Aylık Arşiv: Mart 2020

Aynı Kafa

Değerli dostlar,

Bir değerli dost Atatürk’ü eleştirdi ve “Milli devlet kurduğunu düşündüğün Mustafa Kemal Venizelos’la neden dost oldu? Venizelos (Yunan başbakanı) neden Nobel Komitesi’ne onun nobel ödülü alması için tavsiyede bulundu? Onun kurduğu devlet tamamen Batılı devletlerle anlaşmalı bir devlettir” dedi. Yani bu değerli dost  Atatürk karşıtı bir düşünceye sahip. Tabii ki çok üzüldüm.

Şimdi aşağıya Venizelos’un gerçekten Nobel Komitesi’ne yazdığı mektumbu aynen alıyorum. Lütfen siz de okuyunuz.

 

“Nobel Komitesine mektubu
Elefterios Venizelos

12 Ocak 1934, Atina

Sayın Başkan,

Yaklaşık yedi asır boyunca Yakın Doğu’nun taamı ve Orta Avrupa’nın büyük kısmı kanlı savaşlara sahne oldu. Bunun temel sebebi Osmanlı İmparatorluğu ve onun sultanlarının mutlakıyetçi yönetim sistemiydi.

Hıristiyan halklara boyun eğdirilmesini kaçınılmaz olarak takip eden Haç’ın Hilâl’e karşı dini savaşları ve ardından da özgürlüklerine düşkün bütün halkların başarılı diriliş hareketleri, Osmanlı İmparatorluğu sultanların etkisinde kaldığı sürece daima devam eden bir tehlike ortamıydı.

Mustafa Kemal Paşa’nın milli hareketinin rakiplerine galip gelmesiyle 1922’de kurulan Türkiye Cumhuriyeti bu belirsizlik ve hoşgörüsüzlük devletine kesin bir son verdi.

Hakikaten, bir milletin hayatında bu kadar kısa zamanda bu kadar köklü bir değişiklik nadiren gerçekleştirilebilmiştir.

Hukuk ve dinin birbirine karıştığı dini bir rejim altında yaşayan, çöküş halindeki bir imparatorluk tamamen hayat ve canlılık dolu modern bir ulus devlete dönüştürüldü.

Büyük reformcu Mustafa Kemal Paşa’nın sağladığı hızla, sultanların mutlakıyetçi rejimi sona erdirildi ve devlet tamamen laik oldu. Haklı olarak medeni milletlerin en ön saflarında yer almaya büyük istek duyan bütün millet gelişmeleri benimsedi.

Fakat, barışın sağlamlaştırılması etnik Türk kimliğinin baskın olduğu devletin şu günlerdeki haline dönüşmesine yol açan inkılaplarla birlikte yürütüldü. Hakikaten, Türkiye diğer milletlerin meskun olduğu illerini hukuka uygun bir şekilde kaybetmiş olmayı kabullenmede tereddüt etmedi ve anlaşmalarla belirlenen siyasi ve etnik sınırlardan razı olup Yakın Doğu için gerçek bir barış dayanağı haline geldi.

Türkiye’yle sürekli devam eden anlaşmazlıkların neticesinde asırlarca kanlı savaşlara sürüklenmiş olan biz Yunanlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun halefi olan bu ülkede gerçekleşen derin değişikliğin etkilerini ilk hissedenler olduk.

Küçük Asya Felaketi’nden hemen sonra, savaştan bir ulus devlet olarak çıkmış olan yeniden doğan Türkiye’yi anlama fırsatını fark ederek ona, elimizi uzattık ve o da samimiyetle karşılık verdi.

Samimi barış arzusuyla dolu olduklarında en derin farklılıklara sahip halkların bile tekrar yakınlaşabileceklerini gösteren bu yeniden birbirimize yakınlaşma faaliyeti hem iki ülke için hem de Yakın Doğu’daki barışı sürdürmek için faydalı oldu.

Barışı tesis etmek için yapılan bu paha biçilmez katkıyı gerçekleştiren kişi elbette Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’dır.

Bu yüzden, 1930 Yunanistan Hükümeti’nin lideri olarak, Yunan-Türk anlaşmasının imzalanmasının Yakın Doğu’nun barışa doğru yürüyüşünde yeni bir dönemi başlattığı şu zamanda, Mustafa Kemal Paşa’nın Nobel Barış Ödülü’ne sahip olmanın ayırt edici itibarıyla ödüllendirilmesini teklif etmekten onur duyarım.

Saygılarımla,

Elefthérios Kyriákou Venizélos”

 

Endişe İle Karşılıyorum.

Değerli dostlar,

Bugünkü basında belki haberi okudunuz. Afif Demirkıran Türkcell yönetim kuruluna atanmış.

Fethullah Gülen’in yanında boy boy resimleri olan bir şahsın TÜRKCELL gibi bir kurumun yönetim kurulu üyeliğine atanmasına kesinlikle karşıyım. (Hem de 20 bin euro maaşla!) Bana göre bu kuruma ABD bir ajanını sokmuştur. Çok manidar buluyorum. Böyle bir adamı o kuruma atayan zihniyeti anlamakta güçlük çekiyorum ve endişe ile karşılıyorum. Devletin bu tür stratejik hatalar yapmaması gerekir.

Demek ki ders almıyoruz.

 

 

 

 

Rus Kimdir?

Değerli dostlar,

 

Suriye sorunu dolayısıyla Rusya ile sık sık karşı karşıya geliyoruzl İdlip’te 34 Şehidimizi Rusların vurduğu söyleniyor. Doğru olabilir. Bu, açıktan açığa yapılan bir savaştır. Bizim idarecilerimiz de sık sık bunun bir savaş olduğunu vurguluyor. “Omuz üstande kelle bırakmayacağız!!” gibi ifadeler kullanılıyor. Bence böyle zamanlarda maksadını aşan ifadeler kullanmamak, devr-i sabık yaratmamak lazım.

Harp çok kötü bir şeydir. Özellikle II. Viyana Kuşatması’dan beri girdiğimiz hiçbir savaşı kazanamamışız. İstiklal Savaşı ve bir iki ufak savaşlar hariç. Rusya ile ilişkilerimizden son derece büyük zararlar görmüşüz. Ruslar Türk Milleti’ne büyük zayiatlar verdirmiştir. 93 Harbi’nde Yeşilköy’e kadar gelmişlerdi. Neyse ki Rusya’yı zaman zaman Fransa ve İngiltere ile dengelemişiz.

 

Şimdi yine tarihin ibretle yazacağı bir hareket içindeyiz. Bana sorarsanız, kesinlikle savaşa girilmemesinden yanayım. Sorunlar mutlaka politika ile çözülmelidir.

Devletin haklı olduğu, Suriye’de ne işi olduğu konularına girmeyeceğim. Ancak, televizyonlarda bazı kendini bilmeyenler cahil cahil ahkâm kesip duruyorlar. Rusya’yı hafife alıyorlar. Bizim için çantata keklik gibi görüyorlar. Teknolojisi zayıf filan diyorlar. (S 400’ler kimden alınmış acaba?!)

Allah savaşa mecbur etmesin. Ben Rusya’yı hafiye alanlardan değilim. Rusları bizim babalarımız kendi topraklarımızda gördü bile… Bayburt-Çaykara yolunu Ruslar yaptırmıştı. Anlayacağınız, Ruslar bizim doğduğumuz toprakları bile işgal etmişlerdi.

Aşağıya bir alıntı yapıyorum. Yeniçağ gazetesi yazarlarından Ahmet Sevgi Bey “Rus Kimdir, Moskof Nedir?” makalesinde paylaşmıştı.

Biz de gençliğimizden beri biliriz. Süleyman Nazif’in bu uyarısını sizlerle paylaşmayı bir borç bildim.

MOSKOOF’UN SULHÜ ALDATICI, SÜKÛTU KUDURGAN, YARDIMI MİHNET VERİR. 

ANADOLU’NUN HERHANGİ BİR KÖŞESİNDE HERHANGİ BİR HANÜMAN GÖSTERİLEMEZ Kİ MOSKOF MUHAREBELİRİNDE BİR EVLADINI ŞEHİT VERMEMİŞ OLSUN. 

EY TÜRK OĞLU KANMA ALDANMA! 

Süleyman Nazif’ten yapılmış  olan alıntıyı lütfen koyunuz. 

Tam iki buçuk asır… Evet, iki yüz elli sene oldu ki ırk ve dinimizin bu en büyük ve en amansız düşmanına ölüm meydanlarında sık sık tesadüf ediyoruz. Bugün hiçbir Türk ve Müslüman aile gösterilemez ki bir veya daha çok evladını Moskof muharebelerinin birinde şehit vermemiş olsun. O muharebe meydanlarının binlerce unutulmuş destanları, diyar-ı İslâm’ın ıssız köşelerinde, iki yüz elli seneden beri bütün ıstıraplarıyla uyandırılmayı, iki yüz elli seneden beri intikamının alınmasını bekliyor.

Memleketimizde tütmeyen ocakların her biri diğerine bir Rus muharebesinde bestelenmiş sessiz bir feryadı tekrar ediyor.

Köylere, tarlalara niçin harap olduklarını sor. Cevap verirler ki kendilerini imar etmek için çalışan kol bir Moskof cenginde kırıldı.

Bu diyarın doğusunda, kuzeyinde, bir avuç toprak bulunmaz ki Türkün, Moskof eliyle dökülmüş mübarek kanını içmiş olmasın.

Bu diyarın batısında, güneyinde bir yuva görülmez ki yıkılmış duvarları Türkün, Rus silahı ile uzaklarda ölmüş bir oğluna çektiği hasreti ifadeye çalışan feryatlarını dinlemiş bulunmasın…

Moskofun sulhu aldatıcı, sükûtu ısırıcı, yüze gülüşü haince, yardımı tahkirdir.

Ey Türk oğlu! Sana damarlarındaki kanı verenler, kanlarının son damlalarını Moskof muharebelerinde döktüler. Sen bugün, yarın ne olursan ol, fakat unutma ki o şehitlerin ebedî bir yetimisin! Bu din, bu devlet, bu vatan gibi, bu gayz, bu kin bu intikam da onların sana mübarek bir mirasıdır. Dünyada bir Rusya ve bir Rus kaldıkça bu hakkına, bu vazifene hürmetkâr ol, Türk oğlu…