Aylık Arşiv: Ekim 2015

İnce Hesaplar

Devletler birbirlerine karşı hep derin stratejiler izlerler. Özelikle Osmanlı Devleti’ne karşı Fransa-İngiltere ve Rusya her zaman derin hesaplar içinde olmuşlardır.

Rusya Osmanlı’dan Kudüs’ün kontrolünü ister. Amacı Akdeniz’e inmektir. Bu amaçla Prens Mençikof başkanlığında bir heyet ile Osmanlı Devleti’ne nota verir. Osmanlı hükümeti bu notayı reddeder. Rus heyeti geri döner. Ve Ruslar Tuna Nehri’ni geçerek Romanya’ya saldırır. Osmanlı orduları komutanın Müşir Ömer Paşa Rusları Tuna Nehri’nin doğusuna atar. Bu defa Ruslar Kafkasya’dan aşağı inmeye çalışır. Başarırlar. Bunu fırsat bilen Midhat Paşa İngiliz ve Fransız ittifakını sağlar. Bu politika Midhat Paşa’nın ince hesabıdır. Çünkü kendisi “İngiliz Proteston modelini Müslüman devlet hayatına uygulayarak, kendisini mutlak hakimiyete götürecek” ince hesapların içindeydi.

Ve öyle oldu. İngilizler de, Türk silahlanmasını durduran Midhat Paşa’nın Rusya karşısında İngiltere’nin ittifakını isteyeceğini kesin biliyorlardı. Pan Slavizm’e karşı İngiliz yardımı gerekiyordu.

“Karşılık beklemeden yapılan İngiliz yardımı” Midhat Paşa’yı kuvvetlendirecekti. Ama ülke büyük bir yara almış olacaktı, o Midhat Paşa’nın umurunda değildi.

Öyle de oldu. İngiltere’nin yardımı ile 1853-1856 Kırım Savaşı Ruslara karşı kazanıldı. Ama sonunda Paris Konferansı’na “İçinizdeki azınlıkların haklarını verin, sonra konferansa katılın” denildi. Aslında yardımın karşılığı isteniyordu.

İşte ince hesap buydu.

Bu gün de bu ince hesaplar devam ediyor. Nasıl devam ediyor, kim kimi aldatıyor, kim kiminle müttefik, Türk Milleti acaba neyi göremiyor?

Bütün bunları anlamak için devletler arasında daima bu ince hesapların var olduğunu düşünmek gerekir. Olayları dışarıdan bakıldığı gibi gelişmiyor. Görüldüğü gibi herkesin bir ince hesabı var.

Halen devam eden “azınlıklar” meselesi acaba hangi ülkelerin ince hesabı? Ve acaba bu günün Midhat Paşa’ları kimler???

İnce hesapları anlayabilmek için iyi bir takip gerekiyor değerli dostlar.

Sönen Hilal

Sönen Hilal – Türk Sırlarının Perdeleri Aralanıyor adlı kitaptan bir not aktaracağım.

 

Bilindiği gibi, Sultan Abdülaziz bilekleri kesilerek ortadan kaldırılmıştı. Batılılara göre Abdülaziz Han, müsrif, kaba, hilekâr ve küstah bir şahsiyetti. İngiliz ve Fransız kapitalistlerince kurnaz bir soyguncu ve Rus alemine göre onlara madik atan biri idi. (Sayfa 20)

Aslında Abdülaziz Han, Batı karşısında yeniden kuvvetlenme ihtiyacını anlamıştı. Bu sebeple ordu ve özellikle donanmayı yeniden kuvvetlendirmek istiyordu. Bütün imkânların doğruca aktığı iki harcama kalemi vardı: Ordu ve Donanma. Kitapta deniyor ki; “Eğer Midhat Paşa 1875’teki istifa mektubunda ordu hakkında şikâyet edecek bir vaziyetten bahsediyorsa, kesinlikle gerçeği saptırıyor demektir!” Sultan Abdülaziz’in bilekleri kesilerek (intihar süsü verilerek) ortadan kaldırılmasının sebeplerinden biri Midhat Paşa’dır. Dolayısıyla Batıdır. Çünkü Batıya karşı yeniden güçlenen bir Osmanlı Ordusu istemiyorlardı. Abdülaziz Han bunu yapmaya çalışıyordu.

Kitapta şu ifadeler kullanılıyor:

“Rus-Türk Harbi Türk silahlı kuvvetlerinin kötü idare altında dahi organizasyon bakımından Ruslara nispetle daha gelişmiş olduğunu göstermiştir. Eğer Türk silahlanması netieceye ulaşamamışsa, bunun müsebbibi kesinlikle bir taraftan devleti içten korkunç kargaşaya düşürmesi, diğer taraftan silanlanma için para tedarikine karşı çıkması sebebiyle Midhat Paşa’dır.”

Başka söze gerek yok.

II. Abdülhamit Han, amcasının katili olarak Midhat Paşa’yı yargılatmış ve Taif Kalesi’ne sürgüne göndermiştir. İngiliz donanması Kızıldeniz’e girerek, Taif Kalesi’ne ulaşıp Midhat Paşa’yı kurtarmak istemiştir. Bunu anlayan Osmanlı istihbaratı, Taif Kalesi’nde Midhat Paşa’yı ortadan kaldırmıştır.

Bugünkü Midhat Paşa’ların kimler olduğunu anlamak için bir örnek olarak yazdım bunları. İnşallah kafamızı iki elimizin arasına alır, düşünürüz.

Anlaşılıyor ki aynı oyunlar tekrar tekrar oynanıyor. Sadece aktörler değişmiş bulunuyor.

Kitabın adı “Sönen Hilal” ama biz HİLALİN HİÇBİR ZAMAN SÖNMEYECEĞİNİ BİLİYORUZ.

Yaşasın Büyük Türkiye Cumhuriyeti Devleti.

Yaşasın Büyük Türk Hakanlığı.

Miyamoto Musashi

“Beş Çember Kitabı” adlı “klasik strateji kitabı” nda, başarılı olmak için, Miyamoto Musashi şu tembihlerde bulunuyor:

 

  • Bir şeyden onbin şey öğren.
  • Olayları gerilimsiz karşıla.
  • Ruhun dingin ve önyargısız olsun.
  • Bedenin ruhunu etkilemesin, ruhun da bedenini etkilemesin.
  • Coşkuya kapılmış ruh güçsüzdür.
  • Düşmanının, ruhunu okumasına izin verme.
  • Bilgeliğini zenginleştir.

TÜRKİYE’NİN DEVLET PERSPEKTİFİ

 

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yere ve zamana göre tespit ettiği güçlü, bağımsız, egemen ve bölgesine hâkim olma stratejisi var mıdır? Var olduğu söylenen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi gerçekten doğrudan doğruya Türkiye Devletinin ciddi olarak savunulması stratejisini içermekte midir? Bir devletin elbette müttefiklere ihtiyacı vardır. Ancak, farklı bir medeniyetin sahibi bir millet olarak, seçtiğimiz Batılı müttefiklerle, deniz aşırı müttefiklerimizle gerçekten ortak paydalarımız, ortak menfaatlerimiz var mıdır? Yoksa ilişkilerimiz daima kuvvetli müttefik karşısında ikinci planda kalan, ne istenirse kusursuz bir şekilde emre amade olan, idarecilerimizin kuvvetli müttefiklerin idarecilerini kutsadığı, azatsız emir erleri haline geldiği bir ilişkiler zinciri içinde mi yürütülüyor. 600 yıl Avrasya’yı idare eden Türk Milleti’nin 300 yıllık geri çekilişinden sonra şimdi, 21. yüzyılda gerçekten zengin, kalkınmış, kuvvetli müttefiklerin, büyük savaşların galip devletlerinin tasallutundan kurtularak kendisine yeni bir perspektif çizme imkânına sahip olması mümkün müdür? Bağımsız, egemen ve büyük devlet olma stratejisi izleme, büyük müttefiklerin, ideolojik hedefleri olan kuvvetli müttefiklerimizin ve komşularımızın kural tanımaz hedeflerini boşa çıkarma konusunda devlet ricalimizin yeterli kabiliyet, kapasite ve hür iradeleri var mıdır? Türk devleti 21. yüzyılda yakaladığı hâkim ve aktif politikaları uygulama fırsatını kullanabilecek midir?

 

İçeride resmi ideolojinin, gerçek medeniyetimizin Türk milleti tarafından yaşanması konusunda bir sürü engel çıkarıp, bu engellerle Türk milleti kaosa sürüklenirken (bu zaafları ileride anlatacağım), aslında her türlü hakka sahip olmalarına rağmen asimile olduklarını zannederek isyan çıkaran (gerçekte müttefiklerimiz tarafından kışkırtılan) öz be öz millet evlatlarının devletimizi zayıf düşürmesi,  Avrasya bölgesinin gerçek hâkimi, sahibi olma fırsatının kaçırılmasına sebep olacak mıdır?

 

Dünyanın ve özellikle Orta Doğu’nun bütün dengeleri ile oynayan ABD, en büyük müttefikimiz olarak, dünyada ve bölgemizde hangi stratejileri izlemektedir? Biliyoruz ki İsrail dağılan Osmanlı devletinin toprakları üzerinde kurulmuştur. Amerika’nın en önemli müttefiki olan İsrail’in kuruluş hikâyesi son derece hazindir. Türk milleti, İsrail’in vaktiyle bizim topraklarımız olan bölgede kurulmuş bulunması sebebiyle buruktur. Türk milleti gerçekte İsrail’e karşı tavırlıdır. Kaldı ki İsrail’in orada Müslümanları katletmesi Türk milletinin tepkisini daha da çok arttırmaktadır. İşte bu İsrail ABD’nin en yakın müttefiktir. İsrail ile bu kadar derin ilişkileri olan ABD’nin aynı zamanda İsrail ile ilişkileri sakat olan Türk milleti ile ittifakı samimi olabilir mi? ABD acaba bir şekilde yakınlaştığı Türkiye devletinin idarecileri ile mi sadece müttefiktir? Yoksa bu en büyük müttefikimiz aynı zamanda en büyük düşmanız mıdır? ABD bu ikiyüzlülüğü nasıl başarabiliyor? ABD’nin, özellikle bizim de şahit olduğumuz 1960 ve sonrası dönemlerde devletimize karşı işlediği cürümler saymakla bitmez. Türkiye’de meydana gelen bütün ihtilallerde parmağının olduğu, Muavenet gemimizi bilakis tasarlayarak vurduğu, Irak’ta Türk askerinin başına çuval geçirdiği, PKK’ya lojistik destek sağladığı,  Jandarma Genel Komutanımızın helikopterini iki jetiyle taciz ettiği, daha sonra bir başka kazada şehit ettiği, Türkiye’deki üslerinde bulunan subay ve astsubayların Türk makamlarına karşı fütursuz davrandığı, hatta bir kaymakamımızın bir Amerikalı asker tarafından tokatlandığı vs. gibi bir düzine olay üst üste koyulup yorumlandığında, ABD’nin bize karşı samimi olmadığı, sadece vaziyeti idare ettiği ortaya çıkar!  İyi de; bu ülke kuvvetli bir ülke, dünyanın her yerinde üsleri var. Vietnam’ı vurdu, Afganistan’ı vurdu, Somali’yi vurdu, Libya’yı vurdu, Irak’a geldi yerleşti. Şimdi Pakistan’ı (evet Pakistan’ı) vurmaya çalışıyor. Nihayet İran’a nüfuz etti. Bütün bunlarla birlikte düşünüldüğünde Türkiye devletinin ABD için sıradan bir devlet olduğu ve devlet adamlarımızın da sıradan devlet adamları olduğunu varsaydığı ortaya çıkar. Ortaya çıkan daha vahim bir sonuç var: Türkiye’nin, bölgesindeki tarihi bağları olan, nihai olarak Türkiye’yi halkıyla birlikte topyekûn destekleyebilecek olan bütün ülkelerin yönetimlerini değiştirmekte, gücünü tüketmektedir. Denilebilir ki ABD Türkiye devletinin etrafını boşaltmakta, altını oymakta ve tecrit etmektedir. Bunu anlamak çok önemlidir. Ve tabii ki ABD’nin bu politikalarını mutlaka İsrail ile birlikte düşünmek gerekmektedir.

 

Bu sebeplerle; bütün dünyada hükümranlığını sürdürmeye çalışan, Avrasya’ya hâkim olmaya çalışan, İsrail’in bu vazgeçilmez, derin müttefiki olan ABD’nin dünyaya bakışını, müttefiklerine bakışını ve Türkiye ile ilişkilerini bütün detayları ile ele almak Türk aydınının boynunun borcudur.

 

Kutlu Dağ Hikayesi

Kutlu Dağ Hikâyesi

 

Bu kitabın ana fikrinin daha iyi anlaşılması için, önce rahmetli Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun “Kilit” romanından bir bölümü aktaracağım.

 

Türkeli’nin Çin sınırında adına Kutlu Dağ derler bir dağ varmış. Gayri ben dağ diyorsam siz öyle doruğu göğü yırtan bir dağ sanmazsınız ya, şöyle işte tepeden az kabaca, bildiğimiz dağlardan az yassıca bir kayalık. Ne var ki Kutlu Dağ Türkeli’nin tılsımıymış, uğuruymuş, hem de kaderiymiş. Bizim şu Müslüman olmadan önce yağmur yağdırdığımız, istersek ortalığı toza dumana boğar gibi kara, tipiye boğduğumuz… Yada taşı var ya, o taş işte o Kutlu Dağdan çıkarılmış. Bununla ne demek istiyorum varın anlayın gayri. Adam niye yaşar? Evini, ocağını, barkını, dirlik-düzenlik içinde tutmak, yâd ele çiğnetmemek için mi? Hemi de Vallaha böyledir, hemi de Billaha böyledir. Peki, Bey niye Bey’dir? Niye Bey’im diye yaşar? Soyunu sopunu, obasını boyunu dirlik düzenlik içinde tutmak, uğrulardan korumak için değil mi? Öyleyse ona da bir amenna çekeriz. Eee? Adam onun için yaşar,  Bey bunun için yaşar da, ya Han ne için Handır? Ne iç in yaşar? Ben derim ki Han devlettir, devlet için yaşar. Ben derim ki, ben Sarı Hocanız, derim ki; Han da tıpkı adam gibi, Bey gibi yaşar; yurdunu, yurdunun her bir parçasını koruyup gözetmek, bunun için gündüz demeden, gece demeden, dur durak bilmeden yurdunun birliği için milletinin düzenliği için yaşar. Ne demiş Uluğ Türük Bey Hocamız? “Hangi Han, töresince töremez, milletini korumaz, milletin malı kapanın elinde kalırsa o Hanlığın temeli yıkılır” demiş. İşte bunun gibi, milletin malı olan Kutlu Dağı da, o zamanın boynu vurulası Han’ı her kimse, Çinliye satmış. Yaa satmış satmış; kaç paraya mı dediniz? Ne parası, çıyan gözlü sarı bir soylu Çin kızına değişmiş. Çinliler de o Kutlu Dağın bizim için uğur olduğunu biliyorlar ya! Başka türlü baş edemeyince Kutlu Dağı binlerce adam salıp parçalamışlar. O gün bu gün bizim uğurumuz gitmiş. Ekinler kurumuş, sular çekilmiş, hayvanlar açlıktan kırılmış, susuzluktan çatır çatır çatlamış. Toprakta kocaman, büyük, adam yutan çatlaklar açılmış. Bizimkilerin eli böğürlerinde kalakalmış. Ne edelim, nasıl edelim, nerelere gidelim demeğe başlamışlar mı sana? Bu ne demeğe gelir bileniniz var mı? Bizim Selçuklunun yediği şu son baskın var ya, hani Ceyhun’un buzundan geçişimiz, hani Ceyhun’un buzunda baskın artığı sürümüzün suya gark olması var ya, o hiç kalır yanında, demem o deme işte, bildiniz sayılır gayri.”[1]

 

Gerçekten Türkeli’nde Kutlu Dağ diye bir dağ var mıydı? Bu dağ Türk milletinin tılsımı mıydı? Bir çıyan gözlü kız karşılığında Çinlilere verilmiş miydi? Bilinmez. Bu bir efsanevi düşünce, bir roman!

 

Bu mistik düşünce bugün Türk milletinin durumuna uyuyor mu acaba? Gittikçe dünyevileşen, gittikçe “… dost edinmeyin” diye uyarılanları dost edinen, gittikçe ne var, ne yok, hepsini satışa çıkaran, gittikçe çiftini, çubuğunu, ziraatını bırakan Türk milletinin durumunu anlatıyor mu acaba? Yüz yıldır kuşatılmış, içeriden ayaklanmalar baş göstermiş, Han’ların Han’lığını, Bey’lerin beyliğini, bilmediği bir Türkiye’yi anlatıyor mu acaba!  Türk milletinin yeni açılımlara elbette ihtiyacı var. Ama “Stratejik Oyuncular”ın büyük projelerinin istikametinde hangi enginlere açılmakta olduğumuzu biliyor muyuz acaba!

 

[1] Mustafa Necati Sepetçioğlu, Kilit, Sayfa 98–99

Not: Romandaki metin aynen alınmıştır.

 

Dünyanın yeni jeostratejik oyuncusu kim olacak

Batılı ideologlar açık yüreklilikle, önümüzdeki yıllarda Batı mede-niyetinin sonunun ne olacağını düşünüyorlar ve yazıyorlar. “Jeostra-tejik Oyuncular”ın bir gün gelip kendilerini tasfiye edebileceğini açıkça söylüyorlar. Bir gün gelecek Batının küresel üstünlüğü sona erecektir. Batılı ideologlar bunun farkındadır. Batının hegemonyasının sona erme ihtimali kendilerinin de kabul ettikleri bir şey. Ama erken, ama geç… Bir gün gelecek Batı’nın karşısına yeni “Jeostratejik Oyuncular” çıkacak ve artık Batı için geri sayım başlayacak. Bu kesin. Eğer Batıya karşı, yine Batılıların açıklıkla ifade ettikleri stratejileri düşünüp, anlayıp, uygulayıp başarılı olamıyorsak bu suç elbette ki bize ait olacaktır. Batılı düşünürler bunu da açıkça ilan ediyorlar. Eğer diyorlar, “Bizi yok etme planlarını yapamıyorsanız bu sizin suçunuz olacaktır”.

 

O halde, dünyamızda önümüzdeki dönemde “Jeostratejik Oyuncular” kimler olacak? Bu oyuncular nasıl ortaya çıkacak? Bu “Jeostratejik Oyuncular” ortaya çıkar ve Batı’nın hegemonyası sona ererse, yenidünya düzeninde yeni bir hegemonik güç ile mi karşı karşıya kalacağız? Oyun sahasından çekilecek Batının yerine kimler dünya düzenini sağlamaya aday? Veya bugünkü dünya düzeni değişirse yeni ortaya çıkacak düzen ne olacak! Yeni büyük gücün yeni dünya görüşü ne olacak? Yeni savaşlardan ve yeni karışıklıklardan sonra, yeniden, yüzyıllar sonra dünya insanlığı kendine yeni sistemler mi kuracak? Yeni imparatorluklar, yeni ulus devletler, yeni hegemonik güçler mi ortaya çıkacak! Batının şu an ulaştığı hegemonik düzenin kesinlikle yıkılacağını, hiçbir şeyin ebedi olmadığını artık kendileri de ifade ettiklerine göre, bugünkü düzenden sonra ortaya çıkacak yeni kaosu hangi Jeostratejik Oyuncular kontrol edecek?

 

Bugünkü emperyalist güçlerin yıkılmasından, emperyalist ittifakların dağılmasından sonra, bunların yerine dünya çapında benzer siyasi, askeri, ekonomik, teknolojik ve sosyokültürel üstünlüğü üstlenecek bir başka egemen gücün oluşumuna hangi yeni şartlar ve hangi ideolojik düşünceler yön verecek? Dünyada ortaya çıkması muhtemel bu yeni dönemin fikri alt yapısı oluşmuş mudur? Hangi kültür ve hangi kültürün aydını böyle bir yeni döneme hazırdır? Hangi milletin aydını kafa yapısını böyle bir yeni döneme adapte etmiştir? Hangi kültür ve medeniyet bu denli küresel bir koordinasyonu sağlayabilir, insanlığın mutluluğuna çözüm getirebilir? Kapitalizmin ve Komünizmin insanlığın problemlerine getirdiği çözümlerin nasıl çatır çatır iflas ettiğini bütün dünya gördü. Buna rağmen insanlık gerçek medeniyetin temellerinin neler olduğunu hala düşünmeyecek mi? Özellikle bizim aydınımızın, kendi kültür ve medeniyetimizin insanlığın bütün sorunlarına çözüm getirecek, eksiksiz, ilmi, insani boyutlarını yeniden yorumlayarak, düşünce boşalması yaşayan dünyaya bu yeni yorumları duyurması için gerekli bir çabası, bir hazırlığı var mı? Yada şöyle söyleyelim; Türk aydını böyle bir yeni döneme düşünce olarak hazır mıdır? Yoksa yeni bir ekol ortaya çıkaramayacak kadar yorgun mudur?

 

Ne olursa olsun, yeni başlayacak dönem bir “tercih” dönemi olacaktır. Kaos, insanları düşünmeye ve çözüm üretmeye sevk edecektir. Hegemonik güçlerin yıkılması ile ortaya çıkacak boşluk ve kargaşa ister istemez insanları çare aramaya yöneltecektir. Tam bu noktada Türk milletinin devlet kurma, tarih yazma tecrübesi devreye girecek ve kendi tarihi geri çekilişini durdurarak yeniden yükselmenin yollarını arayacaktır. Osmanlı Beyliği’nin yaptığı gibi, iç çekişmelere kulak asmayarak yönünü yine Batıya döndürecek, Batı ile hesaplaşırken güç toplayacak ve dünya insanlığına yeniden kurtuluş mesajları vermeye başlayacaktır.

 

Batının şimdilerde başlayan zaafları, aklını güvenlik kaygılarının bozduğu saplantıları, krizleri, yıkılma nöbetleri geçirdiğini kesin olarak kanıtlamaktadır. Bugüne kadar kafalarını Batının bu sakat düşünceleri ile dolduran kiralık kalemlerin, bir sürü zaafı bağrında taşıyan Türk milletinin idarecilerinin, bundan böyle yeni dünya düzenini sağlayacak şekilde kendilerini yenilemeleri gerekmektedir.

 

Dünyayı yeniden organize etmeye, çekip çevirmeye Türk milletinden başka aday yoktur.

 

Tarihe vaat ettiği randevuya gelmek için Türk milleti yeni bir fırsatı böylece yakalamıştır.

Dünya insanlığının Türk milletinin önderliğinde yaşayacağı “Yeni Saadet Çağı” kutlu olsun.

Mikdat Topçu

 

Türkiye Kuşatma Altında

Yenişafak yazarı İbrahim Karagül 13 yıl boyunca ülkemizi bu hale getirenlerin yanında idi. Hezeyanlarını yazsam kitap olur. Şimdi günah çıkarıyor. “Ülkemiz kuşatma altında” diyor. Peki, nasıl oldu bu! Kim sebep oldu? Hangi yanlış politikalarla ülke bu hale getirildi. Allah aşkına şunu da bir açıklayın. Şu milleti partizanlık uğruna kandırmayın, ne olur?

Ülkeyi bu hale getirenlere sorgusuz süalsiz teslim olanlar iyi düşünmelidirler. Evet, Türkiye kuşatma altındadır.

“Türkiye kuşatma altında. Hem bölgesel kaos fırtınası içeriye doğru servis ediliyor hem içerideki bütün dinamikler, fay hatları harekete geçiriliyor. Şehirlerimiz, köylerimiz tehdit ediliyor, toplumsal barışımız yok ediliyor.”

Batının Türkiye’ye Bakışı

Batı‟nın Türkiye‟ye bakıx açısı bellidir.

Düyun-u Umumiye‟de, kapitülasyonlarda gereğini yapan, imparatorluğumuzu parçalayan,

bize Sevr‟i dayatabilen,

ambargolar koyan,

önümüze PKK‟yı koyan,

Kıbrıs‟ta, Ermeni soykırım meselesinde tam anlamıyla karşımızda olan,

Gümrük Birliği meselesinde Türkiye‟yi 100 milyar dolar zarara uğratan,

AB‟ne üye olarak sizi alacağız diye bizi yarım yüzyıldır bekleten,

bize  “dostumuzsunuz, ortağımız olacaksınız” deyip, ama şu yukarıda bahsi geçen bütün konularda tam anlamıyla stratejik olarak

ve Osmanlı-Batı ilişkileri devam ediyormuş gibi, Çanakkale devam ediyormuş gibi tavır koyan,

bizi her an denetim altında tutan Batı‟nın temel bakış açısı “Şark Meselesi”dir.

Bu konuyu anlamayan sadece bizim “entel” takılan, yarım sakal bırakıp, piposunu tüttürmekle “medeni” olunacağını sanan aydın takımımızdır.

Bir milletin aydını tarafsız olamaz.

bir milletin aydını, devleti ile ilgili konularda “tarafsız” olamaz. Devleti idare eden kadroların bilhassa; devlet nedir, millet hangi topluluğa denir, sosyal sistem nedir, hayatı ve kainatı izah metotları nelerdir gibi konularda felsefi anlamda dolu olması gerekir. Büyük milletlerin aydınının bir “ekol”ü olması gerekir.

Türkler‟in tarihi macerasını bir tek ana mecrada bulmak mümkündür. Bu mecra, Asya Hunları‟ndan Göktürkler yoluyla Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılardır. Biz buna BÜYÜK TÜRK HAKANLIĞI diyoruz. Bu hakanlık, Türk milletinin tarihi mukadderatını 2200 yıl boyunca, muntazam diyebileceğimiz hamlelerle güneybatıya, kapalı kıtadan açık kıtaya, denizlere doğru kaydırmıĢtır. Türkiye, bu kaymanın mahsulüdür.”  Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztünu, cilt 1, giriş yazısı

 

Bu bir tarihçi tespiti. Yani şu anda biz Büyük Türk Hakanlığı‟na mensup milletiz. Ve bütün mücadeleler hep bu Büyük Türk Hakanlığı‟na mensup çekirdek bir topluluk tarafından verilmiştir. Şu halde, bugün bizim öncelikle bu çekirdek topluluğu oluşturduğumuzun bilincine varmamız gerekir.

Bugün bu çekirdek topluluğu teşkil eden Türk Milleti‟nin çocukları olan bizler, derin propaganda bombardımanı altındayız ve yaşadığımız tarihi sürecin, milletler arası mücadelenin devamı olan bir süreç olduğunu anlayamamaktayız. Şu kesin şekilde bilinmelidir ki, bu süreç, Büyük Türk Hakanlığı‟nın başlangıçtan beri Çin‟le, İran‟la, Bizans‟la ve diğer Avrupa ülkeleri ile vatan, millet ve din için mücadele verdiği süreçtir. Bu süreç halen devam etmektedir. Türkler nasıl İslam‟ı kabul etmekle tarihlerinin belli dönüm noktasını aşmışlarsa, bu gün de aynı Büyük Türk Hakanlığı mensubu millet, kendisine dayatılan “Islahat, Avrupa Medeniyeti” adı altındaki aldatmacalarla, din ve milli kültürümüzü değiştirmek suretiyle tarihinin şu andaki dönüm noktasında yeni, ama çok tehlikeli bir “viraj”a, bir “kırılma noktası”na girmiş bulunmaktadır. Bu bakımdan yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bulunan Büyük Türk Hakanlığı‟nın çocuklarının, bugün kendi milletini daha iyi tanıması ve bu 2200 yıllık süreci iyi anlaması gerekmektedir.