Aylık Arşiv: Aralık 2017

Vicdanım Elvermiyor

Değerli dostlar,

 

Biliyorsunuz, iki adet yeni KHK (Kanun Hükmünde Kararname) yayınlandı. 695-696 sayılı KHK.lar.

 

FETÖ meselesinden dolayı yeni tutuklamalar yapıldı. Kış kıyamet günü, suçlu olup olmadıkları henüz belli olmayan insanlar sokakta aç susuz bırakıldı. (İki olaya şahidim. İstenirse onları da açıkça yazabilirim.)

Bu insanlar suçlu da olabilirler. Osmanlı devleti suçlu bulduğu memurlarını sürgüne gönderirken geride kalan ailelerine mağdur olmasınlar diye maaş bağlarmış.

15 Temmuz olayından sonra -ne hikmetse- devletin hassasiyeti arttı. Daha önce okullarına, yurtlarına, bankalarına izin verilen FETÖ kurumlarına, sistem içinde insanlar normal ilişkiler olarak girdi çıktılar. Bu müesseselerin açılışını yapan, ruhsatlarına imza atan, FETÖ’nin tertiplediği salon toplantılarında “Hocam, sıla hasretini biliriz, ülkene dön” diye ağıt yakanlar, hatta “Ne istediniz de vermedik” diyenler sütten çıkmış ak kaşık gibi tertemiz orta yerde duruyorlar. Devleti idare ediyorlar. Bir şekilde bu müesseselerle iltisaklı olmuş olanlar (bağlantı kuranlar) 15 Temmuz’dan sonra tutuklanıp, aylarca, yıllarca hapishanede tutuluyorlar.

Bu konuda iki dostum sürekli yazılar yazıyorlar. Buradaki haksızlığa dikkat çekiyorlar. Aman haksızlık yapmayın, aman hukuka dikkat edin diye uyarıyorlar.

Fahrettin Dağlı Üstadım aynen şöyle yazmış:

 

“Bakın şimdi size ilginç bir şey söyleyeceğim; Bugüne kadar yüz binlerce kişi ihraç edildi. Tayyip Erdoğan ve yakınındakilerin, bu ihraç edilenlerin hepsini tanıma, bilme, kendilerine isnat edilen suçları tartma, biçme imkanları olabilir mi?

Peki, kim bunları tespit edebiliyor ve suç takdiri yapıyor?

Daha ziyade ihbar müessesinin işletilmesi veya geçmişte şu veya bu şekilde bir yerlerle ilişki/iltisak içerisinde olma sebepleri üzerinden binlerce insan mağdur edilmektedir.

Hadi diyelim ki, müddeinin iddiaları dikkate değer… O zaman da her hukuk devletinde asıl olan, bu yerli veya yersiz suçlamalara karşı sanığa da kendisini savunma hakkı vermektir.

Nereden biliyorsunuz kesin suçlu olduklarını? Belki de makul savunmaları olacak? Ki kanaatim o ki yüz binlercesinin makul savunmaları olabilecek. Ama bunların hiç birine fırsat vermiyorsunuz.

İnsan bir haksızlık karşısında kaldığında, en azından şöyle bir umudu olabilir; mahkemeye giderim, hakkımı savunurum, bir mahkeme hakimi yanlış bir kararda bulunmuş olursa bir üst mahkemeye müracaat ederim ve orada belki benimle ilgili olumlu bir karar verilebilir. Ama şimdi, kişinin hakkını müdafaa edebileceği hiçbir makam bırakmıyorsunuz. İnsanları devletine, idare edenlerine karşı umutsuz ve biraz da nefretle dolduruyorsunuz.

Bu kadar haksızlık ve zulümle devleti nasıl ayakta tutacaksınız? Zulme meyletmenin bile cehennem ateşi ile karşılık bulacağı bir hakikat ortada duruyorken, bizatihi zulmün faili olmanın veya onu desteklemenin karşılığının ne olabileceğini düşünebiliyor musunuz?”

Değerli Üstadımın bu yazısını paylaşmıştım. Lütfen okuyunuz. Ben de çok manidar buluyorum. Devleti idare edenler şu anda bu konuda yanlış adımlar atıyorlar. Düştükleri hatadan uyanmalarını temenni ediyorum.

Ayrıca şunu da hatırlatmak istiyorum.

Toplumumuz içinde bu tutuklamalar sebebiyle küskün bir tabaka oluşmaktadır. Bu küskünlerin sayısı giderek artmaktadır. Bir yakınım tutuklanmıştı. Ablası ile konuştum. Aynen şunu söyledi: “Mikdat Bey, Menemşe romanınızda yazmıştınız ya! Rus askerleri gelip Ahıska’nın köylerinden insanları alıp götürüyorlar. Aynen bizimkileri de öyle alıp götürüyorlar!”

Bu ifadeye çok üzüldüm. Baktım ki çok bilenmiş. Devlete karşı öfke dolu. Böyle düşünenlerin sayısı toplumda daha da arttıkça yarın bu insanlar düşmana karşı vatanlarını savunmazlar. Bizden hatırlatması.

Size bir örnek vereyim:

Batı Roma İmparatorluğu’nu yönetenler, Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında dini hassasiyeti fazla olan insanlara dinlerini yaşama hürriyeti vermiyordu. İnançlı toplum: “Neden bize dinimizi yaşama fırsatı tanımıyorsunuz” diyerek devletlerine küsmüşlerdi.

İşte devletlerine küsen bu toplum, Got’lar Roma’ya saldırdıklarında kendi devletlerinden yana olmadılar. Vatanlarını savunmadılar. Düşmanları kapılarından içeriye girince kadar bir şeye karışmadılar. Ve Batı Roma İmparatorluğu burnunun üstüne yere çakıldı.

Toplumumuzu lütfen ayrıştırmayın. Küskün tabaka meydana getirmeyin. Kozmopolitan hale gelen bu küskün tabakanın intikamı yarın çok kötü olur.

Vicdanım elvermedi. Bu hatırlatmayı yapmak istedim.

Elbette bizden söylemesi.

Allah devletimize, milletimize zeval vermesin.

Selam ve muhabbetlerimle.

21. Yüzyıl Haçlı Saldırılarını Önlemenin Şartları

 

 

Hiç düşündünüz mü ülkemizin ve İslam âleminin problemleri neden bu kadar çoktur? Türk Milleti niçin Çin Seddi’nden Viyana’ya kadar uzanan topraklar üzerinde 2200 yıldır yaşama mücadelesi vermektedir? Bu engin, bu uçsuz bucaksız coğrafya üzerinde hâkimiyet kuran ve bu coğrafya üzerinde yaşayan bir düzineden fazla millete altın çağlar yaşatan, yüksek bir kültür ve medeniyetin sahibi bu millet, neden üç yüz yıldır buhranlarla karşı karşıyadır? Bu kadar ilerlemeden sonra, bu kadar büyük zaferlerden, mücadelelerden sonra Türk Milleti neden Anadolu Yarımadası’na çekilmek zorunda kalmıştır?

 

İslam coğrafyasının neden baştanbaşa emperyalist güçlerin kontrolü altında olduğunu, barış ve demokrasi kültürünün, insan haklarının, hatta hayvan haklarının en şiddetli bir şekilde savunulduğu günümüzde bizim coğrafyamızın insanı neden emperyalistlerin dipçikleri altında cehennem hayatı yaşamakta olduğunu hiç düşündünüz mü? Coğrafyamız neden adaletsizlik, zulüm, sefalet, yokluk ve cehalet altında inlemektedir?

 

Osmanlı İmparatorluğu döneminde yüz yıllarca bir arada yaşamış olan Doğu kültürünün mensubu milletler, imparatorluğun yıkılmasıyla dağılmıştır. Sistemli Haçlı saldırıları sonrası coğrafyamız lime lime edilmiştir. Batılıların kurmay aklı, ilmî metotları karşısında Doğu medeniyeti kendini savunamamıştır. Bu güne kadar da bu savunma gücünü hala elde edememiştir.

 

Endülüs’ü haritadan tamamen silen Batılı emperyalistler, Türk İslam coğrafyasını baştanbaşa istila etmek için 21. Yüzyıl Haçlı savaşlarını yeniden başlatmışlardır. Batı, bütün gücünü seferber ederek, Orta Çağ’da olduğu gibi yönünü yeniden Doğuya çevirmiş bulunmaktadır. Vaktiyle Papaların kışkırtmasıyla yirmi devletin birden Doğuya doğru harekete geçtiği gibi, bugün de aynı güçler yeniden harekete geçmiştir. Batılı emperyalistler bütün güçleriyle Doğunun üzerine fütursuzca yürüyor. Türk İslam coğrafyasının kontrolünü tamamen ellerine geçirmek isteyen, coğrafyamızı bütünüyle işgal etmek için planlar yapan, coğrafyamızı kan gölüne çeviren, Doğu medeniyetinin coğrafyasını baştanbaşa işgal eden Batılı güçlerin mutlaka durdurulması, geriye itilmesi gerekmektedir. Açıkça 21. Yüzyıl Haçlı savaşları yapan emperyalist güçlerin başlattığı bu kanlı işgalin kaldırılabilmesi için, Doğu medeniyetinin düşmana karşı direnme kültürünü yeniden kazanması gerekmektedir.

 

Emperyalist güçlerin önünde en büyük engel, tarihte olduğu gibi, yine Türk Milleti’dir. 1000 yıldır defalarca yapılan Haçlı saldırılarına Türk Milleti kahramanca direnmiştir. Kültür birliğimiz olan coğrafyayı yüz yıllarca Türk Milleti savunmuştur.

 

Türkiye Cumhuriyeti devleti bu görevi bu gün de yapabilir mi?

 

Türkiye jeopolitik ve Jeostratejik açıdan önem taşıyan büyük ve güçlü bir ülke. Bu büyüklüğe rağmen; Avrupa Birliği, ABD, NATO, Gümrük Birliği, Kıbrıs, Güneydoğu meselesi, Suriye meselesi ve benzeri bir düzine iç ve dış dinamik karşısında bocalıyor. Eski kuvvetli günlerimize sahip olmak için zaman zaman yaptığımız hamlelerin hiç biri sonuç vermiyor. Türk Milleti, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı sonrası  Haçlılar karşısında mağlup olmuş, geri çekilmiştir. Ve Türk Milleti emperyalizmin yeni saldırılarına  karşı direnme konusunda hala kararsız ve çözümsüz bulunmaktadır.

 

Türklerin, Batı emperyalizmi karşısında yüz yıllardır çözümsüz kalışının sebepleri artık bilinmektedir. Türk Milleti’nin kurduğu büyük devletlerin Türk İslam alemini bütünüyle kucakladığı dönemlerde Batılı güçler bu coğrafyada bir varlık gösterememişlerdi. 2200 yıllık Türk ilerleyişini Batı ancak 20. Yüzyılda durdurabilmişti. Türk ilerleyişinin durdurulması Türk İslam coğrafyasının bütünüyle sefalete düşmesine, coğrafyamızın tamamıyla emperyalizmin çizmeleri altında kalmasına sebep olmuştur.

 

Batılılar, kendi kültür ve medeniyetlerinin yayılması, kendilerine ait olduğunu düşündükleri Türk İslam memleketlerinin topraklarını geri almak için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamaktadır. İlimde, kültürde, sanayide ilerlemiş, her türlü buluşu da yaparak ellerine büyük fırsat geçirmiş bulunmaktadırlar. Her türlü saldırıyı yaparken aslında kendi topraklarını savunduklarını ileri sürmektedirler.

 

Bakınız Rene Grousset Batı medeniyetinin Haçlı saldırılarını meşru göstermek için nasıl bir analiz yapıyor: (Yılmaz Öztuna-Türkiye Tarihi-L.Empire du Levant, Sayfa 8-11)

İki asırdan fazla bir müddet zarfında (VII. Ve IX. Asırlar) Bizanslılar, Anadolu platosunu Arap istilalarına karşı olsun koruyabilmek için, sert bir mücadeleye giriştiler. Bu mücadele bugün biraz karanlıkta kalmış olmasına rağmen, Avrupa medeniyetinin istikbali için, birinci derecede mühim bir hadise idi. Eğer Bizans seddi yıkılsa idi ve Müslüman fethi 1453’te değil 673 veya 717’de gerçekleşse idi, henüz rüştünü idrak etmemiş olan Avrupa’nın hali ne olurdu? Hiçbir Rönesans hareketi mümkün olmaz, Avrupa, Yunan kaynağından kesilmiş bir vaziyette düşerdi. Bizans dahi, bir an acıklı savunma dakikaları yaşamış olmasına rağmen, X. Asırda, parlak medeniyetin beşiği idi; ordusunu düzenlemiş ve mukabil taarruza geçmişti. Bu mukabil taarruz, Nikeforas  Phocas, İoannes Tzimiskes ve II. Basileus ile, Kuzey Suriye’yi kazandı; büyük Antakya şehri, Urfa Mezopotamya’sı ve Ermenistan, bu Bizans fütuhatına dahildi. Bununla beraber bu yeni Roma fütuhatı, sağlam olmaktan ziyade parlaktı. XI. Asır ortalarında, birincisinden daha ağır olan ikinci Müslüman istilası karşısında çözüldü. Bu istila, Selçuklu Türklerinin fütuhatı idi. Araplar ancak Suriye’yi, Mezopotamya’yı ve Mısır’ı Yunanlılıktan kurtarmışlar ve yeniden Samileştirmişlerdi. Türkler ise, Küçük Asya’nın en büyük kısmını Yunanlılıktan ayırdılar ve Turanileştirdiler. 20 yıldan daha az bir müddet içinde, 1064’ten 1081’e kadar, Anadolu yarımadası, yeni bir Türkistan oldu. Avrupa’nın sınırları Ermenistan’dan Boğaziçi’ne çekildi. Türkler, İznik’te idiler. 1453, 1081’de gerçekleşiyordu. Batının müdahalesi, kaderi değiştirdi. Bozulan Bizans’ı takviye etmek, Asya’yı Avrupa’dan kazandığı yerlerden geriye itmek için Batı, harekete geçti. Bu, Haçlı Seferleri şeklinde tezahür etti. Demek istiyorum ki, Haçlı Seferleri, ne saf ideolojik bir teşebbüs, ne de fütuhat savaşları olarak telakki edilemez. Haçlı Seferleri, Asya’nın tehdidine karşı, Avrupa’nın savunma refleksini gösterir. Bu bakımdan, İskender’in teşebbüsüne ve Partlar’a karşı Trajan’ın, Sasanilere karşı Heraclius’un seferlerine benzer. Maksat Batı’nın müdafaası idi!

Batı ile Doğu arasındaki münasebetlerin tarihi, büyük ilerleme ve itilme hareketlerinin tekerrüründen ibarettir.

-Asya’nın ilerleyişi, Med harpleri ile durdurulur.

-Sonra Makedonya ve Roma karşı taarruza geçer.

-VII. Asırda Müslüman ilerleyişi vardır.

-X. Asırda Bizans’ın karşı taarruzu vardır.

-XI. Asırda Selçuklu Türklerinin ilerleyişi XII. asır HAÇLI SEFERLERİNİ  doğurur.

Osmanlı Türklerinin Bursa’dan Viyana’ya uzanan XIV.Asırdan XVII. Asra kadar olan ilerleyişi, 1912’de nihayet Edirne’ye kadar çekilmeleri ile neticelenir.

Yenilmiş ve Asya tarafından kıtasında tehdit edilmekte olan Avrupa, denizlerin hakimi olması yüzünden, Asya’ya karşı dönmek ve zararını telafi etmek imkanını bulmuştur”.

 

Evet, Doğu ve Batı medeniyeti arasında Milattan önceki yıllardan beri saldırılar, savaşlar, gel-git olayları hep yaşanmıştır. Toplumlar, “ileri gitmek” veya “geri çekilmek”, düşmanlarını yok ederek kendi medeniyetlerine daha geniş yaşam alanları kazandırmak, düşman tehlikesini ortadan kaldırmak için tarih boyunca savaşmışlardır.  Bu tablo yukarıdaki alıntıda aslında çok güzel dile getirilmiştir. Toplumların bu türlü tarihi gel-git faaliyetleri bu günde birebir yaşanmaktadır.

 

Görüldüğü üzere Türk Milleti’nin Anadolu’yu vatan yapma teşebbüsünü Batı, Haçlı Seferleri ile kırmak istemiştir. 11. Yüzyılda başlayan Türk ilerlemesini Batı ancak 20. Yüzyılda durdurabilmiştir. Türk Milleti’nin ilerleyişinin durdurulabilmesi ancak, Türklerin Doğudan darbe alması ile mümkün olabilmiştir. Moğol istilası, Ankara Savaşı, Türk İran savaşları sürekli Batılıların işine yaramıştır. Çünkü Doğudan darbe almayan Türkleri Batı asla yenemezdi. Ve hazindir ki günümüzde de Doğudan aynı darbeleri almaya devam ediyoruz. Batının, PKK problemini sürekli gündemde tutması, PKK ve benzeri terör örgütlerinin Batı tarafından sürekli desteklenmesinin amacı Türk Milleti’ne doğudan darbe vurmaktır.

 

Batı, yüzyıllarca tebaamız olarak bizimle birlikte yaşayan azınlıkları da çok güzel kullanmıştır, halen kullanmaya devam etmektedir.

 

Batı’nın Kıbrıs politikası, Ermeni politikası, Kürt politikası ve Arap Baharı adı altında İslam coğrafyasının bütününü hedef olarak yürüttüğü siyasî ve askeri harekâtının asıl ve nihaî hedefi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir.  Ve en önemlisi; Balkanlarda vaktiyle bizim tebaamız olarak yaşayan, bugün de bizimle kültürel bağları bulunan, mutlaka bu bağların devam etmesi gereken Bosna-Hersek, Makedonya ve Batı Trakya’daki toplulukların zamanla asimile edilerek bizden koparılmak istenmesi, Türkiye’nin Batıdan da kuşatılması anlamını taşımaktadır. Batı’nın, tarihi süreç içinde yürüttüğü bu yeni manevralarının mana hedefi artık anlaşılmış olmalıdır.

 

– Nasıl önce Asya’nın saldırısı Med savaşları ile dengelenmiş ve akabinde Makedonya ve Roma karşı taarruza geçmişse,

– Nasıl yedinci yüzyıldaki Müslüman ilerleyişini Bizans kesmiş ve karşı taarruza geçmişse,

– Nasıl Selçuklu ilerleyişini HAÇLI SEFERLERİ durdurmuşsa

– Ve nasıl Osmanlı ilerleyişini yine HAÇLI SALDIRILARI ve Batı ittifakı durdurmuşsa;

bugün de “tarihsel ve toplumsal gel-git olayı” nın yeni bir süreci aynen yaşanmaktadır. Daha açık bir ifade ile Batı, Osmanlı ilerleyişini durdurup Osmanlı’yı Edirne’ye geri çekilmeye mecbur ettikten sonra, şimdi de kendi güvenliğini sağlamak için karşı taarruza geçmiş bulunmaktadır. Bunu böyle anlamak ve yorumlamak gerekir. Batının bu hedefini anlamak, yorumlamak, karşı tedbirleri almak hem Türk Milleti için, hem de İslam âlemi için hayatî önem taşımaktadır. Çağımızda halen yaşanan sıcak ve soğuk savaşların elbette bir hedefi vardır. İşte bu tarihi manayı ve mesajı alamayan toplumlar ve onların yöneticileri, farkında olmadan kendi ülkelerinin mukadder sonunu hazırlamış olmaktadırlar.

 

Türk ve İslam âleminin idarecileri, elitleri, aydınları muhakkak surette Batının halen yürüttüğü 21. Yüzyıl Haçlı saldırılarının hedefini anlamalıdır. Haçlıların hedefindeki Doğu medeniyetinin bütün idarecilerinin hain ve satılmış olduklarını düşünmüyorum. Sadece toplumsal geri kalmışlık, siyasî iradesizlik, ne yapacağını bilememenin şaşkınlığı içerisinde bulunmaktadırlar.

 

Bu sorun Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin liderleri, aydınları için de geçerlidir.

 

  1. Yüzyıl Haçlı saldırıları karşısında, özellikle Türk Milleti’nin, içinden mutlaka çağı yeniden yorumlayacak liderleri çıkarması gerekmektedir. Lider deyip geçmemek gerekir. Fatih olmadan İstanbul’un fethini, Mustafa Kemal olmadan İstiklal Savaşı’nı hayal edemezsiniz.

Haçlı saldırılarının mana ve hedefini anlayacak, bu savaşlara en seri ve en ideal şekilde toplumunu hazırlayacak, kaçınılmaz şekilde Haçlıların muhatabı olan coğrafyamızın bütün toplumlarının bu savaşları göğüsleyecek şekilde yeniden organize edecek yeni liderleri arasından çıkarması şarttır.

 

Türkiye Jeostratejik Oyuncu Olabilir Mi?

 

  1. Yüzyıl Haçlı saldırılarını önlemek için Türkiye Cumhuriyeti Devleti mutlaka “Jeostratejik oyuncu” olmalıdır. Batının tehdidi altındaki bütün Türk İslam âleminin önünde “oyun kurucu” bir devletin bulunması şarttır. Bu devlet Türkiye’den başkası olamaz.

 

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra bu coğrafyadaki hâkimiyet Batının eline geçmiştir. Batı, bütün enerji kaynaklarının denetimini eline almıştır. İdaresini eline geçirdiği ülkelerde işleri yolunda gitmiştir. Ama idaresini eline geçiremediği yerlerde savaş çıkarmakta, kan akıtmaktadır. Bu şekilde denetimi sağlamaya çalışmaktadır. Afganistan’da, Irak’ta, günümüzde Suriye’de sürdürülen savaşın anlamı budur. Afrika kıtasının Müslümanların yaşadığı bölgelerinde sürdürülen savaşların anlamı budur. Ve bu savaşlar gelecekte İran’ı, Pakistan’ı, çok daha önemli olarak da Türkiye’yi de içine alarak büyüyecektir.

 

Gerçekten de Türk İslam âleminde “oyun kurucu” güç henüz yoktur. Osmanlı Devleti’nin varlığının sona ermesiyle İslam âlemindeki dağınıklık had safhaya çıkmıştır. Sınırları cetvelle çizilen bölgemiz ülkelerinin bütün kurumları kırılgan olmuş, zayıflamış, aydın kesimin yaratıcılığı bastırılmıştır. Halkın birliği parçalanmış, etkili sivil toplum kuruluşlarının bazıları saldırgan emperyalist ülkelerin kontrolüne girmiştir. Osmanlının liderliğini kaybetmekle İslam âlemi paralel olarak yaygın bir durgunluk dönemine girmiştir. Batıdaki pervasız, cazip, sınır tanımayan yaşam tarzı, bizim coğrafyamızın insanının itikadını da zayıflatmıştır. Artık kişisel olarak insanlarımız zevklerinin inanılmaz esiri olmuş ve bu sebeple hiç kimse hayatını sınırlamak istememektedir. Böylece seçkinci aydınların popülist yaklaşımları artmaktadır. Emperyalist dünyanın kamçıladığı tüketim hırsı, şehvet düşkünlüğü vatan sevgisini çürütmekte, inançları zayıflatmakta ve insanlığı sürü haline getirecek şekilde her türlü manevi yaklaşımdan yoksun bırakmaktadır. Hayatlarını seve seve vatanları uğruna feda edebilecek olan bizim insanımız bile dünyevileşmekten kendini alamamaktadır.

 

Aydın kesim; üretici olmaması, kendisine ayrıcalık istemesi, gittikçe fikren sığlaşan halk kesimlerinin isteklerine göre kendilerini tanımlamaları, halkın isteklerine göre nabza şerbet vermeye başlamaları, Türk Milleti ve diğer Müslüman milletlerin kendilerini siyasi olarak nasıl tanımlayacakları konusunda tereddütler doğurmaya başlamıştır. İslam âleminin aydınları, Batının yaşadığı ve devamlı olarak bütün dünya insanlığına sunduğu modernizm ile Batının bizzat yaşadığı güncel deneyimleri kendi düşünce aleminde bir türlü mezcedememiştir. Batı medeniyetini ve Batının stratejilerini kavrayamama, böylece İslam dünyasının geleceği ile ilgili belir-sizlikleri artırmaktadır. Doğu kültürünün aydını Batının hâkimiyetinin nasıl aşılacağı konusunda ilmi arayışları denemeden, derin tefekküre girmeden, dogmatik, demagojik yollara sapmaktadır. Bazen de uzun süren propaganda sonucunda Batının değerlerini modernizm olarak görüp, bu değerleri ister istemez içine sindirerek kendi toplumu tarafından tanınmaz hale gelmektedir. Çünkü küresel iletişim araçlarını kendisi bulmadığı için bu araçları bulan ve iyi kullanan Batı kültüründen beynine darbe yemektedir. Böylece kendisindeki emperyalizm yanlısı değişimi anlamakta güçlük çekmekte ve zamanla Batının uyguladığı kitle eğitimine yenik düşüp, farkında olmadan Batılılaşmaktadır. Özellikle Türkiye aydınının bu prototip davranışı Türkiye Cumhuriyeti’ni Batı karşısında tecrit etmekte ve kendi ülkesini geri bırakmada çok olumsuz bir rol oynamaktadır. Hâlbuki Batı karşısında vaziyet alabilecek en keskin kültür Türk aydınının kültürü ve en tecrübeli kültür Türk milletinin kültürüdür. Haçlı saldırılarını göğüsleyecek çapta tarihî, siyasî, askerî birikim Türk Milleti’nde vardır.

Halen, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yere ve zamana göre tespit ettiği güçlü, bağımsız, egemen ve bölgesine hakim olacak şekilde geliştirdiği stratejileri var mıdır? Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti Jeostratejik oyuncu olabilir mi? Bunun hazırlıkları var mıdır? Böylesine büyük bir potansiyeli taşımasına rağmen, Türkiye yöneticilerinin zaafları devletimizin 21. Yüzyıl Haçlı saldırılarını göğüslemede gerekli hazırlığı yapmasında büyük engel teşkil etmektedir.  Bir devletin elbette müttefiklere ihtiyacı vardır. Ancak, Türk İslam âleminin öncüsü bir millet olarak, seçtiğimiz Batılı müttefiklerle, deniz aşırı müttefiklerimizle, gerçekten ortak paydalarımızın, ortak menfaatlerimizin olup olmadığını liderlerimiz henüz tam olarak anlamış değildir. İlişkilerimiz daima kuvvetli müttefik karşısında ikinci planda kalan, ne istenirse kusursuz bir şekilde emre amade olan, idarecilerimizin kuvvetli müttefiklerin idarecilerini kutsadığı, azatsız emir erleri haline geldiği bir ilişkiler zinciri içinde sürdürülmeye devam etmektedir. Bu da devletimizin Jeostratejik oyuncu olması sürecini uzatmaktadır.

 

600 yıl Avrasya’yı idare eden Türk Milleti’nin 300 yıllık geri çekilişinden sonra şimdi, 21. yüzyılda gerçekten zengin, kalkınmış, kuvvetli müttefiklerin, büyük savaşların galip devletlerinin tasallutundan kurtularak kendisine yeni bir perspektif çizme imkânına sahip olması mümkün müdür? Türkiye Devleti, tarihteki “Kural Koyma” nöbetini yeniden devir alabilir mi?

 

Bağımsız, egemen ve büyük devlet olma stratejisi izleme, büyük müttefiklerin, ideolojik hedefleri olan kuvvetli müttefiklerimizin ve komşularımızın kural tanımaz hedeflerini boşa çıkarma konusunda devlet ricalimizin yeterli kabiliyet, kapasite ve hür iradeleri henüz bulunmamaktadır. Türk İslam âleminin liderleri henüz bu tarihî görevin manasını kavrayamamışlardır.

 

Netice olarak şunu ifade etmek gerekir: Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve İslam aleminin liderleri, Arap Baharı veya başka adlar altında yürütülen 21. Yüzyıl Haçlı saldırıları karşısında uyanıp hatalarını terk etmesi ve bu saldırıları göğüsleyecek yeni tedbirler alması ile bağımsızlıklarını sağlayabilirler. Geleceğimizi ancak böyle kurtarabiliriz.

İnanıyorum ki, öncelikle Türk Milleti, Batılıların bölgemizde yaptığı kuşatmayı yaracaktır. Bu orantısız kuvvet dengesi karşısında yeni dengeleri Türk Milleti mutlak surette kuracaktır. Batılı emperyalistler, yeni kural koyucu olarak, yeni STRATEJİK OYUNCU olarak Türk milletinin tarihin sahnesine çıktığını anlayacaktır. Beş bin yıllık mazisi olan Türk Milleti’nin toprakları üzerinde egemen olunamayacağını anladığında Batı için çok geç olacaktır.

Türk milletinin, sabrını ve suskunluğunu zayıflığına yorumlayan düşmanları her zaman pişman olmuşlardır.

 

  1. Yüzyıl Haçlı saldırılarını önlemede öncelikle alınması gereken tedbir önerilerimizi aşağıda sunuyoruz.

 

  • Türk Milleti’nin 1000 yıllık Avrupa (Batı) politikası incelenmeli ve ona göre yeni stratejiler belirlenmelidir. Türk Milleti’nin “devlet geleneği” iradesi asla kaybolmamalıdır.

 

  • Batı, Avrupa Birliği politikaları ile “Pan Europa” stratejileri uygulamakta ve Türkiye’nin kaderini yeniden tartışma konusu yapmaktadır. Bu yeni tartışma Türkiye topraklarında değil Avrupa’da yapılmalıdır. Türkiye’nin 21. yüzyıl Haçlı seferini Anadolu topraklarında karşılama politikası yanlıştır.

 

  • Türkiye’nin her konudaki zaferi bütün İslam alemini, Balkanları, Kuzey Afrika’yı ve Orta Asya’yı bugün de sevindirir. Adımlar buna göre atılmalıdır. Yeni ittifak arayışlarına buna göre girilmelidir.

 

  • Strateji belirlerken, “vatanın savunulması” ve sömürgeci Batı dünyasına karşı “topyekün duruş” esas alınmalıdır. Bu, öncelikle kendi kültür ve medeniyetimizin aşkla, sevgiyle, heyecanla ve imanla benimsenmesi ile mümkündür.

 

  • Vaktiyle Papaların kışkırttığı Avrupa nasıl ittifak halinde Haçlı Seferleri’ne katılmış ve bu ittifaklar milletimiz tarafından bozulmuş ise şimdi de Batının tüm ittifaklarını bozmak şarttır. Batının yapacağı yeni “kutsal ittifaklar” önlenmelidir. Bu açıdan bakıldığında Vatikan ile Fener Patrikhanesi’nin ittifakını önleyememek devletimiz için büyük zaaf olmuştur. Batı, yeni “yüz yıl savaşları” ve “otuz yıl savaşları” yaparsa Türkiye Cumhuriyeti Devleti rahat nefes alabilir. Bunun en basit bir askeri prensip olduğu unutulmamalıdır. Batının iç savaşlara sürüklenmek için birçok sebebi vardır. Aralarında derin çatlaklar vardır. Bu unutulmamalıdır.

 

  • “21. yüzyıl Haçlı seferi sadece ideolojik bir teşebbüs ve Anadolu’yu zapt etme gayreti değildir”. Doğu kültürlerinin tümünü imha etme ve Avrupa’nın savunmasını ve güvenliğini sağlama gayretidir. Bunu gözden uzak tutmamak gerekir.

 

  • Batı, yüzyıllarca doğu bölgemizde bize karşı müttefikler bulmuştur. Bu gün de bulmaktadır. Batının bizim bölgemizde, bizim kültür havzamızın milletlerini bize karşı kullanmaktadır. Bu ittifaklar da kesinlikle önlenmeli, bozulmalıdır. Doğudaki halklar uyandırılmalıdır. Kendi milletimizin çocukları dahi Batı ile ittifak halindedir. Devlet bu kadar aciz olamaz, kendi çocuklarını düşmanın safına itemez. Bu hata öncelikle ve önemle telafi edilmeli, Türk Milletinin, doğulusu ve batılısı ile tek vücut bir millet olduğunu dost-düşman bütün dünyaya göstermelidir. Devlete küskün, kozmopolitan bir topluluk meydana getirmemelidir. Unutulmasın ki Batı Roma Devleti böyle bir kozmopolitan bir topluluk meyana getirmesi sebebiyle yıkılmıştır.

 

  • Asya’dan tehdit edilmeyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Birleşmiş Avrupa tarafından kesinlikle yenilmeyeceğini” tarih göstermiştir. Bu sebeple öncelikle Asya’dan gelebilecek tehdit ve ihanetleri önlemek gerekir.

 

  • Fatih Sultan Mehmet Han, 20 devletle birden savaşa girmiş, galip çıkmıştır. Hepsini yenmiştir. Düşmanlarının hepsiyle harp halinde olduğu halde, birleşmelerine meydan vermedi. Bu prensip bugün de devlet politikası olarak uygulanmalıdır.

 

  • Çağımızda; modern, hiçbir gücün bilmediği, görünmez, üstün bir silah teknolojisine sahip olmadan itibarlı bir devlet olmanın, caydırıcı güç olmanın imkânı yoktur. İstanbul’un fethi, Otlukbeli, Çaldıran, Mohaç ve Preveze savaşlarında kullanılan silahların o gün arz ettikleri hayati önemi bugün de anlamalıdır. Düşmanın sabit toplarla savaştığı dönemde Türk Milleti topu 360 derece döndürerek savaşıyordu. Düşman henüz bunu bilmiyordu. Bugün bu tip tedbirlerin alınması, Anadolu’nun savunması için, Haçlı saldırılarının önlenmesi için şarttır. Bizim milletimiz bugünün önemli, caydırıcı silahlarını üreteceklerdir, bulacaklardır. Buna inancımızın tam olması ve teşvik edilmesi gerekir. Nükleer santralleri bir an önce kurmalıyız. Türkiye Devleti’nin bütün devletlerden önce bunu yapmaya hakkı vardır, buna mecburdur. Yemeyip içmeyip üstün teknolojilere mutlaka sahip olmamız gerekir. Mutlaka yüksek teknolojiyi kurup kendi silahlarımızı üretmenin yollarını bulmalıyız.

 

Bu konuda, devleti yeniden “ihya” eden, orduyu modernleştiren, donanmayı yükselten bazı Osmanlı padişahlarının (Sultan Abdülaziz) “hal” edildiğini dikkate alarak hareket etmek gerekir.

 

  • Türkiye Devleti’nin başında, Haçlı saldırılarının hiç bitmeyeceğini bilen idarecilerin bulunması şarttır.

 

  • Orta Doğu’nun yeniden tanzimi Batılıların eline bırakılamaz. Burası Türk Milleti için hayati önem taşıyan bir bölgedir. Bu bölgenin koordinasyonu Batılılara değil, Osmanlılar döneminde olduğu gibi, şimdi yine Türk Milleti’ne ait olmalıdır.

 

  • Öncelikle Devletin içine düştüğü çıkmazları, bozulan müesseseleri bir bir ve çok acil olarak düzeltmek gerekmektedir. Yavuz Sultan Selim’in ve IV. Murat’ın aldığı tedbirler bu açıdan bakıldığında çok önemlidir ve örnek olmalıdır. Bir suikastla bütün müesseseleri sarsılan, neredeyse çökecek halen gelen, pamuk ipliğine bağlı bir devlet görünümü vermek son derece yanlıştır. Ajanların, provokatörlerin, bazı köşe yazarlarının ipe sapa gelmez değerlendirmeleri sadece bir “fikir özgürlüğü” anlamında dikkate alınmalıdır. Türk Milleti’nin bunlara itibar etmemesi gerektiği değişik vasıtalarla ilan edilmeli ve gerekirse devlet aleyhinde olanlar teşhir edilmelidir.

 

  • Doğu, tarihinden getirdiği bütün mirasını yediğini ve artık harekete geçmek gerektiğini bilmelidir. Bunu,  Doğu alemine bir şekilde anlatmanın, Türkiye Cumhuriyeti’nin en asli ve tarihi görev ve sorumluluğu olduğu unutulmamalıdır.

 

  • Türk Milleti’nin aydını, zaaflarını, çekingenliklerini, ezikliklerini yenmeli, Batılılar karşısında düştüğü kompleksi atmalıdır. Batı kültür ve medeniyetine aşık olmaktan vazgeçip kendi değerlerini yüceltmenin yollarını aramalıdır. Türkiye elitleri şaşkın davranmamalıdır. Şaşkın davranmanın zamanı değildir.

 

  • Devlet adamı yetiştiren üniversiteler ve bir METODOLOJİ ENSTİTÜSÜ mutlaka kurulmalı ve o kurumlarda Türk Milleti’nin hedefleri gelecek nesillere tarihi bir perspektif anlayışı içinde aktarılmalıdır. Bu enstitülerde, kendi medeniyetimizin doktrin ve metotları ilmi manada işlenmelidir. Türk Milleti’nin mukadderatını değiştirecek fikrin öncüleri, düşünürleri mutlaka yetiştirilmelidir.

 

  • Günümüzde “ekonomi” en büyük silah olarak kullanılmaktadır. Tarım ülkesi olan Türkiye Devleti’nin buğdayını dahi ithal etmesi bu savaşın hangi kertelere geldiğini göstermesi bakımından önemlidir. O halde, ekonominin iyileşmesi ve gayri safi milli hasılanın yükselmesi çok önemlidir. Bunun için ne kadar gayret gösterilse azdır. Yurtdışından genetiği bozulmuş tohumu dahi ithal eden Türkiye Devleti’nin, geleceğin büyük devleti olması ihtimali asla yoktur.

 

  • Zengin maden yataklarımızın kullanılması aslında son derece stratejik bir meseledir. Kendi madenlerimizin nasıl kullanılabilir hale getirilebileceği mutlaka araştırılmalıdır. Yer altında yatan servetimizin bizi tarihin yeni ufuklarına büyük devlet olarak taşıyacağı ve düşündüğümüz “Tarihe verilen randevuya – Kızıl Elma’ya” Türk Milleti’ni ulaştıracak potansiyel servet olduğu unutulmamalıdır.

 

  • Yıldız savaşlarına hazırlanmayan bir Türkiye Devleti’nin geleceğin büyük devletleri arasına girme şansı yoktur. Bunun için özellikle bilgi teknolojisini, veri tabanlarını, işletim sistemlerini kendimiz kurmalı, programları kendimiz yazmalı ve yabancı teknolojilere bağımlı olmaktan kurtulmalıyız.

 

  • Ve çok daha önemli olarak; Türk Milleti’nin evlatlarının, kendi devletine olan güven ve bağlılığının asla sarsılmamasına dikkat etmelidir. Kendi kültür ve medeniyetimizin propagandası –şartlar ne olursa olsun- bir an bile kesilmemeli, Türk Milleti’nin çocukları yabancı medeniyetlerin kültür emperyalizmine maruz bırakılmamalıdır.

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Jeostratejik Oyuncu olması ile İslam alemine öncülük etmesi bu coğrafyanın çok önemli bir mecburiyetidir. Türk aydınının önümüzdeki yeni çağa damgasını vuracak politikaların, sosyal sistemlerin oluşması konusunda yöneticilere dünya kadar doküman sunması gerekmektedir. Unutulmamalı ki, İttihat Terakki’nin başarılı olamamasının yegâne sebebi, önlerinde bir “aydın kadro” nun olmaması idi.

 

Son söz:

 

“VE BİZİM ORDUMUZ MUTLAKA GALİP GELECEKTİR” Saffat Suresi, 173

 

 

 

 

Kudüs Sorunu İle İlgili Düşüncelerim

Kendimde Devlerin Gücünü Hissediyorum

          İsrail devletinin kurucusu Theodore Herzle’e.

 

1853-1856 yılları arasında yapılan Kırım Savaşı’nın çıkış sebebinin Kudüs olduğunu biliyorsunuz.

Rusya, Osmanlı Devleti’den her üç büyük dinin kutsal saydığı Kudüs’ün kontrolünün kendisine verilmesini ister. Bunun için Prens Mençikof başkanlığında bir heyetle Osmanlı Devleti’ne nota verir. Osmanlı yöneticileri bu notayı uzun süre müzakere ederler. Ve sonunda nota reddedilir. Bunun anlamı; Kudüs’ün kontrolünün Rusya’ya verilesinin reddedilmesi idi.

 

Nota reddedilince Rusya Romanya cephesinde Tuna Nehri’ni geçerek Osmanlı topraklarına asker çıkarır. Savaşı başlatır. Balkanlardaki Osmanlı ordusunun komutanı Müşir Ömer Paşa Ruslara şiddetle karşı koyar ve Rus Ordusu’nu Tuna’nın doğusuna atmayı başarır. Ruslar bu defa, Osmanlı Devleti’nin yumuşak ve zayıf karnı olan Kafkaslardan aşağı inmeye çalışır. Abdurrahman Paşa, halka, kılıcına ve üniformasına dokunulmaması kaydı ile Kars şehrinin anahtarını Ruslara verir.

Bu durum karşısında Osmanlı yönetimi Batı ittifakına ihtiyaç duyar. Bunun için tehlikenin büyüklüğünü Batılı devletlere anlatmalıydı. Birkaç ticaret gemisini askerî renge boyayıp, donanma sanılsın diye Sinop limanına, Ruslara yem olarak bırakırlar. Rus donanmasını Osmanlı donanması sandığı bu filoyu batırmak için bombalamaya başlar. Tabii ki gemileri batırır. Sinop’ta yaklaşık 2000 kişi şehit olur.

Rusların bu saldırısını Batıya anlatan Osmanlı yönetimi, Fransa’nın ve İngiltere’nin desteğini alır. Fransa kralı İngiltere’yi savaşa girmeye ikna eder. Batılı ülkelerin amacı Rusların Akdeniz’e inmesini engellemektir.

Ve öyle olur. Osmanlı-İngiliz-Fransız ittifakı Rusları geri atar. Rusların Akdeniz’e inme hevesi gerçekleşmez.

 

Sorunu Paris Konferansı’nda çözerler.

 

Bu tarihi olayı hatırlatmamın sebebi yine Kudüs tabii ki…

Bir 1853 yılında Kudüs’ü Ruslar istemişti. Şimdi Amerika Birleşik Devletleri istiyor. İsrail adına istiyor.

Anlaşılacağı üzere bu çok büyük tarihi bir sorundur. Hem de en büyük müttefikimiz olan ABD bugün bizden mukaddesatımızı istemektedir.

 

Türkiye’nin 1940’lı yıllarda “İkili Anlaşmalar” imzaladığı, ittifakına girebilmek uğruna Kore’ye asker gönderdiği, başlangıcından beri bütün düşmanlarımızla ittifak yapan, onlara silah veren, Muavenet gemimizi vuran, ülkemizdeki bütün ihtilallerin baş organizatörü olan, FETÖ harekâtının mimarı, 15 Temmuz darbe girişiminin baş aktörü olan, dünyanın en büyük hegemonik gücü ABD, bütün İslam âlemini ayağa kaldıracak yeni bir karar aldı. İsrail’deki büyükelçilik binasını Kudüs’e taşıyacak! Bunun anlamı Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımak!

 

Doğal olarak Türk Milleti’nin çocukları bu karar karşısında infiale kapılmış bulunmaktadır. Halen Türkiye’de ve tüm İslam âleminde protestolar devam etmektedir.

 

Kurulduğu günden beri hemen hemen dünyadaki bütün savaşlarda yer alan, gerektiğinde Rusya ile Çin ile Avrupa Birliği ülkeleri ile anlaşabilen ABD, dünyada büyük bir hegemonya kurmuştur. Ortadoğu’da, Balkanlar’da Büyük İsrail Devleti kurmak için mücadele etmektedir. Bugün büyükelçiliğini Kudüs’e taşımak istemesinin sebebi yine büyük İsrail Devleti meselesidir.

 

 

Neden İsrail?

 

Neden dünyanın her yerinde yeni İsrail’ler? Neden Irak, Kosova yeni İsrail olacak! Medeniyetler çatışacak ve petrol coğrafyası mı denetim altına alınacak? Neden?

 

Bu satırların okuyucuları bu soruların afakî sorular olmadığını hemen anlayacaklardır. Türk Milleti “Neden İsrail” sorusunun cevabını çok iyi bilmektedir.

İnsanın, dünyamızın bugünkü süper gücünün böylesine fantastik ideallere vasıta olduğuna inanası gelmiyor. Ancak; bu üstün teknolojinin beyni, bu beynin arkasında yatan düşünce, dünya düzeninin nasıl olacağı, kullandığı sınırsız sermaye, kullandığı askeri güç, Birleşmiş Milletler, IMF, Dünya Bankası, NATO gibi önemli kurumlara olan hâkimiyeti ve bütün dünyada sağladığı hegemonya gösteriyor ki, evet, gerçekten İsrail, gerçekten aslında iki bin yıllık mistik Tevrat şeriatı! Ve bu muharref Tevrat şeriatı düşüncesinin dünya hâkimiyeti! Bütün insanlığın sürü, ama kendilerinin efendi olduğu dünya hâkimiyeti! İşin ucunu getirip getirip İsrail’e ve tabii Siyonizm’e bağlamak fantezi değildir. Başlangıcından beri insanlığın yaşadığı inkılâpların, ihtilallerin ve savaşların hemen çoğunda bu düşüncenin damgasını bulmak mümkündür.

 

Yahudi ideallerinin tarihteki birçok olaya damgasını vurduğu gibi, günümüz dünyasında da etkisi aynıdır. Olaylar detaylı analiz edildiğinde, çatışmaların kahramanları birebir araştırıldığında görü-lecektir ki, gerçekten dünyamızdaki emperyalizm bugün ABD tarafından, o da Siyonizm tarafından sevk ve idare edilmektedir.

 

ABD’nin dünya hegemonyasını elinde tutmak istemesinin sırrı burada gizlidir! Yahudi mistisizmini anlamadan emperyalizmin gerçek mana ve hedefini anlamak mümkün değildir. Dünya insanlığının, bu “mana ve hedefi” anlamadan emperyalizme karşı mücadele edebilmesi hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Amerika Birleşik Devletleri halklarının bu olup bitenlerin manasını anlaması, neden ülkelerini bir avuç Yahudi’nin idare ettiğini, neden aç ve sefil yaşadıklarını, neden dünyanın her tarafında yapılan savaşlarda kendi çocuklarının ölüp gittiklerini anlamaları ise hiç mümkün olmayacaktır. Amerika Birleşik Devletlerini bir avuç insan, pek az bir zekâ idare etmektedir. Bu bir avuç insan ise dünyayı! Aslında dünyayı idare eden Yahudilerden başkası değildir. Siyonizm’in ve bugünkü İsrail’in kurucusu Theodore Hertzle aynen şöyle söylemektedir:

 

         “Gerçi çok hayret verici bir şeydir ama ortada bir hakikattir ki, dünyayı pek az bir zekâ idare etmektedir.”[1]

 

Dünyayı pek az bir zekâ idare etmektedir! Vaktiyle Filistin topraklarından yer isteyerek İsrail devletini kurmaya çalışan, bunun için “aslanın ölmesini bekleyen” (Osmanlı Devleti’nin yıkılmasını) Yahudilik bunu başarmıştır. Şimdi ise eline geçirdiği ABD gibi çok büyük bir güçle bütün dünyayı hegemonyası altına almaya çalışmaktadır. Ama bir farkla, artık Theodore Hertzle döneminin büyük devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasını beklemek gibi bir mecburiyet yoktur. Yani “aslanın ölmesini” beklemek gerekmiyor artık. Şimdi aslanın yerine ikame edilen devletçikler birer birer yok edilerek yola devam edilmeye çalışılıyor. Bunun için, şu anda yüksek teknolojiyi elinde bulunduran, dünyanın bütün zenginliklerine hâkim olan ABD’den daha uygun bir vasıta olamazdı. Amerikan halklarının servetinin nasıl soyulduğunu ve kendi idealleri için kullandıklarını aşağıdaki düşünceler ifade etmektedir.

Yine Theodore Hetzel’den okuyalım:

 

         “Eğer paraya yapışmışsak bunun sebebi paraya yapışmaya mecbur edilişimizdir. Öte taraftan da her an servetimizin yağma edileceği endişesini taşıdığımız için servetimizi saklamak ve kaçırmak yollarını düşünmüşüz. İşte bizim parayla münasebetimiz böyle doğmuştur.

 

         Biz halktan parayı sızdırıyoruz. Sonra onu bizden çalıyorlar. Bu sebeple, ıstıraplarımız, çektiklerimiz bizi çirkinleştirmekte ve daha önce asil olan karakterimizi bozmaktadır. Zira biz de bir zamanlar memleketlerini silahlarıyla korumasını bilen bir millettik. Ve muhakkak ki çok sağlam bir millettik, zira iki bin senedir katlediliyoruz ama imha edilemiyoruz.”[2]

 

Osmanlı Devleti’nin yıkılması ve Filistin topraklarında bir İsrail Devleti’nin kurulması için çok uğraşan İsrail’in kurucusu Theodore Hertzle, bu düşüncesini iman haline getirmiş ve şunu söylemişti:

 

Kendimde devlerin gücünü hissediyorum.[3]

 

İki bin yıldır mücadele eden, önce Nil’den Fırat’a uzanan toprakları elde ederek, daha sonra da bütün dünyayı hâkimiyeti altına almaya, Tevrat Şeriatını dünya milletlerinin temel inancı haline getirmeye çalışan Yahudilik, işte şimdi tam manasıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin idaresini ellerinde bulundurmakta ve bu ülkeyi dünya hegemonyası için kullanmaktadır.

 

Bu durumda Amerikalıların şu önemli soruları cevaplamak gerekmektedir:

 

1) Amerika Birleşik Devletleri’nin idaresini eline geçirmiş olan bu “bir avuç zekâ” yaklaşık üç yüz milyonluk Amerikan halkını nereye kadar aldatacak? El altından İsrail’e akıtılan sermayenin doğurduğu “krizi önlemek” için ne zamana kadar halkını sömürecek?

 

2) Bu “bir avuç zekâ”, malumdur ki, Amerika halklarını aldattığı gibi dünya insanlığını da kandırmaktadır. Acaba insanlığı; uyuşturucularla, cazip müzikler, yiyecekler, içecekler, giyecekler, şatafatlı eğlenceler ve bir sürü rezil alışkanlıklar kazandırarak nereye kadar oyalayabilecek?

 

3) Bir sosyal sistem, bir ekonomik program olarak nasıl Komünizm bitmişse bugün Kapitalizm de bitmiştir. Düşünce ve inanç boşluğu içine düşen, yüzyıllardır dinden dine, mezhepten mezhebe savrulan, bu sebeple yüzyıllarca savaşan Batılılar bundan sonra hangi inanç ve ekonomik programlarla meşgul edebilecek? Beynini boşaltıp, sürü haline getirdikleri Batılı insan, insan olduğunu anlarsa, haklarını anlarsa ve gerçek adaleti, insanlığın son ve asıl medeniyetinin ne olduğunu anlarsa, insanlığın bu asıl medeniyete kucak açmasını yeni savaşlarla, yine milyonlarca insanın ölümüyle mi durduracak Amerikan Emperyalizmi?

 

4) Terörle hiçbir devletin önü kesilemez. Terör devletler için caydırıcı bir kuvvet olamaz. Ancak; muhakkak ki hegemonya altına alınan dünya milletleri, özellikle İslam alemi, bu milletlerin elitleri bir gün uyanacak, her türlü vasıtayı kullanarak Amerikan hegemonyasından kurtulmaya çalışacaktır. Amemrikan 11 Eylül’ü buna çarpıcı bir örnektir. Dünyadaki bu uyanış Amerikan halklarının da uyanışına sebep olacaktır. Kendi halkını dahi aldatan, “bir avuç zekâ” nın peşinde, Siyonist ideallerin peşinde koşan, zaten kendi yarattığı kâğıttan kaplandan korkan, bu korku ile üstün silah gücüne dayanarak ayakta durmaya çalışan Amerikan yönetimi, kendi halkı ve dünya milletleri uyanırsa, İslam alemi uyanırsa, bu uyanışı nasıl durduracak?

 

5) Şimdi ABD’nin bütün dünyada müttefikleri var. Türkiye’de de cuntaları ve Beşinci Kol Kuvvetleri var. Dünyanın her yerinde devşirdiği devlet adamları ile sivil toplum kuruluşları ile gazetecilerle ve doğrudan kendi istihbarat örgütlerinin elemanları ile mevcut otoritesini korumaya çalışıyor. Rusya, Japonya, Çin (en az iki nesil), Hindistan… Bunların hiç birinin Jeostratejik Oyuncu olarak ABD’nin karşısına çıkamayacağını ve dolayısıyla Amerika’nın dünya hegemonyasının daha uzun bir müddet devam edeceğini hesap ediyor.

 

Karşımıza çıkabilecek gerçek Stratejik Oyuncu Avrupa Birliği olabilir” diyorlar. Bu sebeple Avrupa Birliği ile ittifak kurmaya çalışıyorlar.

Nereye kadar?

Avrupa siyasi bütünlüğe doğru yavaşça yol almasına karşın, artan ekonomik gücü ele alındığında, Amerika, Avrupa ile samimi bir ortaklık kurabilir mi?”[4] diye soran ABD değil mi? Bu samimiyetsizliğe Avrupa güvenecek mi?

 

6) Tıpkı Türk milleti gibi, özgürlüğü şiar edinmiş olan Almanya ve Japonya, halklarının uyanışını daha ne kadar kontrol altında tutabilirler. Asil Alman milleti ve hiçbir şeyden korkmayan Japon milleti Amerika’nın hegemonyası altında bulunduklarını kavrayıp, özgürlükleri için mücadele etmeyi göze alırlarsa, bu milletleri yine atom bombası ile mi dizginlemeye kalkacaktır. Böyle bir uyanma durumunda ABD hangi tedbirleri alacaktır?

 

7) Amerika Birleşik Devletleri’ni meydana getiren nüfusun homojen bir nüfus olmadığı malum. Hem ırk olarak, hem medeniyet olarak, hem tarihi aidiyet olarak, hem bölge olarak çok farklı bir mozaikten millet çıkarmaya çalışıyor. Bu mümkün müdür? Ayrılma isteklerini artık açıkça dile getiren eyaletlerin halklarını ABD daha ne kadar birlik içinde tutabilecek? Şimdiye kadar hiç kaybetmemiş olan ABD kaybetmeye başlarsa, zorla bir arada tuttuğu eyalet halkları “tamam, buraya kadar” derse, birlikten ayrılmayı isteyen bu hakları daha uzun süre birlik içinde tutmayı başarabilecek midir?

 

8) ABD’yi kendi idealleri için kullanan bu “bir avuç zekâ”, malumdur ki, bütün dünya milletlerinin iç dinamikleri ile oynuyor. Durum tersine döner de, pamuk ipliği ile tutan kendi iç dinamiklerini birileri harekete geçirmeye çalışırsa ABD ne kadar süre daha ayakta kalabilecek? İngilizce konuşmayı reddeden 30 eyalet halkını nasıl bir arada tutacak? Meksikalıları nasıl durduracak? Amerika ve Meksika savaşının kaçınılmaz olduğunu kendi düşünürleri dile getirmektedir. (Gelecek Yüzyıl, George Friedman)

 

9) Birileri ABD’nin iç dinamikleri ile oynayıp ta, bundan iki yüz yıl önce nüfusu on milyon olan Kızılderililerin bugün neden sadece dört buçuk milyon olarak varlığını koruyabildiğini, bu nüfusa ne olduğunu sorgulamaya başlarsa acaba bu Kızılderili soykırımını nasıl izah edecekler?

 

10) Milletler uyanırsa; el âlemin Ermeni tehciri, el âlemin PKK’sı, el âlemin petrolü, altını, gümüşü, bor’u, pamuğu, suyu ve en önemlisi el âlemin hayatı ile oynamaya daha ne kadar devam edebilir Amerika Birleşik Devletleri?

 

11) Türk Milleti uyanırsa, Türkiye Devleti’nin yöneticileri dirsek çevirirse, İslam alemi ve bu dünyanın yöneticileri ihanetten vazgeçip ABD’ye karşı büyük bir ittifak içine girerlerse ABD dünya hegemonyasını nasıl sürdürecek?

 

 

         ABD Dünya Hegemonyasının Sonuna Gelmiştir, Amerikan Çağı’nın Sonudur.

 

Osmanlı Devleti’nin kurmay heyeti II. Viyana kuşatmasında hata yapmıştır. Eğer Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın kurmay hatası olmasaydı, Kırım ordusu Tuna’dan çekilmeseydi belki Viyana alınacaktı, belki Osmanlı Devleti bugün daha güçlü bir imparatorluk olarak yaşıyor olacaktı! Ama II. Viyana’da aldığı mağlubiyetle Osmanlı İmparatorluğu sonun başlangıcına geldi. Ulaştığı en büyük imparatorluk zirvesinden geriye döndü. Ve şu anda Osmanlı İmparatorluğu yok!

 

İşte bu, milletlerin kaderidir. Nasıl canlılar en sağlıklı göründükleri zamanlarda bile vücutlarında hastalık mikroplarını taşıyor olabilirlerse, devletler de böyle en kuvvetli oldukları zamanlarda, hiç beklenmedik bir anda darbe yiyebilirler, tarihin sahnesinden çekilebilirler. Devletler de bünyelerinde her zaman yıkılmanın tohumlarını taşıyor olabilirler. Yıkılan bütün devletlerin kaderlerinde işte böyle kurmay hataları vardır.

 

Bütün diğer imparatorluklar, yıkılan bütün devletler ve tarihin sayfalarında sadece adları kalan milletler için Azrail hiçbir zaman beyaz atın üzerinde bir prens gibi gelmemiştir.

 

Milletlerin de bir eceli vardır. Ve ABD de mutlaka mukadder sonunu yaşayacaktır. Bu tarihin hükmüdür. Asla bu hükümden kaçamaz.

 

Acaba 11 Eylül saldırıları da Amerika Birleşik Devletleri’nin “II. Viyana”sı olabilir mi?

 

Neden böyle düşünmüyoruz!

 

Bu saldırıları Amerikan kurmay heyetinin bizzat kendisinin planladığını iddia eden analistler var. Daha sonra Irak’a, Afganistan’a yapılan müdahale bu tezi doğrulamaktadır. İşte bu da Amerikan kurmay heyetinin hatasıdır. Bize göre 11 Eylül saldırıları Amerika’nın II. Viyana’sıdır.

 

Kimilerinin Irak’a müdahale edebilmek için ABD’nin kendisinin düzenlediğini iddia ettikleri 11 Eylül saldırısı, ne olursa olsun, Amerika Birleşik Devletleri tarihinin dönüm noktasıdır. ABD gibi büyük devlet elbette terör ile dize getirilemez. Ayrıca terör herkes tarafından kınanması gereken bir vahşettir. Kimse onaylayamaz. Ancak; 11 Eylül saldırısının gerçekten ABD için bir dönüm noktası olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bu saldırı, ABD’nin kader ibresinin değiştiği anlamına geliyor. Bu saldırılar ABD için II. Viyana’dır. Şimdi ne kadar tedbir alınırsa alınsın, ne kadar “burada dünyanın tek süper devletinin ikilemi vardır” denilerek teknik analiz yapılırsa yapılsın, bir defa olan olmuştur. Bizim şer zannettiğimiz 11 Eylül saldırılarında belki bir hayır vardır! Amerikan kurmayı şimdi en büyük hatayı yapmaktadır. Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmekle bombanın pimini çekmiş, kendi sonunu onaylamıştır. Bu kurmay hata, işte şimdi Amerika’nın sonunu getirecektir. ABD –Osmanlı gibi- zirveden aşağıya doğru dönmüştür. Evet, gerçekten de bu ülkenin kaderinin son bulması “fiziki olarak güçsüz fakat fanatik motivasyon ile donatılmış düşman” eli ile değil, dünya milletlerinin, özellikle İslam aleminin, bir daha özgürlük için ayağa kalkması ve artık bu ülkeye karşı dik durması ile mümkün olacaktır. Amerika’nın düşmanlarının bu ülkeye; “büyük şeytan”, “Sam Amca”, “Amerikan Rüyası” , “Yanki’nin Çocukları” gibi küçük düşürücü hakaretlerle saldırması acizlik ifadesidir. ABD çaresizliğini anlamıştır. Tarihi misyonu bitmiştir. Artık yerine bir başka medeniyet gelecektir. Bir başka millet belki de dünyayı yönetme görevini, tarihe kural koyma nöbetini devralacaktır! İnşallah bu nöbet yine Türk Milleti’nindir!

 

         ABD Çaresizliğini Anlamıştır

 

ABD çaresizliğini anlamıştır ama artık geç olmuştur. Ulaşmış olduğu zirvede, tarihin platosunda daha uzun süre yürüyemeyeceği aşikârdır. Tarihin karanlıklarından, derin tünellerden çıkarak, millet olma rüştüne eremeyecek olan toplama milletlerle, kısa bir tarih diliminde dünya hegemonyasına ulaşan ABD’nin, bunu artık sürdüremeyeceği kesindir. Osmanlı İmparatorluğu sürdürdüğü 600 yıllık ömrünü ancak 150 yıllık bir tükeniş sendromuyla tamamlamıştı. Amerika’nın, tarihte yaşamış en kısa ömürlü imparatorluğun yaşadığı kadar dahi yaşayamayacağı açıktır. Yakalamış olduğu ileri teknoloji, üstün vuruş gücü ile ömrünü sürdürmeye çalışmaktadır.

 

Amerika Birleşik Devletleri’ni idare eden “bir avuç zekâ”, kendi menhus idealleri için bütün dünyada canavarlar yarattı. Ama bu canavarlar bir bumerang gibi geriye dönecek ve ABD’nin başına bela olacaktır. Dünyayı şekillendirmeye çalışan, dünyada bir sürü ittifaklar kurmaya çalışan, bunun yanında dünya insanlığının başına bir sürü gaileler açan, Vietnam, Somali, Afganistan, Irak, Libya, Suriye gibi önemli bölgelerde milyonlarca insanın ölmesine sebep olan Amerika’yı hiçbir ittifak artık kurtaramayacaktır.

Kural budur.

Bir zayıf anınız yakalandığında, bir zamanlar ölümüne müttefikiniz olan güçler size dönerler ve geçmişin hesabını sorarlar. Bundan böyle Amerika’nın kiminle ve nasıl daha iyi bir dünya kurabiliriz arayışı beyhudedir. Herhalde çağımızda milletler bu aldatmacayı anlamaktan aciz değildirler. Artık beklenen, ABD’ye karşı duruşun başlangıcı olabilecek bir nirengi noktasının yakalanmasıdır. Ve bence Kudüs kararı böyle bir nirengi noktasıdır. ABD’li yöneticiler bunu anlamıştır ve bunun tedirginliği ile hırçınlaşmıştır, hırçınlaştıkça bataklığa doğru sürüklenmektedirler. Kudüs meselesi bu hırçınlığın son noktasıdır.

 

Şimdi kendilerine sordukları soru şudur:

 

         “Eninde sonunda, stratejik kilit noktası olan soru şudur: Amerika, kiminle ve nasıl daha etkili bir şekilde ilerleyen daha iyi bir dünyayı şekillendirecektir? Bunun cevabı, tarih boyunca süre gelen Atlantik ve Pasifik ötesi stratejileridir.”[5]

 

Bu soru beyhudedir. ABD artık dünyayı şekillendiremez. Dünya milletlerinin, Türk Milleti’nin ve İslam âleminin ve yöneticilerinin sağduyusu ve uyanışı tarihin seyrini değiştirecek olgunluğa erişmiştir. Atlantik ve Pasifik ötesi stratejiler geliştirebilen yeni milletler, yeni kurmaylar elbette ortaya çıkacaktır. Amerika’dan sonra dünyanın geri kalan bütün güçleri bunu anlayamayacak kadar aciz ve akılsız değildir.

 

Şimdi Türk ve İslam âleminde, kendisinde “devlerin gücünü hisseden”  liderlerin çıkmasının tam zamanıdır.

 

Özellikle Türkiye Cumhuriyeti Devleti JEOSTRATEJİK OYUNCU olmaya, dünyaya yeniden kural koymaya, Avrasya’yı, Türk ve İslam âlemini yeniden çekip çevirmeye muktedir olduğunu göstermelidir. Bunun tam zamanıdır.

 

ABD’nin bu skandal “Kudüs” kararından sonra artık Türk Milleti olarak biz de kendimizde devlerin gücünü hissetmeye başlamış bulunuyoruz.

 

Dünya insanlığı Türk Milleti’nin rehberliğinde yeni bir saadet çağı yaşamaya muhtaçtır.

 

Mikdat Topçu

 

 

[1] Hatıralar, Theodore Hertzle. Sayfa 26

 

[2] Hatıralar, Theodore Hertzle. Sayfa 20

 

[3] Aynı eser, sayfa 44

 

[4] Brzezinski, Tercih, Önsöz

 

[5] Brzezinski, Tercih, Sayfa 110

 

Avrupa Medeniyeti Üzerine!

Değerli dostlar,

İsviçre’de meydana gelen bir olayın videosunu Facebook hesabımda paylaştım. Belki izlediniz. Sonra öğrendim ki bu tür olaylar binlerce defa oluyormuş Batıda. Batılı ülkelere sığınan Suriyelilerin çocuklarını evlerine giderek, polis kuvvetiyle zorla alıyorlar, götürüyorlar, Hıristiyanlaştırıyorlar ve bu çocuklar bir daha ailelerine kavuşamıyor. Videoyu izlemeyenler lütfen izlesin.

21. Yüzyılda yaşanan olay bu.

Paylaştığım video, evine zorla girerek çocuğu elinden alınan anne ve babanın feryatlarını gösteriyor. İnsan dayanamıyor. Bu olayı vicdanların kabul etmesi mümkün değil.

Biliyorsunuz, aynı olayı ellerine fırsat geçince yapan bir medeniyet anlayışına sahip Batılılar. Haçlı Seferleri sırasında Türklerin kafatası ile çorba içmişlerdi. Balkanlarda çocuklarımızı, kadınlarımızı fırınlara atmışlardı. Şimdi yine aynı medeniyet anlayışı devam ediyor.

Batı medeniyeti ile ilgili aşağıdaki değerlendirmeyi dikkatlerinize sunmak istiyorum. Yine rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun kıymetli bir değerlendirmesi. Sadeleştirmeye çalıştım.

Batı medeniyetini şöyle tespit ediyor Rahmetli Hocaoğlu:

İmdi; evvelen, Batı budur. Patolojiktir, sakattır yani. Tahammül-fersâ mütenakızdır; tıpkı, bir yanında irin, diğer yanında nur akan bir nehir gibi. Bir yanda estetik, felsefe, bilim, diğer yanda birbirleriyle evlenen erkekler, mitolojilerinde kendisi adına yapılan mâbeddeki bakire rahibelere tecavüz eden, sapkın şehvetli bozuk erkek tipleri ve şiddet, şiddet, şiddet!

Marazî bir korku ve kan tutkunluğu!

Asırlar boyunca insan yakmanın ve işkencenin, hukukun normal prosedürü arasında olması, seyirlik olsun diye arenalarda insanların birbirlerini katletmesi ve bunun uzantısı olarak günümüzde ölümüne adam dövmenin, boğa katletmenin asil sporlar sayılması! Diğer yandan ise demokrasi, insan hakları, tolerans mücadeleleri!

Bu nasıl bir cemiyet böyle?”

Bu nasıl medeniyet böyle!!!!

 

Çok şükür ki bizim tarihimizde yüzümüzü kızartan böyle insanlık ötesi olaylar yoktur. Ne kadar övünsek azdır.

Yaşasın asil Türk Milleti.

Yaşasın Büyük Türk Hakanlığı.

ABD _ Türkiye İlişkileri Üzerine!

 

Değerli dostlar,

1940 lı yıllarda başlayan Türkiye-ABD ilişkilerinin geldiği son noktayı yakından izliyorsunuz. Bütün ihtilallerde parmağı olan, iktidar ve muhalefeti kontrol eden, istediği gibi yönlendiren, Ergenekon tertibi ile 15 Temmuz darbe girişimi ile ordumuzu dağıtmaya çalışan ve devletimizin kontrolünü eline almaya çalışan ABD’nin bütün bu işleri nasıl yaptığını incelemenizi, anlamanızı ve bilmenizi isterdim. Yazık ki böyle bir imkan hemen hemen kimsenin elinde yok.

Amerikalılar “bir gün elbet Amerika’nın da sonu gelecektir. Mücadele edip Amerika devletine bir son veremiyorsanız bu sizin suçunuzdur!” diyerek bir öz eleştiri de yapabiliyorlar.

Elbette ki Amerika’nın da bir sonu vardır. Biz gerekli çabayı gösterip Amerikan emperyalizmine son vermeyi beceremiyorsak bu suç hakikaten bizim suçumuzdur.

Zira ABD bizim bildiğimiz, bizim anladığımız türden bir devlet ve millet değildir.

Amerika Birleşik Devletlerinin çağımızda bir teknolojik üstünlük kurduğu tartışılamaz. Ancak, toplama milletlerden oluşan ABD’nin, insanlığa mutluluk veremeyeceği anlaşılan kapitalist dünya görüşü, Anglo-Sakon, Hıristiyanlığın hangi duraklarında duracağı belli olmayan çatışmacı din ve mezhep anlayışı ile daha uzun süre ayakta kalamayacağı aşikardır. Evangelizmden Neoconlara kadar uzanan mezhepler arasında henüz tercihini yapamamıştır. Bu karmaşık yapısı ile Kapitalizmin dünyadaki en büyük savunuculuğuna soyunan, sonradan ortaya çıkma, sonradan görmüş bir millet olarak ABD, bugün bütün dünyaya meydan okumaya devam ediyor. Büyük bir medeniyet olarak rüştünü ispatlayamamış bu devlet, ne kadar zeki insanlar tarafından idare edilirse edilsin yıkılış sendromundan kurtulması mümkün olmayacaktır.

İşte soruyor ABD’li kendine: “Amerikan küresel üstünlüğü yıkılırsa yerini ne alacaktır?

Demek ki daha şimdiden bir yıkılış psikolojisine girmiş bulunmaktadır.

Rahmetli Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu bir makalesinde bu konuyu çok güzel bir ifade ile anlatmış bulunmaktadır:

(Sadeleştirerek aldım)
“Ani bir “tamam, buraya kadar” kararı, Amerika’nın dahili prestijini ve dayanışmasını, birliğini sarsacaktır  muhakkak ki.

Şundan:

Amerika, vakıa, “temel asabiye” olarak, Huntington’ın belirttiği gibi, Anglo-Sakson’dur. Ama topyekûn Amerikan milleti, John L. O’Sullivan’ın dediği gibi, “kökenlerini birçok diğer milletten almakta” olan ve henüz teşekkül halinde bulunan bir cemaattir. Ve her üyesinin menşeini bildiği bu cemaati asıl olarak ayakta tutan, onun kurulduğu tarihten bugüne değin hiç kaybetmeyen, hep kazanan, durmadan yükselen gücü, dünya üzerindeki itibarı, zenginliği ve bunların neticesi olan “Amerikan Rüyası”dır; böyle bir akıbet bu tatlı rüyayı bir kâbusa tahvil edebilir (dönüştürebilir). Çünkü daha evvelce de bahsettiğim gibi, “milletolmanın asıl kıstası kazançlarda değil kayıplarda ve fedakârlıklarda bir araya gelmektir. Ve henüz bir millî felâket yaşamamış olan Amerikan cemiyeti bugüne kadar böyle bir testten geçmediği için nasıl bir aksülamelde bulunacağı da (tepki göstereceği) meçhuldür. Bu ise Onun da içinde “kader anının kendisine gelmesini bekleyen” başka milletlerin veya millet adaylarının “şimdi tam zamanı” diyebileceği bir çözülmenin tetikçisi de olabilir.”

Görüldüğü gibi ABD henüz bir rüyadadır. Amerikan Rüyası! Gerçekten kurulduğu günden beri hiç kaybetmeyen ABD’nin, ideologların da derin bir endişe ile düşündükleri ve çare aradıkları sonu, kesinlikle bir gün gelecektir. Çünkü Sayın Hocaoğlu’nun da çok yerinde olarak belirttiği gibi; ―millet olmanın kıstası kazançlarda değil, kayıplarda ve fedakârlıklarda bir araya gelmektir.

Milletlerin medeniyet anlayışı, tarihi tecrübesi işte burada rol oynamaktadır. Binlerce yıldır hep savaşmış, bazen kazanmış, bazen kaybetmiş, yenilmiş ama tarihin sahnesinden silinmemiş milletleri, işte bu özellikleri millet yapmaktadır. Yani bu milletler testten, hem de tarihinin acımasız testinden geçmişlerdir. Bu medeniyetler kemikleşmişlerdir. Bu sebeple Amerika Birleşik Devletleri’ni bir araya getiren, kıta dışından gelerek burada hasbelkader bir devlet oluşturan toplumların böyle bir kader anında, bir kaybetme anında, tamamen ortadan silineceği aşikardır.

İşte esas korktukları budur. Bu sebeple, karşılarına büyük güç çıkmasını önlemek için doktrinler üretmektedirler. Bütün mesele; gerçekte ani bir toplumsal depresyon geçirme durumunda tamamen dağılması kesin olan bu devletin nasıl çözüleceği, çözülmeyi hangi evrensel unsurların veya hangi Jeopolitik Oyuncuların nasıl tetikleyeceğidir. ABD’nin dünya hegemonyası altında inleyen bütün mazlum milletlerin öncelikle bu soruyu kendilerine sormaları gerekmektedir. Bu ülkeye karşı nasıl mücadele edilecek ve emperyalizmin zulmünden kurtuluş nasıl sağlanacaktır.

Düşüncem odur ki; her zaman mazlum milletlerin koruyucusu olan Türk Milleti bu tarihi görevini yine yerine getirecektir. Ve Amerika’nın temsil ettiği emperyalizmin sonunu yine Türk milleti getirecektir.

Yaşasın asil Türk Milleti.

Yaşasın Büyük Türk Hakanlığı.