Aylık Arşiv: Ekim 2011 - Page 2

Hiç Düşündünüz Mü?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin problemleri neden bu kadar çoktur! Bu problemler nereden kaynaklanmaktadır! Sebepleri nelerdir! Kurumları oturmadığı için mi? Devlet adamlarımızın yeterli devlet tecrübesi olmadığı için mi? Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Atatürk’ün de tasfiye edilmesiyle iktidara gelen yöneticilerin devlet geleneğinden koptukları için mi? Bize Sevr’i dayatan güçlerin bu antlaşmanın sonuçlarını almak üzere devleti kontrol altında tuttukları için mi? Bu amaçla Batılıların devletin önemli kurumlarını, sivil toplum örgütlerini kendine bağlı ajan kılıklı insanlarla kontrol altında bulundurduğu için mi?
Elbette ki; her ülkenin kendine göre sıkıntıları olabilir. Ama bizim kadar can alıcı, hedefleri vatan parçalamaya kadar varan problemleri olan ülke herhalde az bulunur.
Orta Asya’dan Viyana’ya kadar uzanan topraklar üzerinde tarihi boyunca yaşama mücadelesi veren, bu kadar engin, uçsuz bucaksız coğrafya üzerinde hâkimiyet kuran ve bu coğrafya üzerinde yaşayan bir düzine millete altın çağlar yaşatabilen, yüksek bir kültür ve medeniyetin sahibi bu millet, neden üç yüz yıldır buhranlarla karşı karşıyadır? Hiç düşündünüz mü?

Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik açıdan önem taşıyan çok büyük bir ülke. Ama Avrupa Birliği, ABD, NATO, Balkanlar, İslam Konferansı, Gümrük Birliği, Kıbrıs, Güneydoğu meselesi ve benzeri bir düzine iç ve dış dinamik karşısında adeta bocalıyor. Eski kuvvetli günlerimize sahip olmak için zaman zaman yaptığımız hamlelerin hiç biri sonuç vermiyor. Bize; “Batılılaşırsanız kalkınırsınız” diyorlar… Bu düşünceye aldanan Türk aydını problemler karşısında üç yüz yıldır çaresiz ve çözümsüzdür. Hala problemlerinin çözümünün nerelerde gizli olduğunu anlamayan aydın geçmişteki hatalarını tekrarlamaya devam ediyor, geçmişinden ders almayı aklına bile getirmiyor!

Ne garip tecellidir ki, bize hep Batı’yı hedef gösterenlerin başka yerli ve milli çözüm önerileri yoktur. Batı’nın aydını kendi halkına; Irak politikasını, Somali politikasını, Afganistan politikasını anlatarak oy toplamaya çalışıyor. Hatta yıldız savaşları politikalarını anlatarak oy topluyor. Geri kalmış Türkiye gibi ülkelerin nasıl parçalanacağını, bu ülkelerin zenginliklerinin nasıl çalınacağını anlatarak iktidara geliyor. Bizim aydınımız ise kuzu kuzu boynunu uzatıyor. Hazır, basmakalıp laflarla politika yapıyor. Ruhunun derinliklerinden, beyninin derinliklerinden gelen çözüm önerisi yok.
Devletin kontrol mekanizmalarının nasıl işlediğini, bu kontrol merkezlerinin kimlerin elinde olduğunu doğrusu biz bilemeyiz. Sonuçlara bakarak karar verebiliyoruz.
İşte şimdi bu mekanizmalardan biri bir karar verdi. İktidar partisi kapatılmalıdır, dedi.
Kapatılmak istenen partiler belki kapatılmayı hak etmişlerdir. Özellikle iktidar partisinin ABD. ve AB. Politikaları gerçekten çok yanlış ve vesayet getirici politikalardır. Vakıflar Yasası, Özelleştirme, bankaların yabancıların eline geçmesi ve hele Türkiye’de misyoner faaliyetlerine göz yumulması affedilecek hatalar değildir. Yoksa turban problemi, emeklilik yasaları fazlaca önemli değildir. Belki emeklilik konusunda bazı yüksek bürokratların menfaatleri bozulduğu için kriz çıkardılar diyenler olabilir. Buna ihtimal dahi vermek istemiyorum. Bunlar pek önemli problemler değildir.
Ama vatanı parçalamaya yönelik, Türk Milleti’nin can evine el atmaya yönelik hataları asla görmezden gelemeyiz. Partinin kapatılması ile ilgili iddianame aslında bu konuda bize pek de önemli ipuçları vermektedir. Bu iddianame, Türkiye devletinin devlet olma misyonunun nerelerde saklı olduğunu ortaya koyması ve devlet statükosunun nasıl hatalar üzerine bina edilmiş olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Devletimizin hayatının söz konusu olduğu günümüzde bu kemikleşmiş statükoyu hala korumak gibi bir ısrarı sürdürmek bence hataların en büyüğüdür. Bu hata statükocuların ihanetinden değil, çözüm üretmekteki yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.
Birkaç örnek vermek gerekirse;

İddianamenin 17. sayfasında;
“Siyasal İslam demokrasiyi bir araç, şeriatı da bir amaç edindiği için demokrasinin kendisini korumaya ilişkin kural ve kurumlarının takibinden kurtulmak için kaynağını da yine şeriat düzeninden alan takiyye yöntemini kullanmaktadır”. Denmektedir.

117. sayfasında;
“Sadece bu durum bile laik devlet ilkesini ve Türkiye’de laikliği savunanları nasıl bir tehlikenin beklediğini göstermeye yeterli olup, şeriatın içerdiği şiddet unsurunu da sergilemektedir”.
4. sayfasında
“Yukarıda değinildiği üzere siyasi partilere tanınan bu özgürlük kuşkusuz sınırlandırılamayan bir özgürlük değildir. Avrupa kamu düzenini oluşturan ve koruyan sözleşme uyarınca, bir siyasi partinin eylemlerinin, Avrupa kamu düzeniyle çatışması ve sözleşmeyle korunan alanın dışına taşması durumunda, yine sözleşmede öngörülen nedenlere dayalı olarak yasaklama ve sınırlandırmalar öngörülebilecektir”.
“Avrupa kamu düzeniyle bağdaşmayan şeriatı yerleştirme amacıyla çoğulcu demokrasinin argümanlarından yararlanarak işlenen eylemler de kapatma yaptırımına dayanak olarak kullanılabilir”.
Demek ki İddianame:
a) Türkiye’yi Avrupa kamu düzeninin bir parçası olarak görmektedir. Bizim ülkemiz Avrupa kamu düzeninin bir parçası mıdır?
b) Şeriat düşüncesinin bir dini inançlar manzumesi olarak “takiyye”ci olduğu ve “terör” içerdiği gibi düşüncelere yer vermektedir. Türk milletinin kendi medeniyet anlayışını belirleyen temel kurallar takiyyeci mi, şiddet mi içeriyor?
İşte bu düşünce devletin temelini oluşturmaktadır. Devletin ideologları Türkiye’nin bu topraklarda bağımsızlığını
koruyarak yaşayabilmesini Batıya verdiği tavizlerle mümkün görmektedir.
Türkiye Devletinin bu denli çözümsüz kalışının sebeplerini bence buralarda aramak gerekmektedir. Türkiye Devleti’nin
temel felsefesi, üzerine oturduğu düşünce platformu yanlıştır. Demek ki Türkiye Devleti, AİHS.’e imza atmakla aslında
Avrupa kamu düzenini oluşturan, koruyan bir bekçilik görevi yüklenmiştir. Türk milleti bunu asla onaylamış mıdır? Türk milleti biliyor ve inanıyor ki Batı Haçlı Seferleri yapıyor. Batı Türkiye Devleti’nin temel felsefesini bozmuş, Türkiye aydını uyuyor. Batı bütün gücünü seferber ederek, Orta Çağ’da olduğu gibi yönünü yeniden Doğuya çevirmiş bulunuyor. Batı, cadı kazanı gibi kaynıyor. Batı bütün gücüyle fütursuzca üzerimize yürüyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin idarecileri hala Batı’nın kamu düzenini korumakla nasıl kendilerini görevli kabul ettiklerinin hesabını aslında Türk milletine vermelidir. Batı’nın Türkiye’ye bakış açısını demek ki devletinin şu anki ideologları bilmiyor?
Batı saldırı halinde aslında, ama Türk aydını bunu karşılamaya bile hazır değil. Türk ideologları; “Biz Avrupalıyız” diyor ve Avrupa kamu düzenini korumaya çalışıyor. Türk milletinin medeniyetini Batı için tehlike görüyor. Türk milletinin temel değerlerini “şiddet” içeren ve “takiyyeci” değerler olduğunu kabul ediyor. Bilmiyor mu ki, Batı da bu değerlere karşı. Batılı liderlerin açıklamalarını hiç mi görmüyorsunuz? Türk milletinin temel değerlerine karşı savaş Batı ile ittifak halinde yapılıyor ise Türk milleti bu takiyyeci duruşu anlayacak ve affetmeyecektir. Demek ki, Cumhuriyet’in seçkinleri Batı’ya verdikleri taahhütler sebebiyle ihtilalleri yaptırdılar, öyle mi? Türk milleti de bir türlü neden kalkınamadığını, bir türlü neden huzur içinde olamadığını anlayamıyordu. Neden bu durumu, Tapınak Şövalyelerine verdiğiniz bu sözü Türk milletine açıklamıyorsunuz da, darbelere, andıçlara başvurarak Türk milletinin, bu toprakların sahibi Türk milletinin bizatihi kendisini sorguluyorsunuz. Emirler Batıdan mı geliyor.
Türkiye Devleti’nin seçkinleri şunu unutmayınız. Batının savaşı Orta Çağ’da ne ise bugün de aynı. Zerre kadar değişiklik yok. Ellerinde bulunan kuvvetlerini yere ve coğrafyaya bakmaksızın ve kendi stratejik hedefleri için acımasızca kullanıyorlar. Bütün Orta Doğu’yu hallaç pamuğu gibi dağıttılar. Sizin halkınız da Batının hedefleri içinde… Ama sizler bunu anlamıyorsunuz. Zannetmeyiniz ki, Batı bu devleti Irak haline getirirse siz bundan vareste kalırsınız.
Irak’ın, Filistin’in bugün içinde bulunduğu durumu unutmayınız. Teodor Harzl’in İsrail’i kurma savaşımını unutmayınız.

Biliniz ki, Batı ile stratejik ortaklık imzaladığınız için, vizyon belgeleri imzaladığınız için problemlerimiz bir türlü bitmemektedir. Batıya karşı duruşu bilmediğiniz için, çözüm üretemediğiniz için sorunlarımız bir türlü bitmemektedir. Bunu böyle biliniz. Gönül isterdi ki iddianame iktidar partisinin Türkiye Devleti’nin geleceğini tehlikeye attığı için hazırlanmış olsaydı! Üzüntü verici ki devletin temel yaşama şartlarını da açıklayan bu iddianame nasıl büyük problemlerle karşı karşıya bulunduğumuzun en açık belgesi niteliğindedir. .

Bize Batının kamu düzeninin bekçiliğini yaptırmaya çalışan Türkiye’nin hakim seçkinleri bunun hesabını tarihe veremezler.

ERTEKİN KARDEŞİME

Değerli Kardeşim,
Bana zaman zaman Türkiye’nin meselelerini ilgilendiren konularda yazan köşe yazarlarının makalelerini gönderiyorsun. İlgine teşekkür ederim. Bu demektir ki; benim de bu konulardaki görüşlerime değer veri-yorsun. Ve benden elbette ki bu konulardaki yaklaşımımı, yani görüşlerimi istiyorsun. Ya da ilgili konulardaki fikirlerimi merak ediyorsun. Belki de mevcut siyasi iktidarın uygulamalarına bakıyorsun, bu uygulamaları onaylıyorsun, benim bu uygulamaları onaylamadığımı düşünerek beni ikna etmeye, değiştirmeye çalışıyorsun. Bunların hepsi ayrı ayrı değer verdiğim düşünceler. Senin de bu konularda elbette ki bir siyasi görüşünün bulunduğunu ve bu siyasi görüşün mevcut siyasi uygulamalarla örtüştüğünü ima etmeye çalışıyorsun. Elbette ki saygı duyarım. Bir arkadaş olarak beni eleştirmenden daha tabii bir şey olamaz. Bundan mutluluk duyuyorum. Ama isterdim ki bu konularda yazdığım iki kitabı okuyarak beni anlasaydın. Yazdığım kitaplar aslında birer araştırma. Ben filozof değilim, yeni bir şey yazmadım. Tarihi ve sosyal olayları araştırarak bazı sonuçlara vardım. İsterdim ki vardığım sonuçları kitaplara bakarak eleştirmiş olsaydın…
Neyse…
Değerli kardeşim,
Bana son gönderdiğin makale Ergun Babahan’ın Star Gazetesi’nde yazdığı makale idi. Elbette ki okudum. Özellikle Yahudi lobisi ile ilgili tekrar yazmışsın. O tekrarı da okudum. Geçenlerde de Ayşe Hür’ün bir yazısını göndermiştin. Onu da okumuştum.
Ertekin, seninle bu konularda fikir teatisi yapamam. Sen benden daha tecrübelisin. Görüşlerin daha ileri ve devlet memuru olman hasebiyle daha olgunsun. Senin eline su dökemem. Zaten benim de seni bu konularda ikna etmek gibi bir çabam söz konusu olamaz.
Ancak, benim fikirlerimin, daha doğrusu endişelerimin kaynağını da sana izah etmem gerektiğine inanıyorum. Çünkü; Allah esirgesin, farkında olmadan bir “kozmopolitan” davranış içerisine girilirse, bu davranış yavaş yavaş bütün bir kitlenin davranışı haline gelirse, bu, devletimizin sonu demek olur. Bunun için düşüncelerimi açıklamak ve neden böyle düşündüğümü anlatmak mecburiyetindeyim.
Yukarıda “kozmopolitan” kelimesini kullandım. Herhalde ne demek istediğimi bana soracaksın. İzah etmeye çalışayım.
“Kozmopolitan” kelimesinin lûgat anlamı “yeryüzü vatandaşlığı” demektir. Kökü çok eskilere, milât öncesi üçüncü binyıla kadar dayanıyor. Yunan Stoa mektebinde felsefî bir nitelik kazanan ve bilhassa devletin, vatandaşlarını dinî inançları dolayısıyla dışladığı hâllerde ortaya çıkan Kozmopalitanizm, en trajik örneğini Roma İmparatorluğu’nun beklenmedik bir şekilde suratının üstüne yere çakılmasında oynadığı rol ile göstermiştir. Bu son derece yıkıcı bir tesir yaratmıştır. Çünkü; kozmopolitanizm “belirli bir vatan” fikrini reddeder. Anarşist Emma Goldman’ın ifâdesiyle, “vatanseverliği hürriyete yöneltilmiş bir tehdit” olarak görür ve ekstrem hâllerde, düşman, evinin eşiğinden içeri girmeğe teşebbüs etmediği takdirde, ona direnç göstermez. Bu Roma’da böyle olmuştu. Asırlarca Hıristiyan vatandaşlarına sırf Hıristiyan oldukları için zulmeden Roma -sonradan her ne kadar bu dini resmî din hâline getirmiş olsa da- vatandaşlarıyla arasındaki kalbî bağ kopmuştu. Öyle ki, 410 yılında Gotlar Roma’ya girdiklerinde sokaklardan dereler gibi kan akıttılar ama Hıristiyanlara dokunmadılar. Çünkü Roma’nın çift başlı kartalını kendileri için bir değer ve anlam ifâde etmez bulan Hıristiyan Romalılar Gotlara, kendilerine dokun-madıkları sürece onlara karşı mukavemet etmeyeceklerini bildirmişlerdi. Bilmem anlatabildim mi?
Şunu demek istiyorum. Bu ülkenin omurgası, asıl taşıyıcı elemanı olan milleti kozmopolitanlaştırırsanız, yarın bunun bedelini ödeyemezsiniz. Çünkü kozmopolitanların intikamı korkunç olur. Zira vatan, evlatlarından kan bedeli isteğinde vermeğe yanaşmazlar, devlet çatırdamaya başladığında, “zâten benim devletim değildi ki” derler. Nitekim işte şimdi bu gelenekten gelen bu ekip Türkiye’yi tasfiye ediyor. Öyle bir şekilde tasfiye ediyor ki (mesela Ali Bulaç anlamış olmalı herhalde), Türk halkı gözlerinin önünde oynanan trajediyi anlayamıyor. Türkiye’nin durumu bu değil mi? Bununla ilgili de ayrı bir yazı yazayım mı? Yoksa Kitap mı göndereyim?
Yandaş basın diye nitelendirilen basındaki köşe yazarlarının tümü milleti işte bu şekilde kozmopolitanlaştırmakla meşguldür. Bir Ahmet Altan’ı oku, bir Mehmet Altan’ı, bir Yasemin Çongar’ı, bir Mümtazer Türköne’yi oku. Ama sistemli oku. Göreceksin ki gerçekten bunlar bir stratejinin köşe taşları. Görevli insanlar.
ABD’nin yurdumuzda yaratmak istediği büyük değişime “açılım” diyen ve aslında bunun bir “Kürt açılımı” olduğunu inkar etmeyen ve “Kürt açılımının” mimarlarından olan, bizim camiamızın eski duayenlerinden Mümtazer Türköne’yi örnek vermek istiyorum. Ergun Babahan, Ayşe Hür gibi üçüncü, beşinci, onuncu dereceden yazarlar hiç önemli değil. Onlar ellerine tutuşturulan verilere göre teknik olarak yazıyorlar. Tam anlamıyla beşinci kol faaliyeti yürütüyorlar. Yoksa bu ülkenin çocukları kendi vatanları aleyhine bu kadar suçlamalarda bulunmazlar. Velev ki devlet bu cürümleri işlemiş olsa bile, gaz odalarında fareler gibi kendi vatandaşlarını yakmış olsa bile vatanları aleyhinde bulunmazlar.
Kürt açılımının mimarı, Turgut Özal’ın çevresini kuşatan “Yeni Osmanlıcı” ekibin içinde yer alan, Tansu Çiller’e danışmanlık yaparak kendisine kimlik arayan Mümtazer Türköne “Barış ve Geleceği Birlikte Aramak-Kürt Sorunu” adlı konferansının açılış konuşmasında şunları söylüyor:
“Hepimiz Kürd’üz. Türkiye’de yaşayan 72 milyon insan gibi ben de biraz Kürd’üm. Bir Kürt gibi düşünüyor, yaşıyor ve geleceğe bakıyorum. Ortada büyük bir Kürdistan haritası var. İsteyen rüya görsün, isteyen kabus. Artık bu gerçeklerle yüzleşmemiz lazım.”
Sabah Gazetesi’nde yayınlanan bir röportajında hızını alamayarak şunu söyleyebiliyor:
“Siyasi çözüm evresine girdik. Ana dilde dilekçe, referandumla bir kentin adını değiştirme hakkı verilebilir. Diyarbakır’ın adı “AMED” olabilir”.
Mümtazer Türköne yine hızını alamamış ve 4-6 Haziran 2006 tarihli Zaman Gazetesi’nde yazdığı “TÜRK KANI VE KANGAL KÖPEĞİ-ERGENEKON” başlıklı yazısında bak ne buyuruyor:
“Saf Türk kanı diye tek tip bir kan cinsi mevcut değildir. Bu topraklarda saf kan bir ırk ararsanız ancak Türk çoban köpeği olan Kangal’ı bulabilirsiniz. Şayet Türk milletini bir hayvanla sembolize etmek gerekirse, bu sıfata layık tek canlı, damarlarında yüzde yüz Türk kanı dolaşan asil Kangal köpeği olabilir. Türk milletinin tarih boyunca en büyük dostu, sürülerini koruyan ve sonuna kadar sadık kalan köpek olmuştur. Bu toplumun liderlerinde ve koruyucularından beklediğini de ancak Kangal karşılar”.
Aynı Türköne “Apo’ya paşa unvanı verelim, maaş bağlayalım, Türkbükü’ne sürgüne gönderelim” buyuruyor.
Burada Mümtazer Türköne’den bu mücadelenin bir prototipi olarak bahsettim. Diğerlerinin tümünü oku, Hüseyin Gülerce dahil, göreceksin ki hepsinin ortak paydası Amerikan beşinci kol komitacısı olmaktır. Yoksa Türk milletini niye bu kadar aşağılasınlar, niye bu kadar düşmanlık göstersinler, niye devlete düşman olsunlar. Keşke sana, okumaya tahammül etsen de, daha bir sürü örnek verebilsem. Mesela Obama Türkiye’ye geldiğinde “evin büyüğü geldi” diyenleri yazabilsem.
Değerli kardeşim, devlet, nihai tahlilde iktidar demektir. Vaktiyle devletin bir takım uygulamaları olmuşsa, bu uygulamaları bugün kalkıp ta anlayıp dinlemeden hatalı bulmak, o devrin şartlarını bilmeden bugün olmuş gibi eleştirmek, devleti suçlamak ve milleti devletine karşı kozmopolitan bir hale getirmek son derece tehlikeli girişimlerdir. Biraz okuyan, devamlı takip eden, düşmanını bilen elit tabaka yavaş yavaş bunu anlamaya başlıyor. Nitekim yine bizim yelpazenin önde gelen yazarlarından Ali Bulaç, Yeni Harman Dergisi’nin Kasım sayısında bak ne diyor:
“Ben bu telefon dinlemelerinin cemaatin insiyatifi ile olduğunu sanmıyorum. Cemaate sempati duyanlar bu işlerin içinde olabilirler, ama bence bu NATO merkezli bir operasyondur. Türkiye’nin bir başkalaşım geçirmesini öngören bir projedir. Türkiye Postkemalizm bir döneme girmektedir. Bütün eskiye dair kodları değişmektedir. Yeni ve daha katılımcı bir projedir. Buna dahil olamayacak bölümler tasfiye olmaktadır. ABD’nin lojistik desteği de çok kuvvetlidir hiç şüphe yok.”
Bilmiyorum görebildin mi? Ali Bulaç son derece mülayim bir üslupla anlatıyor. Devletin tasfiye edildiğini görebiliyor, ancak bu kadarını söyleyebiliyor.

Değerli kardeşim,
Yakında rahmetli olan arkadaşım, köylüm, değerli bilim adamı, filozof Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu şöyle bir ifade kullanmıştı: “Türk milleti halet-i nezdedir.” Yani ölüme yönünü dönmüştür. Allah esirgesin. Ama gerçek bu. Eğer elit tabaka, aydın tabaka şu anda bunu anlamazsa, millet kozmopolitan duruma gelirse, devletimiz Roma’nın akıbetinden kendisini kurtaramaz.
Daha çok yazmak isterdim. Okumaya tahammülünün olmayabileceğini düşündüğüm için yazmıyorum.
Umarım ki, benim bu konudaki görüşlerimin nerelerden kaynaklandığını anlamışsındır.
Sana en derin muhabbetlerimi sunuyorum sevgili kardeşim.
Kardeşin Mikdat
28.11.2010

DEVLET TASFİYE EDİLMEK İSTENİYOR

Olup bitenler kafamızı karıştırdı değil mi? Eğer amaç devlet ise, millet ise bütün bu olup bitenlerin anlamı nedir? Şu anda yürütülen kavganın tarafı kim, hedefi kim, muhatabı kim anlayabiliyor musunuz? Türk milletinin kafası şu anda karışmış bulunmaktadır. Zaten asıl istenen de budur.
Kafaların karışmaması mümkün değil. Türkiye Devletini zaafa uğratan bütün taraflar devletin kurumları. Demokratik kurumlar. Bir tarafta yüksek yargı organları (geçmişte ordu), bir tarafta seçimlerde yüksek oy almış bulunan parti ve bu partinin çoğunlukta bulunduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin seçtiği Cumhurbaşkanı… Bakıyorsunuz; yargı, ordu, meclis, hükümet, parti… Devletin bütün organları… Ama bakıyorsunuz keşmekeşi yaratan bu organlar! Böyle bir şey olabilir mi? Kafalar karışmaz mı? Hele basın yayın organlarının tutumu… Tam bir keşmekeşle karşı karşıyayız. Türk milleti nasıl karar versin neyin ne olduğuna… Millet karar veremiyor belki ama gönül koyuyor.
Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’nun içlerine kadar gelen Yunan Ordusu’na “bu ordu padişahın ordusudur” diyen insanlar vardı. Düşmanın yarattığı bu derin, bu kesif propagandaya insan direnebilir mi?
İşte şimdi yine aynı kargaşa ile karşı karşıyayız. Türk milletinin kafası bir güzel karışmış durumdadır.
Peki, bu karışıklık gelişigüzel bir olay mıdır? Taraflar bunu bilerek mi yapıyorlar? Bu kargaşadan kimler karlı çıkıyor. Yani; asıl olarak ne yapılmak isteniyor” İşte asıl cevaplandırılması gereken sorular bunlardır. Bu sebeple tarafların hedeflerini iyi irdelemek gerekiyor.
Türk milletinin, tarihinde en yüksek seviyeye çıkardığı atalarının medeniyetinden vazgeçilerek Batı medeniyetine tam anlamıyla girme operasyonu bunlar. Türkiye’de yaratılan kargaşa “Türkiye’nin demokratik yapısı sayesinde Avrupa Birliği’nin kapılarına dayandığı-Deniz Baykal” hatalı düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Türkiye’de şu anda tarafların tümü Batı ile bütünleşmek savaşı vermektedir. Başka bir fikir üretimi yoktur. “Tabelaya ortak geliyor” başlığı ile verilen “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ibaresini Anayasa’nın 90. maddesi değiştirilerek Avrupa Birliği’nin vesayeti altına sokmak ve milletin egemenliğine Avrupa Birliği’nin ortaklığını kabul etmek gibi hatalı bir yola girmiş bulunmaktadır Türkiye’nin elit tabakası. Nasıl ki, AKP Avrupa Birliği Uyum Yasaları çıkararak Türk milletinin milli hakimiyetini AB.ye teslim etmek istiyorsa, AKP’yi kapatmak isteyen güçler de aslında bilerek veya bilmeyerek aynı hedefe en azından doktrin olarak yönelmiş bulunmaktadır. Aslında her iki taraf ta Batı medeniyetini hedef alarak hareket etmektedir. AK Parti’nin yüzü nasıl Batıya dönükse, bu partiyi kapatmak isteyenlerin de hatta muhalefetin de yüzü Batı’ya dönüktür. Türkiye devletinin doktrinini bu şekilde ortaya koyanların niyetlerini anlamak oldukça güçtür. Atatürk’ün doktrini asla bu değildi.
Bugünkü seçkinci zümre belki bunu bir modernleşme olarak düşünmektedir. Ama bu Avrupa ile Türkiye arasındaki tarihi bir meseledir ve izleri derindedir. Gerçekte bunu “modernleşme” süreci olarak görmektedirler. Bu süreç 1826 yılından beri yürütülmektedir. O tarihten beri geçirilen Islahat tecrübeleri, Meşrutiyet tecrübeleri, Balkan Savaşı, I. Dünya Savaşı ve nihayet Kurutuluş Savaşı tecrübesi milletimizin mukadderatında kendi yapısına devlet ve millet olma ruhuna uygun bir sonuç asla doğurmamıştır.. Bugünkü elitler bunu göz ardı ediyor. Batı tarafından mağlup edilen bir milletin elitleri bu mağlubiyeti galibiyete çevirmenin çarelerini asla düşünmüyor. Ormanın içinde ormanı görmüyorlar. Sadece yapılan şey aynı sahada maç yapan iki takımın kendi galibiyetini düşünmesi gibi bir şey… Başka bir şey yok. Nasıl ki AK Parti’nin Avrupa Birliği, Batı medeniyeti düşünceleri sakatsa, ona karşı imiş gibi görünen, bugün “yargı” olarak karşısına çıkan takımın da İddianamede ortaya koyduğu görüşler sakat ve Türk milletinin bin yıllık mücadelesinin neticesini alacak görüşleri ve girişimleri ortaya koymaktan uzaktır. Devletin geleceğini, bağımsızlığını kurtarma adına ortaya çıkan taraflar aslında devleti tasfiye etme sürecini hızlandırmaktadırlar. Türk milleti bütün bu kargaşaya, kafa karıştırıcı girişimlere rağmen bu süreci yürüten güçlerin kimler olduğunu, ne yapılmak istendiğini neticede anlamakta ve devletimizi emperyalizmin kucağına atacak her hareketi ne olursa olsun başarısızlığa uğratmaktadır. Türk milletinin; ihtilallerin sonucunda ortaya çıkan siyasi partileri seçmekteki amacı aslında devleti Batı’nın vesayeti altına sokmayacak ekipleri tercih etmektir. Ama ne yapıp yapıp milletin karşısında bulunan güçler yine milletin imkânları ile bir şekilde duruma yeniden hâkim olup devleti kargaşaya sürükleyecek ortamı yaratmaktadır.
Bu süreç böyle uzayıp gider. Ne zamana kadar? İşte burada Selçuklular örneğini hatırlamak gerekir. Dağılan, on iki beyliğe bölünen, İlhanlı valileri tarafından idare edilen Türk milleti Osman Bey etrafından yeniden toplanarak Batı karşısında altı yüz yıl daha hayatını devam ettirmiştir.
İşte yeni Osman Beylerin çıkacağı zamana kadar bu oyunlar böylece sürdürülecektir.
Şartlar ne olursa olsun, ümitsiz olunamaz. Türk milleti mukadderatına elbette ki sahip olacaktır. Tasfiye girişimleri netice vermeyecektir. Bütün taraflar buna göre yeniden öz eleştiri yapmalıdır. Yoksa bugünkü devlet doktrinini ve stratejisini oluşturanların ve bu kavgaları yapanların Türk milleti ve tarih karşısında sorumlu olacaklarını anlamaları gerekir.
Mikdat TOPÇU

BEŞİNCİ KOL FAALİYETİ NASIL YÜRÜTÜLÜYOR!

2 Eylül 2011 tarihli BEŞİNCİ KOL NEDİR başlıklı yazımda ülkemizde beşinci kol faaliyetlerinin nasıl yürütüldüğü konusunu yazacağıma söz vermiştim. Ancak araya başka konular girdi, Bayburt seyahati girdi, bu yüzden yazamadım.
Değerli dostlar, bir cenaze münasebetiyle gittiğim Bayburt’ta bazı köyleri gezdim. Köylerde kiliselerin yeniden yapıldığı konusu ile ilgili tedirginlikler var. Bu sebeple araştırma yapmak üzere birkaç köyü ziyaret ettim.
Gerçekten gittiğimiz köylerin muhtarlıklarına “kiliselerin etrafını boşaltın, kiliseye 50 m. Mesafeye kadar olan bütün yapıları yıkın” diye yazılar gitmiş. Muhtarları bulamadık. Köyün birinde muhtarın oğlu ilgilendi, anahtarı getirdi ve metruk kiliseyi açtı, içeriyi gezdik. Yapı olarak kilise ayaktaydı. Tarihi dokusuna hiç dokunulmamıştı. Ermenice yazılı kitabeler duvarlarda duruyordu. Anlaşılan o ki, bu kiliselerin etrafı boşaltılıp ortaya çıkarılacak ve eski kimliğine kavuşturulacaktı. Bu tabloyu bizzat kendi memleketimde gördüm.
Biliyorsunuz ki, yurdumuzda bir “değişim-dönüşüm” yaşanmaktadır. Osmanlı zamanında, askeri mağlubiyetlerimiz başladığında, Batıya yenildiğimiz zamanlarda buna “Islahat” deniliyordu. “Islahat Hareketleri” şimdi “Açılım” olarak karşımıza çıkarılıyordu. 1826 yılında ordunun değişmesi, 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı hep bu cümleden olan “Islahat” hareketleriydi. Her “Islahat Hareketi” sonunda toprak kaybediyorduk. Mesela; tarihçiler der ki, 1826 hareketi olmasaydı Yunanistan bağımsızlığını ilan edemezdi… Bunun gibi… Her Islahat Hareketi sonunda toprak kaybettik ve bugünlere geldik.
Şimdi Islahat Hareketlerinin adı “değişim-dönüşüm” oldu. “Açılım” oldu.
Bu sebeple artık kilise onarma olaylarına sık sık rastlamaktayız. Akdamar kilisesi olayını biliyorsunuz. Bundan 90 yıl önce kadınlarımızın ırzına geçildiği, birçok kadınımızın, kızımızın Van gölüne atlayarak intihar ettiği Akdamar kilisesi şimdi onarılarak tekrar Ermenilerin istifadesine sunuldu.
Sümela Manastırı keza öyle! 15 Ağustosta Sümela’da ayinler yapılmaya başlandı. Çünkü 15 Ağustos tarihi Trabzon’un Türkler tarafından alındığı tarihti.
Bursa’da yeni bir Metropolitlik kuruluyor. Bursa, Mudanya, Zeytinbağı bölgesinde, Rus Metropoliti ile Türk Metropoliti ortaklaşa yeni Bursa Metropolitliğini kurmaya çalışıyorlar. İsteyen araştırabilir.
Sivas, Hafik Belediye Başkanı, Hafik’e bağlı Tuzhisar köyünde erken faaliyete başlamış. Bu köydeki kilise onarılmaya başlanmış. Belediye başkanı basın toplantısı yapmış. Kameraların karşısına geçmiş ve “Amerika’daki, Fransa’daki Ermeni Diasporasına sesleniyorum, değerli dostlarımız, burası sizin, burası Allah’ın evi, gelin, destek verin, bu Allah’ın evini birlikte yapalım” demiştir. Yine ilgilenenler mutlaka bu videoya ulaşabilirler. Ulaşamayanlar bendenizi arayabilirler.
Benzer bir mücadele TESEV’in sitesinde verilmektedir. Lütfen bu siteye giriniz. TESEV Demokratikleşme Programı’nın Azınlık Hakları çalışma alanı çerçevesinde Günay Göksu Özdoğan ve Ohannes Kılıçdağı tarafından kaleme alınan “Türkiye Ermenilerini Duymak: Sorunlar, Talepler ve Çözüm Önerileri” başlıklı rapor yayımlandı. Bu raporu mutlaka okumanızı istiyorum. Kürt raporu ile birebir aynı. Anadilde eğitim vs. aynı talepler. Ermenilerin Anadolu’daki eski medeniyetlerinin yeniden ortaya çıkarılması, edebiyatlarının canlandırılması gibi temenniler.

Değerli dostlar, biliyorsunuz ki TESEV İsak Alaton tarafından kurulmuştur. İsak Alaton TESEV’i kurarken parayı Soros’tan aldığını Zaman Todays’daki bir söyleşisinde ifade etmiştir. Halbu ki; bir zamanlar TSK TESEV’i “Soros destekli zararlı vakıf” olarak görmekteydi. (Şimdi Ergenekon meselesi sebebiyle artık zararlı vakıf olarak göremiyor!) Yine malumunuz olduğu üzere meşhur Kürt raporunu, Dağdan İniş raporunu da TESEV yayınlamıştır. Bu raporların sunuş bölümlerini Etyen Mahçupyan yapmıştır. TESEV’in şu anda başında Türk Amerikan Dostluk Cemiyeti başkanı Can Paker bulunmaktadır. Soros’un Açık Toplum Enstitüsü’nün de danışma kurulunda olan Can Paker Mehmet Barlas’ın kayınbiraderidir ve Can Paker’in diğer kız kızkardeşi AKP’nin bir önceki Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’dur. TESEV’in danışma kurulunda Kanal 24 ve Star Gazetesi’nin eski sahibi Ethem Sancak bulunmaktadır. Ethem Sancak “ben Türk olmaktan gurur duymam, utanç duyarım, ben Arap asıllıyım” diyen biridir. (Sahibi olduğu Kanal 24 ve Star Gazetesi’ni AKP milletvekili Tevhit Karakaya’ya satmıştır.)

Yine aynı TESEV, Demokratikleşme Programı-“Azınlık Hakları” alanında Sevan Nişanyan tarafından kaleme alınan raporu yayımlamıştır. Programın adı: “Hayali Coğrafyalar: Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Değiştirilen Yer adları – Sevan Nişanyan”.

Bu programda yaklaşık 41000 yerin isminden 27000 tanesinin eski ismini ve bu yerlerin hangi milletlere ait olduğunu gösterdiğini gözlerinizle görünüz. Bu programa TESEV’in sitesinden ulaşabilirsiniz veya direkt olarak www.nisanyanmap.com şeklinde yazıp internete girip bakabilirsiniz.

Değerli dostlar, Açık Toplum Enstitüsü’nün sitesine de lütfen giriniz. Burada kendi açıklamalarını bizzat okuyunuz. Bu sitenin Soros’a ait olduğunu gözlerinizle görünüz. Bu sitenin merkezi İstanbul Bebek’te diye adres verilmektedir. Bu enstitüye 10 milyon dolar, vakfına ise 1,5 milyon dolar Soros tarafından para verilmiştir. Danışma kurulunda birçok tanıdık isim yanında, eski bir AKP milletvekili, büyük bir sendikanın başkanı olan Salim Uslu’nun bulunduğunu görünüz. İşbu Açık Toplum Enstitüsü sitesinde 119 adet projeyi desteklediğini ifade etmiş ve desteklenen bu projelerin hangi projeler olduğunu tek tek belirtmiştir. Lütfen girip bu programların neler olduğuna da bakınız. İnanıyorum ki, bu konuyu iyi anlarsanız Arap Baharı’nın da alt yapısının nasıl hazırlandığını anlamış olursunuz.

Değerli dostlar, bizim milletimizin çocuklarının bir türlü asıl konulara gelememesinin sebebi bu tür kuruluşların yaptığı 5. Kol faaliyetleridir. Biz birbirimizle sen-ben kavgası yaparken, birbirimizle fikir üstünlüğü, kendini mutlaka başkalarına kabul ettirme hırsı ile kavga ederken, el vaktiyle başlatmış olduğu projelerini Kırgızistan’da, Gürcistan’da ve şimdi “Arap Baharı” adı altında büsbütün Arap ülkelerinde kabul ettirmiş, uygulamış bile! Sıra bizim ülkemizdeki kuruluşların uygulamalarına gelmiştir. Bence başarmaları için çok da az bir zaman kalmıştır.

Değerli kardeşlerim, biliniz ki, Türkler Batı karşısında İslam’ın serhat milletidir. Asırlardır Türkler İslam’ı Batıya karşı savunmuşlardır. Bu uğurda milyonlarca şehit vermiştir. Eğer Türkiye Cumhuriyeti kilidi kırılırsa Batı doğuya doğru sel gibi akacaktır. Alparslan’ın açtığı Bizans kilidi şu anda Türklerin elindedir. Bin yıl sonra Batı bu kilidi Türklerin elinden alırsa, açarsa, yani Türkiye devleti Arap Baharı sendromunda olduğu gibi dize getirilirse, biz bin yıl daha ayağa kalkamayız.

Lütfen olayları düşünürken, basite indirgemeyeniz. Bir kavmin, bir aşiretin, bir gurubun basit bir savaşımı değildir bu. Daha dikkatli bakınız lütfen. Tıpkı Cengiz Han gibi, tıpkı Büyük İskender gibi savaş yapıyor Batılılar. Tarih yazıyorlar. Batı karşısında bizim milletimizin tarihi uyanışı olmaz ise, tarihi manada karşı koymayı başaramaz isek, işte bu bizim sonumuz demektir.

Değerli dostlar, bilinmelidir ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin şu anda karşı karşıya bulunduğu durum sadece PKK terörü tehlikesi değildir. Gazze meselesi, Mavi Marmara meselesi değildir. Türkiye Cum-huriyeti Devleti’nin problemi büyüktür, tarihidir, ciddidir, önemlidir, hatta vahimdir. Devletimiz tam manasıyla 5. Kol faaliyetiyle karşı karşıyadır.

Kaht-ı rical tehlikesi yaşadığımız bu günlerde en büyük görev Türk milletine düşmektedir. Türk milletinin aydını konuyu iyi kavramalı ve Türk milletini tarihi manada ayağa kaldırmalıdır.

Bu konuya bir sonraki yazımda devam edeceğim.

Dua ile kalınız.

Mikdat Topçu

27.09.2011

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 14

Cinnet Mi Geçiriyoruz!

Bendeniz devletimizin büyük bir tarihi yol ayrımında olduğunu düşünenlerdenim. Bu düşüncemi anlatmak için, biliyorsunuz ki, iki büyük araştırma yaptım. Bu araştırmalarımı da kitap haline getirdim ve yayımladım. Bana göre bu araştırmalar tarihi önem taşımaktadır.

Milletimizin çocukları henüz “parçalanma” ve “bağımsızlık” kavramlarını bilmemektedir. Kendi aklı ile de gelişen olaylardan ders alarak bu kavramları bulmaya gayret etmemektedir. Dünya tarihinin başlangıcından beri milletlerin sürekli olarak savaştıklarını, her milletin, her medeniyetin daima hakimiyet peşinde olduğu gerçeğini çocuklarımız fark edememektedir. Bizim de halen böyle bir savaşım içinde olduğumuzu, devletimiz yavaş yavaş tasfiye edilirken bu tasfiyenin ne olduğunu, nasıl olduğunu anlayamamaktayız. Kazana konan kurbağanın su kaynadıkça ölümü hissedememesi gibi bir durumla karşı karşıya olduğumuzu milletimiz hissedememektedir. Devletimiz adım adım tasfiye edilirken bizler hala bir devletimizin var olduğunu ve kuvvetli olduğunu düşünmeye devam ediyoruz. Elde edilen bir takım ilerlemelere, bir takım güzelleştirmelere bakarak, hala kuvvetli bir devletimizin var olduğunu, hatta daha ileri giderek, eski Osmanlı devleti büyüklüğüne ulaştığımızı düşünerek tasfiyeyi aklımızın ucundan bile geçirmiyoruz. Çünkü Zerdüşt böyle buyuruyor! Beşinci Kol’un yoğun propagandası düşüncelerimize hükmediyor.

Hep anlatıyorum. Mağlubiyetlerimizin başladığı zamanlardan beri Batı devletimizi baskı altında tutmak, parçalamak için içimizdeki azınlık haklarını ileri sürmüştür. Azınlıkları algılamamızı istemiştir.

Bugün Beşinci Kol aracılığı ile Kürt raporları, Ermeni raporları hazırlanmaktadır.

TESEV sitesinde “demokratikleşme programı” adı altında “TÜRKİYE ERMENİLERİNİ DUYMAK-SORUNLAR, TALEPLER VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ” başlığı ile güya Ermenilerin sorunlarını, taleplerini ve bu konudaki önerilerini yayımlamaktadır. İsak Alaton’un Soros sermayesi ile kurduğu TESEV sitesine ne oluyor? Neden Ermeni meselesi ile Kürt meselesi ile uğraşıyor. Türkiye’de demokratikleşmeyi istiyor. Bu düşünceleri acaba Arap Baharı’ndan hatırlıyor musunuz? Hiç düşünüyor musunuz? İşte Beşinci Kol faaliyeti budur.

Şimdi size TESEV’in sitesinde Ermeni sorunları dile getirilirken, bizlere okumamızı önerdiği bir kitaptan alıntı yapacağım. Çok duygusal bir biçimde Ermenilerin durumu ve Türklere bakışı tasvir edilmektedir. Belki bazı çocuklarımızın kanına dokunur. Uyanışına vesile olur. Zira yüzyıllardır yapılan saldırılar sonucu Anadolu’da Türk nüfusu azalmaktadır. Kalanlar ise kandırılıp, kendimize Türk dememizin günah olduğunu, zire önemli olanın “ümmet” olduğunu sürekli anlatarak birlik ve beraberlik içinde olmamızı engellemeye çalışmaktadırlar. Amenna! Elbette ki ümmetiz. Ancak diğer “ümmet” kardeşlerimiz bizi her gün yok ediyorlar. Onlar da “ümmet”! Durumu nasıl izah edeceğiz! Bize; aman ha “Türk” demeyin, ırkçılık olur, günahtır diyenler, diğer taraftan bütün milletlerin millet olduğunu devamlı işleyip, onları üzerimize salmakta bir sakınca görmemektedir. Onlar Beşinci Kol propaganda araçlarına güvenmektedir. Nasıl olsa sürekli anlatarak Türklerin bir araya gelmesine mani olabilmektedirler.

Aşağıdaki alıntıyı uzun olduğu için keserek alacağım. İsteyen TESEV sitesinden bu yazıya ulaşabilir. Biliniz ki; Ermeni sorunlarını algıladığımız gün, Kürt sorunlarını, Rum sorunlarını, yani azınlıkların sorunlarını algıladığımız gün, Türkiye Devleti’nin bizatihi kendi sorunlarının bittiği gündür. Yani devletimizin tasfiye olduğu gündür. Sahi biz niye binlerce yıldır savaşmıştık! Unutmayınız Mete Han “toprak milletin köküdür” demişti.

Şimdi lütfen sıkılmadan aşağıdaki yazıyı okuyunuz.

Kâbus
“Işığı söndür!” dedi anneannem, “Çabuk!” Anneannem sinirli. “Çabuk dedim sana!” Fakat neden? Karanlığı sevmiyorum, karanlıktan korkuyorum. “Gürültüyü…” diyor anne-annem, “Gürültüyü duymuyor musun?” Gürültü mü? Hangi gürültü? (…) “Buraya gel!” de-di anneannem. “Penceremin yanındaki koltuğa.” Bunu ben de biliyorum, orada olduğunu biraz önce fark etmiştim. “Şimdi duyuyor musun gürültüyü?” Neden bu kadar sinirli anneannem?
Yavaş yavaş ayağa kalkıp, ona doğru yürüdüm. (…) “Ne olur bir şeyler söyle, anneanne!” Anneannem susuyor, cevap vermiyordu. Sağ eliyle tül perdeyi araladı; yukarıya, Taksim Meydanı’na doğru bakıyordu. Boynumu uzattım, ben de görmek istiyordum. Geri itti beni, izin vermedi. “Neden?” diye sordum. Yine sessizlik. Hayır, sessizlik filan yoktu, gitgide şiddetlenen sesler geliyordu sokaktan. Duymamak olanaksızdı.

“Kıbrıs Türk’tür! Kıbrıs Türk’tür!”

Başka gürültüler de geliyordu. Buna benzer bir şeyi nerede duydum ben? Anneannem “Gel!” dedi ve aniden ayağa kalktı. Ne kadar çevik ve güçlüydü! Omuzlarımı sıkıca tutu-yor, canımı acıtıyordu. Beni çekip, pencereden uzaklaştırdı. Hiç alışık olmadığım boğuk bir sesle “Sana göre değil bu!” dedi. Koridordan geçip, kapıya doğru gittik, durduk. Anneannem ne yapmak istiyordu? Titreyen elleriyle kapının zincirini taktı, anahtarı iki defa çevirdi. Bakışlarını kapıdan ayırmadan geri geri gitti. Yalnız tek eliyle tutuyordu beni, az önceki gücü kalmamıştı galiba. Odasına girdik birlikte. Yatağının önünde diz çöktü, elimi bırakmıştı. Yüksek sesle dua etmeye başladı. Allah’ım, herkes duyacak şimdi! En başta da üst komşumuz Ayşe Hanım. Odadan dışarı koştum, pencerenin önüne geçtim yine, perdeyi açıp, ağzımı burnumu cama yapıştırdım.

“Kıbrıs Türk’tür! Kıbrıs Türk’tür!”.

Sesler ve insanlar daha da yaklaşıyordu, bütün ayrıntıları seçebiliyordum artık. Kollarını yukarı kaldırmış sallıyorlardı, bir şeyler vardı ellerinde. Duruyorlar mı? Niçin? Duracak ne var? Kırılan cam sesleri duyuyorum. Bir dükkândan içeri giren insanlar görüyorum; fakat o dükkân bu saatte kapalı değil mi? (…) Kumaş toplarıyla dışarı çıktılar. Bir adam kumaş topunu ucundan tutup havaya attı. Ne güzel yaptı bunu, çok becerikli olmalı bu adam. Yerdeki kumaşı ayaklarıyla çiğniyor, paramparça ediyordu. Başkaları da yapıyordu aynısını. Yer rengârenk kumaş parçalarıyla dolmuştu. Anlayamadım, kumaş toplarını neden alıp götürmediler? Çarpılmış ağızlardan durmadan çıkan “gâvur” kelimesini duyuyordum yalnızca. Sonra, bir an için kumaşçı dükkânını unutmuş göründüler. (…) Adamlardan biri Franguli’ye baktı, elini vitrine uzattı. Üstü başı düzgün bir adamdı bu, belli ki fakir fukara değildi. Yemin ederim ki değildi. Onu tanıyordum. Babamın müşterilerinden biriydi, Halil Bey. Maşallah, ne akıllı çocuk! Al oğlum, ye şu poğaçayı. Ye oğlum, ye! Franguli’nın camekânından ve içerideki mücevherattan geriye bir şey kalmadı. Onları yere atmıyorlar. Bir şey kalmadı orada da. Annem, o vitrinin önünde durup bakamayacak artık, babam da hep yaptığı gibi, sabırsızlıkla annemi kolundan çekiştiremeyecek. Adamlar şimdi Japon Mağazasının içinde. Yine kapıdan girmediler, buranın da vitrini kapısından genişti. O güzelim bebekler, mekano kutuları, tahta atlar, oyuncak tanklar, hep düşlediğim, fakat hiç sahip olamadığım bir sürü şey, havada uçuşuyordu. Orası benim Franguli’mdi. (…) Bizim eve yaklaşıyorlar, fazla bir şey kalmadı. Halil Bey yok ortalıkta. Nerede kaldı? “Halil Bey, Halil Bey!” diye bağırıyorum pencerenin arkasından. Yok, kaybolmuş. Yaklaşmaya devam ediyorlar, neredeyse bizim evin önündeler. (…) Bizim daireden içeri girerlerse ne yapacağım? Ya kapımızı kırıp, un ufak ederlerse? Allah’ım, ne yapayım, ne yapabilirim ki? Keşke babam burada olsaydı, annemle seyahate çıkmamış olsalardı. Gör bak o zaman sen, neler olurdu burada! Babam bir eliyle bir adam, öbürüyle bir başkasını tutar, tüy gibi yukarı kaldırır, kafalarını ceviz gibi birbirine çarpar, bir köşeye savururdu. Sıra başkalarına gelirdi sonra. Babam çok güçlüdür, her şeyi yapabilir. Birine bir tekme, öbürüne bir kafa! Sonuçta, hepsini dışarı atardı. Vallahi, billahi öyle yapardı! (…) Bu ne gürültü? Kapımızı paramparça ediyorlar. Kırılan cam sesleri. Fakat bizim kapının camı yok ki. Yani? (…) Babacığım, neredesin babacığım, sana ihtiyacım var! (…) Gelmediler, bizim eve girmediler. Yollarına, aşağıya doğru devam ettiler. Başka vitrinler vardı daha.

“Kıbrıs Türk’tür, Kıbrıs Türk’tür!”

Evet, Raffi Kebapcıyan adlı bir Ermeni’nin kitabı. TESEV’in sitesindteki“Konuş Halil Bey Konuş” adlı kitaptan alıntı yaptım. Kitabın büyük bir bölümünü TESEV’in sitesinde bulabilirsiniz. Bu bir psikolojiyi yansıtıyor elbette! Ancak bu azınlık psikolojilerini toparlayıp bir yöne kanalize etmek Türkiye’deki Beşinci Kol görevlilerine düşüyor görüldüğü üzere. “Sadık milletten talep eden yurttaşa” yönlendirmesini elbette ki onlar yapacaklar! Bir zamanlar Ermeni Komitacıları’nı yönlendirenler gibi. Cennetmekan II. Abdülhamit’e suikast düzenleyenler gibi.

“Çarpılmış ağızlardan durrmadan çıkan “gâvur” kelimesi”! Tabii ki “çarpılmış ağızlar biz Türklerin ağzı! Tıpkı “Türklerin kanı kirlidir” sendromunda olduğu gibi!

Bu “gavur” kelimesini Tanzimat Fermanı’ndan da hatırlayacaksınız, Paris Konferansı’ndan da… Gavura gavur denmeyecekti… Yüzyıllardır bizi suçladılar… İşte şimdi de suçluyorlar. Açılımlar, kilise onarmaları, “gasp edilmiş” vakıf mallarının iadesi bunun için. Türklerin “çarpılmış ağızları” ile “gavur” kelimesinin telaffuzu şimdi TESEV’in kontrolünde ve Beşinci Kol’un kullanımında.

Ama Türkler hala 1800’lü yılların rehavetinde! Hala uyanamamış!

Kendinizden korkuyorsunuz “Ey Türkler”! Cinnet mi geçiriyorsunuz?

Rahmetli Durmuş Hocaoğlu;

“Ey Türkler!

Sizler ki, Asya’nın çocuklarısınız; Asya’nın, yani bütün büyük dinlerin ana rahmi, hikmetin kaynağı ve ahlâkın menbâ’ı, Güneş’in doğduğu bu azametli kıtanın en muhteşem çocukları! Sizler ki Asya’dan kopup Küçük Asya’ya geldiniz, burada bütün tarihin tanıdığı en muhteşem imparatorluğu kurdunuz ve burada kendi tarihinizin de zirvesine çıktınız; geniş ve kudretli kanatlarınızın altında dinleri, dilleri, ırkları, renkleri sulh ile idare ettiniz, sonra küçüldünüz ve tekrar Küçük Asya’nıza ric’at ettiniz; Edirne ile Ardahan arasına, bu gayri tabii hudutlara sıkıştınız!” demişti. (Allah rahmet eylesin.)

Ama bizlerde bir cevher görmeyen Hocaoğlu; “Türklere küstüm, çünkü Türkler vatan ve devletlerini korumuyorlar” diye feryat etmişti.

Ey Türkler vatanınızı ve devletinizi koruyunuz. Beşinci Kol faaliyeti yürütenleri tanıyınız ve onlara geçit vermeyiniz.

Uyanınız.

Uyarmak vatan borcumdur.

Dua ile kalınız.

Mikdat Topçu

9 Ekim 2011