Aylık Arşiv: Ocak 2015

Türk Aydınının Devlet Aklı ve Affedilmez Zaafları

Türk aydını hakkındaki kesin kanaatim şudur:

 

– Türk aydını, Osmanlı Devleti’nin Duraklama Devri’nden sonra Akidesini (doktrinini) yitirmiş, istikametini kaybetmiştir.

– Türk aydınının; hayatı ve olayları izah etmede kullandığı bir metodu yoktur.

– Şartlar ne olursa olsun, Türk aydını kendi milleti ile empati yapamamakta, hayranı olduğu yabancı kültürlere karşı toleranslı davranmaktadır.

– En önemlisi aydın; devletini ilgilendiren olaylar karşısında tarafsız davranmaktadır. Kendi ülkesinden, kendi milletinden, kendi ideolojisinden yana olmamaktadır. Hâlbuki aydın, devleti ilgilendiren konularda tarafsız olamaz.

Amacım elbette bir tarih tartışması başlatmak değildir. Tarih zaten hükmünü vermiştir.

 

Tarihimizde yüzümüzü kızartacak hiçbir olay yaşanmamıştır. Protestanları, yani kendi tebaasını,  Ren Nehri’ni karşıya geçerek kurtulmak isterken, sarayının penceresinden nişan alarak ateş edip öldüren, kendi halkını bizzat keklik gibi avlayan krallar var tarihte. Avusturya-Macar İmparatoru Şarlken! Şarlken Kanuni ile zamandaştır. Bizim padişahlarımızın, tebaasına karşı asla böyle bir cürmü olmamıştır. Evlat katili olmuşlardır iddiası da hatalıdır. İktidar değişiklikleri bugün bile nelere mal olmaktadır, görüyorsunuz. Kaldı ki Ortaçağ’da bütün imparatorluklarda iktidar değişiklikleri hep kanlı olmuştur. Binlerce insan iktidar uğruna öldürülmüştür. Osmanlılarda devletin geleceği ve bölünmezliği esasına çok önem verilmiştir. İleride devletin parçalanmaması için tehlike önceden bertaraf edilmiştir. İlk bakışta katliam gibi görülebilir, ama burada asıl önemli olan nokta devletin bütünlüğüdür. Devleti uğruna kendi evlatlarını bile gözden çıkaran insanları devletlerini bir CİHAN DEVLETİ yapmışlardı. Halen Anadolu’da BATI TÜRK HAKANLII yaşıyorsa varlığını o insanlara borçludur.

Türk aydını düşman propagandalarına uyarak kendi geçmişine tıpkı düşmanları gibi sövmektedir.

 

Gelelim Şah İsmail konusuna:

 

Aşağıya bazı tarihi tespitleri yazacağım. Bu tespitler, tarihçi olmayanların, olayları ilmi mecrasından öğrenme alışkanlığı olmayanların tespitleri ile elbette aynı değildir. İdeolojik propaganda maksadıyla yazılmış kitaplardan alınan bilgilerle tarihi gerçekler aynı değildir.

 

Şah İsmail meselesini anlamak için zamanın İran (Safevî) devletinin dış politikasını ve Batı ile yaptığı işbirliğini bilmek gerekiyor.

 

Aşağıdaki bilgiler propaganda broşürlerinden alınmamıştır.

 

Biz ecdadımızın çizdiği yolun sonuna kadar savunucusuyuz. Bu bir DEVLET meselesidir.

 

Bu konuda aydınımızın belli ideolojik saplantılarla hareket etmesi son derece hatalıdır.

 

Türk aydını devlet aklını kaybetmiştir. Rastgele insanları devlet kademelerine getirirseniz devletin gelip dayanacağı nokta işte böyle tehlikeli bir nokta olacaktır.

 

Zamanın tarihi olaylarını gözden geçirelim.

 

“1502 yılında Akkoyunlu Devleti yıkılmış, İran imparatorluk tahtına Safeviler geçmişti. Yakın doğuda siyasi dengeler yeniden altüst olmuştu. Hem Türk, hem de müsamahasız bir Şii olan Şah İsmail, Safevî Devleti’nin tahtına oturmuştu. Osmanlı’nın karşısında, Timur ve Uzun-Hasan’dan sonra üçüncü bir tehdit unsuru oluşmuştu. Safeviler…

 

Safevîlerin çıkışı Avrupa’yı tekrar ümitlendirmişti.

 

Papa bu olayı; “Türklere karşı büyük ölçüde bir harekete geçmek için ilahi bir fırsat” olarak yorumluyordu.      Endülüs’ü yıktıktan sonra, artık en büyük Hıristiyan kıralı olan Katolik Fernando’ya: “ŞEREFSİZ TÜRKLERE KARŞI ALMANYA, FRANSA, PORTEKİZ, İSKANDİNAVYA DEVLETLERİNİN DERHAL BİRLEŞMESİ LAZIMDIR” diyordu.

 

Şah İsmail, tıpkı Timur gibi, tıpkı Uzun-Hasan gibi Batı için ümit kaynağı olmuştu.

 

Şah İsmail, “kan ve ateşle Sünnileri sindirip Şii mezhebini hakim kılmaya” çalışıyordu. Genç, hırslı, deha sahibi, iyi bir asker olarak II. Bayezid’den daha enerjikti. Onunla ancak Şehzade Selim çapında ve karakterinde bir şahsiyet başa çıkabilirdi.

Şah İsmail, Osmanlı’nın kudretini biliyordu. Bunun için Memluklere ve Venedik’e ittifaklar kurmak için elçiler gönderiyordu.

Ama Osmanlı da biliyordu ki, “Osmanlı cihan devletini ancak başka bir Türk devleti yıkabilirdi”.

Şah İsmail’in emelleri pek büyüktü. Vaktiyle Fatımilerin başaramadıkları bir şeyi, İslam dünyasını Şii mezhebi altında birleştirmeyi düşünüyordu. Osmanlı barajı yıkılırsa, Mısır ve Türkistan’daki Türk imparatorluklarının artık Safevîlerin önünde tutunabilmeleri mümkün olmazdı.

Şah İsmail’in vicdan hürriyeti tanımaması, o zamana kadar İran’da kardeşçe yaşayan Sünni ve Şii’leri birbirine düşürdü. Türkmenlerin büyük bir kısmı Şii oldu. Sünni kalanlar, Anadolu’ya göçtü. Şah İsmail, kan ve ateşle, İslam dininin mezhep coğrafyasını değiştirmeye çalıştı. Anadolu’da Şii propagandasının önlenmesi için birçok tedbirler alınıyordu. II. Bayezid, büsbütün gafil davranmıyor, Orta Anadolu’ya büyük kuvvetler yığıyordu.

 

Şah İsmail, Osmanlı topraklarında derinlemesine ilerlemeyi göze alamamıştır. Dünyanın bu birinci ordusundan çekinmiştir. Hatta II. Bayezid’e “Şanlı büyük babam” hitabı ile başlayan bir mektup göndermiştir.”

 

Tabii ki olayı, Trabzon’daki şehzadeliği sırasında İran’ı yakından takip eden Yavuz Sultan Selim çözmüştür. Bu bir devlet politikasıdır. Bugün bu konuyu mensubu olduğunuz mezhep açısından bakarsanız yerinizi ve safınızı belli etmiş olursunuz. Elbette ki bizim safımız Sünni de olsak, Alevi de olsak devletin safıdır. Türk Milletinin safıdır.

 

Milletimizin samimiyetini ve hoşgörüsünü saflığına yoranlar her zaman aldanmışlardır.

 

Türk aydını 300 yıldır devletinin problemlerine bir çözüm üretememiştir. Devlet aklını kaybetmiştir. Tarihle ilgili, devletle ilgili, doktrin ve metotla ilgili bir sürü zaafı ruhunda taşımaktadır.

 

Milletimiz tarihin sahnesine yeniden çıkacaktır. Ruhunda bu büyüklük vardır. Bunu hiçbir güç engelleyemeyecektir.