Aylık Arşiv: Temmuz 2017

Türkiye Devleti Kuşatılmıştır 2

 

Değerli dostlar, bu değerlendirme 2010 yılında yazılmıştır. Bir önceki yazının devamıdır.

TÜRKİYE DEVLETİ KUŞATILMIŞTIR!

Sovyet Rusya tehdidine karşı kurulan NATO bahane edilerek, devletin çeşitli kademelerine sızmış olan ABD, bugün gerçekten devletimizi kuşatma stratejisinde başarılı olmuştur. İçinde bulunduğumuz kritik durum, fiili olarak, “Stratejik Ortak” veya Obama’nın Türkiye’ye gelişinden sonra da “Model Ortak” denilen ikiyüzlü bir ittifak anlayışı ile ABD tarafından adım adım uygulanmaktadır. Bu kuşatmanın kilometre taşları nelerdir? Kuşatma harekâtı nasıl gerçekleşmektedir, nasıl uygulanmaktadır?

Amerikan Genelkurmayı Büyük Orta doğu Projesi icabı, önce Kuveyt’e saldırttığı Irak’ı, sonra da Kuveyt’i kurtarmak için 1991 yılı başında Körfez Savaşı’nı başlattı. Irak’taki Kürt unsurları örgütledi ve bir Kürt isyanı başlattı. Kürtleri kışkırttı. O zamanlar haber programlarında sürekli duyduğumuz şekilde, 36. enlemin kuzeyine Irak Ordusunun geçmesini önlemeye çalıştı. Devamlı surette Irak güçlerinin üzerine bombalar yağdırdı. Kürtlere güven verdi, onların hayatını garantiye aldı. Sanki ABD Kürtlere aşıktı!

Körfez Savaşı tam anlamıyla bir stratejik savaştı. Tarihte benzerleri görülen sıradan bir savaştı. Bu defa başka bir kural koyucunun, eline geçirdiği fırsatla, tarihin bu sürecinde teşebbüs ettiği bir savaştı. Ama neticede bu emperyal bir savaştı. Bir vatan savunması değildi. Vietnam Savaşı gibi emperyal bir savaştı! Irak’a karşı Amerika’nın giriştiği savaş; stratejisi olan, hedefleri olan, mantığı olan, bir sürü sonucu elde etmeye yarayan araçtı. ABD kendisini bütün dünyada hegemonyayı belirleyen güç olarak görüyordu! İşte bu savaş hegemonyanın devamı için istenen, Büyük İsrail Devleti adına kurgulanan bir savaştı.

ABD önce Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kuracak, temellerini sağlamlaştıracak, sonunda da Irak’ı işgal edecekti. Kürt devletini nasıl kuracaktı? Türkiye’nin doğusundan, Suriye’den ve İran’ın batısından koparacağı toprakları birleştirerek Büyük Kürdistan’ı, yani ikinci İsrail’i kuracaktı.

Bir zamanlar, hatırlayınız, Türkiye’de Çekiç Güç vardı. TBMM’ndeydi sürekli olarak bu gücün görev süresi her altı ayda bir uzatılırdı. Meğer bütün hükümetler, İncirlik’e yerleşen bu Amerikan gücünün görev süresini uzatarak ABD’nin Kuzey Irak’taki Kürt oluşumuna bir şekilde destek olmuşlardı! Türkiye Büyük Millet Meclisi de her oylamada Çekiç Güç’ün görev süresinin uzatılması yönünde karar vermişti. Acaba Türkiye devletinin menfaati neydi! Irak üzerinde egemenlik kuran, PKK’yı destekleyen, büyük Kürt devleti kurmak isteyen, top-raklarımızı bölmek isteyen bu gücün görev süresi gerçekten Türkiye devletinin de bir takım hedefleri, planları, stratejileri olduğu için mi uzatılıyordu?

Ancak, Türk Silahlı Kuvvetleri Irak’ta hâkimiyet kuran Amerika’nın Türkiye için de tehlike arz ettiğini algılamıştı. Öyle ya! Büyük Kürdistan; İran, Irak, Suriye ve Türkiye’den toprak koparılarak kurulacaktı!

Türkiye’den toprak koparılacaktı! Misak-ı Milli için ant içen Türk Ordusu’na rağmen, Türk milletine rağmen, Büyük Ortadoğu Projesi adı altında yürütülen Amerikan projesi ile Türkiye bölünecekti! Bunu açıkça ifade ediyorlardı. Kızılderilileri yok ettikleri dönemlerde uyguladıkları psikopat, acımasız tavrı aynen sergiliyorlar, ölçüsüz silah üstünlüğüne güvenerek, alenen Türkiye’den toprak koparacaklarını söylüyorlardı. BOP vardı ya! Bu bir Amerikan projesiydi ve bazı devşirilmiş siyasetçiler için Amerikalıların projeleri adeta kutsaldı. Amerikalılar korkmuyorlardı. Çünkü NATO şemsiye altında, Türkiye’nin NATO üyesi olması sebebiyle, bu işleri kolay yapıyorlardı. ABD, dünyanın en büyük gücü benim, diyordu. Cengiz Han gibi, yakıp yıkabiliyordu. Kendi değerlerini dünyadaki diğer bütün milletlerin değerlerinden üstün görüyordu. Batı medeniyetini Doğu medeniyetinden üstün görüyordu. Kendisini efendi, diğer bütün milletleri sürü olarak gören dogmatik, sapık ve mistik bir ideolocyaya sahipti. Doğuya demokrasi ve insan haklarını getireceklerini söylüyor, “Bu bize Tanrı emridir” diyor, bütün Doğulu milletlerin bunu yuttuğunu zannediyordu. Evet, hiçbir devlet ebedi olmamıştı, Amerika’nın da bir sonu olacaktı, ama şu anda onu yok edecek herhangi bir Jeostratejik Oyuncu yeryüzünde yoktu! Karşısına çıkma ihtimali olan bütün güçleri, gerekirse atom bombası kullanarak yok edebilirdi.

Türk milleti, gelinen bu tarihi süreçte yeni bir düşmanla karşılaşmıştı. Şimdi; psikopat, garip tavırları olan, hak hukuk tanımayan, kendisini tarihi bir misyon ile kurgulayan emperyalist bir devletin ve onun ölçüsüz vurucu gücü ile karşı karşıya kalmıştık. Ama bazı akıllı devlet adamları durumun ciddiyetini anlamıştı.

İşte tam da fırtına burada kopmuştu. Türk Silahlı Kuvvetleri, müttefikimiz olsa da, NATO içinde bulunsak da, Amerika’nın Kuzey Irak’ta yarattığı oluşumun Türkiye’yi bölme tehlikesi ile karşı karşıya bırakacağını anlamıştı. Hem de tam zamanında algılamıştı tehlikeyi. Amerika ile er ya da geç, bir gün karşı karşıya gelinebileceği anlaşılmıştı. Orgeneral Torumtay’ın istifasının sebebi tam da buydu.  Özal’ın, “kuzeyden Irak’a girme” emrini uygulamamak için Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay’ın istifa etmesi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tehlikeyi sezdiğinin işareti idi. Amerikan Genelkurmayı da, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin direneceğini anlamıştı.

Türk Genelkurmayı sorunun ciddiyetini anlamıştı, ancak, bir sorun vardı. Özel Harp Dairesi! Türk Ordusu’nun beyni durumunda olan bu kurum, vaktiyle Sovyet tehdidine karşı kurulmuş olup, Amerika tarafından finanse ediliyordu. Yani Amerikan güdümündeydi. Elbette ki, Amerika’nın kurduğu Özel Harp Dairesi bir Amerikan tehdidine karşı harekete geçirilemezdi. O halde Türk Genelkurmayı bunun tedbirini mutlaka almalıydı. Öyle de oldu. Basiretli bir Genelkurmay Başkanı bunun çaresini buldu. Özel Harp Dairesini yeniden örgütledi. Artık bu dairenin yeni adı Özel Kuvvetler Komutanlığı idi. ÖKK tümen seviyesinde örgütlendi ve bu daire Amerikan güdümünden çıkarıldı. Ancak ÖKK’nın kurulmasıyladır ki PKK ya karşı gerçek bir mücadele başlatılabildi. PKK’ya karşı yürütülen mücadele Amerikan denetiminden çıkarılabildi.

Amerika’nın denetiminden çıkan TSK artık bağımsız olarak PKK’ya karşı mücadele edebiliyordu. Amerika’nın PKK’ya yaptığı destek biliniyordu. Jandarma Genel Komutanı PKK’ya fiilen yardım eden Amerika’nın oyununu bozuyordu. Hâlbuki Amerika Kürt Devleti kurmayı kendinde bir hak olarak görüyordu. İkinci İsrail mutlaka kurulacaktı! Türk Silahlı Kuvvetleri’ni Amerika aleyhine çeviren generallere suikast düzenlemeye başlamışlardı. Nitekim Jandarma Genel Komutanı’nın helikopterine saldırmış ve helikopteri düşürmeyi başaramamıştı. Tecrübeli pilot, bir yanlışlık olduğunu zannederek Amerikan jetlerini uyarmış, buna rağmen saldırı devam etmişti. Pilot engebeli arazinin derin vadilerine dalarak suikasttan kurtulmayı başarmıştı. Ancak ne yazık ki, o çok kıymetli komutan yine bir suikastta şehit edilmişti.[1]

Buna rağmen Türk Genelkurmayı planlarını aynen uyguladı. Kuzey Irak’a girdi. 35 bin kişilik bir kuvvetle Çelik Harekâtı yapıldı. Kuzey Irak Amerika’nın işgali altında olduğu halde, ABD’nin egemenlik sahası olduğu halde, Türk Ordusu Kuzey Irak’a girdi. Amerika belki de böyle bir saldırıyı hiç düşünmüyordu. Belki de dünyanın hiçbir yerinde başına böyle bir olay gelmemişti. Türk Ordusu Amerika’nın egemenlik sahasına girmişti. Amerika direkt olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin karşısına o an çıkmamıştı. Ama tehdit üstüne tehdit savuruyordu. “Türk Ordusu Amerika ile Türkiye’nin ilişkilerini bozuyor” diyorlardı. “Türk komutanlar kontrolden çıktı” diyorlardı. Bu sebeple Türkiye’yi karıştırmaya çalışıyorlardı. CIA’nin Moskova İstasyon Şefi CNN televizyonunda Türkiye’nin ‘”karışacağını” dünyaya şöyle ilan etmişti: “Önümüzdeki dönemde dünyanın en çok karışacak ülkesi Türkiye’dir. Şu anda Türkiye, gizli servislerin gündeminde ilk sıraya yerleşmiştir.”

Bütün tehditlere rağmen Türkiye Kuzey Irak sınırına yığınak yapmaya devam etti. Müttefikimiz (!) ABD’nin Dışişleri Bakan Yardımcısı Holbrooke: “Kuzey Irak sınırına asker yığıyorsunuz. Önümüzdeki günlerde terör olaylarının artma ihtimali var. Oraya yapacağınız bir harekâtta dikkatli olmanızı tavsiye ederim.” diyordu. Türkiye’de anarşi çıkaracaklarını açıkça söylüyorlardı. Ve çıkardılar da. Gerçekten de 12 Mart 1995 gecesi İstanbul’da Gazi Mahallesi olayları başladı. Tabii ki içeride kiralamış olduğu Beşinci Kol ajanları ile Gazi Mahallesi’ni karıştırmayı başarmıştı ABD!

Ancak, ne olursa olsun Türk Genelkurmayı kendi stratejisini uyguladı. Amerika’nın tehditlerini önemsemedi. Çelik harekâtını yaptı. NATO tarafından, güya üye ülkeleri komünizmden korumak için kurulan kontrgerilla (diğer adları Gladio ve SÜPER NATO) örgütleri, İtalyan savcının ispatladığı gibi, CIA tarafından yönetiliyordu ve esas görevleri bu ülkelerdeki hükümetlerin ABD kontrolünden çıkmalarını önlemekti. Demek ki Türk hükümetleri de Amerika’nın kontrolünde bulunuyordu. Nitekim bunu bilen Türk Ordusu Kuzey Irak’a yaptığı Çelik Harekâtı’nı zamanın başbakanına[2] bildirmemişti. Bunun sebebi; o günkü başbakanın ABD’ye “örgütsel bağlılığı” olarak açıklanmıştı.[3]

Bu süreç devam ediyor. ABD ülkemizde çeşitli argümanlar kullanarak kuşatma harekâtını sürdürüyor. Ülkemizin içindeki kendi kuvvetlerini; açılımdan yana, demokrasiden yana, barıştan yana kuvvetler olarak organize ediyor. Suret-i hak’tan görünerek kendi kuvvetlerini meşrulaştırıyor. Geniş halk yığınları gerçekte büyük bir hâkimiyet savaşının verildiğini anlayamıyor. Savaş yüzde elli oranında barış zamanında kazanılırdı! Bu harp teorisyenlerinin bir tespiti idi. Şu anda Türkiye’yi kuşatma harekâtının da amacı, barış zamanında yapılabilecek her şeyi yapmaktır. Bunun için hiçbir fedakârlıktan kaçınılmamaktadır. Daha da kötüsü, Türk milletinin gözünün içine baka baka, fütursuzca saldır-maktan çekinilmemektedir. Kullandıkları vasıtalar, yandaşları olan gazeteciler açıkça saldırmaktadır. Bu güçler, Türk Ordusu’nu suçlu göstererek tasfiye etmeye, ordunun içine sızmaya ve onu zaafa uğratmaya çalışmaktadır. Devletin mevcut statüsünü değiştirerek rejim değişikliği yapmaya çalışmaktadır. Yukarıdan beri teorik olarak anlattıklarımızın hemen hemen hepsi pratik olarak ülkemize karşı şu anda uygulan-maktadır. ABD’nin ve AB’nin bütün direktiflerine aynen uyan, bu Jeostratejik Oyuncuların isteklerini emir olarak kabul eden, Graham Fuller’in Yeni Türkiye Cumhuriyeti adlı kitabında bahsettiği gibi, yeni bir rejimin kurulması ve mevcut düzenin değiştirilmesi gibi büyük hedeflerin gerçekleşmesi için kurdukları sivil toplum örgütlerini, medyayı ve bürokrasiyi çekinmeden sevk ve idare etmektedir. Bütün anayasal kurumlar “reform” adı altında değiştirilmeye çalışılmakta ve hukuk, bürokrasi, emniyet, maliye gibi kurumları aynı orkestra şefinin koordinasyonu altında çok güzel sevk ve idare etmektedir. ABD’nin bu kuşatma harekâtında eline geçirdiği bu kurumlar aynı doğrultuda hareket etmekte ve aynı propagandayı her gün yapmaktadırlar. Terörle mücadele konusunda yapılan açılım bölücü Kürt hareketine yaramış, bütün azınlıklar, tıpkı Islahat hareketlerinde olduğu gibi, cesaretlenmiş, Türk milleti savunmasız ve yalnız bırakılmıştır. Türk milletine sahip çıkacak siyasi partiler ve basın baskı altına alınmıştır. Zaten ekonomik durumu iyi olmayan Türk milleti mali yönden de denetim altına alınarak etkisiz hale getirilmiştir. Üzerinde operasyon yapılacak ülkenin silahlı güçlerini ve halkını önceden yıldırmak, ümitsiz ve etkisiz hale getirmek, ileride yapılacak topyekûn savaşın en önemli aşamalarıdır. Bütün bunlar akıllı bir askeri kurmayın önceden alacağı en güzel tedbirler zinciridir.

Ülkemiz içindeki örgütlerin Türkiye devletine karşı bu şekilde perva-sızca saldırmaları, aslında bir kuşatma harekâtının ta kendisidir. ABD’nin bu kuvvetleri kullanırken sığındığı yegâne şemsiye, öncelikle NATO ve Türkiye Amerika ikili anlaşmalarıdır. Yani ittifak anlaşmalarımızdır. NATO şemsiyesi altında kurulan ve Sovyet Rusya’ya karşı savaşacağı söylenen gizli orduların, aslında Amerikan menfaatlerine hizmet ettiği ve bu gizli orduların gerekirse NATO üyesi ülkelere karşı bile savaşabileceği, hatta savaştığı artık açığa çıkmıştır.

Ve yerli işbirlikçiler! Obama’nın Türkiye’ye gelişi ile ilgili olarak bazı köşe yazarlarımızın yaklaşımlarını yukarıda anlatmıştık. Direkt olarak Amerika’nın hangi kurumları, gazeteleri, kişileri kullandığını tam olarak herhalde bilemeyiz. Bilsek bile, şudur! diyemeyiz. Ancak, görünen köy kılavuz istemez, denmiştir. Devletimizin bütün kurumlarına saldıran, temelden yıkmaya, devletimizi bölmeye çalışan dış güçlerin yerli işbirlikçileri kullanması her zaman mümkündür. Elbette ki bunların kim ve hangi kurumlar olduğu milletimizin ferasetinden kaçmamaktadır. Amerika, hedef ülke olan Türkiye Cumhuriyeti’ni karıştırmakta, içeriden temin ettiği “Beşinci Kol Kuvvetleri” ile de kuşatma harekâtını sürdürmektedir. Türkiye devletini idare eden yetkililer ise, adeta bir “akıl tutulması” içerisinde, hayret verecek tarzda suskun kalmaktadırlar. Türk milleti de ibretle, öz vatanının söz konusu olduğu bu tabloyu izlemeye devam etmektedir.

Bu kuşatmanın elbette ki hazırlanmış bir stratejisi vardır. Kullanılan sloganlar bile son derece stratejiktir: Demokrasi, kardeşlik, birlik, beraberlik, ordunun demokratikleşmesi, geçmişin hesabının sorulması gibi akla yatkın olan propagandalar yapılmaktadır. Ve hümanist yaklaşımlarla, Ruhban okulunun açılması, azınlık vakıfları, geçmişten gelen haksız uygulamalar gibi son derece toplumu ikna etmeye yönelik propaganda faaliyetleri ile her gün milletimizin kafası karıştırılmaya devam edilmektedir. Bu propagandalar çeşitli açık oturumlar, uydurma haberler imal edilerek eline geçirdiği yandaş basında çarşaf çarşaf milletimizin önüne serilmektedir. İnsan bu işle görevli olanları adeta birebir teşhis edebilmektedir. Aslında Türk milleti bu insanları yakından tanımaktadır.

[1] Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis

[2] O zamanki Başbakan Tansu Çiller’di.

[3] Bu değerlendirme odatv.com’da 17 Ocak 2010’da yayınlanan “ABD TSK’ne Neden Karşı” başlıklı yazıdan özetlenerek alınmıştır.

Türkiye Devleti Kuşatılmıştır 1

Değerli dostlar, lütfen okuyunuz. Aşağıdaki yazı 2010 yılında yazılmıştır. O zaman FETO, 17-25 Aralık, 15 Temmuz gibi olayların daha hiçbiri yoktu.

Bu analiz dikkate alınsaydı, ülkemizin ABD tarafından kuşatıldığı o günlerde anlaşılmış olsaydı bu olayların hiçbirinin meydana gelmesine devletimiz belki de imkân vermeyecekti.
Kim bilir?

TÜRKİYE DEVLETİ KUŞATILMIŞTIR!
Artık herkes kabul ediyor ki; Amerika Birleşik Devletleri kendi menfaatlerinden ziyade İsrail’in menfaatlerini ve stratejik hedeflerini elde etmek için çalışmaktadır. Tarihi boyunca Yahudi veya Mason olan ABD devlet başkanlarının Ağlama Duvarı’nda yaptıkları yeminlerinin gereğini yerine getirme mecburiyetleri vardır. Amerikan yönetiminin mistik Yahudi idealistlerinin elinde bulunması bütün dünyanın güvenliğini tehlikeye sokmaktadır. ABD’nin eline geçirdiği ekonomik güç ve silah üstünlüğü bütün dünyayı sarsmaya devam etmektedir. ABD’nin bütün dünyada oynadığı rolü anlatan binlerce kitap, makale vardır. Özellikle Büyük Orta Doğu Projesi ile ilgili olarak siyasi tezlerini, bütün dünyadaki cinayetlerini, enerji savaşlarını, terörle mücadele tarzını, mazlum milletlerin vatanlarını işgal etmesini, devletleri bölmesini ve işine gelmeyen devlet adamlarını, fikir adamlarını, gazetecileri suikast yaparak ortadan kaldırma stratejilerini en ince detayına kadar anlatıyor dünya basın, yayın ve analistleri. Bu sebeple; bu ayrıntıları yeniden taramaya ve tekrar olarak okuyucuya aktarmaya gerek yoktur.
ABD, aleni kuruluşları ve gizli istihbarat servisleri ile bizim ülkemizde de kendilerine bağlı ajanlar devşirmeye ve bildik suikastları, ihtilalleri yaptırmaya muktedir bulunmaktadır. Sovyet Rusya’nın dağılmasından sonra hedefin Türkiye olduğu, bütün ajanların Türkiye‘ye yönlendirildiği açıkça ifade edilmiştir. Gerçekten de, devşirdikleri bu ajanlarla hedeflerine ulaşmaya çalışmaktadırlar. Bu hedef elbette ki öncelikle Türkiye‘yi kuşatma ve bölme hedefidir.
Değişik vesilelerle ordu komutanlarımız bu durumu dile getirmişlerdir. Kerkük konusu gündeme geldiğinde bir genelkurmay başkanımız, Amerika‘dan çekinmediğimizi ifade etmiştir. Türk Genelkurmayı, er veya geç Amerika ile karşı karşıya gelinebileceğini, tedbirli olmak gerektiğini çeşitli şekillerde ifade etmiştir. Hatta 2. Ordu’ya, Musul ve Kerkük’te görev yapacak birliklerin en kısa sürede görev yerlerine intikal edecek şekilde hazır olmaları emrini vermiş ve 40 bin kişilik askeri birlik ―harekata hazır ol- durumuna bile geçiştirilmiştir

Emekli Orgeneral Necati Özgen kendisi ile yapılan bir söyleşide aynen şunları söylemiştir:

“Ben şahıs olarak, ABD‟yi bir dost olarak görmüyorum. Ben uzun süre Güneydoğu‟da görev yaptım. ABD’nin o bölgede yaptıklarını gördüğüm için dost olarak değerlendiremiyorum. Çekiç Güç‟ün Cudi Dağı‟na, PKK‟ya, malzeme attığını ben ve ekibim iki defa gözlerimizle gördük. Eşref Paşayla beraber Kuzey Irak’a giderken, Çekiç Güç‟ün uçaklarıyla bizi taciz eden ABD’ydi.” “Türk Solu Dergisi, 29.11.2004. Söyleşi”

(Yazık ki, Amerika’nın o dönemdeki Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz araya girmiş, 2. Ordu’nun bu harekâtı durdurulmuştu.)

Acaba komutanlarımız bu açıklamaları yapmaya neden ihtiyaç duymuşlardır?

Devletimizin bir düşman saldırısı karşısında yapacağı savunma stratejileri bellidir. Türkiye Cumhuriyetini dış ve iç düşmana karşı savunmanın kod adı herhalde Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Ve tabii ki, savunmanın zorlaştığı, ordumuzun geri çekilmek zorunda kaldığı gibi durumlarda, yani en son noktada bütün vatan sath-ı mailinde düşmana karşı koyabilecek, barış zamanında devletin örgütlediği sivil direniş hareketi vardır. Mustafa Kemal Atatürk‘ün ifade ettiği gibi; siyasi otoritenin düşman tarafından elde edilme ihtimali, bir takım sivil toplum kuruluşlarının düşman tarafından ele geçirilmesi ihtimali her zaman mevcuttur. Devletler için bu tür düşman saldırıları her zaman vaki olabilir. Çünkü tarih milletlerin yaptığı, var olma veya yok olma mücadelelerinin kaydedicisidir.

Halen Türkiye devleti böyle bir dramatik süreci herhalde yaşamaktadır! Şu anda Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde operasyonlar düzenlenmektedir. Yukarıda da anlatıldığı gibi, suikast bahaneleri yaratılarak ordunun mahrem odalarına girmeyi başarmışlardır. Özel Harp Dairesi’nin (ÖHD) ABD’nin kontrolünden çıkmasıyla, yerine kurulan Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) buyruk altına alınmaya çalışılmaktadır. Bu konuda, önceden hazırlanmış yazılı basın ve televizyonların alenen, TSK‘ ya karşı hakarete varan saldırıları bu işin ciddiyetini gösterir. Birçok TSK mensubunun tutuklanması ve son tahlilde devleti bir işgale karşı savunacak sivil direniş örgütlerinin deşifre edilerek ele geçirilmesi, tasfiye edilmesi, böylece Türk savunmasının felç edilmesi, devlet güvenliğimizin ne kadar zaaflarla dolu olduğunu göstermektedir.

Avrupa Birliği de, Brüksel‘de bir toplantı için hazırlanmış bulunan “Ortak Pozisyon Belgesi’nde” en ciddi eleştiriyi TSK’nin rolü konusunda yapmıştır. Avrupa Birliği TSK’nin yasalara aykırı bir şekilde siyasi nüfuz kullandığını ifade ederek, ordumuzu yıpratmaya çalışmaktadır. AB bunu her fırsatta yapmaktadır. Bu batının görevidir. Türk ordusunun zayıf olması onlar için istenen bir neticedir. Çünkü Türk milleti rakiptir, karşıttır, Anadolu‘da işgalcidir, zayıf bir anı yakalandığında ortadan kaldırılması gerekir. Böyle bir millet her zaman zayıf tutulmalı, barış zamanında mümkün olursa çeşitli ekonomik, siyasi, kültürel ve askeri dayanakları çökertilmelidir. AB’nin de münhasıran hedefi budur. Bütün AB politikaları Türkiye devletini tasfiye etmeye yönelik politikalardır.

Ancak; ABD’nin bu bugünkü saldırısı fiili bir saldırıdır. Model Ortaklık kurduğumuz ABD, Türk milletinin zihninde uyandırdığı -devlet ele mi geçiriliyor- şüphesi ile gerçekten bir hamle yapmış, öncelikle zihinlerdeki kuşatmayı gerçekleştirmiştir. Aslında bu kuşatma bir müttefikin değil, bir düşmanın kuşatmasıdır. Tarih boyunca, devletlerin ortadan kaldırılması sırasında, düşmanın uyguladığı propaganda daima yumuşak olmuş, direniş gösterecek milletleri ürkütmemek için -sizi kurtaracağız, barış ve demokrasi getireceğiz- şeklinde stratejik propagandalar yapılmıştır. Irak‘ta yapılan propaganda gibi… ABD’nin şu anda Türkiye‘de yaptığı propaganda da gerçekten iyi hesaplanmış, iyi organize edilmiş, tam bir kurmay planlamasıdır.

Acaba gerçekten de, Türkiye‘de faili meçhul cinayetleri TSK mı yapmıştı? Gerçekten de, Türk Ordusu savunmasını üstlendiği, bağrından çıktığı kendi öz milletine işkence mi ediyordu! Kendi öz yurdunda, tıpkı işgal ordularının yapacağı gibi camileri mi bombalayacaktı! Gerçekten ordumuz kendi milletini aldatıyor muydu? Türk Silahlı Kuvvetleri ihtilaller yapmaya devam mı edecekti! Birilerine beceriksiz bir şekilde suikastlar mı düzenleyecekti! Sahi; bütün bunları kim iddia ediyordu! Hangi merci, hangi mihrak, hangi odak, hangi gazete, hangi televizyon! Kimler iddia ediyordu?

“Devletin programı” denilerek yapılan “açılım” hareketleri, gerçekten devletin kuşatmayı yarmak için yaptığı savunma hareketleri miydi? Basın ve yayın organlarında çok iyi kurgulanmış orkestra, kuşatmacı kuvvetlerin hedeflerini ele geçirmek üzere Beşinci Kol faaliyeti olarak görevlerini yerine getiren kuvvetler miydi? 2500 yıllık mazisi olan ordumuza saldıranlar, taharet almayı bilmeyen, gusül abdesti almak nedir bilmeyen, hele hele bunlarla ittifak yapan cemaatler, bu cesareti nereden alıyorlar? Yandaş köşe yazarları bu cesareti kimden alıyor? Yoksa ABD tarafından bir takım basın yayın organları, bir takım sivil toplum kuruluşları, hatta bazı cemaatler ele mi geçirilmiştir?

Bu tespitler bizi gerçekten, müttefikimiz olan ABD tarafından kuşatıldığımız kanaatine götürür mü? Yoksa bu düşünce tarzı bir paranoya veya bir fantezi mi! Ya da bu endişeleri taşıyan ve dile getiren vatanseverlere, zihinleri kuşatılmışların haykırdığı gibi ―masal mı? Gözleri var görmeyen, akılları var idrak etmeyen, gaflet içinde bulunanlar, onları uyaranlara masal anlatıyorsunuz! diye bağırıyorlar.

Mahatma Gandhi ne güzel anlamış meseleyi!

Uyuyan bir milleti uyandırmak kolaydır, ama uyanık olduğunu zanneden bir milleti uyandırmak zordur”.

Şu anki halimize ne kadar da uyuyor, değil mi? Unutulmamalı ki; İstanbul’u işgal eden İngiliz ve Fransızları haklı bulan, düşman tarafından ikna edilmiş yerli işbirlikçiler vardı.
Sovyet Rusya tehdidine karşı kurulan NATO bahane edilerek, devletin çeşitli kademelerine sızmış olan ABD, bugün gerçekten devletimizi kuşatma stratejisinde başarılı olmuştur. İçinde bulunduğumuz kritik durum, fiili olarak, ―Stratejik Ortak veya Obama‘nın Türkiye‘ye gelişinden sonra da ―Model Ortak‖ denilen ikiyüzlü bir ittifak anlayışı ile ABD tarafından adım adım uygulanmaktadır.

Bu kuşatmanın kilometre taşları nelerdir? Kuşatma harekâtı nasıl gerçekleşmektedir, nasıl uygulanmaktadır? Aşağıda özet olarak yapılan alıntıda anlatılanlar endişeli Türk milletinin çocuklarının dikkatinden kaçmayacaktır.

 

 

Yazıya devam edeceğim.

 

 

 

 

 

 

 

 

İşte Taraf Gazetesi 2

 

2010 yılında yazılan kitapta sorulan soru bu idi. Taraf Gazetesi kimin?

Acaba Ali Karahasanoğlu ve onun temsil ettiği siyasi düşüncenin mensubu iktidar ve bütün yandaş yazarlar bu sorunun cevabını o zaman gerçekten bilmiyorlar mıydı? Biz nereden biliyorduk? Taraf gazetesini ilk olarak İbrahim Betil kurmuş, daha sonra Başer kardeşler devralmış. İbrahim Betil Soros’un sitesinde kurucu üye olarak görünmektedir. Bu vatansever (!) basın bunu neden sorgulamıyor?

Görüldüğü gibi olayın aslı çok derin. Ve bu derinlik hala çözülmüş değil. Hala Bank Asya’ya kira parası yatıranlar tutuklanmaya devam ediyor. Bu resmen olayı mecrasından çıkarma hareketidir.

Lütfen okuyunuz.

Peki, Taraf Kimin Gazetesi?

“Taraf gazetesinin sahibi Başar Arslan, Sabah gazetesine verdiği röportajda, gazeteyi Ergenekon belgelerini yayımlamak için çıkardıklarını söyledi. Arslan, ‘Bu işe bilerek girdik. Rahatsızlık yaratacağımızı biliyorduk’ dedi. Yayınlanan belgelerin kaynağını sormadığını da söyleyen Başar Arslan ‘korkmadığını’ belirtti. Fethullah Gülen cemaati ilişkisi ile ilgili olarak da ‘belge çıkarsınlar’, dedi.”[1]

 

Taraf’ı çıkaran Alkım Gazetecilik, 1992’ye kadar küçük bir yayınevi iken ve batma noktasındayken birdenbire durumu düzeltti. Alkım Yayınevi’nin borçlarını Fethullah Gülen ve AKP bağlantılı Albaraka Türk çekleriyle ödemesi yayıncıların dikkatini çekmişti. O tarihten sonra, birileri, Savaş ve Başar Arslan kardeşlere “yürü…” dedi. AKP iktidarıyla birlikte ise “kanatlandılar”! Arslan kardeşler, Brüksel’de büro açıp AB’yle de ilişkiye geçtiler. Pentagon, Taraf için de düğmeye bastı. Yasemin Çongar, Amerika’dan görevli olarak gönderildi. Burada, ABD İstanbul Başkonsolosluğu kolları sıvadı. “Vatanı bir kadın memesine satarım” sözüyle meşhur Ahmet Altan, 30 bin YTL maaşla gazetenin kuruluş görevini üstlenmesi için ikna edildi. Taraf yayına başladıktan sonra ayrılacağını söylemişti, ayrılmadı, genel yayın yönetmeni oldu. Gazetenin sahibi, Alkım Gazetecilik adına Başar Arslan oldu. Ahmet Altan’ın belirttiğine göre Başar Arslan yayın çizgine hiç karışmadı, odasını bile Altan’a bırakıp gitti. Ahmet Altan 10 Kasım 2007 tarihli Zaman gazetesinde yayımlanan röportajda, Taraf gazetesinin ilan gelirlerine dayanacağını söylemişti. 15 Kasım 2007 tarihinde yayına başlayan Taraf’taki ilanlara bakıyoruz, “Alkım Yayınları” dışında, 2008’e kadar ilk bir ayda “Kimse Yok mu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği” ağırlıkta. Kimse Yok mu Derneği 2002 yılında Samanyolu Televizyonu bünyesinde “Kimse Yok mu?” programı ile başladı. Her nedense devlet, Kimse Yok mu Derneği benzeri vakıf ve dernekler için gelir vergisi kanununu değiştirdi. Bu derneklere yapılan bağışlar vergiden muaf tutuldu.

Gazeteyi çıkaran Alkım Yayınevi’nin sahibi Savaş-Başer Arslan kardeşler, Brüksel’deki büroları kanalıyla Avrupa Birliği’yle de ilişkiye geçtiler. Taraf gazetesi’nin satır satır çevirisi yapılıp her gün Avrupa Birliği’nin önüne konuluyor!  Taraf’ın tanıtım ilanları Zaman gazetesi tarafından yayımlandı. Hem Zaman ve hem de kardeş haftalık yayın organı Aksiyon, Ahmet Altan ve Yasemin Çongar röportajlarıyla gazetenin tanıtımını yaptı. Aynı zamanda Zaman gazetesinin iki yazarı Etyen Mahçupyan ve Amerika’da Fethullah Gülen bursuyla eğitim gören Leyla İpekçi. Demek ki Taraf Gazetesi ile Zaman Gazetesi arasında bir illiyet bağı var. Aksiyon dergisinde de Çongar ile röportaj yapılıyor. Aralarındaki bağı zaten saklamıyorlar!

 

Genç Siviller örgütünün lideri ve Soros’çu Yıldıray Oğur’la kol kola olan Yasemin Çongar Amerika’da eşini bırakarak Türkiye’ye görevli gelmişti. Çongar, devleti enterne ederek artık sivil toplum kuruluşları ile temas kuran Batının Türkiye ilişkisini ve kendi görevini Aksiyon dergisinde şöyle anlatıyor:

 

Batı artık Türkiye ile ilişkilerini tamamen devlet üzerinden değil, iş dünyası ve sivil toplum üzerinden de kurmaya başladı. Sadece İstanbul ve Ankara’yla değil, Anadolu ile de temas ediyorlar artık. Taraf için döndüğümden beri 7 ay içinde birkaç kez Güneydoğu’ya gittim, Orta Anadolu’yu 10 yıl aradan sonra gördüm.”[2]

 

Yasemin Çongar Mason, “Baydemir’in Çığlığı” başlığını attığı makalesinde herhalde çok endişe ile karşıladığı(!) Türk-Kürt ayrışması tehlikesini bertaraf etmek için nasıl bir lidere ve bu liderin kim olabileceğine ilişkin olarak bakın neler yazıyor. Osman Baydemir’le Milliyet’te yayınlanan bir söyleşiye dayanarak diyor ki;

İki Türkiye var, iki Türkiye’de de hem Türkler hem Kürtler var diyebilirim tabii; birinin demokrasi, barış, eşitlik isteyenlerden, diğerinin demokrasiden korkan, şiddetten çıkar sağlayan, eşitliğe inanmayanlardan” oluştuğunu söyleyebilirim. Bunda bir doğruluk payı da olur; zira Baydemir’in “çığlığı”nı kendi hançeresinde hisseder Kürtler gibi Türkler de, çok eminim! Ama bu bilgi, Türkiye’de belki de ilk defa, devletin uygulamalarını da aşan bir Türk-Kürt ayrışmasına, bir tür “segregasyon[3]” tercihine, karşılıklı bir ırkçılık dalgasına kapılma tehlikesi yaşadığımıza ilişkin gözlem ve sezgilerimizi çürütmüyor. Yeni bir tehlike bu… Vahameti kadar,  aciliyeti de var. Bu tehlikeyi bertaraf etmek, her şeyden çok özgüvenli, güçlü, kararlı ve birleştirici bir liderlik gerektiriyor. Emine Aynalarla olmaz, Deniz Baykallarla olmaz… Reşadiye saldırısı ve KCK operasyonları öncesinde, Diyarbakır’da Osman Baydemir’le sıcak bir görüşme yapan; evvelinde de, Kandil’den dönen bir PKK’lıya, bir insan, bir anne, bir kadın olarak bakabildiğini, onu dağa çıkmaya zorlayan koşullara isyan ettiğini ifade etmekten çekinmeyen Bülent Arınç gibi bir lider gerek mesela…
Yaradılanı sevdik Yaradan’dan ötürü” sözünü, fazla gecikmeden, gidip Diyarbakır’da yeniden söyleyecek ve ne olursa olsun açılımda ısrar etmekten vazgeçmeyecek bir Recep Tayyip Erdoğan gerek.”[4]

Vahameti ortadan kaldırabilecek liderler, Taraf, ABD ve belki de Fethullah Gülen ittifakı ile güven ve itibar kazanmış liderler olarak temayüz eden liderlerdir! Kim bilir?

[1] Sabah Gazetesi, mülakat, 22 Temmuz 2007

[2] 02 Haziran 2008 Aksiyon Dergisi

[3] Araştırdım, betonun bozulmuş olması gibi bir anlam ifade ediyormuş. Buradaki anlamını lütfen siz tayin ediniz.

[4] Taraf, Yasemin Çongar, 12 Ocak 2010

İşte Taraf Gazetesi 1

Değerli dostlar,

Bir önceki yazımda Yeni Akit Gazetesi yazarı Sayın Ali Karahasanoğlu’nun bir makalesi ile ilgili düşüncelerimi yazmıştım. Yazıda Karahasanoğlu “Taraf” gazetesinden bahsetmişti.

2010 yılında bu konu ile ilgili şunları yazmıştım. İsteyenler okuyabilir. Acaba Sayın Karahasanoğlu bu konuları yeni mi öğrendi?

…..

Yazı kitapta daha önceki paragrafların devamıdır. Uzun olur diye üst paragrafları almadım. Lütfen buna göre okuyunuz. Daha önce Salar Renkli adlı kişinin  Kürt ve Ermenilerle ilgili Taraf’ta yayınlanan görüşleri vardı.

Taraf’ın paralel yayın yaptığı, ideallerini paylaştığı, “niçin Kürtleri öldürüyorsunuz” diye cırım cırım cırılan, Türk devletine hesap sorduğu sitede yayınlanan görüşler. Ve bu görüşlerin yayınlandığı cerideleri öve öve göklere çıkaran, hepimizin çok yakından tanıdığı, mütedeyyin kişiliği ile bilinen, bir cemaatin ileri gelen şahsiyeti Hüseyin Gülerce işte bu Taraf Gazetesi ile ilgili olarak şu yorumu yapıyor:

“Taraf okunmalı. İbretle okunmalı. Demokrasiden geriye dönüş olmadığını anlatmak, demokratikleşmeye destek olmak için, mitinge gider gibi bayie gidilmeli, Taraf’a omuz verilmeli.”[1]

Beyefendi sanki Araf’ta dolaşıyor! Yoksa Taraf Gazetesi ile Hüseyin Gülerce arasında da bir illiyet bağı mı vardır! Taraf Gazetesi ile Hüseyin Gülerce’nin mensubu olduğu Zaman Gazetesi, Samanyolu TV. ve bir takım yandaş basın-yayın organları arasında bir organik bağ mı vardır? Gerçekten Taraf Gazetesi ile birlikte bu organizasyona mensup organların aynı çizgide bulunması, hepsinin “Kürtçü” hareketi öne çıkarması, Ergenekon adlı terör örgütünün varlığını öne sürerek Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hedef tahtasına oturtmaları, Yargı konusunda da aynı ortak mücadeleyi vermeleri, insanda elbette böyle bir organik bağın var olduğu düşüncesini uyandırmaktadır.

Aşağıdaki bazı soruların cevaplarını bulmakta insan zorlanıyor:

Ordunun savaştığı PKK terör örgütü yandaşlarının ordumuza karşı yaptıkları iftiralar gerçekmiş gibi bu basın ve yayın organlarında bıkmadan usanmadan neden yayınlanıyor? Taraf Gazetesi güvenilir kaynakmış gibi neden kaynak olarak gösteriliyor? Zaman gazetesi devamlı olarak; Taraf’tan şok belge… Taraf gazetesinin yazdığına göre, Taraf şunu yazdı, Taraf’ın ortaya çıkardığı gerçekler vs. gibi ifadeler kullanarak Taraf’ı kaynak göstermeye çalışıyor. Alıntılar yapıyor, göndermeler yapıyor. Yandaş sitelerde, TSK ile ilgili haberler yapan Taraf yazarları ile röportajlar yayınlanıyor. Neden?

Çünkü Taraf gazetesi ile bu malum yandaş gurup arasında omuz omuza yürütülen bir mücadele ve birliktelik vardır. Bu omuz omuza mücadelenin varlığını anlamak için önce Taraf Gazetesi’nin kime ait olduğunu, kuruluş amaçlarının neler olduğunu anlamak gerekiyor.

 

[1] Hüseyin Gülerce, Zaman Gazetesi, 21 Ocak 2010 köşe yazısı.

Türk Aydını Uyanıp Gerçeği Anlayabilir Mi?

Değerli dostlar,

 

Yeni Akit Gazetesi yazarı Sayın Ali Karahasanoğlu’nun;  “Taraf’ın Arşivine Gir, CIA’nın Şantajını Gör” başlıklı yazısını okudum. İşbu yazıyı da bu başlık sebebi ile kaleme aldım.

Sayın Ali Karahasanoğlu, aynı zamanda gazetenin yazı işleri müdürü imiş.

Bu yazısından ötürü kendisine teşekkür ediyorum. Teşekkür etmek için kendisini aradım, ulaşamadım.

Neden teşekkür etmek istiyorum.

Ülkemizi 15 Temmuz iç savaşına getiren olayların asıl sebebinin CIA olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Sayın Karahasanoğlu, bu yazısında “FETÖ tek başına bir hareket değil” diyor. İçine Amerikan istihbarat teşkilatı CIA’nın sızdığını söylüyor. Ve CIA’nın, ülkemizde Taraf Gazetesi’ni çıkardığını yazıyor. Taraf Gazetesi’ni çıkarmak için Yasemin Çongar’ın Amerika’dan gönderildiğini söylüyor.

Aslında konuyu bütün çıplaklığı ile ortaya koyan bir yazı değil. Zannediyorum buna cesaret edemiyor. Acaba bazı odaklar bunların tam gerçeği yazmasını engelliyor mu, bilmiyorum. Kendisini bunun için aramıştım. Bir kapı aralamış. Ülkemizdeki olayların asıl suçlularının kimler olduğunu irdelemeye çalışmış, ama başka yönlere çekmiş sonra konuyu. Keşke olayı bütün çıplaklığı ile anlatabilseydi. Anlatamaz, çünkü zülf-ü yâre dokunur. O da anlatamaz, onun ağababaları da anlatamaz. Buna güçleri yetmez.

“Ateist” dediği Ahmet Altan’ın yayın yönetmenliğini yaptığı gazeteyi Müslümanlar ceplerinde taşırken sesini çıkarmadı Akit Gazetesi ve Sayın Karahasanoğlu!

Bu konuyu, 2010 yılında yayımlanan kitabımda açıkça yazmıştım. Taraf gazetesinin asıl kurucusu İbrahim Betil’dir demiştim. İbrahim Betil, TESEV’in kurucuları arasında bulunmaktadır. Sayın Karahasanoğlu bu konuyu irdelemiyor. TESEV’İN kurucuları arasında Etem Sancak da var. Bunu görmüyor. Bu Soros çetesinin ülkemizi 15 Temmuz girdabına getirdiğini açıkça ortaya koyamıyor. Keşke koyabilseydi. Kendisine bu konuyu anlatacaktım. Ulaşamadım.

2010 yılında yayımlanan kitabımda Yasemin Çongar’ın Amerika’dan görevli olarak gönderildiğinin, Çongar’ın eşinin Amerikan İstihbaratında görevli olduğunu, adının Criss Mason olduğunu yazmıştım.

Taraf Gazetesi çıkarılırken, o zamanki hükümet bu gazeteye 3,400 milyar civarında bir teşvik vermişti.  Gazete camilerin kıraathanelerine girmiş, cami cemaati, o muhterem Müslüman, mütedeyyin insanlar ceplerinde Taraf Gazetesi taşıyorlardı. Bu insanları asıl amacın ne olduğunu nereden bilebilirlerdi!

Ve Taraf Gazetesi doludizgin Ergenekon tertibinin içindeydi. Çıkarılma amacı buydu. Dolayısıyla CIA Ergenekon tertibinin içindeydi. Tabii ki aynı CIA, FETÖ adı altında, aynı zamanda 15 Temmuz tertibinin de içindeydi. (Başbağlar, Çorum, Gazi Mahallesi, Kahramanmaraş, Madımak olaylarının da içinde idi.)

“Domuzları Köpeklere Köpekleri Domuzlara” adlı kitabımı okuyanlar bu konuyu o zaman nasıl bütün detayı ile anlattığımı bilirler.

Feryat etmiştim. “Ergenekon bir düşman tertibidir, düşman Türk Ordusu’na ve dolayısıyla Türk devletine diz çöktürmeye çalışmaktadır” demiştim. Kitap ortadadır. Ve tabii ki sonra Ergenekon meselesinin arkası “fos” çıktı” . Sonra bir kısım yetkililer çıkıp özür diledir. “Allah da millet de bizi affetsin” dediler. Ama ülkemize de olan olmuştu. Devlet ve ordu büyük yara almıştı.

Bu hatalar zinciri böylece devam etmişti. Ve böylece bu günlere gelindi.

15 Temmuz olayı da bir tertiptir. Bazı dostlarımız bunu anlamamakta ısrar ediyor. Netice olarak ülkemizin sürüklendiği durum ortadadır. Düşman her taraftan saldırmaktadır. Çünkü devlet ve ordu büyük yara almıştır. Bakınız, daha dün kuru yük gemimize Yunan sahil güvenlik güçleri doğrudan doğruya mermi sıkmıştır.

Balkan Savaşlarında da böyle olmuştu. Bulgar, Sırp, Ulah, Karadağlı, Arnavut ve Rum çeteleri her yandan devlete saldırıyordu. Osmanlı askeri habire koşarak onlara yetişmeye çalışıyordu. Düşmanın her biri bir dağdan iniyordu. Bir türlü bitirilemedi düşman. Ve sonuçta Osmanlı Devleti yıkıldı.

Şimdi, ülkemiz aynı durumda. “7 PKK’lı etkisiz hale getirildi”, “3 PKK’lı teslim oldu!” gibi haberlerle durum idare edilmeye çalışılıyor. Düşmanı sayı olarak bitiremezsiniz. Arkasında büyük devletler var. Ve bu büyük devletler şimdi göz göre göre bizim muhatap olduğumuz (güya) terör örgütlerine ağır silahlar veriyor. Yani düşman doğrudan doğruya karşımızdaki büyük devletlerdir. Balkan Savaşlarını iyi okumak lazım.

Karahasanoğlu’nun şahsında Türk aydınına sesleniyorum. Acaba uyanıp gerçeği anlayabilecek misiniz?

 

II. Abdülhamit Balkan Savaşlarını idare edemedi. Ortaya sürülen İttihat Terakki, (bütün vatanperverliğine rağmen) devletin tasfiyesini hazırladı. İttihat Terakki ileri gelenlerinden vatan haini diye kim şüphe ederdi.

Durum bu gün de aynıdır.

Taraf Gazetesi’ni çıkaranların, bu gazeteye teşvik verenlerin, Ergenekon’u tertipleyenlerin, sonra özür dileyenlerin kimler olduğuna Türk aydını iyi bakmalıdır.

Karahasanoğlu, ve tabii ki Türk aydını bu konuyu sonuna kadar irdelemelidir. Çünkü asıl düşman; “kahraman-gazi-Müslüman” gibi tandaslarla milletimize takdim edilmektedir.

Değerli dostlar, aramızda bu konulara sadece “parti gözlüğü” ile bakanlar var. Meselenin parti meselesini aştığını lütfen görün.

Bir 15 Temmuz sendromu yaşadık. Şimdi, uzun namlulu silahların dağıtılması yetkisi Genel Kurmay’dan alınarak Vali muavinlerine veriliyormuş. Benim inancıma göre perde arkasında yine çok büyük bir kaos hazırlanmaya çalışılıyor. Ben bunu böyle anlıyorum, böyle okuyorum. Ve hazırlanan bu yeni sendromun arkasında yine CIA var. Çünkü Sayın Karahasanoğlu’nun dile getirip afişe edemediği, (belki de korktuğu için açıklayamadığı) odaklar, SOROS, yani CIA menşeli odaklar, kıllarına dokunulmayan, tasfiye edilmeyen, Amerikan 5. kol kuvvetinin bütün kafa komutanları halen işbaşındadır.

Türk aydını acaba uyanıp bu korkunç gerçeği anlayabilecek mi?

Bir yakınım, “15 Temmuzu iç düşman yapmadı mı? Meclisi iç düşman bombalamadı mı?” diye sordu. Elbette öyle! İçeride düşman var. Ama bu düşman, Türk milletinin her kesimden olan insanlar değil, asıl dış düşmanın içimize soktuğu 5. kol kuvvetleridir. Lütfen; muhalefeti, şunu bunu, sırf İslam’a uzak olduğu için, düşman olarak görmeyin. Biz hepimiz Türk milletiyiz.  Asıl düşmanı görmeye çalışınız.

Düşmanı tespit etmeye Sayın Karahasanoğlu yaklaşmıştır. Devamını bekliyorum.

Uyarmak vatan borcumdur. Uyanınız.