Osmanlı Devleti’nin dağılma zamanlarında Türk ordusunun düştüğü durumu göstermek için aşağıdaki örneği sizlerle paylaşmak istiyorum.
Orduda “alaylı” ve “mektepli” subaylar vardı. Burada “alaylı” subayların orduda nasıl bir istismara, disiplinsizliğe ve düzensizliğe sahip olduklarını bu hikâyeyi okuyunca çok iyi anlayacaksınız.
Bu hikâye yaşanmış bir olayı anlatmaktadır.
Ülkemizde, mevcut iktidarın, yapılan düzen değişikliği ile ordumuzda yine “alaylı” ve “mektepli” subayların yetişmesine sebep olacağı aşikârdır. Halen Millî Savunma Bakanlığı müsteşarının “Orgeneral” rütbesine sahip bir sivil olduğunu biliyoruz. Askerî okulların kapatılması, kurulan Millî Savunma Akademisi’ne askerlikle hiç ilgisi olmayan bir akademisyenin müdür olarak atanması, orduya otuz bin personelin alınacağı girişimleri gösteriyor ki, ordumuzda büyük bir değişiklik yapılmak üzeredir. Bu değişiklikler, iki bin beş yüz yıllık Türk Ordu geleneğini bozacaktır. Orduda disiplin diye bir şey kalmayacaktır. Ve aşağıdaki hikâyeye benzer olaylar yeniden görülmeye başlanacaktır. Tabii ki arkasından yeni mağlubiyetler, bölünmeler ve toprak kayıpları gelecektir. Bir Türk çocuğu olarak bu durumdan son derece rahatsızım. Ordu içerisinde yeniden “alaylı” ve “mektepli” personel yaratılacağından, ordumuzun kamplara bölüneceğinden endişeliyim. Osmanlının son dönemlerindeki durumlara yeniden düşeceğimizden endişeliyim.
Aşağıdaki hikâyeyi lütfen bu gözle ve usanmadan okuyunuz.
Çarıklı Kolağası
“Çarıklı kolağası kimdi? Bütün çarıklılardan biriydi. Çarıklı kolağası bir köylüydü. Bedel verip askerden kurtulamayan, muinsiz denilip adını askerlik defterinden çıkartamayan, her fakir, kimsesiz benzerleri gibi vakit gelince askere alınan basit, cahil bir köylü, Bütün bu cins köy çocukları gibi o da asker ocağında kendini, bu hayatın akışına verdi. Anadolu’dan Arabistan’a, Arabistan’dan Kürdistan’a, Kürdistan’dan Arnavutluk’a, kısacası imparatorluğun neresinde bir çatışma varsa, bir uçtan bir uca koşturuldu durdu. Köyde zaten özlenecek bir şeyi yoktu. Asker ocağı ile çabuk kaynaştı. Yerine göre direnicini, yerine göre uysal, adsız, fakat cesur Keloğlanlardan biriydi. Orduyu evi bildi. Dur dediler durdu. Yürü dediler yürüdü. Amirlerinin gözüne girdi. Onbaşı oldu. Çavuş oldu, başçavuş oldu. Nihayet, bir gün geldi, o zaman çok görüldüğü gibi belki beş, belki on sene sonra:
- Haydi çavuş, vaktin geldi, terhis edildin, köyüne, evine döneceksin, denilip eline tezkeresini tutuşturdukları zaman, tezkeresini evvela öpüp başına koydu. Sonra onu tabur kumandanına uzattı:
- Artık benim evim de, köyüm de asker ocağı! Tezkere terk ediyorum. Allah devlete millete zeval vermesin, dedi.
Sonra da bir dik bir hazır ol vaziyeti alıp, üç defa:
- Padişahım çok yaşa!
Diye bağırdı.
- Öl derseniz ölürüm, kal derseniz kalırım! Diye ekledi.
O zaman böyle bir usul vardı. Orduda terhis vakti gelenlerden isteyenler, terhis tezkerelerini almayıp orduda kalmak isterlerse, bu dilekleri kabul edilirdi. Buna “tezkere terk etmek” derlerdi. Ondan sonra bunlar ordu içinde, hizmetlerine göre subaylığa geçerlerdi. Vakitleri geldikçe, yahut yararlık gösterdikçe derece derece terfi ederlerdi. Bunlara “alaylı zabit” denilirdi. Alaylı zabitlerin eğer kısmetleri varsa önleri açıktı. Bunlar yalnız teğmen, yüzbaşı, binbaşı olmakla da kalmazlardı. Eğer padişaha sadaklarını göstermeye vesile bulurlarsa, yarbay, albay, hatta paşalığa, mareşalliğe (müşir) kadar yükselirlerdi. Abdülhamit’in ordusunda, hele onun çevresinde, tek kelime okuması yazması olmayan, ama müşirliğe kadar yükselen alaylılar vardı. Meselâ Beşiktaş Muhafızı Çankırılı Kel Hasan Paşa gibi…
İşte çarıklı kolağası da bu yolu seçti. Zaten 1908 de Meşrutiyet ilan edildiği zaman orda 7000 i aşkın ve çeşitli rütbelerde alaylı zabit vardı. Bunlar hem köyden, hem askerin içinden geldikleri için askerlerle iyi kaynaşıyorlardı. Askerin huyuna, havasına uyan, onlarla haşir neşir olan insanlardı. Hele çarıklı kolağasına çarıklı denildiğine göre, belki de köydeki çobanlıktan gelen huylarını, adetlerini hala sürdürüyordu. Dağda belde belki de ayaklarına çarıklarını geçirip askerlerin önüne düşüyordu. Çarıklı kolağasının hayatı böylece sürüp gidiyordu. Ne derdi, ne de endişesi vardı.
Bir gün “Hürriyetin ilanı” dedikleri beklenmedik olay, onu bu hava içinde buldu. Buldu ama çarıklı kolağası ne Hürriyeti, ne de Meşrutiyeti biliyordu. Onun çevresi hep askerler, onbaşılar, çavuşlardı. Onun subaylarla, hele mektepli subaylarla dostlukları, ilişkileri yoktu. Kışlada yaptırılan törenlerde askerleri kışla meydanında toplattırılıp, mektepli kumandanların bu işler için onlara anlattığı şeylerden de hiçbir şey anlamıyordu.
Ama bir anladığı vardı: Bu işleri yapan hep mektepli subaylardır. Şimdi söz artık onlarındır. Bütün mektepli subaylar kollarına kırmızılı beyazlı Hürriyet kurdelaları takmışlardır. Edirne Harbiyesi ’nin öğrencileri her gün sahnededirler. Piyade, yahut atlı sokakları dolaşıp, hemen her adımda “Yaşasın Hürriyet! Kahrolsun İstibdat, kahrolsun Müstebit!” diye bağırırlar, halk onlara uyar. İyi ama, bütün bunlar ne demektir? Hürriyet nedir? Müstebit kimdir? Kim yaşayacak, kim kahrolacaktır?
Çarıklı kolağası bunların cevabını bulamaz. Ama anlar ki, ortada bu “nektepli” lilerin (!) bir oyunu vardır. bu iş onların işidir. Bu iş “padişahımıza başkaldırmak” tır. Bu iş “padişah hayınlığı” dır. Ve işte bu hava içindedir ki kışlalarda bir haber dolaşır:
- Con Türkler efendimizi öldürmüşler. Nektepliler dinimizi, devletimizi gavurlaştıracaklarmış!
Daha doğrusu, bu türlü sözlerin, dedikoduların birbirini tutan tutmayan binbir türlüsü kışlalara yayılır.
Edirne o zaman İkinci Ordu merkezidir. Piyade, süvari, topçu kışlaları buradadır. Tunca nehrinin batısında, şehrin dışındadır. Bu kışlaları şehre Saraçhane köprüsü bağlar. Bu köprünün, Edirne’deki askerlik yaşantısında önemli yeri vardır. Eğer köprü kesilirse, ne kışlalardan şehre, ne de şehirden kışlalara geçilemez. Nitekim zaman zaman köprü kesilir. Ne vakit terhislerde fazla bir gecikme olursa, yahut ne vakit askerin fazla bir derdi, şikâyeti varsa, bir de bakılır ki bir sabah erkenden köprü kesilmiştir. Başta çavuşların yönelttiği, el altından da alaylı zabitlerin kışkırttığı askerler, köprünün üstüne silâh çatarlar. Kışlalar tarafından kimseyi şehre bırakmazlar. Çoğu şehirde evleri olan subayları, kumandanları, hatta ordu kumandanını da kışlalara geçirtmezler. Bu bir küçük isyandır. Ama ne olursa olsun, gürültü çıkartmamak âdetinde olan padişah, hemen aynı gün işi tatlıya bağlar, saraya çekilen telgraflar cevaplandırılır. Meselâ askerlere tezkereleri verilir. Ve gece kışla meydanında, mızıkalar çalınır. Oyunlar oynanır. Güreşler yapılır. kumandanlarla askerler, “baba-evlat” şefkati, saygısı içinde görünürler. Her işi tatlıya bağlayan bu eğlencelerinden sonra ertesi gün, tezkereciler memleketlerine gönderilirler.
İşte Hürriyetin ilanından birkaç gün sonra, gene ne olduysa olur. Gene köprü tutulur. Ama bu sefer dava başkadır. İşin başında bir alaylı zabit vardır: Çarıklı kolağası! Çarıklı kolağası, çarıklarını ayaklarına geçirmiştir. Parola şudur:
- Babamızı isteriz. Babamızı göreceğiz.
Babaları padişahtır. Padişah İstanbul’dadır. O halde İkinci Ordu Askerleri İstanbul’a gideceklerdir. Nitekim giderler de…
Kışla meydanında herkes toplanınca çarıklı kolağası kumandayı çeker. Öne düşer. Arkasından onbaşılar, çavuşları, başçavuşları ile asker yığınları sel gibi akarlar. Karmakarışık kalabalık, Saraçhane Köprüsünü hızla geçer. Şehrin ana caddesinden hışımla ilerlenir. Ardı arası kesilmeyen bu akının ne olduğunu halk anlayamaz. Ama yolların iki tarafına sinip onları seyrederler. Kafilelerden ara sıra boğuk sesler yükselir:
- Babamızı isteriz, babamızı göreceğiz, padişahım çok yaşa!
Bu padişahım çok yaşa seslerine, daha arkalardan dalga dalga daha boğuk sesler karışır:
- Padişahım çok yaşa!
İstasyona varınca kafileler gene karma karışık yolları, peronları kaplarlar. Memurlar, makinistler zorla işe sürülür. Vagonlar, lokomotifler zorla raylara dizilir. Trenler, katarlar tertiplenir. Askerler üst üste vagonlara dolarlar. Söz çarıklı kolağasındadır. Ve onun etrafında en gözü pek çavuşlar, padişahlarının sayesinde sanki daha şimdiden zabitliğe atanmış, yüzbaşılığa, binbaşılığa yükseltilmiş gibi, gösterişli jestler içinde vagonlara, yükleyebildikleri kadar asker yüklerler. Bu olayların görgü şahidi olan o zamanki Teğmen Rahmi Bey (Apak. Sonra Mebus, sefir ve askerî yazar) canlı bir serüven olan “Yetmişlik bir Subayın Hatıratı” isimli eserinde, günün çok renkli sahnelerini verir. Arada kendisi de kovalanır. Tehlikeler atlatır. Fakat istasyonda her şeyi göze alarak ortaya atılan bir mektepli yüzbaşı, ortalığa biraz çeki düzen vermeye muvaffak olur. Edirne’den İstanbul’a, hiç olmazsa bütün askerlerin değil de, her birlikten bir kısmının gitmesini sağlar. Alaylılardan biri olan Memduh Paşa ise bu karışıklığı istasyonda, göğüs barı açık, bir sandalyeye kurulup, kıs kıs gülerek seyreder. Ama asıl kumanda, daima çarıklı kolağasındadır.
Yolda artık tren tarifesi kaldırılmıştır. Yollardaki trenler nerede bulunuyorsa oralarda durdurulurlar. Edirne’den yola çıkan İkinci Ordu askerleri için, bütün yollar açılmıştır.
Bu olay, Sait Paşa’nın sadrazamlığı sırasında, galiba 16-20 Temmuz günlerinde geçer. Yerli ve yabancı gazeteler olaydan “Edirne’de askerî galeyan” şeklinde bahsederler.
şevket süreyya aydemir’in Enver Paşa 2. cilt romanından bire bir alıntı yapınca ismini vermek gerek, aksi halde “intihal” olur…(türkçesi: aşırma)