Bugünlerde Rusya ile Türkiye arasında çıkan uçak düşürme krizi basit bir olay değildir. Bu kriz büyük bir savaşın tetikleyicisi olabilir. Türkiye asla böyle bir savaşa girmemelidir.
Aşağıya Kırım Savaşı’nı özet olarak yazdım. Milletlerin daima tarihi emelleri vardır. Devletler, asıl amaca ulaşmak için taktik hareketler yaparlar. Düşmanlarını şaşırtırlar. Hiç umulmadık ülkelerle ittifaklar kurarlar. Tarihte bu hep olagelmiştir. (Orta Doğu’da kurulan sinsi ittifaklara dikkat edilmelidir.)
Türkiye böyle bir oyuna gelmek üzeredir. Asla Rusya ile bir savaşı kabul etmemelidir. Asla Batı ittifakına güvenilmemelidir. Milletimizin millî duygularının kabarması normaldir. Ama devleti idare edenlerin soğukkanlı olması gerekir. Bazı dostlarımızın Genelkurmayı tebrik ettiğini görüyorum. Bu meseleyi hamaset duyguları içinde asla değerlendirmemek gerekir. Düşman devr-i sabık yaratmaya çalışmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu şuursuz bir şekilde savaşa girdi. İstanbul’da “Harp isterük” naraları atılıyordu. Sonuç hüsran oldu. Osmanlı parçalandı. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti devleti aynı senaryo ile karşı karşıyadır. Bugün şartlar daha da ağırdır. Türkiye Savaşa girmez ise ileride büyük devlet olmanın temellerini atmış olacaktır.
Türk devlet adamlarını ve Genelkurmayını uyarıyorum. Asla böyle bir savaş kabul edilmemelidir. Bu durum aslında Rusya’nın oyununa değil, Batının oyununa gelmek anlamına gelecektir.
Eğer böyle davranılmazsa işte o zaman “Tarih tekerrür etmiş olacaktır.”
Aşağıdaki yazıyı ibretle okumanızı istirham ediyorum.
KIRIM SAVAŞI
(1853-1856)
Bilindiği gibi Kudüs, üç semavi dinde de kutsal bir şehirdir. Rusya, Ortodokslara haksız muameleler yapıldığını ileri sürerek Kudüs’ün kontrolünü istemektedir. Bu sebeple İstanbul’a fevkalade bir büyük elçi göndermiştir. Bu büyükelçi Prens Mençikof’tur. III. Napolyon, Katolikler aleyhine Rusya’ya taviz vermemesi için Bab-ı Ali’yi sıkıştırıyordu. Bab-ı Ali, Kudüs’teki Hıristiyan kutsal makamlarının Müslüman dinince de kutsal olduğunu, bundan böyle bu makamlardaki hizmetlerin Katolikler ve Ortodokslarca değil Müslümanlarca ifa edilmesine karar verdi. Rusya, Osmanlı devletinin bu kararına şaşırdı ve ilk defa “hasta adam” tabirini kullandığı Osmanlı devletini paylaşmak için İngiltere’ye teklifte bulundu. Prens Mençikof 5 gün içinde cevaplanması şartıyla bir “ültimatom” verdi ve bu ültimatom reddedildi. Bu sebeple Rusya savaşa karar verdi. Böylece Kırım Savaşı başladı. Özetle Kırım Savaşı’nın sebebi bu.
Dış siyasette Reşid Paşa mutlak şekilde hakimdi ve Rusya’yı ezmenin, hiç olmazsa çeyrek asır için Türkiye’yi tehdit edemez hale getirmenin tam zamanı olduğu fikrini taşıyordu. Neden! Çünkü o, aslında bir İngiliz dostuydu ve Rusya’nın Osmanlı devletini yenerek Akdeniz’e inmesi İngiliz menfaatlerine aykırı idi.
4 ekim 1853’te savaş başladı ve Rusya hemen Romanya’yı işgale başladı. Müşir Ömer Paşa Romanya’dan Rusları geri attı ve Rus ordusunu yendi. Ruslar bozgun şeklinde kaçtılar.
Ama Kafkas cephesinde Abdülkerim Nadir (Abdi) Paşa, Şeyh Şamil’in desteğine rağmen başarı elde edemedi. Ruslar, Sinop’ta yatmakta olan 12 parçalık Türk filosunu batırdı. 2.000 Türk şehit oldu. Sinop’u yaktı yıktı Ruslar. Tarihçiler, bu filonun kasıtlı olarak Rus saldırısına açık bırakıldığını, İngiltere ve Fransa’nın desteğini sağlamaya yönelik bir taktik olduğunu yazmaktadırlar. Ne demeli!
Alışılagelmiş, geleneksel savaş taktikleri ile Kırım Savaşı devam ediyordu. Rus Çarı I. Nikola’nın Fransa ve İngiltere’nin “Hıristiyan dinine ihanet ederek Müslüman Türklere yardakçılık ettikleri” şeklindeki beyanı III. Napolyon’u kızdırdı ve III. Napolyon, Londra’ya, Rusya’ya karşı savaş teklifinde bulundu. Londra bu teklifi kabul etti. Artık Fransa ve İngiltere ile müttefiktik. Rusya’ya karşı, Osmanlı devleti, Fransa ve İngiltere birlikte savaşacaklardı.
Bütün cephelerde Ruslar yenildi. Kaybedilen birçok toprak geri alındı, Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre” piyesine konu olan Silistre kuşatması kaldırıldı. Kırım’a çıkarma yapıldı. Sivastopol düştü.
Ruslar, sadece kuşattıkları Kars’ı teslim aldılar. Kars Rusların eline geçince Kırım Savaşı fiilen bitti.
Üç büyük dine göre de kutsal bir şehir olan Kudüs’ün kontrolünü Rusların istemesi, aslında “sıcak denizlere” inmek için bir bahane idi.
Kırım Harbi sonunda Paris Konferansı toplandı. (1856). Bu konferansın; topraklarla, sınırlarla, kuvvetlerle, tersanelerle, donanmalarla ilgili bir sürü maddesi vardı ve konferansın kararları Osmanlı Devleti’nin aleyhinde değildi. Ancak bir maddesi vardı ki, işte bu can alıcı idi. Bu maddeye göre;
“Türk imparatorluğunun mülki bütünlüğünü, muahedeye imza koyan bütün devletler müteselsil olarak tekeffül edeceklerdir”.
Yani, devletimizin sınırlarına, Paris Konferansı’na katılan İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya, Prusya ve Sardunya kefil oluyorlardı. Ne hallere kalmıştık! İşte böyle günlere gelmiştik ve daha ne günler görecektik! Daha da acı olanı, devleti böyle günlere getirenlerin “kahraman” ilan edilmeleri ve bunların hala devletin “resmi” statükosunda kahraman olarak kabul edilip, çocuklarımıza da kabul ettirilmeye çalışılmasıdır. Mustafa Reşit Paşa için bugün, “Koca!”, “Büyük!” gibi unvanların kullanılması bu sebepten olsa gerektir. Tabii ki bu kişiler, imparatorluğu tasfiye ederken gösterdikleri başarılar! dolayısıyla “büyük”tüler… İmparatorluğun tasfiyesi sırasında, imparatorlukla birlikte tasfiye edilen bütün vatanperverler zelil, hain, ama, tasfiye edenlerin tümü kahraman oldular. Bu kabul edilir bir durum değildir. Ve Batı karşısında mağlubiyetimizle aynı anlamı taşımaktadır. Bunu Türk milletinin çocukları daha ne kadar zaman kabul edecektir. Türk milletinin çocukları daha ne kadar süre ile uyutulacaktır, bu duruma tahammül gösterecektir!
Son Yorumlar