Aylık Arşiv: Aralık 2016

Bilesiniz

Değerli dostlar,

“Uyarmak Vatan Borcumdur!” başlığı ile birçok yazı yazmıştım.

Ülkemizin içinde bulunduğu durum çok kritiktir. Bunu artık iktidar tarafından da dile getirenler oluyor. Bu kötü gidişe nasıl “dur” denilir bilmiyorum. En kötüsü, hata yapanları alkışlayan bir topluluğun olması! Okumayan, anlamayan, dinlemeyen, itiraz etmeyen bir topluluk! Daha da kötüsü, bu topluluk, kendisini ayrışmış hissediyor. Kendisini vatanın en büyük savunucusu hissediyor. Aldatıldığının farkında değil.

Biz yine uyarı görevimizi yapalım.

Gecenin birinde 6666 adet 80 yıllık zeytin ağacının ortadan yok edildiğini duyduğumda ağlamıştım. Bu, ülkemizin ekonomisine karşı yapılmış korkunç bir endüstri sabotajı idi. Sorumluları hala ortada yok. Bu konuyu takip eden de yok.

Buna benzer bir olay yine bu günlerde gündemde.

Cargill (kargil) olayı.

Bilenler elbette bilir. Biz bilmeyenler için özetleyelim. Sonraki Sayfa »

Kozmopilatan Müslümandan Vatansız Müslümana

Değerli dostlar,

Geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun, ülkemizin içinde bulunduğu durumun analizini yapan bir yazısı 2023 dergisinin, 15 Eylül 2009’da yayınlanan 101. Sayısının 28-41. Sayfalarında aşağıdaki değerlendirmeyi yapmıştı. Biliyorum dili biraz ağır. Ve de yazı çok uzundu. Özetleyerek daha kolay anlaşılır hale getirmeye çalıştım.

Kabul etmek gerekir ki, halen ülkemizde köklü değişiklikler yapmak isteyen bir yapı var. Bu yapı, gerçekte tam bir devrim yapmaya çalışan yapı! Ülkemizin rejimi, Atatürk’ün kurduğu bütün kurumlar, devletin teşkilatı tamamen çöp sepetine atılarak yeni bir devlet yapısı kurulmaya çalışılıyor.

Bu yeni devlet yapısının dayanağının, devrimcilerin İslâm hassasiyeti ile ilgili olduğu aşikâr. Tabii ki durum bu olunca İslâm hassasiyeti olan Müslüman halkımız, yapılan devrimin ülkemizi nereye götüreceğini düşünmemektedir. Yöneticilerin Müslüman olması onlar için yeterli sayılmaktadır. Halkımız da, bugüne kadar kısıtlanan dini yaşam konusunda yeniden özgürlüğe kavuşmak gibi bir rahatlığa kavuştuğuna inanmış olması sebebiyle, ülke yıkılsa bile umurunda olmayacak bir noktaya gelmiş bulunmaktadır.

Yüksek dinî hassasiyetleri sebebiyle Müslümanların gözü artık bir şey görmemektedir. Uzun zamandan beri dinî hayatı yaşama konusunda çeşitli yasaklarla karşılaşan Müslümanlar, bu defa bu yönetim sayesinde “özgürlüğü” yakalamış olduklarına inanmaktadır.

Ancak; rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun verdiği Roma örneğinde olduğu gibi, bu durum gerçekte büyük sosyolojik ve tarihî bir durumdur. Ve devletimizin geleceği açısından büyük tehlikeler doğurmaktadır.

Dinî hayatlarını yaşayamayan halk, devlete küsmüş olması sebebiyle, bir zaman gelip de düşman tehlikesi ile karşı karşıya kalan ülkesini artık savunmamaktadır. Çünkü yüksek dinî idealler insanlarda vatan algısını ortadan kaldırmaktadır. Devlet yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya kaldığında, devleti korumak üzere göreve çağrılan halk, devleti savunma görevine koşmamaktadır.

İşte aşağıdaki yazı bu konuyu araştıran bir yazıdır.

Şunu not etmeliyim: Türk milleti burada büyük bir oyun olduğunu anlayınca devletini her şeye rağmen savunacaktır. Önemli olan oyunu anlamaktır.

“Yazı çok uzun” demeyiniz, lütfen okuyunuz.

 

Kozmopolitan Müslümandan Vatansız Müslüman’a

Bidayetinde (başlangıcında) son derece vakur, hatalarında bile bir değer taşıyan, İstiklâl Harbi süresince fevkalâde bir vatanseverlik sergileyen İslâmcılık, zamanla, rejimle çatışmaya girmiştir ki, buna sebebiyet veren, bir İslâm devleti olarak doğan Cumhuriyet’in, milleti ile olan mukavelesini feshetmesidir. Ancak, İslâmcılık, ilerleyen süreçte laikliğe karşı olan muhalefetini bir husumete dönüştürerek uzun müddet devletin ele geçirilmesi fikrini taşımış, bu da yine zamanla, devletin hükmî şahsiyetine bir husumet hâlini almış. Beri yandan, milliyetçilik akımlarının da profanlaşması (romanlaşması) sonucunda oluşan boşluğun da olumsuz katkısıyla millî duruş sür’atle erozyona maruz kalmış ve bu erozyon ise İslamcılığın, İslâmcı etnikçiliklerin konsantrasyon (yoğunlaşma) merkezi olması sonucunu hâsıl etmiş ve zamanla bu da İslâmcılığın bir etnikçilik çöplüğüne dönüşmesine de yol açmıştır.

En nihâyet, 28 Şubat’ın yaratmış olduğu travma, İslâmcılarda, devletin ele geçirilmesinin imkânsızlığı şeklinde bir ümit kırıklığını yerleştirmiş, buna ilâveten, 28 Şubat’ın mütedeyyin insanlarda yaratmış olduğu “itme” duygusunun da beslemesi ile bu kesimde kozmopolitanlaşma hızla boy atmıştır: “Devlet” ve “vatan” gibi kavramların aşınmasına ve son limitinde radikal bir şekilde reddine varan işbu “Kozmopolitan Müslümanlık”, bir “vatansız Müslüman” tipini de yaratmıştır:

İslâm’ın; iktidar, devlet ve vatan talebi ve emri olmadığı gibi, Müslüman’ın da devlete ve vatana ihtiyacı yoktur. İslâm, bütünüyle şahsî ve ferdî hayata ve cemaat düzeyine indirgenebilir. O hâlde, şahsî ve ferdî hayatında hürriyetini ve inancını yaşamasına ve bir tür ‘komün’ veya ‘getto’ gibi telâkkî edilen cemaat tarzı örgütlenmelerine müsamaha gösteren her ülke, hiçbir fark gözetmeksizin, onun vatanı, her devlet de, hiçbir fark gözetmeksizin, onun devleti olabilir

Lûgat anlamı “yeryüzü vatandaşlığı” demek olan ve kadim kökleri çok eskilere, milât öncesi üçüncü binyıla kadar uzanan, Yunan Stoası’nda felsefî bir nitelik kazanan ve bilhassa devletin, vatandaşlarını dinî inançları dolayısıyla dışladığı hâllerde ortaya çıkan Kozmopalitanizm, en trajik örneklerinden olmak üzere, Roma İmparatorluğu’nun beklenmedik bir şekilde suratının üstüne yere çakılmasında oynadığı rol ile göstermiştir ki, son derece yıkıcı tesirler yaratmıştır. Çünkü, “belirli bir vatan” fikrini reddeden anarşist Emma Goldman’ın ifadesiyle, “vatanseverliği hürriyete yöneltilmiş bir tehdit” olarak görür ve ekstrem hâllerde, düşman evinin eşiğinden içeri girmeğe teşebbüs etmediği takdirde ona direnç göstermez.

 Bu, Roma’da böyle olmuştu:  

Asırlarca Hıristiyan vatandaşlarına sırf Hıristiyan oldukları için zulmeden Roma -sonradan her ne kadar bu dini resmî din hâline getirmiş olsa da-  ile vatandaşlarıyla arasındaki kalbî bağ kopmuş idi.  Öyle ki, 410 yılında Gotlar Roma’ya girdiklerinde sokaklardan dereler gibi kan akıttılar ama Hıristiyanlara dokunmadılar. Çünkü Imperium’u – Romana’nın çift başlı kartalı – kendileri için bir değer ve anlam ifade etmez bulan Hıristiyan Romalılar Gotlara, kendilerine dokunmadıkları sürece onlara karşı mukavemet etmeyeceklerini bildirmişlerdi.

Bu ülkenin omurgası, asıl taşıyıcı elemanı olan bu insanları kozmopolitanlaştırırsanız, yarın bunun bedelini ödeyemezsiniz. Çünkü kozmopolitanların intikamı korkunç olur. Zira anamız vatan, evlatlarından kan bedeli isteğinde vermeğe yanaşmazlar, babamız devlet çatırdamağa başladığında, “zaten benim devletim değildi ki” derler.

Nitekim işte şimdi bu gelenekten gelen bu ekip Türkiye’yi tasfiye ediyor. Öyle bir şekilde tasfiye ediyor ki, Türk halkı gözlerinin önünde oynanan trajediyi anlayamıyor.

Türkiye’nin durumu bu…

Endişeliyim

Değerli dostlar,

 

FETÖ ile ilgili araştırma komisyonu üyeleri, vaktiyle FETÖ’nin yaptırdığı bazı filmlerin propaganda amaçlı olduğu kanaatine varmışlar! Geçtiğimiz günlerde basında bu konu ile ilgili haberler çıktı. Yapılan filmlerin isimleri de basında paylaşıldı.

İnsana “günaydın” demezler mi?

O günlerde bu filmlere akın akın giden eşimize, dostumuza, konu komşumuza bu durumu anlatamamıştık. Açıkça belli idi ki bu filmlerin amacı toplumu bir yöne çevirmektir. Buna şimdi bir isim bulmuşlar: Subliminal! Yani bilinçaltına, insanlar farkında olmadan, yerleştirecekleri propaganda malzemeleri.

O günlerde bu konuyu anlatamadığımız insanlar, yine bugün aynı ortak hatalarla yollarına aynı minval üzere devam etmektedirler. Çünkü bu bir toplum psikolojisidir. Bunu ancak topluma hükmeden, toplumun bilincini kontrol altına almış olan kuvvetler  değiştirebilirler.

Şimdi FETÖ bir şekilde açığa çıktı. Ne sayarsanız sayın.

Ancak, FETÖ ile ortak yönleri olanlar, yine benzer kamuflajlarla yollarına devam etmektedir. Bugün toplumun bilincini benzer şekilde elinde tutanların yolu FETÖ ile aynı yoldur.

İşte bundan endişeliyim.

İktidarın ana kadrosu FETÖ ile aynı menzile giden farklı yollardan biri olarak görüyordu bu yapılanmayı. O zamanlar bu filmlerin verdiği mesajları da onaylıyorlardı. Hala aynı menzile doğru gittikleri konusundan hiç kimsenin bir kuşkusu yoktur.

Bir profesör ağabeyimiz buna “değişmeyen maya” diyor. Bugün FETÖ ile aynı menzile doğru gittiklerini ifade edenlerin menzili, FETÖ’nün tasfiye edilmesine rağmen yine aynıdır. Yani maya aynı mayadır.

Bu menzile gitmek için eski Türkiye’nin bütün değerlerinin ortadan kaldırılması gerekmektedir. CIA ajanlarının; Türkiye Cumhuriyeti öldü, üniter devletlerin zamanı doldu, bu anayasa değişmelidir düşünceleri aynen bugün de aynı menzile gidenlerin düşünceleridir.

Bu konuda toplumun şuuraltında korkunç bir düşmanlık yaratmışlardır. Türk, Atatürk, demokrasi, Cumhuriyet, andımız gibi bütün kavramlara karşı “subliminal” bir düşmanlık yaratılmıştır. Bu subliminal maya tutmuştur. Rize’de Atatürk heykelini kaldırdıktan sonra, kalan beton kaidenin üzerine çıkarak zafer işareti yapanların bilinçaltında işte bu düşmanlık yatmaktadır. Millî devletin bütün kurumlarına karşı büyük düşmanlık beslenmesi ve bu düşmanlığın “aynı menzile” gidenlerin yine aynı şekilde işlerine yaraması tesadüf değildir.

Son zamanlarda her ne kadar iktidarın bazı yöneticilerinin söylemleri doğru gibi görünse de bu konuda kesinlikle “takiyye” yaptıkları kanaatindeyim. Çünkü hem bu güzel söylemleri açıktan ifade edip, alttan FETÖ kültürü ile aynı menzile gitmek üzere mayalamış oldukları düşüncelerin istikametinde fütursuzca gitmeleri endişelerimizi kat kat artırmaktadır.

Ve aynı menzile giden bu kuvvetlerin kendilerini güçlü buldukları bir anda mayalamış oldukları kültürlerini bir anda ortaya çıkarmaktan çekinmeyecekleri açıktır.

FETÖ’nün piyasaya sürdüğü filmleri yaklaşık yedi milyon kişinin izlediği ifade edilmektedir. Bu yedi milyon kişi ile onların şuuraltlarına hitap eden kişiler “aynı menzile” doğru halen yol almaktadırlar. Ve bu yedi milyon kişi bu yolun hangi yol olduğunu asla sorgulamamaktadır.

 

Biz endişeliyiz. İçimiz yanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devleti yıkılmaktadır. Israrla anayasa değişikliği istemenin, ısrarla başkanlık sistemi istemenin arkasında FETÖ ‘nün gerçekleşmesini istediği aynı fikirler yatmaktadır. Bunu düşündükçe çılgına dönmekteyim. İnanıyorum ki bu yedi milyon kişi bu işin farkında değildir. Çok büyük bir ustalıkla, toplum mühendisliği yaparak milletimizi götürecekleri yeni yerin “cennet” olduğuna inandırmaktadır. Bu doğru değildir. Vatan parçalamaktır. Toplumumuzun bunu anlaması, tespit etmesi, karşı gelmesi, itiraz etmesi mümkün görünmemektedir.

Bu durum ülkemizi bölünmeye doğru götürecektir. Bu bir felakettir.

Bilginiz olsun.

 

Acaba benim taşıdığım endişeleri sizler taşımıyor musunuz?

Taşıyorsanız lütfen itiraz etme yeteneğinizi kullanın.

İnanıyorum ki Türk milleti tarihi kimliğini kullanacaktır. Zihinlerde yaratılan millî devlet düşmanlığını kabul etmeyecektir. Ve mutlaka vatanına sahip çıkacaktır.

Elbette tarih hükmünü verecektir.

 

 

 

 

 

Zor Günler Geçiriyoruz!

Değerli dostlar,

Osmanlı devletinin en güçlü iki isminin, Fatih’in ve Kanuni’nin saltanatları sırasında hata yaptıklarını Türk Milleti’nin Mukadderatı adlı kitabımda anlatmıştım.

 

Hata yapmak insanlar içindir elbette. Bugün bizim yöneticilerimiz de hata yapıyor. Sonra hatalarını anlayıp Allah’tan ve milletten af diliyorlar. Olabilir. Ancak, bugünkü devletimizin hataları kaldırmaya gücü yoktur. Bu böyle bilinmelidir.

 

Fatih Sultan Mehmet’in ve Kanuni Sultan Süleyman’ın hata yaptıkları zamanlar devletimiz dünyanın en güçlü devlet halinde idi. Devletin güvenliği ile ilgili hiçbir tehlike yoktu. Devlet bütün tehditlere göğüs gerecek durumda idi.

 

Bugünkü devletimiz yapılacak bir hatayı asla kabul edemeyecek kırılganlıktadır. Bunu öncelikle anlamak gerekiyor.

 

Bugünkü devlet adamlarımızın hata yapmak gibi bir lüksü olamaz. Bu tutum devlet hayatımıza mal olur.

 

Kaldı ki o zamanın büyük devlet adamlarının hataları kendilerine güvenden kaynaklanan, özel tercihlerle ilgili hatalardı. Onların yaptığı hatalar bile uzun bir zaman sonra, aslında büyük bir zaaf olarak ortaya çıkmış ve devletin sağlam mayasının zamanla bozulmasına sebep olmuştur.

 

Lütfen okuyunuz.

 

 

Fatih Sultan Mehmet nasıl bir hata yapmıştır?

 

Fatih devrinde Türkiye İmparatorluğu, Avrupa’nın XV. Yüzyılda ilk “merkezi devlet” tipini teşkil etmiş ve Yeniçağ tarihinin siyasi tekâmül bakımından bir farikası olan bu yeni rejimin Avrupa’da ilk örneği olmuştur.

 

 

– “Merkezi idare” kurmak için Fatih, modern devlet mefhumu uğruna, büyük milli fedakârlıkta bulunmuştur.

 

– Fatih’le beraber imparatorlukta gerçek bir devşirmeler saltanatı başlamıştır. Türk aristokrasisi, hiçbir zaman devşirme partisi ile mücadeleden -ki bu mücadele bazen pek kanlı olmuştur- vazgeçmemekle beraber, büyük bir darbe yemiştir.

 

Fatih’in verdiği bu taviz ve gösterdiği gevşeme; hiçbir müesseseye yabancı almayan devletin, bu başlangıçla, mayasının bozulduğu ve bu bozulmanın ta II. Bayezid döneminde kendini göstermiş, o bozulma belki bu günlere bile sirayet etmiştir.

 

Kanuni nasıl bir hata yapmıştır?

 

Kanuni döneminde;

 

-Devlet idaresine ilk defa olarak kadın nüfuzu, Hürrem Haseki Sultan’la girmiş ve bu durum son derece zararlı olmuştur.

-Kanuni, belki Osmanlı tahtına ataları gibi sahip olabilecek oğlunu öldürmesi çok büyük bir hata olmuştur. Devlete kendisi gibi hakim olabilecek oğlunu öldürünce tahta II. Selim oturmuştur.

 

-“Dünya imparatorluğu” olan Türkiye devletinin tahtı, Kanuni’nin en az değerli oğlu olan II. Selim’e kalmıştır. II. Selim, bugünkü anlamda belki “demokrat” davranmıştır ama Osmanlı Devleti gibi büyük bir dünya devletinin başında böyle “orta”, “demokrat” bir adamın bulunması büyük bir hata olmuştur. Herhalde bu kaderin bir cilvesi olmalıydı. II. Selim, hiçbir zaman birinci adam olamamış ve devlet işlerini Sokullu’ya bırakmıştır. Hâlbuki devletin durumu, devletin işlerini “VEZİRİNE ISMARLAYAN” bir hükümdarın varlığına müsait değildi.

 

Bugünkü devlet adamlarımızın hataları tehlikeli sonuçlara sebep olacak  büyüklüktedir. Türkiye Devleti, hataları kaldırmaya asla tahümmül edemeyecek kırılganlıkta bulunmaktadır.

Hataları yapan devlet büyüklerimiz, devletimizin zor dönemden geçtiğini söylemektedirler.

 

Değerli dostlark, biliniz ki zor günler geçiriyoruz.

 

Allah devletimize, milletimize zeval vermesin.

 

 

Ülkemiz Güçlü Durumda Mı?

İçişleri Bakanımız Süleyman Soylu’nun bugün gazetelerde bir demecini okudum. “Ülkemiz son üç yüz yılın en güçlü durumundadır!” buyurmuş.

 

Değerli okuyucu, ülkemiz her şeyden önce bir savaşın içindedir. Geçenlerde yazmıştım. “Tartışmak boşunadır, bu bir iç savaştır” demiştim. Bir ülke ki; her tarafında bombalar patlıyor, yabancı ülkelerin misyon şeflerinin canlarını koruyamıyor, ordusu yabancı bir ülkede savaşıyor, ekonomik veriler iyi değil… Ama bir hükümet üyesi çıkıp diyor ki “iyi durumdayız!” Kaldı ki, ondan daha yetkili olan kişiler, “kritik durumdayız” diye durum tespiti yapıyorlar.

Ergenekon tertiplerinin yaşandığı, darbe girişimlerinin yaşandığı, her gün patlayan bombaların yüzlerce cana malolduğu, insanlarımızın can güvenliğinin olmadığı ülkemizin gerçekten iyi durumda olduğunu düşünmek, bunu bir hükümet üyesi olarak beyan etmek, bence büyük bir safdilliktir. Ya da Türk milletini kandırmaktır.

Hatırlayacaksınız, Balkan Savaşı’na girdiğimiz o en kötü günlerde, zamanın dışişleri bakanı (Asım Paşazade) “Balkanlardan imanım kadar eminim” demişti. O da balkanlarda huzur ve güvenin olduğunu düşünüyordu. Bu yöndne demeçler veriyordu. Ama aynı günlerde Balkanlardan Türk nüfus yok edilmeye çalışılıyordu. Bulgar komitacılar, Makedon komitacılar her gün köylere, şehirlere saldırıyorlar, her gün Türkleri sapır sapır doğruyorlardı. Şimdi de benzer demeci bugünkü İçişleri bakanımız veriyor. “Son üç yüz yılın en güçlü durumundayız!” diyor.

 

Helal olsun.

 

Sizler ne düşünüyorsunuz. Acaba gerçekten ülkemiz son üç yüz yılın en güçlü zamanını mı yaşıyor?

 

İnşallah öyledir!

 

 

 

Ey Türk Oğlu

Rusya ile ilişkilerimizi yazınca Süleyman Nazif’in şu sözünü sizlere hatırlatmak bir görev haline geldi.

Diyor ki:

EY TÜRK OĞLU !

MOSKOF’UN SULHÜ ALDATICI,
SÜKÛTU KUDURGAN,
YARDIMI MİHNET VERİR.

ANADOLU’NUN HERHANGİ BİR KÖŞESİNDE, HERHANGİ BİR HANÜMAN GÖSTERİLEMEZ Kİ, HERHANGİ BİR RUS SAVAŞINDA BİR EVLADINI ŞEHİT VERMEMİŞ OLSUN.

EY TÜRK OĞLU!

KANMA!

ALDANMA!

Devlet Her Şeyi Hesaba Katmalıdır 4

Bir önceki yazıda 93 Harbi’ni yazmıştım. 93 Harbi Osmanlı – Rus Savaşı idi.

Son günlerde Rusya ile ittifak yapmak üzereyiz. Rusya ile tarihî geçmişimizi çok iyi bilmeliyiz. Bu sebeple Türk Rus ilişkilerini araştırmaya devam etmek istiyorum. Ve tabii ki mağlubiyetlerimizdeki devlet adamlarımızın yaptığı hataları da aktarmak istiyorum. Hata yapan devlet adamları, yaptıkları hatalarının bedelini devletleri ile ödemişlerdir. Çok şükür, şimdi hata yapanlar Allah’dan af, milletten özür dileyerek tehlikeyi geçiştirilebilmektedir. Allah devletimizin ve milletimizin sonunu hayr eylesin.

Bu ilişkileri anlatırken, aynı zamanda, o dönemlerin Türk devlet adamlarının hatalarını ve mağlubiyetlerimizdeki paylarını anlatmak istiyorum.

Bu yazıyı ibretle okuyunuz. Neticede bu alıntılar tarih kitaplarından yapılan alıntılardır.

Rusya ile Savaş  (1768-1774)

Rusya, açıkça Türkiye’ye savaş açmaktan çekiniyor ve sinsi bir Türk düşmanlığı siyaseti takip ediyordu. Türk imparatorluğunun Ortodoks teb’ası arasında, hatta Romanya prensliklerinde, Arnavutluk ve Mora’da propagandaya başlamışlardı. Ortodoksları Türkler’e karşı kışkırtıyordu. Bu çok tehlikeli bir durumdu.

Rusya, Lehistan’ı işgal edince elbette ki savaş başladı. Ancak Türk ordusu hazırlıksız idi. İyi komutanlar yoktu. Hele Sadrazam’ın askerlikle hiçbir ilgisi yoktu.
Hem Hotin harekatında, hem de Mora harekatında şans eseri Türk ordusu üstün geldiği halde, Rusların ani ve sinsi saldırıları ile her iki savaş ta kaybedildi. İşte meş’um 1769 tarihi böyle başladı.

Ordu galip geldiği halde galibiyet mağlubiyete nasıl dönmüştü!
Devlet adamlarımızın yaptığı büyük, çok büyük hataları görünüz.

1) Hotin savaşını Ruslar kaybeder, geri çekilir. Ancak Türk vezir, asi askerle işbirliği yapar ve idam edilir. Yani içeri karışıktır. Rus ordusu bunu fırsat bilir, geri döner ve boşaltılmış olduğunu gördüğü Hotin’i 300 topla birlikte işgal eder. Böylece Türk başarısı ile başlayan savaş mağlubiyetle biter.

2) 1770 yılında Mora Harekatı yapılır.

Bakınız ibret dolu bir tarih sayfası size. Görünüz ve anlayınız ki, Osmanlı devletinin düşmesi öyle kendi kendine olmazdı. Bu ancak ihanetlerle, bazen Türk milletinin karakterinde var olan, devlet ve askerlik işlerinde olmaması gereken safdil olmak ve merhamet duygularının yersiz bir şekilde kullanılması ile mümkün olabilirdi. Ve öyle olmuştu.

Çeşme Bozgunu:

Kocası Çar’ı öldürterek Rusya’nın başına geçen ve damarında bir damla Rus kanı bulunmayan, Alman asıllı Çariçe Katherina çok hırslıdır ve modern bir Rus donanması kurmuştur. Karadeniz, kapalı bir Türk gölü olduğu için bu donanma Baltık Denizi’nde bulunmaktadır.

Savaş başlar başlamaz Rus donanması, Baltık Denizi’ni, Kuzey Denizi’ni, Atlas Okyanusu’nu, Cebelitarık Boğazı’nı geçerek Akdeniz’e girer. Fransız büyükelçisi Rus donanmasının bu harekatını Bab-ı Ali’ye bildirir. Ancak devlet tedbir almaz. Kimse inanmaz ve kulak asmaz.

Ruslar Güney Mora’da “Maynot” denen Rumlara güvenmiştir. Bu Rumlar, Ruslar Mora’ya asker çıkarırlarsa isyan etmeye söz vermişlerdi. Ruslar karaya çıkar çıkmaz Maynot’lar ayaklanmışlardı. Eli silah tutan 70 bin kadar Maynot erkeği Ruslara katılmıştı.

Türk ordusu Rusların desteklediği bu 70 bin Maynot’u imha etmişti. Ruslar, Kapdan-ı Derya Hüsameddin Paşa’nın yaklaşması üzerine Mora sularından çekilmişlerdi. Savaş 4 saat sürmüştü. Türk toplarının üstünlüğü sayesinde Rus donanması geri çekilmişti.

Kapdan-ı Derya Hüsameddin Paşa donanması ile, Rusların yeniden bir savaşı göze alamayacakları düşüncesiyle, gün batarken Çeşme Limanı’na girmişti.

Gece yarısına doğru, iki küçük Rus yardımcı gemisi Çeşme Limanı’na girdi. Türkler, iki küçük geminin donanmalarına zarar verebileceğini akıllarına bile getirmediler. Bu gemileri, düşman donanmasından kaçıp kendilerine sığınıyor sandılar. Bazı reisler bu gemileri batırmak istedilerse de, diğer reisler, bunların batırılmamasını, İstanbul’a götürülüp zafer alayında teşhir edilmesini teklif ettiler.
Aslında bu iki düşman gemisi “ateş gemisi” idi. Düşman amirali çılgın ve cesur bir şekilde Türk gemilerine iyice yaklaştı. Bu teknelerden atılan “kundaklar”, bir Türk gemisinin yelkenlisini tutuşturdu ve ambarına sirayet ederek cephanesini infilak ettirdi. Yangın yanaşık nizamdaki bütün gemilere sıçrayarak, çok kısa zamanda Türk donanmasını yaktı. Türk cephaneliklerinin patlaması 230 km. uzaklıktaki Atina’da bile duyuldu.

Bu bozgunun adı, Çeşme Bozgunu idi.

Değerli dostlar, tarihimizde yaşanmış bu türlü fecî olayları milletimize yaşatanlar o zamanın devlet adamları idi. Paşaları idi. Demek ki, devletin idaresinde devlet adamlarının dirayetli olması, hata yapmaması çok önemlidir.

Bu olaylarda yaşanan hatalara bakarak, bugünkü devlet adamlarımızın yaptıkları hataları daha rahat görebilirsiniz. Bunları anlatmak sadece uyarı görevimi yaptığımı düşünüyorum. Gerisi elbette siz değerli okuyucunun bileceği bir iştir.

Ancak tarih, milletlerin yaptığı hataları asla kabul etmemiştir. Böyle biliniz.

 

Devlet Her Şeyi Hesaba Katmalıdır 3

Aynı hatalara düşmemek için 1683 II. Viyana bozgunundan beri Türklerin tarihî serüvenini anlatmak ihtiyacı hissettim.

Parça parça anlatacağım.

Biliniz ki, bu tarihî geri çekilme süreci devam ediyor. Hala direniyoruz. Ama geri çekiliyoruz. Bu geri çekilme 1769 yılında başlamış ama, geri çekilişin kesin tarihi II. Viyana kuşatmasıdır. Orada hata yapılmıştı. O zaman hata yapan devlet adamları bu hatalarını başları ile ödemişlerdi.

Lütfen okuyunuz!

İKİNCİ VİYANA KUŞATMASI
(1683)

“Yedi ve dokuz kral sakalımızdan bir kıl koparamamışlardır”.
“İnşallah, daima böyle olacak ve devletimiz, dünya durdukça duracaktır”.

Böyle diyordu meşhur Osmanlı sadrazamı…

Bu kadar samimi, bu kadar vatanperver olan ve devletine Kanuni dönemini tekrar yaşatmak isteyen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, II. Viyana bozgunu sebebiyle, bir dünya devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nu, “Duraklama Devri”ne soktu. Hem de ütün iyi niyetine rağmen!
Kara Mustafa Paşa zamanında Türkiye imparatorluğu, siyasi kudret ve prestij bakımından, en yüksek dereceye ulaşmıştı. Köprülülerin sağladıkları iç huzur, asayiş, devlet otoritesi, dış zaferler, hatta bazı fetihler, siyasi üstünlüğün de zirvesini bulmasını sağlamıştı. Osmanlı tahtının prestiji, ölçülmez derecede olağanüstüydü.
Ancak, Fransa’nın, hatta İngiltere’nin bile tazminat ödemeye mecbur kaldığı devletin, hemen hemen bütün devletlerle arası bozulmuştu. LEHİSTAN, VENEDİK, İSPANYA, PAPALIK, hatta FLORANSA ile devlet daimi savaş halindeydi. Bu defa RUSYA büyümüştü ve gözlerini açmış fırsat bekliyordu. Yine eskiden olduğu gibi –bir Müslüman devleti olan- İRAN ve hatta bu defa Fas Türkiye’ye dost değillerdi.
Kudretli Türk diplomasisi, farkında olmadan devletin böylesine “tecrit” edilmesine zemin hazırlamıştı.
Fatih Sultan Mehmet de 20 devletle birden savaşa girmişti, ama muzaffer çıkmıştı.
Şimdi durum aynı değildi.
Padişah’ın esamisi okunmuyordu, devleti yine vezirler idare ediyordu.
– Ordu disiplini o zaman ki ordunun disiplini değildi. “Yağma” hırsı ile hareket ediyordu. “Gaza” misyonu kaybolmuştu.
– Batı, Roma imparatorluğundan beri görülen bu en büyük siyasi kuruluşu “sarsmayı” bir defa daha tecrübe etmek istiyordu. Şimdi bir ümitleri vardı.
– Roma, İran sınırında, İskoçya’da, Orta Avrupa’da nasıl durdurulmuşsa, artık, Türkler’in de bir yerde durdurulması gerekiyordu.
– Orta Avrupa’yı almaya hazırlanan bir Türkiye’yi hep beraber durdurmak, mümkünse itmek, geriletmek ve bu husustaki gayreti hiçbir zaman gevşetmemek gerekiyordu.
1683 yılının arifesinde Avrupa’da hakim fikir buydu ve bu fikrin düşünürleri bile yetişmişti.
Coğrafya konumu bakımından Avrupa ile Türkiye, kozlarını Almanya’da paylaşacaklardı. Bu defa Türk milletinin kaderi Almanya ile Viyana’da münakaşa edilecekti.

Viyana 154 yıl önce de Kanuni tarafından kuşatılmış ve alınamamıştı.

Meğer, Viyana felaketli yılların başlangıcı imiş, bunu Merzifonlu Kara Mustafa Paşa nereden bilebilirdi. İşte bu “ilahi tecelli” idi!
Kendisine güvenen ve kesin zafer için çok ümitli olan Merzifonlu, burada ihanete uğradı ve geri çekilmek zorunda kaldı. Serdar-ı Ekrem’in muhteşem bir saray halindeki otağı, 5000 çadır, 300 top, ordu arşivleri ve pek çok ağırlık düşmanın eline geçti. Osmanlı devleti kurulduğundan beri, Timur hariç, hiçbir düşman, Osmanlı Türkleri’nden bu kadar ağır ganimet ele geçirememişlerdi. 10 bine yakın Türk şehit düşmüştü.
Merzifonlu; İbrahim Paşa ve Kırım ordusunun ihaneti sebebiyle Viyana’da mağlup oldu. Çünkü dışarıdan gelen yeni bir Haçlı ordusu, vaziyeti değiştirdi. İbrahim Paşa kuşatmadan çekildiği gibi, Kırım ordusu da gelen bu yeni Haçlı ordusunun önünü kesmedi. Bu büyük ihanetti. Ama, kaderin de cilveleri vardı. Osmanlı geri çekilecekti!
Ordu artık Viyana’dan çekilmeye başladı. Bu, güneye ve doğuya doğru bir çekilişti. Bu uzun bir yürüyüştü. Öylesine bir uzun yürüyüştü ki, tam 300 yüz yıl devam edecekti.
Bu yürüyüş, bu geri çekiliş (ric’at) bugün de devam etmektedir. Öncelikle bunu anlamak bu milletin aydınının vatan borcudur.
1683 Viyana bozgunundan beri Türkiye devleti, Sultan Alparslan’ın 26 ağustos 1071 günü başlayan taarruz ve genişleme hamlesini kaybetmişti. Bundan sonra kâh duraklama, kâh gerileme, bazen de ilerlemeyle geçen bir süreç başlayacaktı. Ve Türkiye devleti 1683’te “hamle” gücünü kaybedecekti.
1683 Viyana bozgunundan beri, milletimizin devam eden mücadelesi, ne yazık ki, mağlubiyetle sonuçlanmıştı. Bu tarihten itibaren milletimiz, Türkiye’nin on katı kadar toprak parçasını, ata yadigârı camileri, mescitleri, medreseleri, her türlü zenginliğini ve milyonlarca şehidin mezarını bıraka bıraka, Türkiye topraklarına sığınmış bir duruma gelecekti.
1769’da Türkiye, dünyanın birinci devleti olma vasfını kaybedecek ve tam bir gerileme, hatta çözülme ve yıkım dönemine girecekti.
Yine görüldüğü gibi, bütün Avrupa ittifak halinde ve kendi aralarında kanlı bıçaklı oldukları halde, bir Hıristiyan beldesi olarak kabul ettikleri Anadolu’yu kurtarmak için topyekün saldırıya geçecekti. Anadolu Reconquistası’nı başarmaya çalışacaktı…
Fransa ile Almanya savaşta oldukları halde, Viyana kuşatılınca derhal aralarında barış imzalayacaklar ve birlikte Viyana’yı savunacaklardır.

(devam edeceğim)

Devlet Her Şeyi Hesaba Katmalıdır 2

Bugünkü Türk – Rus ilişkelerini yorumlamak için aşağıdaki tarihî bilgilere ihtiyacınız olduğunu düşünerek yine çok uzun olmayan bir alıntı yapıyorum. Lütfen okuyunuz.

1877 – 1878 Türk Rus Savaşı (93 Harbi) nin sebepleri :

” Tarihimizde “93 Harbi” diye geçin 1877 – 1878 Türk Rus Savaşı, son asır Türkiye tarihinin dönüm noktalarından biridir. Yakın Çağ dünya tarihinin de büyük askerî ve siyasî olaylarından sayılır.

93 Harbi, tarihî Türk – Rus mücadelesinin en karakteristik safhalarından biri, belki birincisidir. Ruslar, doymak bilmeyen bir iştiha ile Türk ülkelerine ve Türkiye İmparatorluğu’na saldırmayı, millî bir hedef kabul etmişti. Kırım Hanlığı’nı almış, bu Türk ülkesini istilâ etmiş, Karadeniz’in kuzey ve doğu kıyılarını ele geçirmiş, 19. asra bu durumda girmiştir.

Ilık sulara inmek için asırlık siyasetini sabırla izleyen Rusya, Türk Devleti’nin gafil ve karmakarışık günlerini bekliyordu. 20 yıl önce yenildiği Türkiye’den öç almaya hazırlanıyordu. (Kırım savaşı: 1853-1856)

Türkiye’nin, 20 yıl önceki Kırım Savaşı’nda olduğu gibi, müttefiki yoktu. O zamanın Reşid, Ali, Fuad paşalar gibi dikplomasi dehaları yanında 1877 Türkiyesi’nde küçük devlet adamları başı çekiyordu. (Not: bu adamların deha oldukları fikrine katılmıyorum, hain olduklarını düşünüyorum. Reşit Paşa zaten masondu. MT)

Rusya’nın ılık sulara inmesiyle dünya dengesinin altüst olacağından korkan büyük devletler araya girdiler. Çetin pazarlıklar yapıldı. Sonunda -şahsen harp istemeyen- Çar II. Aleksandr, zaten Türk İmparatorluğu’nun bir parçası olan Karadağ Prensliği’ne bir tek kaza verilmesi karşılığında savaşı önleyeceğini bildirdi. Hıristiyan ve Türk’e düşman Sırplarla meskûn bir sefil kaza! (Not: burada yazar, bir Türk şehrinin, ufak bir kazanın, Rusya’ya verilmesinden yanadır. Bu fikrine de katılmıyorum. MT)

(…)

Bu suretle, vaktiyle “Saltanat-ı Cihan” da denen “Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye”, Rusya devleti ile tek başına kaldı. 1877’de Türk Devleti de henüz devliğini muhafaza ediyordu. Fakat inhitat halinde bir dev… Üstelik Rusya ile savaşacaktı ama Rusya tek başına değildi. Peşinden Türk Devleti ile savaşa Yunanistan, Sırbistan, Karadağ ve Romanya gibi dört Balkan devletçiğini de sürüklemişti. Bir büyük ve dört küçük devlete karşı tek başına Türkiye. Neler yapabildi.

(…)

Yeşilköye’e kadar gelen ve Türk topraklarını çiğneyen Rusların zulmü büyük oldu. Yüzbinlerce sivil Türk, hunharca doğrandı. Rumeli’nin birçok yerinde Türkler, ekseriyet (çoğunluk) olmaktan çıktılar. Rus kılıcından kurtulabilen bir milyondan fazla Türk, 500 yıldan beri oturdukları topraklarını ve her şeylerini bırakarak İstanbul’a ve oradan çeşitli yerlere akıp gittiler. Göçmen kafileleri, devletin karakteristik manzarası haline geldi. Türklük’e karşı böylesine bir ırk imhası savaşı açan Ruslar, gene de ılık denizlere inemediler.”

“Türk ordu ve donanmasının en modern silahlarla teçhiz edilmesi ve her yıl gücünü artırması, Rusya’yı ürkütüyordu. 1871’den sonra Babıali’nin yetersiz vezirlerin elinde kalması, Rusya’ya ümit vermeye başlamıştı. Petersburg, Balkanlar’da Hıristiyan Ortodokslarla meskûn Osmanlı topraklarında isyanlar çıkartıp, Türk hükümetini siyasî sahada yıpratırken, Türk ordusunu da isyanları bastırmak peşinde, müşkül ve zayiatlı çete savaşlarına sürüklemek istiyordu. Bu taktiğinde başarılı neticeler elde etmekte gecikmedi.

(…)

Bosna – Hersek’te ayaklanma devam ederken, 2 Mayıs 1876’da Tuna vilayetinde, yani bugünkü Bulgaristan’da da büyük bir isyan patladı. İsyan, tamamen Rusya’ca planlanmış ve silâhlandırılmıştı. Rusya’dan silâh alan 55 Bulgar köyünün erkekleri, Türk köylerini bastılar ve 1000 kadar Türkü büyük vahşet sahneleri içinde öldürdüler.” Avrupa Türkiyesini Kaybımız, Yılmaz Öztuna, sayfa 29,30

Değerli okuyucu, 93 Harbi’nin sonu pek kötü olmuştur. Ruslar Yeşilköy’e kadar gelmiştir. Sonuda Ayastefonus (Yeşilköy) anlaşmasını yaparak savaşa son verilmişti.

Tarihi olayı bir tarihçi kaleminden aynan naklettim.

Görüldüğü gibi, düşman, daha sonra yapacağı savaşa hazırlık yapmak üzere, önceden Türk ordusunu, Balkanlarda çıkardığı isyanları bastırmak üzere isyancıların üzerine sevkettirip, ordunun zayıflamasını sağlamış. Ve Türk devlet adamları bu oyuna gelmişler resmen.

O zamanın büyükleri savaşa girmek istemişlerdi. Sadrazam Midhat Paşa, Serasker (Harbiye Nazırı) Müşir Redif Paşa, Damat Mahmut Celalettin Paşa ve İbrahim Paşa (Berlin Büyükelçisi)…

93 Harbi’nde uygulanan savaş taktiklerinin bugün de düşman tarafından uygulandığını herhalde anlıyorsunuz! Ordumuz önce Ergenekon tertibi ile, sonra da 15 Temmuz darbe girişimi ile zayıflatıldı. Şimdi Suriye’ye sokuldu. Devletimiz resmen savaşa girdi. Göreceksiniz, temenni etmiyorum ama, bunun sonu büyük savaştır. Ve gördüğüm kadarıyla Türk devlet adamları o zamanki devlet adamları gibi bu konuyu sevk ve idare edecek kapasitede değil. Ordumuz da gerçekten zayıflatılmış durumda. Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin.

Ordunun üzerindeki oyunları bu iktidar kendi iradesi ile mi oynuyor bilmiyorum. Askerî okulların kapatılması, Harp akademisinin başına daha dünkü çocuk olan bir sivil profesörün getirilmesi, özel kuvvetlere dışarıdan sivil personel alınması gibi yanlış hareketler, korkarım ki yine dış mihrakların bugünkü devlet adamlarımızı oyuna getirerek uygulattırdığı oyunlardır. İnşallah devlet erkânımız bu oyunları bozar. Gaflet uykusundan uyanır.

Elbette devlet her şeyi hesaba katmalıdır!

Devlet Her Şeyi Hesaba Katmalıdır 1

Bir önceki yazımda “İran’ın ittifakına Dikkat Edilmelidir” başlığı ile ülkemizin İran’la ilişkilerine dikkat çekmiştim. Tarihten bir örnek vermiştim.

Şimdi de Osmanlı Rus ilişkilerinin tarihi geçmişini anlatarak Rusya’ya dikkat çekmek istiyorum. Bunu birkaç yazıda kaleme alacağım. Uzun yazarak okuyucuyu bunaltmak istemiyorum. Ama biliniz ki bu konu çok önemlidir.

Rusya ne kadar samimidir? Rusya’ya güvenilebilir mi? Türkiye-Rusya-İran ittifakında Türkiye ittifak lideri olabilir mi? Gerçekten Rusya ile -Amerika ile yaptığımız ittifak benzeri- ittifak mı kuracağız?

Biz, Osmanlı – Batı, Osmanlı – Rus ilişkilerinin geçmişine yönelik tarihi bir bilgilendirme yapalım. Tabii ki işi uzmanına bırakarak…

Tarihçi Yılmaz Öztuna “Avrupa Türkiyesi’ni Kaybımız” adlı kitabında, Balkanların elimizden çıkmasını aynen aşağıdaki gibi anlatıyor.

“Balkanların Türklükten Kopmaya Başlaması:

“Balkanlar 1683’ten sonra salsılmaya başlar. 1699 Karlofça Anlaşması, Avrupa’dan Türklüğün tasfiyesinin ilk merhalesidir. Hırvatistan, Slovenya, Macaristan, Transilvanya, Slovakya, Dalmaçya, Esklavonya gibi Balkan ülkeleri ve Balkan Türklüğü’nü koruyan Orta Avrupa memleketleri, Osmanlı Devleti’nin elinden çıkar. Artık Osmanlı Cihan devleti yoktur. Türkiye, 1770’e kadar, ancak dnünyanın birinci devletidir. Fakat dünyaya tesirlerini yaydığı dönem kapanmıştır.

19. yüzyılda Balkan kavimleri arasında Osmanlı’ya karşı kıpırdanışlar başlar. İsyanlar ihtillalere dönüşür. Arkalarında RUSYA, AVUSTURYA, bazen diğer Avrupa büyük devletleri vardır. Romanya’ya, küçük Sırbistan’a ve küçük Karadağ’a otonomi, iç yönetimlerinde özerklik verilir. Yunan ihtilali ise, büyük bir mesele haline getirilir. RUSYA, İNGİLTERE, FRANSA, bir arada Türkiye’ye çullanır, donanmasını Navarin’de yakar. (1827) RUSYA ilk defa olarak Edirne’yi işgal eder. (1826) Babıali pes etmeye mecbur kalır. Bugünkü Yunanistan ‘ın üçte biri kadar toprakların kendisinden ayrılarak üzerinde tamamen bağımsız bir Yunan Krallığı’nın kurulmasına izin verir. Böylece İlk Balkan devleti, 1832’de ortaya çıkar. Balkanlar’da Türk hakimiyeti ve tekeli bozulur. Avusturya’nın ve 1812’de Besarabya’yı Türkiye’den koparan RUSYA’nın iştihası artar. ” Sayfa 22-23

Bugün yeni ittifaklar kurmak üzere olan devletimizin, bunu yaparken, ittifak kurduğu devletlerle geçmişine bakması gerekir.

Batı ittifakında vazgeçerek Doğulu ülkelerle ittifak kurmak daha doğru gibi duruyor aslında. Ama bu ittifakların liderliğini bizim yapmamız şartıyla ittifaklar verimli olur.

Devlet her şeyi hesaba katmalıdır.