Aylık Arşiv: Ekim 2017

Neden ?

Değerli dostlar,

 

Osman Kavala’nın tutuklanması büyük bir ses getirdi. Sabah Gazetesi yazarı Hilal Kaplan Kavala hakkında “Kim bu Osman Kavala?” başlığı altında bir makale yazdı.  Hilal Kaplan daha ilk paragrafında “HDP’NİN “SENİ BAŞKAN YAPTIRMAYACAĞIZ” SLOGANININ MUCİDİ”  olarak anlatmış Osman Kavala’yı.

Osman Kavala’nın başlangıçtan beri devletle ilişkileri var. F-16 uçaklarına bir parçanın montajı ihalesini almış. Kabadayı Sedat Peker’le teması var. Amerikalara gitmiş, oralarda kurtuluş örgütleri ile ilişkiler kurmuş.

Belli ki Osman Kavala Amerika’nın Türkiye’de kullandığı CIA elamanlarından biri. Zaten TESEV’in yüksek danışma kurulu üyesi.

Bu konuda söyleyeceklerim var değerli dostlar. Durum öyle ortada dolaşan söylentiler gibi değil. Bakıyorum çok yakın dostlarım da “HDP’nin seni başkan yaptırmayacağız sloganının mucidi” cümlesine bakarak Osman Kavala hakkındaki yargılarını kolayca ortaya koyuyorlar.

İstihbarat örgütlerinin hareketlerini takip etme imkanımız elbette yok. Biz de yine basından öğrendiğimiz konulara göre karar veriyoruz tabii…

Osman Kavala Soros’un Türkiye’de kurduğu TESEV’in kurucularından biri. Arama motoruna “TESEV vakıf senedi” diye yazıp arattırın lütfen. Vakıf senedinin metninin sonundaki isim listesinde adını bulacaksınız. Şimdi Hilal Kaplan buna bakarak Osman Kavala hakkında yargıda bulunuyor ya! İşte asıl bu konuyu  irdelemek istiyorum.

Değerli dostlar, yukarıda bahsettiğim listede adı geçen birçok tanıdık isim var Osman Kavala gibi. Mesela; İbrahim Betil, Kemal Kılıçdaroğlu, Etem Sancak, Cüneyt Zapsu.

Ve en önemli isim Can Paker. N. Can Paker.

İşte bu isim çok önemli. Can Paker’in “Soros’tan her yıl iki milyon dolar” yardım aldığını bilmeyen yok. Soros’un; TESEV, Açık Toplum Vakfı, Açık Toplum Enstitüsü gibi kuruluşlarının da başkanlığını yapmış bir isim.

Bu isim şu anda Üsküdar’da bir yalıda merkez adresi olan BOSPORUS GLOBAL (Bosphorus Küresel İlişkiler Merkezi) derneğinin yönetim kurulu üyesidir. Diğer üyelerr kim biliyor musunuz? Hilal Kaplan ve eşi Süheyb Öğüt. Süheyb Öğüt’ün babası Salim Öğüt, FETÖ’nün Mehtap Tv adlı televizyonunda bir açık oturum sırasında kalp krizi geçirerek vefat etmiş. Ve Süheyb Öğüt İstanbul’daki Bilgi Üniversitesi’nden.

Peki Bilgi Üniversitesi’nin sahibi kim: Oğuz Özerdem. Oğuz Özerdem ismini de TESEV vakıf senedinin altındaki isimlerin arasında bulabilirsiniz.

Can Paker, “Akil adamlar” Diyarbakır grubunun lideri idi. Mehmet Barlas’ın kayınbiraderi, eski Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun ağaeyi…

Hilal Kaplan, Can Paker, Süheyb Öğüt Bosporus Global derneğinin yönetim kurulu üyesi. Girin sitesine görün lütfen. Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlıktan atılmasına sebep olan PELİKAN DOSYASI’nı bu dernek hazırlamış. (Pelikan Dosyası’nı okumak için Pelikan dosyası yazın girin lütfen.)

Biliyorsunuz Hilal Kaplan; “Türkiye Cumhuriyeti Devleti demesek de Anadolu Federasyonu desek ne olur?” ve “Türk Bayrağı demesek de devlet bayrağı desek ne olur?” diyen bir isim. 15 Temmuz sonrası akşamları darbe nöbeti tutan kitlelere moral veren konuşmalar yapan yandaş bir isim. Zaten yazdığı gazeteden de belli. Sabah Gazetesi.

Bu ilişkilerin nereye dayandığını, kimin kim hesabına çalıştığını anlayabildiniz mi? Kimin elinin kimin cebinde olduğu belli değil diye bir söz vardır. Durum aynen budur.

Değerli dostlarımın bu ilişkileri bilmesini isterim. Bilmeden paylaşımlar yapan dostlarımın halini görünce üzülüyorum.

Ve aslında Osman Kavala’nın tutuklanmasını, tıpkı ABD konsolusluğunda çalışan şahsın tutuklanması gibi başarılı buluyorum.

Ama değerli dostlar, diğer ilişkiler insanın midesini bulandırıyor. Kimin kim hesabına çalıştığını, devlet politikamızın bu işin neresinde olduğunu, aslında ne yapılmak istendiğini anlayamadım.

Ümit ederim ki bu gelişmelerin sonu devletimiz için hayırlı olur. Biz ancak bunun için dua ederiz.

Yoksa, bu istihbarat örgütlerinin çevirdiği dolaplara şeytanın bile aklı ermiyor, görüyorsunuz. Bakar mısınız ABD konsoloslukta çalışan şahsın telefonunu geri istiyor. Bu çok önemli bir şey aslında.

Devlet adamlarımızın bugüne kadar bunu çözememiş olması büyük bir hatadır. Ve devletimizin kullandığı analiz metotlarını hatalı buluyorum. Ya da bunu isteyerek yapıp Türk Milleti’ni adatma gibi bir gelişme var. Bu ilişkiler ağını çözebilene aşkolsun.

İnşallah devletimiz bu kirli ilişkiler ağını çözecek, dostu düşmandan ayıracak, adaleti sağlayacak, vatanımızın birlik ve bütünlüğü konusunda ciddi adımlar atacaktır. Böyle temenni ediyorum.

Osman Kavala meselesinin bana hatırlattıkları bunlar. Neden tutuklandığını şimdi herhalde sizler de düşünmeye başlayacaksınız!

Allah vatanımıza ve milletimize zeval vermesin.

Esenlikle kalın değerli dostlar.

Yeşil Bereliler

Değerli dostlar,

Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı “ülkemiz kuşatma altında” diyor. Belki de bunu yeni fark etti kendileri.

Aslında kendisi Amerika tarafından iktidara getirildiğinde kuşatılmıştık!

Aslında Habur’u yaşarken, Oslo’yu yaşarken, Dolmabahçe’yi yaşarken kuşatılmıştık!

Aslında Ergenekon, Balyoz, Ay Işı tertiplerini yaşarken kuşatılmıştık!

Aslında Türk askerlerinin başına çuval geçirildiğinde, muavenet gemimiz vurulduğunda, FGM 148 olayı yaşandığında kuşatılmıştık!

Aslında TRT6 (TRT Şeş) i kurduğumuzda kuşatılmıştık!

Aslında Şivan Perverlerle “megri megri” söylendiğinde kuşatılmıştık!

Aslında Türk alfabesine üç yabancı harf eklendiğinde kuşatılmıştık!

Aslında “akil adamlar” Anadolu’ya salındığında kuşatılmıştık!

Ve aslında kozmik odalara girildiğinde kuşatılmıştık!

 

Liste uzun. Aslında çoktan kuşatılmıştık! Devlet büyüklerimiz bunu anlamadı. Belki de anlamak istemedi. Vebal sizindir, dendi. Yine de anlamak istemediler. Bu büyük vebali boyunlarına astılar. Bakalım hesabını nasıl verecekler.

Haydar Tunçkanat “İkili Anlaşmaların İçyüzü” adlı eserinde “Yeşil Bereliler” olayından bahsetmektedir. (Sayfa 53-54)

Olay Vietnam’da geçer.

Yol kenarında bir ceset bulunur. Ceset araştırılır ve ölen kişinin iki tarafa da çalışan bir “casus” olduğu anlaşılır. Böyle olunca ölen kişinin ilişkilerinin izi sürülür. Vietnamlı yetkililer bu casusun izini sürerken ABD’nin Vietnam’da 50 bin kişilik gizli bir ordu kurduğunu anlarlar. Bu ordu Amerikan 5. Kol ordusudur ve adı: YEŞİL BERELİLER’dir.

Ve Vietnam hükümeti bu 50 bin kişilik Amerikan 5. Kol ordusu Yeşil Bereliler’i tasfiye etmeye başlar. Bu tasfiyeyi anlayan ABD 1968 yılında Vietnam’a saldırır. Böylece Amerikan-Vietnam Savaşı başlar. (Biz o günlerde gençliğimizin baharındaydık.)

Tabii neticede Amerika Vietnam’da yenilir ve çekilir.

 

Bu olay size bir şey hatırlatıyor mu? Acaba Amerika bizim ülkemizde kaç kişilik 5. Kol ordusu kurmuştur? Bu 5. kol ordusunun ülkemizdeki komutanları, ileri gelenleri kimlerdir? Bunlardan bugüne kadar, 15 Temmuz olayı yaşandığı halde, bunlardan bir tanesi Yakalandı mı? Tutuklandı mı?

Kozmik odaya düşmanı kim soktu ise, oradaki devlete ait çok önemli sırları kim düşmana teslim etti ise bilin ki o kişi 5. kol ordusu mensubudur.

(Kozmik oda bilgilerini ele geçiren düşman, bütün dünyada istihbarat görevi yapan 813 ajanımızı şehit etmiştir. PKK içerisindeki ajanlarımız kafalarına kurşun sıkılarak şehit edilmiştir.)

Amerikan Yeşil Berelilerine karşı devletin yaptığı bir mücadele var mıdır?
Yoktur.

Suçsuz insanları OHAL kapsamında sudan çıkmış balık gibi aç, susuz ortada bırakmak Amerikan 5. kol ordusu ile mücadele etmek demek değildir.
Bu konu son derece ciddî, stratejik, askerî bir konudur. Bu konuda tarih bilgisi, strateji bilgisi olmayanlar konuşmamalıdır. Başarılı olamayanlar “vatanınıza sahip çıkın” diyerek onuruyla açıkça istifa etmelidir.

ABD’nin Türkiye’de  kurduğu Yeşil Bereliler ordusunu iyi anlamalıyız, iyi tanımalıyız. Düşmanı iyi tespit edip ona göre tasfiye etmeliyiz.

YEŞİL BERELİLERİN KİMLER OLDUĞUNU İYİ TANIMALIYIZ!

 

Amerika İle İkili Anlaşmalar

Değerli dostlar,

Biliyorsunuz, eski çağlardaki sömürgecilik günümüzde şekil değiştirmiştir. Şimdi sömürgeciler dostluk maskesi arkasında saklanarak; iktisadî, askerî, teknik ve benzeri yardım adları altında az gelişmiş ülkelerle ikili anlaşmalar yaparak bu ülkelere sızmaktadırlar.

Atatürk’ün ölümünden sonra Türkiye Cumhuriyeti devletini idare edenler, sömürgeci ülkelerin bu hedeflerini zamanında anlayamamıştır. Mesela Amerika ile “İkili Anlaşmalar” yapmıştır. Bu anlaşmalarda bağımsız bir devlet edası ile üstünlük sağlanamamış, anlaşmalara Batıyı kutsayan aşağılık kompleksi ile imzalar atılmıştır. Bu konuda detaylı bir inceleme yapılması gerekiyor. Bu anlaşmalar neden hep Amerika’nın lehine işleyecek şekilde yapıldı. Neden bu anlaşmaların ucu hep açık oldu ve sonuçları hep Amerika’ya yaradı?

Neyse…

Amerika ile Türkiye arasında yapılan İKTİSADÎ İKİLİ ANLAŞMALAR, Türkiye ve Amerika hükümetleri arasında kurulan Eğitim Komisyonu zamanla tam anlamıyla devletimizin aleyhine işlemiştir.

Sadece bir örnek vereceğim:

Eğitim Komisyonu. (5. madde)

İkili anlaşmalara dayanarak iki ülke arasında bir “Eğitim Komisyonu” kurulur. Bu komisyonda sekiz üye olacaktır. Bu sekiz üyenin dördü Türk dördü Amerikalı olacaktır. Komisyon başkanı ise Amerikan büyükelçisi olacaktır. Herhangi bir konuda oylama yapıldığında, oy sayısı eşit olursa başkanın oy kullandığı tarafın dediği olacaktır.

“Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa!”

Bugüne kadar Türkiye’de eğitimin neden bir türlü istikrar bulmadığını şimdi daha iyi anlıyorsunuz, değil mi?

Dikkat ederseniz mevcut partinin iktidara geldiği uzun yıllardan beri yine aynı şekilde eğitim sistemimiz bir türlü rayına oturmamış, halen istikrarsızlık devam etmektedir.

Sebebi kesinlikle Amerika ile aramızda yapılmış olan “İkili Anlaşmalar” dır.

Çözümü herhalde sizler de bulmuşsunuzdur. Amerika ile aramızdaki bu ikili anlaşmalar derhal iptal edilmelidir.

Ufukta böyle bir çaba, böyle bir gayret görüyor musunuz bilmiyorum.

Bu anlaşmalar sebebiyle askerî ve ekonomik hayatımız da bir türlü istikrar bulamamaktadır.

Bu konuda kesin bir devlet iradesi kullanacak kudretli iktidarlar gerekmektedir.

Türkiye ile Amerika arasında 1941 yılından beri var olan “İkili Anlaşmalar” derhal iptal edilmelidir.

Sizin Suçunuz!

 

Ne diyor  Brzezinski:

 

“Bizi yok etme planlarını yapamıyorsanız bu sizin suçunuz olacaktır”. 

Tanrı Amerika’yı Korusun

Değerli Dostlar,

Yukarıdaki başlık rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun Yeniçağ Gazetesi’nde 14.11.2008 tarihinde yazdığı makalenin başlığıdır.

Diyor ki; “Millet olmanın asıl kıstası (ölçüsü) kazançlarda değil, kayıplarda ve fedakârlıklarda bir araya gelmektir ve henüz millî felaket yaşamamış olan Amerikan cemiyeti (toplumu) bugüne kadar böyle bir testten geçmediği için nasıl bir aksülamelde (tepkide) bulunacağı da meçhuldür.”

Değerli dostlar,

Amerika’nın bu kadar hoplayıp zıplamasına bakmayın. Devlet iradesinin “buraya kadar” demesi yeterlidir.

İsrail’in derin dostu olan Amerika’nın Türk milleti ile İslam alemi ile mütttefik olması mümkün değildir diye uzun uzun yazmıştık.

“İkili Anlaşma” lardan beri Amerika Türkiye’nin dostu imiş gibi davranıyor. Ama bütün iktidarları aldatmış bulunuyor. Halen iktidarda bulunan mevcut hükümetimizi de aldatmış bulunuyor.

Amerika’ya karşı tavır koymak şarttır. Bu demektir ki NATO’ya karşı da yeni tedbirler alınmalıdır.

Amerika daha yeni bir millettir. Tecrübesizdir. Henüz, bizim bildiğimiz manada, millet olma rüştünü ispat etmiş değildir. Henüz toplum olarak “millî felaket” yaşamamıştır

Rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun o güzel makalesinden ilgili kısmı sizinle paylaşacağım.

―Anî bir “tamam, buraya kadar” kararı, Amerika’nın dâhilî prestijini ve tesanütünü sarsacaktır muhakkak ki; Ģundan: Amerika, vakıa, “temel asabiye” olarak, Huntington’ın belirttiği gibi, Anglo-Sakson’dur ama topyekûn Amerikan milleti, John L. O’Sullivan’ın dediği gibi, “kökenlerini birçok diğer milletten almakta” olan ve henüz teĢekkül hâlinde bulunan bir cemaattir ve her üyesinin menĢe’ini bildiği bu cemaati asıl olarak ayakta tutan, O’nun kurulduğu tarihten bugüne değin hiç kaybetmeyen, hep kazanan, durmadan yükselen gücü, dünya üzerindeki itibarı, zenginliği ve bunların neticesi olan “Amerikan Rüyası”dır; böyle bir akıbet bu tatlı rüyayı bir kâbusa tahvil edebilir; çünkü daha evvelce de bahsettiğim gibi, “millet” olmanın asıl kıstası kazançlarda değil kayıplarda ve fedakârlıklarda bir araya gelmektir ve henüz bir millî felâket yaşamamış olan Amerikan cemiyeti bugüne kadar böyle bir testten geçmediği için nasıl bir aksülamelde bulunacağı da meçhuldür ki bu ise, O’nun da içinde “kader anının kendisine gelmesini bekleyen” başka milletlerin veya millet adaylarının “şimdi tam zamanı” diyebileceği bir çözülmenin tetikçisi de olabilir.”

Ne güzel yazmış değil mi?

 

Amerika’ya “buraya kadar” demenin zamanı çoktan geçmiştir. Amerika Türk milletinin, İslam  aleminin müttefiki olamaz. Gerekli bütün tedbirler alınmalı, bütün üsleri, bütün radar sistemleri, Türkiye’deki bütün askerî üniteleri kapatılmalıdır.

Bu tedbirler alındıktan sonra devletimizin asıl üstünde durması gereken Batı, Avrupa Batısıdır. Avrupa Batısı’na karşı gerekli bütün askerî, kültürel, ekonomik, toplumsal hazırlıklarımızı tamamlamalıyız. Asıl düşmanlık bize Avrupa Batısından gelecektir. Bu unutulmamalıdır. Sevr anlaşmasını, Reval Mülakatini unutmamalıyız.

Henüz millet olma rüştüne erememiş olan Amerika’ya karşı kısa ve uzun vadeli bütün tedbirler alınarak öncelikle devlet ve millet huzuru sağlanmalıdır.

Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin.

Amerikan Kongresinde Savaş Kararı Nasıl Alınır!

 

Roger Garaudy, Çöküşün Öncüsü Amerika adlı kitabında gazeteci Anatole France’nin Penguenler Adası kitabından naklen, ABD Kongresi’nde bir savaş kararının nasıl alındığını anlatır.

Anatole France Dr. Obnobil ile Amerikan Kongresi’nin çalışmalarını izlemeye gider. O sırada Kongrede bir savaş kararı alınmak üzeredir.

Ve karar alınır.

Savaş sekiz milyon dolara mal olacaktır. Bu maliyetin içinde insanlar da vardır.

Değerli dostlar,

Amerikan Kongresinde bir savaş kararının nasıl alındığını lütfen okuyunuz.

“Bu esnada, meclisin ortasında oturan iri kıyım bir adam kürsüye çıktı. Cihanın bütün pazarlarındaki jambon ve sosis hegemonyamızı küstahça elimizden almaya kalkan Zümrüt Cumhuriyeti hükümetine karşı savaş açılmasını istiyorum, dedi.
Kim bu kanun koyucu?

Diye sordu Doktor Obnubile.

Bir domuz tüccarı.

Muhalefet eden var mı dedi başkan. Teklifi oylamaya sunuyorum. Zümrüt Cumhuriyetine karşı savaş kararı el kaldırılarak yapılan oylamada ezici bir çoğunlukla kabul edildi.

Ne? Dedi Obnubile tercümanına. Siz bir savaş kararını nasıl  olur da bu kadar süratle ve bu kadar lakaydiyetle oylarsınız!

Dert etmeyin canım. Çok olsa sekiz milyon dolara mal olacak bir savaş bu.
Ya insanlar?
Sekiz milyon doların içinde insanlar da var.”

Roger Garaudy, Çöküşün Öncüsü Amerika, S. 285-286

Amerika İle Türkiye Arasındaki Vize Krizi

Değerli dostlar,

 

Amerika ile Türkiye arasında bir vize restleşmesi yaşanıyor, biliyorsunuz. Bu restleşmeyi bazı değerli dostlar “Amerika’nın sonu geldi”, “Artık Türkiye’de, Amerika ne der, devri bitti. Türkiye böyle diyor devri başladı” tarzında yorumlar yapıyorlar. Ya da “Amerika’nın Türkiye’deki kaleleri bir bir yıkılıyor” yorumları yapılıyor. Bazı dostlar neredeyse Türkiye ile Amerika tam olarak savaşa girmiş gibi Türkiye’nin başarısı için dua ediyor. Tabii ki düşmana karşı bu bir ortak millî refleks. Alkışlamamak, saygı duymamak. katılmamak mümkün değil.

İlk planda görünen de bu.

Değerli dostlar,

2010 yılında müttefiklerimizle ilgili konuları içeren bir kitap yazmıştım. Kitap çok detaylı bir şekilde Amerikan hegemonyasını anlatıyordu. Elimde 2000 adet kitap vardı. Dağıtamamıştım. Bu kitabı bir cemaatin dağıtım şirketine götürdüm. (Adını şimdilik açıklamayacağım.) Dağıtım şirketi bir hafta sonra haber verdi. Sizin bu kitabınızı dağıtamayız, dedi. Zaten düşman, yüzyıllardan beri dini cemaatleri çok güzel kullanmıştı. Anlamıştım ki bu cemaat de yine düşmanın kullandığı bir üs. Zaten IŞİD üyelerini misafir etmiş, ağırlamış, sonra da doğuya göndermişti bu cemaat. Mustafa Sabri efendi ahfadından birileri bu cemaatin başında bulunuyor anlayacağınız. Tabii ki mütedeyyin vatandaşlarımız cuma günleri bu cemaatin liderinin vaazını dinlemek için mescidini dolduruyor. Ben de çok defa gittim. Vatandaşlarımız bu cemaatin ne herzeler yediğini nereden bilsin!

Kitapta, Amerikan devlet başkanı Obama ülkemize geldiğinde, bazı basın mensupları şöyle yazdılar:

“İç politika için belki bugünden iddialı bir laf olacak ama söylemeliyim: Obama’dan sonra yeni bir Türkiye var.” (Hüseyin Gülerce, Zaman, 09.04.2009)

 Ve

“Obama, geleneksel toplumlarda bir peygambere gösterilen teveccüh ayarında ilgi gördü. Onun her hareketi, taşıdığı her nesne, gösterdiği her figür sanki kutsaldı. (…) Bu açıdan Türkiye iyi bir teftiş geçirdi. (…) Çünkü evin büyüğü gelmişti.” (Ünal Tanık. Obama İle Değişecek Tek Şey, Haber7 Com. 07.04.2009)

Görüyorsunuz değil mi? Evin büyüğü gelmişti” diyor Ünal Tanık. Hüseyin Gülerce şimdi utanmadan, yüzü kızarmadan çıkıp televizyonlarda boy gösteriyor. “Obama’dan sonra yeni bir Türkiye var!” diyor. Sonra ne oldu Bay Gülerce?

Neyse…. Şimdi gelinen nokta çok kritik. Ben bu vize krizi ile başlayan gerginliği ihtiyatla karşılıyorum. Çünkü Türkiye devletinin başındakiler böyle bir krizi yönetecek devlet adamlığı ehliyetine sahip değiller. Çok değişken davranabiliyorlar. Amerika’nın, gün gelip bizimle büyük bir çatışmaya gireceğini ve bunun için önceden Türk Ordusu’nu parçaladığını, karşısına büyük bir ordunun çıkmasını istemediğini ve daha önceden düşmanını güçsüz hale getirme operasyonu yaptığını, bu operasyonun adının “Ergenekon, Balyoz, Ay Işığı vs.” olduğunu yukarıda bahsettiğim kitapta yazmıştım. Amerika, söz konusu operasyonları yaptı, dünyanın en büyük ordularında biri olan, kara harekâtı yapabilecek tecrübeli bir orduyu küçülttü. Devlet adamlarımız o zaman Amerika’nın bu kalleş niyetini anlamadı. Şu anda Amerika’ya diklenen devlet adamlarımız Türk Ordusu’nun okullarını kapattı, hastanelerini kapattı. Kışlalarını kapattı. Uzman generallerini tasfiye etti.

Bu durumdaki bir ülkenin Amerika ile büyük bir savaşı göze almasını riskli buluyorum. Zaman kazanmalıyız. İhtiyatlı davranmalıyız bence. Güçlenmeliyiz. Sonra gereğini yapmalıyız. Amerika’ya karşı bugünkü diklenmeler daha o zaman yapılmalıydı. Tedbirler o zaman alınmalıydı. Bu da FETÖ’nün suçu ise o zaman bunu görseydiniz efendim. Ama görmek istemedi devleti idare eden zevat.

Stratejik davranan, tedbirlerini daha önceden alan Amerika’ya karşı vatandaşlarımızın tepkisine paralel bir devlet karşı koyması yapabilir miyiz, bilmiyorum. Sınırımızdaki düşman güçleri nizami ordu gibi teşkilatlayan, onlara binlerce tır-la silah takviyesi yapan bir ülkeye karşı, bizim daha önce hangi tedbirleri aldığımızı bilmeden bu krizi yorumlamak biraz zor. Ayrıca Rusya ve İran faktörlerini analiz etmeden büyük bir rüyaya adım atmayı çok tehlikeli buluyorum.

Vize krizini akl-ı selim bir şekilde idare etmeliyiz. Bu konuda hamaset yapmak çok yanlıştır.

 

Görelim Mevla neyler!

 

 

Saygılarımla.

[

 

Türk Aydınının Düşünce Sistematiği

 

Değerli dostlar.

Çok değerli bir ağabeyim “Emri Bil Ma’ruf” konusunda bir yazı kaleme almış. Çok güzel bir yazı idi. Bu yazıya ben de aşağıdaki eleştiri ile katkıda bulunmaya çalıştım. Hocam özet olarak diyor ki; “Emr-i bil ma’ruf ve nehyi anilmünker” yapmak farzdır. Bugünkü Müslümanlar bunu unuttular. Bu yüzden toplumsal bunalıma girdik. Mutlaka emr-i bil ma’ruf yapan bir topluluk bulunmalıdır aramızda. İslam tarihinde bunun örnekleri vardır. Özet olarak kaleme aldığı konu bu. Tabii ki aynen katılıyorum.

Ancak, Türk milletinin içinde bulunduğu durumun bir de tarihi analizini yapacak aydınların da bulunması lazım. Bu açıdan bakarak ben de değerli Hocama cevaben aşağıdaki yazıyı kaleme aldım.

Değerli Hocam,

Hiç düşündünüz mü, Türkiye Cumhuriyeti’nin problemleri neden bu kadar çoktur? Niçin Çin Seddi’nden Viyana’ya kadar uzanan topraklar üzerinde 2200 yıldır yaşama mücadelesi vermekteyiz? Bu kadar engin, bu kadar uçsuz bucaksız coğrafya üzerinde hakimiyet kuran ve bu coğrafya üzerinde yaşayan bir düzineden fazla millete altın çağlar yaşatabilen, yüksek bir kültür ve medeniyetin sahibi, (emr-i bil ma’ruf ve nehyi anilmünker” kültürünü çok iyi bilen bu millet, buna rağmen neden üç yüz yıldır buhranlarla karşı karşıyadır?

 

Değerli Hocam,

 

Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik açıdan önem taşıyan çok büyük bir ülke. Görüyorsunuz ki, Avrupa Birliği, ABD, NATO, İslam Konferansı, Gümrük Birliği, Kıbrıs, Güneydoğu meselesi, Ege adaları ve benzeri bir düzine iç ve dış dinamik karşısında bocalıyoruz. Eski kuvvetli günlerimize sahip olmak için zaman zaman yaptığımız hamlelerin hiç biri yüzyıllardır sonuç vermiyor. Türk aydını bu konularda uzun zamandır çözüm üretemiyor. Kaht-ı rical olayını bir türlü aşamıyoruz.

Şimdi zat-i aliniz çözümü şu güzel yazınızda ortaya koyduğunuz, Müslümanların “emr-i bil ma’ruf” yapması gerektiği şeklinde görüyorsunuz.  Saygı duyarım.

 

Bendenizin bu konudaki düşüncelerim size katılmakla beraber, çok farklı ağabey. Bu düşüncelerimi sizin yazınıza eleştiri olarak almanızı ve değerlendirmenizi istirham ediyorum.

 

Yüksek malumunuzdur ki, içinde bulunduğumuz bunalımın tarihî, askerî, kültürel ve ekonomik arka planı var. Vaktiyle, hata yaptıklarını anlayan İttihatçılar bu hatayı, benzer bir şekilde, “İttihad-ı Anasır” projesini ilan ederek telafi etmek istemişlerdir. Ancak herkes çekip gitmiştir ve İmparatorluk yıkılmıştır. İttihatçılar devletin yıkılışını önleyecek gerçekçi çözüm yolları ortaya koyamadılar. Çünkü aralarından düşünürler çıkmadı.

 

Bugünün aydını daha değişik çözüm yolları ortaya koymalıdır. Elbette “Emr-i bil ma’ruf ve nehyi anil münker” her Müslümanın öncelikli görevidir.   Farzdır, Amenna! Ancak tarihi süreci içerisinde değerlendirdiğimizde Doğu toplumlarının hala Haçlı seferlerine karşı koyamayışının sebebini farklı noktalarda arıyorum ve değerlendiriyorum Hocam. Eğer netice olarak toplumun kurtuluşunu, devletinin özgür ve kuvvetli olmasına, bütün düşmanlıklardan arınmış olarak huzur içinde yaşamasına bağlıyorsak, çözümün farklı yollarının da olduğunu Türk aydını düşünmelidir bence.

 

Türkiye Cumhuriyeti devleti, imparatorluğun yıkılışından beri, hatta 1683 II. Viyana bozgunundan beri çözüm üretecek bir aydın yapısına sahip olamamıştır. Devletin sorunları şu anda hala çözümsüzdür. Bu sebeple hazır dinî şablonlarla çözüm üretmeyi eksik buluyorum. Ayrıca bu konunun ne kadar istismara açık olduğunu anlatmaya gerek yoktur.     Türkiye Devletinin bu denli çözümsüz kalışı, düşmanlarını caydıracak tarihî, askerî, kültürel ve ekonomik tedbirleri hala alamayışı Türk aydınını düşündürmelidir. Batının halen 21. Yüzyıl Haçlı Seferleri yaptığı bir gerçektir. Batı bütün gücünü seferber ederek, Orta Çağ’da olduğu gibi, yönünü yeniden Doğuya çevirmiş bulunmaktadır. Vaktiyle Papaların kışkırtmasıyla yirmi devletin birden Doğuya doğru harekete geçtiği gibi, bugün de aynı güçler yeniden harekete geçmiştir. Doğu toplumlarının toprakları düşman askeri kaynamaktadır. Batı bütün gücüyle Doğunun üzerine bu denli fütursuzca yürürken Türk aydınının hala gerçekçi çözümler üretememesi düşündürücüdür.

 

Sosyal mücadelelerin eski çağlardaki boyutu ne ise bugünkü boyutu da aynıdır. Sosyal olayların kurallarında zerre kadar değişiklik yoktur. Güçlü ülkelerin, ellerinde bulunan kuvvetlerini yere ve coğrafyaya göre kendi stratejik hedefleri için acımasızca kullanmaları nedense hala bizim aydınımızı ürkütmüyor, düşünmeye sevk etmiyor. Türk aydını, Irak’ta, Suriye’de, daha önce Libya’da, Mısır’da, hatta kendi ülkemizde gördükleri karşısında dehşete düşmüyor. Bütün sosyal sistemlerin, bütün dinlerin ahlaki ve insani değerlerine, öğretilerine rağmen, emperyalist emellerini gerçekleştirmede hiçbir ahlaki ve insani sınır tanımayan Batılı güçlerin bugün ulaştığı başarılar ve yayıldıkları yerler, nedense bizim aydınımıza yeni yüzyılı, önümüzdeki yüzyılları yeniden yorumlama ihtiyacı hissettirmiyor.  Türk aydını, dünya çapında hedef koyan bu emperyalist güçlere karşı ne yapabileceği konusunu hiç düşünmüyor, yorumlamıyor. Bin yıllık çekişmenin bugün ulaştığı noktanın gerçek bir hesaplaşmanın sonucu olduğunu aydınımız anlamak istemiyor. Aydınımız, Türkiye Devleti’nin gerçek bir tehditle karşı karşıya bulunduğunu hesaba katmadan yorum yapıyor. Vaktiyle bağımsızlığımızı düşmana karşı Mohaç’ta münakaşa ediyorken, şimdi aynı düşman kuvvetlerin bugün kendi hakimiyetlerinin kavgasını bizim topraklarımızda, hinterlandımızda verdiğinin idraki içinde değil aydınımız. Bugün Batı ile kendi topraklarımızda hesaplaşma zorunda kalmış olmamız askeri bakımdan da son derece tehlikeli ve vahimdir. Aydınımız hala bunun farkında değil. Çözüm üretmiyor, çözüm önermiyor. 21. Yüzyıl Haçlı saldırılarının Türkler tarafından nasıl püskürtüleceğini oturup ciddi ciddi düşünmüyor.

 

Düşmanlarımız, Anadolu’yu şimdilik baypas yaparak topraklarımızın arka bahçesine asker çıkarmış bulunuyor. Asıl hedef Türkiye Devleti’dir. Ve Türkiye Devletinin elitleri, bu kuvvetlerle “stratejik ortak” olduklarını söylüyorlar ve “Vizyon Belgeleri” imzalıyorlar.  Tarihî, askerî, kültürel realitelere tamamen zıt olan bu yaklaşım tarzı yaklaşan tehlikeyi görmekten uzaktır. Doğrudan doğruya askerî harekât yapan Batılı güçlerin mutlaka durdurulması ve kesinlikle geri itilmesi gerektiği, Tarihî Türk geri çekilmesinin durdurulması gerektiği Türk aydınının öncelikli düşünceleri arasında değil. Aydınımız hala bilinen şablonlarla düşünmeye devam ediyor. Türkiye devletinin devlet geleneğinden koptuğunu anlamıyor. Geri çekilmeyi durduracak hiçbir düşüncesi, araştırması önerisi yok.

 

Özür dileyerek böyle düşündüğümü beyan etmek istiyorum.

 

Ve şahsınızda Türk aydınını içinde bulunduğumuz durumu yeniden düşünmeye davet ediyorum.

Bu vesileyle en derin saygı ve muhabbetlerimi sunuyorum. Sizi Allah’a emanet ediyorum.