Değerli dostlar,
Geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun, ülkemizin içinde bulunduğu durumun analizini yapan bir yazısı 2023 dergisinin, 15 Eylül 2009’da yayınlanan 101. Sayısının 28-41. Sayfalarında aşağıdaki değerlendirmeyi yapmıştı. Biliyorum dili biraz ağır. Ve de yazı çok uzundu. Özetleyerek daha kolay anlaşılır hale getirmeye çalıştım.
Kabul etmek gerekir ki, halen ülkemizde köklü değişiklikler yapmak isteyen bir yapı var. Bu yapı, gerçekte tam bir devrim yapmaya çalışan yapı! Ülkemizin rejimi, Atatürk’ün kurduğu bütün kurumlar, devletin teşkilatı tamamen çöp sepetine atılarak yeni bir devlet yapısı kurulmaya çalışılıyor.
Bu yeni devlet yapısının dayanağının, devrimcilerin İslâm hassasiyeti ile ilgili olduğu aşikâr. Tabii ki durum bu olunca İslâm hassasiyeti olan Müslüman halkımız, yapılan devrimin ülkemizi nereye götüreceğini düşünmemektedir. Yöneticilerin Müslüman olması onlar için yeterli sayılmaktadır. Halkımız da, bugüne kadar kısıtlanan dini yaşam konusunda yeniden özgürlüğe kavuşmak gibi bir rahatlığa kavuştuğuna inanmış olması sebebiyle, ülke yıkılsa bile umurunda olmayacak bir noktaya gelmiş bulunmaktadır.
Yüksek dinî hassasiyetleri sebebiyle Müslümanların gözü artık bir şey görmemektedir. Uzun zamandan beri dinî hayatı yaşama konusunda çeşitli yasaklarla karşılaşan Müslümanlar, bu defa bu yönetim sayesinde “özgürlüğü” yakalamış olduklarına inanmaktadır.
Ancak; rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun verdiği Roma örneğinde olduğu gibi, bu durum gerçekte büyük sosyolojik ve tarihî bir durumdur. Ve devletimizin geleceği açısından büyük tehlikeler doğurmaktadır.
Dinî hayatlarını yaşayamayan halk, devlete küsmüş olması sebebiyle, bir zaman gelip de düşman tehlikesi ile karşı karşıya kalan ülkesini artık savunmamaktadır. Çünkü yüksek dinî idealler insanlarda vatan algısını ortadan kaldırmaktadır. Devlet yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya kaldığında, devleti korumak üzere göreve çağrılan halk, devleti savunma görevine koşmamaktadır.
İşte aşağıdaki yazı bu konuyu araştıran bir yazıdır.
Şunu not etmeliyim: Türk milleti burada büyük bir oyun olduğunu anlayınca devletini her şeye rağmen savunacaktır. Önemli olan oyunu anlamaktır.
“Yazı çok uzun” demeyiniz, lütfen okuyunuz.
Kozmopolitan Müslümandan Vatansız Müslüman’a
Bidayetinde (başlangıcında) son derece vakur, hatalarında bile bir değer taşıyan, İstiklâl Harbi süresince fevkalâde bir vatanseverlik sergileyen İslâmcılık, zamanla, rejimle çatışmaya girmiştir ki, buna sebebiyet veren, bir İslâm devleti olarak doğan Cumhuriyet’in, milleti ile olan mukavelesini feshetmesidir. Ancak, İslâmcılık, ilerleyen süreçte laikliğe karşı olan muhalefetini bir husumete dönüştürerek uzun müddet devletin ele geçirilmesi fikrini taşımış, bu da yine zamanla, devletin hükmî şahsiyetine bir husumet hâlini almış. Beri yandan, milliyetçilik akımlarının da profanlaşması (romanlaşması) sonucunda oluşan boşluğun da olumsuz katkısıyla millî duruş sür’atle erozyona maruz kalmış ve bu erozyon ise İslamcılığın, İslâmcı etnikçiliklerin konsantrasyon (yoğunlaşma) merkezi olması sonucunu hâsıl etmiş ve zamanla bu da İslâmcılığın bir etnikçilik çöplüğüne dönüşmesine de yol açmıştır.
En nihâyet, 28 Şubat’ın yaratmış olduğu travma, İslâmcılarda, devletin ele geçirilmesinin imkânsızlığı şeklinde bir ümit kırıklığını yerleştirmiş, buna ilâveten, 28 Şubat’ın mütedeyyin insanlarda yaratmış olduğu “itme” duygusunun da beslemesi ile bu kesimde kozmopolitanlaşma hızla boy atmıştır: “Devlet” ve “vatan” gibi kavramların aşınmasına ve son limitinde radikal bir şekilde reddine varan işbu “Kozmopolitan Müslümanlık”, bir “vatansız Müslüman” tipini de yaratmıştır:
“İslâm’ın; iktidar, devlet ve vatan talebi ve emri olmadığı gibi, Müslüman’ın da devlete ve vatana ihtiyacı yoktur. İslâm, bütünüyle şahsî ve ferdî hayata ve cemaat düzeyine indirgenebilir. O hâlde, şahsî ve ferdî hayatında hürriyetini ve inancını yaşamasına ve bir tür ‘komün’ veya ‘getto’ gibi telâkkî edilen cemaat tarzı örgütlenmelerine müsamaha gösteren her ülke, hiçbir fark gözetmeksizin, onun vatanı, her devlet de, hiçbir fark gözetmeksizin, onun devleti olabilir”
Lûgat anlamı “yeryüzü vatandaşlığı” demek olan ve kadim kökleri çok eskilere, milât öncesi üçüncü binyıla kadar uzanan, Yunan Stoası’nda felsefî bir nitelik kazanan ve bilhassa devletin, vatandaşlarını dinî inançları dolayısıyla dışladığı hâllerde ortaya çıkan Kozmopalitanizm, en trajik örneklerinden olmak üzere, Roma İmparatorluğu’nun beklenmedik bir şekilde suratının üstüne yere çakılmasında oynadığı rol ile göstermiştir ki, son derece yıkıcı tesirler yaratmıştır. Çünkü, “belirli bir vatan” fikrini reddeden anarşist Emma Goldman’ın ifadesiyle, “vatanseverliği hürriyete yöneltilmiş bir tehdit” olarak görür ve ekstrem hâllerde, düşman evinin eşiğinden içeri girmeğe teşebbüs etmediği takdirde ona direnç göstermez.
Bu, Roma’da böyle olmuştu:
Asırlarca Hıristiyan vatandaşlarına sırf Hıristiyan oldukları için zulmeden Roma -sonradan her ne kadar bu dini resmî din hâline getirmiş olsa da- ile vatandaşlarıyla arasındaki kalbî bağ kopmuş idi. Öyle ki, 410 yılında Gotlar Roma’ya girdiklerinde sokaklardan dereler gibi kan akıttılar ama Hıristiyanlara dokunmadılar. Çünkü Imperium’u – Romana’nın çift başlı kartalı – kendileri için bir değer ve anlam ifade etmez bulan Hıristiyan Romalılar Gotlara, kendilerine dokunmadıkları sürece onlara karşı mukavemet etmeyeceklerini bildirmişlerdi.
Bu ülkenin omurgası, asıl taşıyıcı elemanı olan bu insanları kozmopolitanlaştırırsanız, yarın bunun bedelini ödeyemezsiniz. Çünkü kozmopolitanların intikamı korkunç olur. Zira anamız vatan, evlatlarından kan bedeli isteğinde vermeğe yanaşmazlar, babamız devlet çatırdamağa başladığında, “zaten benim devletim değildi ki” derler.
Nitekim işte şimdi bu gelenekten gelen bu ekip Türkiye’yi tasfiye ediyor. Öyle bir şekilde tasfiye ediyor ki, Türk halkı gözlerinin önünde oynanan trajediyi anlayamıyor.
Türkiye’nin durumu bu…
Son Yorumlar