatını devletine adamış insanlar olarak kendimizi yeni bir döneme hazırlamanın alt yapısını oluşturmalıyız.

Gerçekte Batı kendi içinde çatışmadadır. 100 yıl ve 30 yıl savaşlarında olduğu gibi, içten içe bir takım kaynamalar Batı alemi içinde devam etmektedir. Hem Avrupa içinde bu çatlaklar vardır, hem de ABD ile Avrupa Birliği arasında uçurumlar vardır. Doğu Roma’nın Batı Roma’ya karşı yaptığını bugün Avrupa Birliği ABD’ne yapmaktadır. ABD’ne karşı yeni bir güç ve blok oluşturulmaktadır. Uzun H“Bizans nasıl değerler ve çıkarlar konusunda Batı Roma ile yollarını ayırdı ise, bugün AB de ABD ile aynı gerekçelerle yollarını ayırmaktadır.”
Muhtemeldir ki, ABD ile AB savaşacak. ABD dış politikasında, bir kesimin özellikle kışkırttığı “tek yanlı güç kullanmaya” devam etmekte ısrar ederse, yükselen Avrupa, Amerika’ya karşı gücünü test etmekten çekinmeyecektir. Birleşmiş Batı bir kez daha yollarını ayırarak rakip iki güç haline gelecektir.
Çünkü, “Amerika’nın asıl sorunu yalnızca Ortadoğu ve Hazar petrollerini, doğal gazını ve enerji kaynaklarını kontrol etmek değil. ABD.nin önümüzdeki dönemde asıl sorunu alternatif güçlerin ortaya çıkmasını önlemektir.”
ABD ile Avrupa Birliği arasındaki giderek büyüyen çatlak henüz belirginleşmeye başlamıştır. Avrupa Birliği’nin kendi içindeki çatlakları ortaya koymak için kitaplar yetmez. Güney ülkeleri ile kuzeyin, Protestanlarla Katoliklerin problemleri hiçbir zaman sonuca ulaşmamıştır. Ulaşamaz da…
Türkiye Devleti’nin, Avrupa barışı için veya ABD. nin dünya hegemonyası için vasıta olmaması gerekir.
“ABD karşısında veya AB karşısında yapacak bir şeyimiz yoktur, çünkü borçluyuz” gibi bir yaklaşım son derece hatalıdır.
“Biz cesaretin, dindarlığın ve hakkın hep Kurtuba halkı (Endülüslüler) ile birlikte olduğunu zannederdik. Oysa ne görelim! Ne dinleri ne cesaretleri ne de akıllı önderleri var! Onların başardıkları gelişme ve zaferler, aslında geçmiş hükümdarları sayesindeymiş. Ne zaman ki bu hükümdarlar gittiler, Endülüslülerin gerçek yüzleri ortaya çıktı”
durdurulduktan sonradı İşte şimdi yine bir kriz dönemine girmiş bulunuyoruz. Bu dönem, devlete karşı Fatih Sultan Mehmet dönemindeki gibi bugün de, topyekün bir Haçlı saldırısından doğan bir tehlikeli dönemdir. Bu, Kurtuluş Savaşı şartlarının yeniden ortaya çıktığı çok büyük bir krizdir.
Ve bu tehlikeli tırmanışı tetikleyen çok daha önemli bir kriz vardır ki, o da “istikamet krizidir”.
İstikamet krizi; haritaların yeniden çizildiği, klasik savaşların, asimetrik saldırıların her türlüsünün yaşandığı ve en önemlisi; Haçlı saldırılarının, acımaksızın, hiçbir insani ve ahlaki sınır tanımadan, adeta gözü dönmüşçesine sürdürüldüğü günümüzde, Türkiye elitlerinin gösterebileceği en büyük zaaftır. Bu saldırılar bütün dehşetiyle sürerken bizim elitlerimizin kafası karışmış ve “İstikamet”i gerçekten bozulmuş bulunmaktadır. Bugünkü aydın, Kurtuluş Savaşı sırasındaki; milli değerlere sonuna kadar bağlı olan aydın olsa idi sorun bu kadar keskin olmazdı. Ama bugün sorun çok keskin ve aşılması epeyce zor boyutlarda ulaşmış bulunmaktadır. Çünkü; harbi harpten önce kazanmasını bilenler, Türkiye elitlerinin gerçek yörüngesini bulamaması için çok çeşitli kombinezonlarla istikametlerini bozmuş bulunmaktadır. İstikameti bozulan, kafası karışan, galip ülkelerin mantığı ile düşünmeye alışmış bir elit kadro ile Türkiye Devleti’nin, içinde bulunduğu sorunları çözmesi mümkün değildir.

Size Göre De Vatan Tehlikede Mi?

Tarih boyunca hiçbir toplumun rahat rahat yerinde yurdunda oturması mümkün olmamış. Kendi toprağında istediği gibi hareket etmesi, üretmesi, tüketmesi, çoğalması, sevincini, üzüntüsünü, heyecanlarını istediği gibi yaşaması mümkün olmamış. Tarihin her devrinde milletlerin düşmanları olmuş. Milletlerin özgürce kendi hayatlarını yaşamasına düşmanları fırsat vermemiş. Televizyonlarda hayvan belgesellerini sanıyorum izlemeyen yoktur. Toplumlar da, tıpkı bu hayvan belgesellerinde olduğu gibi, biri diğerine musallat edilerek yok ediliyor. Ve gerçekten de anlıyoruz ki, milletlerin de bir ömürleri vardır ve bu ömür sınırlıdır. Çok çok, 120 yıl, 130 yıl ile sınırlıdır… En uzun ömürlü olan devletlerin bile ömürleri en çok 600 yıl sürmüş… Sonunda yine devletlerin yıkılacağı mukadder an gelip çatmış.
Evet, milletlerin de sınırlı ömürleri vardır. Günü gelince her millet tarihin sahnesinden çekilecek ve yerine, kendisine yine sınırlı bir ömür biçilen yeni bir toplum gelecektir.
Günümüzde de bu toplumlar arası boğuşma alabildiğine sürüyor. Kural aynı kural… Bu kuralın elbette ki istisnası vardır. Belki daha uzun ömürlü bir hayat sürülebilir… Nasıl! Eğer, toplumlar kendi kültür pınarlarını kendi elleriyle kurutmamışlarsa, daha uzun bir ömür yaşayabilirler.

Bence bu konunun sosyolojisini en iyi yapanlardan biri İbn-i Haldun’dur. İbn-i Haldun’u okudukça bugünkü problemleri ve çözüm yollarını insan daha iyi kavrayabiliyor. Bu sebeple İbn-i Haldun’dan aşağıdaki özeti alarak sonra bir değerlendirme yapacağım. Buna göre siz de lütfen yorumlayınız. Size göre de vatan tehlikede mi?

Bugünü anlamak için İbn-i Haldun’un devletlerin; kuruluş, gelişme ve çöküşü konusundaki düşüncelerini aktarmak istiyorum. Belki okumamış olan liderler veya başka yetkililer vardır. Belki sebep oluruz, birileri aklını başına toplar, kim bilir!
Bir millet yeni devlet kurduğunda bu devletin şu aşamalardan geçtiğini gözlemiş İbn-i Haldun.

“Kuruluş Devresi:

Her türlü karşı koymanın bastırıldığı, daha önce onu elinde tutan hanedandan zorla alınması devresidir. Ele geçiren grupta canlılık ve etkinlik en üst düzeydedir. Henüz geleneksel alışkanlıklarını yitirmemiş, mütevazı ve kanaatkârdır. Siyasi lider henüz kendisini vatandaşlarından ayrı tutmaz.

Otorite Devresi:

İktidarı elinde tutan lider kendi grubu üzerinde otoritesini tesis eder, mülkü ve nimetlerini kendisi için istemeye başlar. Grupta rakip olacak ileri gelenler yönetimden uzaklaştırılır, kendine bağlı itaatkâr kişiler yönetime gelir.

Rahatlık Devresi:

İktidarın meyveleri toplanır, servet genişletilir, şan ve şöhret ön plana geçer, kendini ölümsüzleştirecek eserler meydana getirilir. Siyasi liderin hem kendi grubunu hem de diğer grupları tam egemenlik altına aldığı dönemdir. Güçlü ordu, iyi çalışan sivil bürokrasi ve düzenli toplanan vergiler vardır.

Taklit Devresi:

Siyasi iktidar, atalarının bıraktıklarını yeterli görmeye başlar. En doğru yolun kendisine miras bırakılan yolu takip etmek olduğuna inanır. Taklitçilik ve gelenekçilik, yenileşmenin önünü tıkar.

Savurganlık Devresi:

Siyasi iktidar, atalarından kalan mirası arzu ve hevesine göre israf etmeye ve savurganlık yapmaya başlar. Devlet yönetimine ehliyetsiz kişiler geçirilir. Devletin çözülme ve yıkılma süreci başlar. Ordusunu, memurunu besleyemez ve giderlerini karşılayamaz hale gelir ve yıkılır.

İbni Haldun, devletin çözülmesinde dış faktörlerden ziyade iç etkenlerin öncelik taşıdığını kabul eder. Bununla birlikte devletin tümüyle ortadan kalkışı bir dış saldırıyla gerçekleşir. Devletin yıkılışındaki en temel sebepleri; Lider, Ekonomi ve Ahlak olmak üzere 3 temel başlık altında ifade eder.

Lider; devletin kurulma safhasında grubuyla ahlaki bir otorite ilişkisi içindedir. Zamanla otoritesini paylaşmak istemez. Liderin kibir, bencillik ve başkalarına hakim olma duygusu öne geçer. Ona göre siyasetin kendisi de “tek bir hakim” olmayı gerektirir.

Ekonomi; güç olarak iki temele dayanır : Asker ve Para. Devletin kuruluş safhasında fazla paraya ihtiyaç olmaz. Devlet büyüyüp geliştikçe yeni ihtiyaçlar paraya olan ihtiyacı da ortaya çıkarır. Koruyucu sınıfı ile yönetim arasında ücretlerin ve ihtiyaçların karşılanmasına paralel bir hoşnutluk ilkesi vardır. Yönetimin tek para kaynağı vergilerdir. Vergilerin akması içinse sağlam ve gelişen bir ekonomik yapı gerekir. İbn-i Haldun, ekonominin kendine has kanunları olduğunu belirtir ve “herhangi bir zorlama ekonomik hayatı alt-üst eder” der. Ekonomik gelişmenin bir üst sınırı vardır ve ondan sonra duraklama ve gerileme başlar. Tahrik edilen insani ihtiyaçların artma hızı, bunları karşılayacak kazanç ve gelirlerin artış hızından fazla olduğu için bir noktada yetersizlik başlar. Bu noktada Devlet, ya giderlerini kısmak ya da gelirlerini artırmak şeklinde iki yoldan birini kullanmak durumundadır. Ne yazık ki bu noktadan sonra bu iki yol da başarıya ulaşamaz. Rahatlığa alışmış olanlar kemer sıkamazlar. Devlet gelirlerini artırmak için ya var olan vergileri artırır ya da yeni vergiler koymak isteyebilir. Oysa vergi ile kazanç arasında tecavüz edilmemesi gereken sınır aşılırsa teşebbüs arzusu zayıflar. Vergide de gelir sağlayamayan Devlet, bu defa ekonomik hayata girmek ister. Üreticilerden mallarını değerlerinin altında almaya, tüketiciye fahiş karla satmaya çalışır. Bunun sonucu üretici üretimden, tüccar ticaretten vazgeçer. Tüketiciler şehirden kaçış yolları arar. Devlet bunun da fayda etmediğini görünce, önce yakınındaki varlıklı kişilerden başlayarak herkesin malına ve mülküne el koyar. Bu da vatandaşların yönetimden yüz çevirmesine, dış güçlerle ittifak yapılmasına, ekonomik hayatın durmasına ve devletin ortadan kalkmasına yol açar.
Ahlak; ilkesinin uygarlığın -ilimlerin, sanatların, şehir hayatının, zenginliğin, konforun, ince alışkanlıkların- gelişmesine paralel olarak bozulup bozulmadığı tarih boyunca tartışma konusu olmuştur. Eski Atina’dan başlayarak Rönesans’a kadar pek çok düşünür, ahlaki yozlaşmanın bir devletin çöküşünde önemli bir etken olduğunu savunur.
Berkeley; “Büyük Britanya’nın çöküşünü önlemek üzerine yazdığı düşüncelerinde, İngiliz halkının maddi heveslerinin artışından ve ahlaki niteliklerini kaybedişinden önemle bahseder. Kurtulmak için Hıristiyan ahlakının ilkelerinin yeniden saygınlığa kavuşturulması gerektiğini belirtir.”
Aynı şekilde Fransa’da J.J. Rousseau; “Uygarlığın gelişmesinin ahlakın bozulmasına yol açtığını” savunur.
Spengler; “Batının çöküşünü konu ettiği eserinde gelişmeyle birlikte ahlaki değer ve kurumların yozlaşmasından” söz eder. Örneğin; Yürek dili yerine, ilmi dinsizlik; saygı ve gelenek yerine, soğuk olgusallık; halk yerine, kitlesellik; gerçek ve canlı değerler yerine, para ve soyut değerler; Devlet ve Toplum yerine, milletlerarası toplum değerleri hakim olur. İnsanlar; kanaatkâr, dayanıklı, kendine güvenen, cesur, yardımsever, namuslu, dindar olmak yerine, haris, mağrur, korkak, tembel, bencil, müsrif, rahatına düşkün, dini değerlere lakayt hale gelirler. Doymak bilmeyen ihtiyaçlarını meşru yollardan tatmin edemeyenler, gayrı meşru yolları zorlar ve ahlaki değerleri yıkarlar.
Çözülme sürecinde Devlet bütün vatandaşlarına karşı adil değildir. Halk bireyselleşmiş, gayrı meşru ilişkiler yaygınlaşmış, din ve ahlak duyguları zayıflamıştır”

İbn-i Haldun böyle değerlendiriyor devletlerin çöküşünü.

Şimdi başlıktaki soruyu sorabilir miyiz? Size göre de vatan tehlikede mi?

Yukarıda bahsi geçen çöküş şartlarını zannediyorum şu anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti taşımaktadır. Bir karanlık döneme girdiğimiz kesindir. Gerçekten, kültürün, siyasetin, ekonominin tamamen savrulduğu, toplumun kökten sarsıldığı bir dönemdeyiz. İster doğru anlayalım, ister yanlış anlayalım, artık bu saatten sonra önemli değil. Sekiz eyalete mi bölü-nelim, adem-i merkeziyet mi sağlayalım, din mi değiştirelim, Büyük Ortadoğu Projesi içinde eriyelim mi, Haçlılara teslim olalım mı, hiç önemli değil. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çöküş akıbetine uğramaması tabii ki benim duamdır. Hayır! sadece dua’m değil, Vatan benim hayatımdır, canımdır. Bunun için Türkiye’nin bugünkü liderlerine, zinde kalmış güçlerine sitemimi ve ikazımı yapmak istiyorum. Herkes buna göre aklını başına toplamalıdır. Ve merak ediyorum, acaba bugün Türkiye’de zinde kalmış güçler idarenin kimlerin elinde olduğunu düşünmüyorlar mı? TBMM.’de verilen kanun tekliflerinin gerekçesine “AB. direktifi gereği” yazabilmek ne anlama gelmektedir? Ne demek AB Uyum Yasaları!
Bu ülkenin aydınları ve vatanını seven zinde güçleri, ülkenize acı bir son hazırlandığını anlamalısınız!
Ey Türkler! Bütün dünyadaki “çok kolay devlet kurma iradesi” ile meşhur Türk soyundan insanlar! Üç yüz yıldır düşmanlarınızdan kaçtığınızı, size Anadolu’yu vatan yapan şehitlerin mirasının elinizden gitmek üzere olduğunu, vatan toprakları üzerinde ne idüğü belirsiz ajanların cirit attığını, elimizde kalan son vatan parçası Türkiye devleti topraklarının taksit taksit satıldığını, bütün milli güçlerin tasfiye edildiğini, şirket tasfiye eder gibi devletin tasfiye edilmek istendiğini, kendi madenlerimizi işletemediğimizi, kendi toprağımıza pancar, tütün, fındık vs. ekemediğimizi, kendi topraklarımızdan petrol çıkaramadığımızı, kendi kardeşlerimizle sarmaş dolaş olmamıza dahi izin verilmediğini anlamıyor musunuz? Bu gelişmeler size bir şeyler ihtar etmiyor mu? Biliniz ki, sizler sahneye çıkmazsanız bu ülkenin çöküşünü önlemek mümkün olmayacaktır.
Ey binlerce yıllık mazisi olan silahlı kuvvetlerimizin bugünkü mensupları!
Paralı asker kullanmayan, yabancı kavimleri askere almayan, Malazgirt’in, Mohaç’ın, Niğbolu’nun, Çanakkale’yi geçilmez yapan 57. Alay’ın mensubu Türk ordusunun değerli komutanları!
Bu vatan size emanet değil mi? Vatanınıza bir Afganistan, bir Filistin, bir Bosna Hersek ve bir Irak sonunun hazırlandığını görmek gerekli değil midir? Bu gün Amerika’nın bize vuracağı zamanı bekleyen, vuracağı şekli hayal ederek, “Türk komandoları fare deliğine kaçtı” diye hezeyanlar dizenlerin televizyonlarda boy gösterdiğini, kitaplar yazdığını bilmiyor musunuz?
Türk Ordusu diyince bu milletin gönlünden neler geçtiğini bilmiyor musunuz? Hasan’ların, Ahmet’lerin, Ayşe’lerin, Fatma’ların haklarını, vatanlarını kim koruyacak? Avrupa Birliği politikaları ile, İMF politikaları ile doğmamış çocuklarımızın dahi borçlu olduğunu, insanlarımızın çöplerden yiyecek topladığını ve yurdumuzun ipotek altına sokulduğunu anlama gerekli değil midir?
Tanzimat’tan beri Batı’nın baskısı ile ülkemizde aslında asırlarca huzur içinde yaşayan azınlıklar bugün bile rahat yaşarken, her türlü haklara sahipken, kendi insanınızın, yani meşhur şu Büyük Türk Hakanlığı mensubu olan çekirdek milletin hiçbir hayat hakkı kalmadığını, onun bütün müesseselerinin çökertildiğini ve kendi öz kültürümüzün tarihin çöp sepetine atılmak istendiğini kavrama ferasetinden uzak bulunduğunuzu düşünmek dahi istemiyorum.
İçimize çöreklenmiş “topyekün savaş” tellallarının, “dinimizi değiştirmeliyiz” diyen ajan kılıklı insanların bin yıldan beri kavgalı olduğumuz düşman kuvvetlerin bugünkü uzantıları olduğunu görmezden gelemezsiniz!

Diyeceğim şudur ki; devletimizin yıkılacağı mukadder an gelip çatmışsa bir şey diyemeyiz. Ama Türkiye Devleti’ni idare edenlerde de asgari tarih şuuru yok mudur acaba! Acaba bu konuları okuma ve değerlendirme fırsatı bulabiliyorlar mı?

Allah’tan tekrar dileğim, vatanımızın korunmasında zinde kalmış güçlere akıl ve feraset vermesidir.

Eyüp, Mikdat Topçu 29.04.2004

Siz Korkak Bezirgânlar

Türk Milleti yüzyıllardır ağlıyor. İslam alemi yüzyıllardır ağlıyor. Doğu kültürü yüzyıllardır mağlup. Haber bültenlerinde hep bizim insanlarımızın gözyaşları var. Hep biz şehit veriyoruz. Hep bizim izzet ve şerefimiz ayaklar altına alınıyor. Türkiye’de, Irak’ta, Filistin’de, Pakistan’da, Afganistan’da, Kıbrıs’ta, Bosna Hersek’te… Hep bizim insanlarımızın feryatları var. Haber bültenleri adeta ölüm bültenleri gibi!

Türkiye Cumhuriyeti Devleti yine şehitler veriyor. Yine kan kaybediyoruz. Şırnak’ta, Batman’da, Tunceli’de, Çukurca’da, Dağlıca’da ve şimdi Aktütün’de… Hain saldırılar, kurşunlar, şehitler, şehitler… Evet esirler… Ah şehitlerimiz! Müsterih olunuz, size “ölüdür” demiyoruz!

İhanet şebekesinin yayın organında Türk askerine namluyu doğrultup, nişan alıp ateş edildiğini izliyorum. Bilmem hangi örgütün yürütme konseyi üyesiymiş… Türk milletine hakaret ediyordu. “Bunlar, her kuşu leylek, her ağacı kavak ve her insanı Türk sanıyorlar” diyordu… Alay ediyordu. Kendimden utanıyorum, üzülüyorum.

Ve karar veriyorum, artık ben de kendimden bir şey verinceye kadar bundan sonra mücadele edeceğim. Devletime karşı yapılanlar bana ağır geliyor. Türk Milleti’ne, Türk Devleti’ne namlusunu çevirip hedef almış bir şahıs, bir millet, bir ordu hatta bir devlet düşünemiyorum.

Şehit annelerinin ve hele o babaların, o evlatların vakur duruşları, içinden içinden ağlamaları ve “vatan sağolsun”, “oğlumun görevinin kalan kısmını ben gideyim tamamlayayım” demeleri yok mu? Ciğerime ciğerime saplanan kurşunlar gibi… Dayanamıyorum!

“İhaneti gördüm” diyor bir emekli albay. Görevi sırasında Güneydoğu’da yaşadıklarını yazmış. Vatanımızın güneyinde akan kanın neden bir türlü durdurulamadığını anlatıyor ve “ihanet var”, “ihaneti gördüm” diyor. İsyan ediyor. (Erdal Sarızeybek, İhaneti Gördüm)

Gerçekten ihanet mi var işin içinde! Bu gelinen noktada ihanet edilebilir miydi? Kim, nasıl ihanet edebilirdi. Ya da ihanet etmeye nasıl cesaret edebilirdi!

Gelinen nokta neresiydi!

Türkiye’nin düşünen beyinlerini takip etmeye çalışıyorum. Bir kısmı; “Türkiye’yi YENİDEN MİLLİ MÜCADELE iklimine götüren bir süreç oluşmaktadır” diyor. Acaba Türkiye bu iklime ihanetlerle mi geldi? Kimler ihanet etti! Biz bu ihanet edenleri nasıl bulacağız! Şehitlerin anneleri, babaları, eşleri, çocukları bu ihanet edenleri nasıl bulacak! Türk milleti ihanet edenleri nasıl bulacak! Ve bu ihanet nasıl bitirilecek, kim bitirecek!

İhanetin yanında acaba “kaht-ı rical” de var mı? Devlet adamlarımız yine Osmanlı’nın son döneminin devlet adamları gibi mi yoksa! Devlet adamı noksanlığı mı var yine!

Devleti idare edenlerdeki bu vukufsuzluk, bu çaresizlik neyin göstergesi! 25 yıldır PKK karşısında aynı çaresizlik yatıyor. PKK kaç kişi ile kuruldu acaba? Şimdi gücü nedir? Kim bu örgütün bu kadar palazlanmasına imkân verdi? Niçin verdi?

Emekli komutanın anlattıkları doğru mu acaba? Gerçekten Türkiye Milli Mücadele sürecine mi sürükleniyor. Olayın boyutları bu kadar ciddi mi? Bu hale gelininceye kadar neden tedbir alınmamış? Devletin bu konuda bir politikası var mı?

Acaba diyorum, PKK ile ilgili politikalarımız da bir devlet politikası mıdır? PKK bu ülke için gerekli midir? Öcalan İmralı’da niçin tutuluyor? Muhakkak devlet büyüklerimizin bildiği şeyler vardır diyorum!

Şehitler boşuna mı veriliyor!

Türkiye PKK’yı hem besleyip büyütüp, kâğıttan kaplan yapıp karşısına alıyor, hem de kendi elleriyle büyüttüğü canavara karşı göstermelik mücadele mi ediyor! Askerlerimizin şehit verilmesi bu ülkenin acaba yüksek menfaatleri için gerekli mi? Büyüklerimizin bildiği, kimsenin bir türlü anlayamadığı, şehit annelerinin bir türlü anlayamadığı devletin yüksek politikası, devletin yüksek menfaatleri mi var gerçekten! Öyle ya devlettir bu. Derin bir stratejisi vardır, biz göremeyiz. Şartlar ne olursa olsun, 35 bin şehit pahasına devletin bu yüksek hedefi mutlaka gerçekleştirilmelidir. Buna katılmamak mümkün değil. Ama böyle bir derin strateji var mı acaba! Orada mücadele eden Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları bunu göremiyorlar mı? Boşuna mı mücadele ediyorlar! Şehitler boşuna mı veriliyor!

İnsan, devletimin gerçekten bir siyasi arka planı olsaydı diye düşünüyor. Bunu arzu ediyor. Her olayda devletin bir sinsi planının izlerini arıyor. Ama beyhude… Devlet hiçbir yerde yok…

Acaba PKK muvazaalı bir düşman olarak karşıya alınıp, onun peşine düşerken Kerkük ve Musul’a girme hedefi mi vardır Türkiye’nin! Gerçekten böyle bir hedef konulmuş olabilir mi? Olamaz mı? Keşke böyle olsaydı! Öyle ya, Özal ve Süleyman Demirel cumhurbaşkanlıkları sırasında PKK’yı yok edecek bazı askeri harekâta izin vermemişlerdi. Bu ihanet olabilir miydi? Bu insanlar Türkiye devletinin cumhurbaşkanlarıydı. Yoksa bunlar da mı ihanet ettiler! Kafa karıştırıcı değil mi? PKK’nın imha edilmesi sırasında devlet politikasının; “aman ha!” dediği bir sürü örnek veriliyor. Bu nasıl bir iştir! Acaba devletin çok yüksek politikaları mı var gerçekten.

Bu konu ile ilgili görüşleri derliyorum. Çok görüş var. Strateji uzmanları bu saldırı şunun içindir, bunun içindir diyorlar. Bazen çok basit sebeplere indirgiyorlar. “Kart-kurt” diyorlar!

Elbette ki durum çok karışıktır, kritiktir. Bu olaya sadece PKK hareketi olarak bakmamak gerekir. ABD’nin patronajında Ortadoğu’ya verilecek yeni şekille ilgili bakmak gerekiyor. Yapılan yorumların tümü, bu genel harekâtın taktik kısımlarıyla ilgili.

DEVLETİN GİZLİ GÜNDEMİ VAR MI?

Devletin Terörle Mücadele Yüksek Kurulu’nun gizli gündeminde bu meselenin genel bir stratejik harekât olarak değerlendirilmiş olmasını isterdim. Devletin gizli gündeminin olmasını isterdim. Acaba var mı? Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek Dağlıca saldırısı sırasında “sözün bittiği yere gelindi” diye açıklama yapmıştı. Ya şimdi Aktütün karakolu saldırısı… Ya şimdiki 15 şehit! Bugüne kadar yapılan saldırılar! Acaba devlet Ortadoğu’daki bu genel stratejiyi iyi değerlendirdi mi? ABD senatosunda oylanan Ermeni tasarısı ile ilgili olarak Egemen Bağış: “eğer tasarı geçerse biz de ABD’nin Irak harekâtına lojistik desteği keseriz” diye tehdit etmeye çalışıyordu. Demek ki Irak’ta yüz binlerce insanın ölmesine, ABD’nin Ortadoğu’ya girmesine Türkiye devleti lojistik destek veriyormuş! “Şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler” demişler, değil mi?

ABD’nin Irak’ta silahları kaybolmuş. PKK’da çıkıyor. Askerlerimizin başına çuval geçiriyorlar. Dağlara PKK için erzak, silah bırakıyor ABD helikopterleri. Ve Türkiye PKK’nın yok edilmesi sürecini ABD’ye bırakmak istiyor. “Lütfen PKK’yı yok eder misiniz” diyor. Ve devletin bu uğurda mücadele eden en güzide evlatlarını birileri şehit ediyor. Ortada hiçbir sonuç yok, hiçbir sorumlu yok.

Hayır, bence bu vukufsuzluk, bu devlet adamı noksanlığı. Bu ihanet! Evet ihanet! Bence de Türkiye gerçekten YENİDEN MİLLİ MÜCADELE iklimine girmiştir.

Kürt liderlerinin açıklamalarını dinliyorum. Bu açıklamaları bu adamlar nasıl yaparlar, nerede yaparlar! Türk istihbaratı ne iş yapıyor! Bu adamlar nasıl, nerede yetişti! Bölük bölük PKK sürülerini gösteriyor televizyonlar. Ellerinde her türlü silahlar. Adamlar ordu kurmuşlar. Harp okullarından öğrenci mezun ediyorlar. Bu öğrenciler için mezuniyet töreni düzenliyorlar. Bütün kurumlarını kurmuşlar. Siz, Kandil’deki, Gabar Dağı’ndaki ve daha bilmem neredeki kampları imha edemiyorsunuz öyle mi? Ve Türk Silahlı Kuvvetleri dünyanın en büyük ordularından biri! Evet, gerillaya karşı savaşın kolay olmadığını kabul etmek gerekir. Ama sizin bahsettiğiniz gerilla esas itibariyle Meclis’te, Gazi Mahallesi’nde, Esenler’de, Okmeydanı’nda, Diyarbakır’da, Mersin’de ve bir kısım belediyelerde. Sizin meclisinizin üyeleri Roj TV.de açık oturumlara katılıyorlar. Sizin bahsettiğiniz PKK’nın arkasında Barzani var, ABD var, Avrupa Birliği var. Sizin kırmızı bültenle arıyoruz dediğiniz insanlar Avrupa Parlamentosu’nda toplantılara katılıyorlar.

Kürt halkının, neredeyse Türk devletinden ümidi keserek, bundan böyle artık yeni bir Kürt devletine bel bağladığını görmek gerekmez mi? Yurdun her tarafındaki PKK yanlısı insanların fütursuzluğu, başkaldırısı, Altınova’daki, bilmem hangi yöremizdeki insanlarımıza tazyik etmeleri, bulundukları yerlere hakim olmak istemeleri ve bizim insanımızın sahipsizliği devlet adamlarımıza bir şeyler yapmak gerektiğini anlatmıyor mu? Siz, kendi ellerinizle, vaktiyle ordular arasında yapılan savaşları şimdi halklar savaşı haline getirdiniz. Hem de kendi kardeşlerimizle savaş haline getirdiniz. Siz, bir düzine birinci sınıf vatandaştan, yani asil Türk milletinden zorla Kürt milleti çıkardınız. Şimdi onlara, bireysel haklar, kültürel haklar vererek diğer birincilerin üstüne çıkarmaya çalışıyorsunuz. Artık bizim üstümüze höreleniyorlar. Diğer birincileri sindirdiniz. İrtica dediniz, Kur’an dediniz, Şeriat dediniz, türban dediniz, yeşil sermaye dediniz, diğer birincileri sindirdiniz. Yaş kararlarıyla diğer birincileri sindirdiniz. Söylemleriniz, yaklaşımlarınız ABD.’li yetkililerin, Avrupa Birliği yetkililerinin, hatta “dağdan analarının yanına indireceğiz” değiniz PKK.ların, DTP’lerin söylemleriyle aynı. Hasip Kaplan’ın “bizim görüşlerimiz Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşleriyle aynı” dediği demecini hatırlayınız. Siz de tıpkı onlar gibi seküler dünya görüşünü savunmuyor musunuz!

“Hıristiyanları ve Yahudileri dost edinmeyin” ayetini kaldırdınız. Bir sürü Kur’an ayetinin hükmünü kaldırdınız. Avrupa Birliği yetkililerinin talimatlarına uydunuz, “Allah’ın indinde din İslam’dır” ayetini tıpkı onlar gibi kaldırmaya çalışıyorsunuz. Kur’an’ın ancak yüzde beş hükümlerini uygulayabiliriz, diğerlerinin uygulama alanı yoktur diye en yetkili ağızlardan demeçler veriyorsunuz. Siz, milli kültürümüzü alaya alan düşüncelere sahip köşe yazarlarını “ilah” kabul ediyorsunuz. Onların gazetelerini devletin resmi yayın organları sayıyorsunuz. Diğer birinciler onlara itibar etmiyor, üzüntü duyuyorsunuz. Diğer birinci vatandaşlara “mürteci” gözü ile bakıyorsunuz. Siz, diğer birinci vatandaşları vatandaş yerine koymuyorsunuz. Siz, diğer birincileri rencide ediyorsunuz.

Siz, Ilgaz’ın dağ köyünden, sırtında küfesiyle Ilgaz’a dört kg. dolmalık biberi indirip satarak toz şekeri alıp, yine dağ köyüne küfesi sırtında çıkan yetmiş beş yaşındaki şehit torununu, şehit dedesini gerçek vatandaş yerine koymuyorsunuz. Siz, hala evlatlarının ellerine kına yakarak askere gönderen anneleri birinci sınıf olarak görmüyorsunuz.

Birinciler içerisinden diğer birinciye öncelik veriyorsunuz. Onlar da artık şımartılmışlığın tadını çıkarıyorlar. Artık onlara, Otobüslerde ses çıkaramıyoruz, minibüslerde ses çıkaramıyoruz. Hamile kadınlar, “Apo’ya asker doğuracağız” diyorlar.

Alanya’da sahilde Rus kızlarına: “Biz Türk değiliz, bu toprakların tümü Kürt topraklarıdır, biz Kürt’üz” diyordu bir genç, ses çıkaramadık.

Çocuklarını şehit verenler adam yerine konmadı, mağdur edildi. Bütün yatırımları Güneydoğu’ya yaptınız. Karadenizlililer, Egeliler, Anakaralılar, Ardahanlılar, Edirneliler ses çıkarmadı. Devlet herhalde bir şey biliyordur diye düşünüyorlardı. Ama hiçbir şey devleti haklı çıkarmadı.

Şimdi gelinen nokta bölünme noktası. İstenen bu sonuç mudur yoksa! Hani bir çakıl taşı dahi vermeyecektik!

Devlet, bu hareketin düşmanın genel saldırısı, genel bir stratejisi olduğunu görmelidir. ABD’nin büyük bir projesi olduğunu bilmelidir. Beş Kasım 2007 ‘de Türkiye Cumhuriyeti başbakanının ABD’de çözüm araması son derece hatalı olmuştur. Orada alınan kararlar belki de bugün çok büyük manevra olarak karşımıza çıkmaktadır. Yabancı her şeyi ve herkesi düşman olarak gören, bütün dünyada askeri harekât yapmaya alışmış, tecrübeli ve güçlü bir ülke ile böyle bir manevra alanına girilmemeliydi. Bu sebeple; ABD ile ittifaktan vazgeçilmeli ve ABD’nin bütün menfaatlerini Irak’ta, Afganistan’da ve dünyanın her yerinde baltalamalıdır. ABD Türkiye’nin müttefiki olamaz. Türkiye ABD’ye karşı tavır almalıdır. Düşününüz ki hala ABD’nin Ankara büyükelçisi bizi üstü kapalı tehdit etmektedir. Bizim ülkemizde bir ABD senatörü Kürt siyasetçilerle görüşüyor. ABD.’nin büyük bir manevra peşinde olduğu açık olarak belli değil midir?

Ayrıca, bu oluşumları destekleyen basın yayın organları var. Onların da kimliklerine bakarak, geçmişlerine bakarak kimin kimle ittifak yaptığı gayet açık bir şekilde görülmüyor mu?

Bütün bunlara bakılarak denilebilir ki Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük kırılma noktasındadır. Devlet, bu manevraları düşman manevrası olarak algılamalıdır. Artık biz de her yabancı şeyi düşman veya hedef olarak görme alışkanlığını kazanmalıyız. Her halde güvenliğin temel şartı bu olmalıdır.

Demek ki; Türkiye ABD’nin bu işleri kotardığını anlamadan, ABD’ye karşı tavır almadan PKK bitmez. Türkiye AB.’ne karşı tavır almadan PKK bitmez. Türkiye “Türkiye” olmalıdır. Bilinmelidir ki bu millet gerektiğinde YENİDEN MİLLİ MÜCADELE vermeye hazırdır.

Devlet adamlarımızın korkak bezirgan tavrını bırakması ve artık risk almayı bilmesi gerekmektedir.

Aktütün Karakolu Saldırısı Üzerine Düşünceler-1

“Bize göre her yabancı şey düşman ya da hedeftir.
Hiçbir şey ve hiçbir kimse bizim dostumuz olamaz.
Hiçbir şey ve hiçbir kimse…”
Mossad-İhanet Çemberi
Victor Oskrovsky-Claire Hoy

Türk Milleti yüzyıllardır ağlıyor. İslam alemi yüzyıllardır ağlıyor. Doğu kültürü yüzyıllardır mağlup. Haber bültenlerinde hep bizim insanlarımızın gözyaşları var. Hep biz şehit veriyoruz. Hep bizim izzet ve şerefimiz ayaklar altına alınıyor. Türkiye’de, Irak’ta, Filistin’de, Pakistan’da, Afganistan’da, Kıbrıs’ta, Bosna Hersek’te… Hep bizim insanlarımızın feryatları var. Haber bültenleri adeta ölüm bültenleri gibi.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti yine şehitler veriyor. Yine kan kaybediyoruz. Şırnak’ta, Batman’da, Tunceli’de, Çukurca’da, Dağlıca’da ve şimdi Aktütün’de… Hain saldırılar, kurşunlar, şehitler, şehitler… Evet esirler… Ah şehitlerimiz! Müsterih olunuz, size “ölüdür” demiyoruz!
İhanet şebekesinin yayın organında Türk askerine namluyu doğrultup, nişan alıp ateş edildiğini izliyorum. Bilmem hangi örgütün yürütme konseyi üyesiymiş… Türk milletine hakaret ediyordu. “Bunlar, her kuşu leylek, her ağacı kavak ve her insanı Türk sanıyorlar” diyordu… Alay ediyordu. Kendimden utanıyorum, üzülüyorum.
Ve karar veriyorum, artık ben de kendimden bir şey verinceye kadar bundan sonra mücadele edeceğim. Devletime karşı yapılanlar bana ağır geliyor. Türk Milleti’ne, Türk Devleti’ne namlusunu çevirip hedef almış bir şahıs, bir millet, bir ordu hatta bir devlet düşünemiyorum.
Şehit annelerinin ve hele o babaların, o evlatların vakur duruşları, içinden içinden ağlamaları ve “vatan sağolsun”, “oğlumun görevinin kalan kısmını ben gideyim tamamlayayım” demeleri yok mu? Ciğerime ciğerime saplanan kurşunlar gibi… Dayanamıyorum!
“İhaneti gördüm” diyor bir emekli albay. Görevi sırasında Güneydoğu’da yaşadıklarını yazmış. Vatanımızın güneyinde akan kanın neden bir türlü durdurulamadığını anlatıyor ve “ihanet var”, “ihaneti gördüm” diyor. İsyan ediyor. (Erdal Sarızeybek, İhaneti Gördüm)
Gerçekten ihanet mi var işin içinde! Bu gelinen noktada ihanet edilebilir miydi? Kim, nasıl ihanet edebilirdi. Ya da ihanet etmeye nasıl cesaret edebilirdi!
Gelinen nokta neresiydi!
Türkiye’nin düşünen beyinlerini takip etmeye çalışıyorum. Bir kısmı; “Türkiye’yi YENİDEN MİLLİ MÜCADELE iklimine götüren bir süreç oluşmaktadır” diyor. Acaba Türkiye bu iklime ihanetlerle mi geldi? Kimler ihanet etti! Biz bu ihanet edenleri nasıl bulacağız! Şehitlerin anneleri, babaları, eşleri, çocukları bu ihanet edenleri nasıl bulacak! Türk milleti ihanet edenleri nasıl bulacak! Ve bu ihanet nasıl bitirilecek, kim bitirecek!
İhanetin yanında acaba “kaht-ı rical” de var mı? Devlet adamlarımız yine Osmanlı’nın son döneminin devlet adamları gibi mi yoksa! Devlet adamı noksanlığı mı var yine!
Devleti idare edenlerdeki bu vukufsuzluk, bu çaresizlik neyin göstergesi! 25 yıldır PKK karşısında aynı çaresizlik yatıyor. PKK kaç kişi ile kuruldu acaba? Şimdi gücü nedir? Kim bu örgütün bu kadar palazlanmasına imkân verdi? Niçin verdi?
Emekli komutanın anlattıkları doğru mu acaba? Gerçekten Türkiye Milli Mücadele sürecine mi sürükleniyor. Olayın boyutları bu kadar ciddi mi? Bu hale gelininceye kadar neden tedbir alınmamış? Devletin bu konuda bir politikası var mı?
Acaba diyorum, PKK ile ilgili politikalarımız da bir devlet politikası mıdır? PKK bu ülke için gerekli midir? Öcalan İmralı’da niçin tutuluyor? Muhakkak devlet büyüklerimizin bildiği şeyler vardır diyorum!

Türkiye PKK’yı hem besleyip büyütüp, kâğıttan kaplan yapıp karşısına alıyor, hem de kendi elleriyle büyüttüğü canavara karşı göstermelik mücadele mi ediyor! Askerlerimizin şehit verilmesi bu ülkenin acaba yüksek menfaatleri için gerekli mi? Büyüklerimizin bildiği, kimsenin bir türlü anlayamadığı, şehit annelerinin bir türlü anlayamadığı devletin yüksek politikası, devletin yüksek menfaatleri mi var gerçekten! Öyle ya devlettir bu. Derin bir stratejisi vardır, biz göremeyiz. Şartlar ne olursa olsun, 35 bin şehit pahasına devletin bu yüksek hedefi mutlaka gerçekleştirilmelidir. Buna katılmamak mümkün değil. Ama böyle bir derin strateji var mı acaba! Orada mücadele eden Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları bunu göremiyorlar mı? Boşuna mı mücadele ediyorlar! Şehitler boşuna mı veriliyor!
İnsan, devletimin gerçekten bir siyasi arka planı olsaydı diye düşünüyor. Bunu arzu ediyor. Her olayda devletin bir sinsi planının izlerini arıyor. Ama beyhude… Devlet hiçbir yerde yok…
Acaba PKK muvazaalı bir düşman olarak karşıya alınıp, onun peşine düşerken Kerkük ve Musul’a girme hedefi mi vardır Türkiye’nin! Gerçekten böyle bir hedef konulmuş olabilir mi? Olamaz mı? Keşke böyle olsaydı! Öyle ya, Özal ve Süleyman Demirel cumhurbaşkanlıkları sırasında PKK’yı yok edecek bazı askeri harekâta izin vermemişlerdi. Bu ihanet olabilir miydi? Bu insanlar Türkiye devletinin cumhurbaşkanlarıydı. Yoksa bunlar da mı ihanet ettiler! Kafa karıştırıcı değil mi? PKK’nın imha edilmesi sırasında devlet politikasının; “aman ha!” dediği bir sürü örnek veriliyor. Bu nasıl bir iştir! Acaba devletin çok yüksek politikaları mı var gerçekten!
Bu konu ile ilgili görüşleri derliyorum. Çok görüş var. Strateji uzmanları bu saldırı şunun içindir, bunun içindir diyorlar. Bazen çok basit sebeplere indirgiyorlar. “Kart-kurt” diyorlar!
Elbette ki durum çok karışıktır, kritiktir. Bu olaya sadece PKK hareketi olarak bakmamak gerekir. ABD’nin patronajında Ortadoğu’ya verilecek yeni şekille ilgili bakmak gerekiyor. Yapılan yorumların tümü, bu genel harekâtın taktik kısımlarıyla ilgili.
Devletin Terörle Mücadele Yüksek Kurulu’nun gizli gündeminde bu meselenin genel bir stratejik harekât olarak değerlendirilmiş olmasını isterdim. Devletin gizli gündeminin olmasını isterdim. Acaba var mı? Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek Dağlıca saldırısı sırasında “sözün bittiği yere gelindi” diye açıklama yapmıştı. Ya şimdi Aktütün karakolu saldırısı… Ya şimdiki 15 şehit! Bugüne kadar yapılan saldırılar! Acaba devlet Ortadoğu’daki bu genel stratejiyi iyi değerlendirdi mi? ABD senatosunda oylanan Ermeni tasarısı ile ilgili olarak Egemen Bağış: “eğer tasarı geçerse biz de ABD’nin Irak harekâtına lojistik desteği keseriz” diye tehdit etmeye çalışıyordu. Demek ki Irak’ta yüz binlerce insanın ölmesine, ABD’nin Ortadoğu’ya girmesine Türkiye devleti lojistik destek veriyormuş! “Şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler” demişler, değil mi?
ABD’nin Irak’ta silahları kaybolmuş. PKK’da çıkıyor. Askerlerimizin başına çuval geçiriyorlar. Dağlara PKK için erzak, silah bırakıyor ABD helikopterleri. Ve Türkiye PKK’nın yok edilmesi sürecini ABD’ye bırakmak istiyor. “Lütfen PKK’yı yok eder misiniz” diyor. Ve devletin bu uğurda mücadele eden en güzide evlatlarını birileri şehit ediyor. Ortada hiçbir sonuç yok, hiçbir sorumlu yok.
Hayır, bence bu vukufsuzluk, bu devlet adamı noksanlığı. Bu ihanet! Evet ihanet! Bence de Türkiye gerçekten YENİDEN MİLLİ MÜCADELE iklimine girmiştir.
Kürt liderlerinin açıklamalarını dinliyorum. Bu açıklamaları bu adamlar nasıl yaparlar, nerede yaparlar! Türk istihbaratı ne iş yapıyor! Bu adamlar nasıl, nerede yetişti! Bölük bölük PKK sürülerini gösteriyor televizyonlar. Ellerinde her türlü silahlar. Adamlar ordu kurmuşlar. Harp okullarından öğrenci mezun ediyorlar. Bu öğrenciler için mezuniyet töreni düzenliyorlar. Bütün kurumlarını kurmuşlar. Siz, Kandil’deki, Gabar Dağı’ndaki ve daha bilmem neredeki kampları imha edemiyorsunuz öyle mi? Ve Türk Silahlı Kuvvetleri dünyanın en büyük ordularından biri! Evet, gerillaya karşı savaşın kolay olmadığını kabul etmek gerekir. Ama sizin bahsettiğiniz gerilla esas itibariyle Meclis’te, Gazi Mahallesi’nde, Esenler’de, Okmeydanı’nda, Diyarbakır’da, Mersin’de ve bir kısım belediyelerde. Sizin meclisinizin üyeleri Roj TV.de açık oturumlara katılıyorlar. Sizin bahsettiğiniz PKK’nın arkasında Barzani var, ABD var, Avrupa Birliği var. Sizin kırmızı bültenle arıyoruz dediğiniz insanlar Avrupa Parlamentosu’nda toplantılara katılıyorlar.
Kürt halkının, neredeyse Türk devletinden ümidi keserek, bundan böyle artık yeni bir Kürt devletine bel bağladığını görmek gerekmez mi? Yurdun her tarafındaki PKK yanlısı insanların fütursuzluğu, başkaldırısı, Altınova’daki, bilmem hangi yöremizdeki insanlarımıza tazyik etmeleri, bulundukları yerlere hakim olmak istemeleri ve bizim insanımızın sahipsizliği devlet adamlarımıza bir şeyler yapmak gerektiğini anlatmıyor mu? Siz, kendi ellerinizle, vaktiyle ordular arasında yapılan savaşları şimdi halklar savaşı haline getirdiniz. Hem de kendi kardeşlerimizle savaş haline getirdiniz. Siz, bir düzine birinci sınıf vatandaştan, yani asil Türk milletinden zorla Kürt milleti çıkardınız. Şimdi onlara, bireysel haklar, kültürel haklar vererek diğer birincilerin üstüne çıkarmaya çalışıyorsunuz. Artık bizim üstümüze höreleniyorlar. Diğer birincileri sindirdiniz. İrtica dediniz, Kur’an dediniz, Şeriat dediniz, türban dediniz, yeşil sermaye dediniz, diğer birincileri sindirdiniz. Yaş kararlarıyla diğer birincileri sindirdiniz. Söylemleriniz, yaklaşımlarınız ABD.’li yetkililerin, Avrupa Birliği yetkililerinin, hatta “dağdan analarının yanına indireceğiz” değiniz PKK.ların, DTP’lerin söylemleriyle aynı. Hasip Kaplan’ın “bizim görüşlerimiz Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşleriyle aynı” dediği demecini hatırlayınız. Siz de tıpkı onlar gibi seküler dünya görüşünü savunmuyor musunuz!
“Hıristiyanları ve Yahudileri dost edinmeyin” ayetini kaldırdınız. Bir sürü Kur’an ayetinin hükmünü kaldırdınız. Avrupa Birliği yetkililerinin talimatlarına uydunuz, “Allah’ın indinde din İslam’dır” ayetini tıpkı onlar gibi kaldırmaya çalışıyorsunuz. Kur’an’ın ancak yüzde beş hükümlerini uygulayabiliriz, diğerlerinin uygulama alanı yoktur diye en yetkili ağızlardan demeçler veriyorsunuz. Siz, milli kültürümüzü alaya alan düşüncelere sahip köşe yazarlarını “ilah” kabul ediyorsunuz. Onların gazetelerini devletin resmi yayın organları sayıyorsunuz. Diğer birinciler onlara itibar etmiyor, üzüntü duyuyorsunuz. Diğer birinci vatandaşlara “mürteci” gözü ile bakıyorsunuz. Siz, diğer birinci vatandaşları vatandaş yerine koymuyorsunuz. Siz, diğer birincileri rencide ediyorsunuz.
Siz, Ilgaz’ın dağ köyünden, sırtında küfesiyle Ilgaz’a dört kg. dolmalık biberi indirip satarak toz şekeri alıp, yine dağ köyüne küfesi sırtında çıkan yetmiş beş yaşındaki şehit torununu, şehit dedesini gerçek vatandaş yerine koymuyorsunuz. Siz, hala evlatlarının ellerine kına yakarak askere gönderen anneleri birinci sınıf olarak görmüyorsunuz.
Birinciler içerisinden diğer birinciye öncelik veriyorsunuz. Onlar da artık şımartılmışlığın tadını çıkarıyorlar. Artık onlara, Otobüslerde ses çıkaramıyoruz, minibüslerde ses çıkaramıyoruz. Hamile kadınlar, “Apo’ya asker doğuracağız” diyorlar.
Alanya’da sahilde Rus kızlarına: “Biz Türk değiliz, bu toprakların tümü Kürt topraklarıdır, biz Kürt’üz” diyordu bir genç, ses çıkaramadık.
Çocuklarını şehit verenler adam yerine konmadı, mağdur edildi. Bütün atırımları Güneydoğu’ya yaptınız. Karadenizlililer, Egeliler, Ankaralılar, Ardahanlılar, Edirneliler ses çıkarmadı. Devlet herhalde bir şey biliyordur diye düşünüyorlardı. Ama hiçbir şey devleti haklı çıkarmadı.

Şimdi gelinen nokta bölünme noktası. İstenen bu sonuç mudur yoksa! Hani bir çakıl taşı dahi vermeyecektik!

Devlet, bu hareketin düşmanın genel saldırısı, genel bir stratejisi olduğunu görmelidir. ABD’nin büyük bir projesi olduğunu bilmelidir. Beş Kasım 2007 ‘de Türkiye Cumhuriyeti başbakanının ABD’de çözüm araması son derece hatalı olmuştur. Orada alınan kararlar belki de bugün çok büyük manevra olarak karşımıza çıkmaktadır. Yabancı her şeyi ve herkesi düşman olarak gören, bütün dünyada askeri harekât yapmaya alışmış, tecrübeli ve güçlü bir ülke ile böyle bir manevra alanına girilmemeliydi. Bu sebeple; ABD ile ittifaktan vazgeçilmeli ve ABD’nin bütün menfaatlerini Irak’ta, Afganistan’da ve dünyanın her yerinde baltalamalıdır. ABD Türkiye’nin müttefiki olamaz. Türkiye ABD’ye karşı tavır almalıdır. Düşününüz ki hala ABD’nin Ankara büyükelçisi bizi üstü kapalı tehdit etmektedir. Bizim ülkemizde bir ABD senatörü Kürt siyasetçilerle görüşüyor. ABD.’nin büyük bir manevra peşinde olduğu açık olarak belli değil midir?
Ayrıca, bu oluşumları destekleyen basın yayın organları var. Onların da kimliklerine bakarak, geçmişlerine bakarak kimin kimle ittifak yaptığı gayet açık bir şekilde görülmüyor mu?

Bütün bunlara bakılarak denilebilir ki Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük kırılma noktasındadır. Devlet, bu manevraları düşman manevrası olarak algılamalıdır. Artık biz de her yabancı şeyi düşman veya hedef olarak görme alışkanlığını kazanmalıyız. Her halde güvenliğin temel şartı bu olmalıdır.

Demek ki; Türkiye ABD’nin bu işleri kotardığını anlamadan, ABD’ye karşı tavır almadan PKK bitmez. Türkiye AB.’ne karşı tavır almadan PKK bitmez. Türkiye “Türkiye” olmalıdır. Bilinmelidir ki bu millet gerektiğinde YENİDEN MİLLİ MÜCADELE vermeye hazırdır.

Devlet adamlarımızın korkak bezirgan tavrını bırakması ve artık risk almayı bilmesi gerekmektedir.
Mikdat TOPÇU
İstanbul, 03.10.2008