Şair nasıl kükremişti, benim kükremek istediğim gibi!…
“Ey milletim! Sen bundan tamam beş bin yıl evvel
Altaylarda yaşarken
Tanrı’n sana dedi ki, “Ey Türk ırkı, bu yerden
Güneşlere süzülen kartal gibi uç, yüksel!
Senin her kuvveti ram edici ellerin
Bütün mağrur başlara yıldırımlar saçacak;
Sana Çin’in, İran’ın, Hind’in, Mısr’ın, her yerin
Er isteyen tahtları kollarını açacak!
Sen bu sesin önünde rüzgar gibi dolaştın
Sert yelesi dikilen arslan gibi savaştın
İlk filleri tanıyan
Yaşlı Alpler, Kafkaslar…
Tufanlarla haykıran eski Nil’ler, Aras’lar
Senin gibi bir yiğit ve bir ulu milleti
İnsan oğlu doğduğu günden beri görmedi”.
Şair böyle kükremişti. En sonunda “Fakat şimdi?” Demişti.
“Fakat şimdi?… şu son üç yüz yıldan beridir
Senin şanlı hayatının Ülker bahtı dönüktür;
O alevli şehirlerin, kulelerin sönüktür;
Her bucağın bir mezarlık ve bir yangın yeridir.”
Ve şairin yüreği kan ağlıyordu, tıpkı benim gibi…
“Söyle bana, senin fatih altın ordun ne oldu?
O tahtların, som yaldızlı sarayların ne oldu?
O fütuhat şenliklerin, alayların ne oldu?
Ufkunda gün kararmayan geniş yurdun ne oldu?
Erlerini ak köpüklü seller gibi coşturan
Yasaların, bayrakların, hakanların nerede?
Kralları yalın ayak, rikabında koşturan
Kılıçların, mızrakların, kalkanların nerede?”
En sonunda şair söyle haykırıyor, benim haykırmak istediğim gibi:
“Sus ağlama, harabenden kalk doğrul,
Kaldır, solgun, felaketli başını,
Dindir kanlı gözlerinin yaşını,
Çık meydana, kurtulmaya bir yol bul!”
“Beklediğin daha hangi musibet?
Elvermez mi, bağrındaki yaralar?
Elvermez mi, alnındaki karalar?
Elvermez mi, bu sefalet, bu zillet?”
Ey Türk Uyan
Mehmet Emin Yurdakul
0 Yorumlar.