Aylık Arşiv: Aralık 2010

UYARMAK VATAN BORCUMDUR – 3

Platon “Devlet” adlı eserinde:

“Eğer iki Helenli (Eski Yunan) birbirini öldürürse, bu yanlış bir şeydir. Ama Helenliler yurtlarını istilaya gelen, bu güzel Helen ülkesini istilaya gelen düşmanları öldürürlerse, bu iyi bir şeydir. Birbirimizle çatışsak bile, bir gün barışacağımızı göz önüne alarak barışacak bir aralık bırakalım” der.

Dikkat ediniz, “Birbirimizle çatışsak bile, bir gün barışacağımızı göz önüne alarak barışacak bir aralık bırakalım”. diyor.

Ta Eski Yunan’da bir düşünür. Öyle ki, o zaman, kendi milleti içinde meydana gelen çatışmalar için üzülüyor ve “bir gün barışabiliriz, ona göre, aramızdaki bütün köprüleri atmayalım” diyor. Acaba bu düşünce yüzyıllardır birlikte yaşadığımız ve şimdi niyetlerini bozan, düşmanla işbirliği yapan kardeşlerimize de bir uyarı olabilir mi?

Güzel yurdumuz yine bir takım çatışmaların, gizli ve açık yürütülen savaşların alanı haline geldi. Türklerin vatanı yine parçalanmaya çalışılıyor. Balkan Savaşları’nın öncesinde olduğu gibi, Birinci Dünya Savaşı’nın öncesinde olduğu gibi düşman yine yöneticileri aldatıyor. Yine düşmanla işbirliği yapanlar çoğaldı. Yine düşman eline geçirdiği propaganda vasıtaları ile Türk Milleti’ni aldatıyor, bölüyor, parçalıyor. Yaratılan bu bulanık ortamda millet parçalanmayı fark edemiyor.

Hâlbuki Türkiye Cumhuriyeti Devleti yeniden bölünme sürecine girdi.

Nihai hedefi Kürt devleti olan devletin “Kürt Açılımı”nda yeni bir aşamaya gelindi: Artık vatan bölme faaliyetleri neticesini verdi. Bu yeni aşamanın adı artık Demokratik Özerkliktir!

ABD, ikinci bir İsrail devleti olarak inşa etmek istediği Büyük Kürdistan için önce Irak’ı parçaladı ve Güney Kürdistan’ı kurdu. Şimdi sıra Kuzey Kürdistan’da! Yani sıra; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Güneydoğusu’ nda kuracağı ve sonra Irak’ın kuzeyindeki Kürtlerle birleştirerek meydana getireceği büyük Kürdistan’da! Yani yeni İsrail de!

Bilmiyorum dikkat ediyor musunuz? Her şey bitmiş vaziyette! Artık televizyonlarda batıdaki Kürtlerin ne olacağı tartışılıyor!

Türk Milleti ise hala devletinin bölünme noktasına geldiğinin farkında bile değil. Sürekli ve derin bir propaganda ile rahatlıkla etki altına alınan bir kesim bölünme konusunu hala anlamış değil. Belki mensup olduğu iktidar partisine yakınlığı sebebiyle, belki bir takım dini mülahazalarla, belki ekonomik gidişi iyi bulduğu için, belki yolların, park ve bahçelerin güzelleştirilmesini büyük bir hizmet olarak gördüğü için Türk insanı durumu fark edemiyor. Hükümetin; kendi savaş uçağımızı yapıyoruz, kendi tankımızı yapıyoruz gibi milletin hassas noktalarını kontrol altına
alarak güven vermesi, halkımızın bugün yürütülen bölünme kavgasını anlayamamasına sebep olmaktadır. Bütün bunlar halkın gerçekleri görmemesi için perdeleme rolü oynamaktadır.

Hâlbuki düşman yurdumuzu açıkça bölmektedir. Partizanlık duyguları içerisinde hareket eden Türklerin, vatanlarının parçalanmasını anlama, kavrama gibi bir düşüncesi zaten olamaz. Olmuyor da… Hatta böyle bir saplantı içinde uyuyan Türkler, bölünmeyi anlayanları, düşmanı tanıyanları ve mücadele edenleri hain olarak görüyor. Buna en yakınım olan insanlardan bile şahidim. İşin en tehlikeli olan yanı da bence bu!

Bölünmeden yana olan Kürtlere, Platon’un dediği gibi seslenip, gelin yapmayın etmeyin, düşman gider, yine biz burada baş başa kalırız. Aramızdaki bütün köprüleri atmayalım, yine barışabiliriz, yine bir arada yaşayabiliriz diye seslenmek mümkün. Ama bu defa biz Türkler, kendi aramızda, yapılan bu perdelemeler sebebiyle çatışmaya giriyoruz. İşin en can alıcı noktası bu! En tehlikeli olan tarafı bu! Üzülerek söylemek gerekir ki, düşman propagandası bunu başarmış durumdadır.

Bölücü hareketin nasıl bir süreç takip ettiğini aslında herkes biliyor. Türk Milleti, bu mücadeleyi anlıyor aslında. Ama devletin bu bölünmeye müsaade etmeyeceğini zannediyor. Millet devletine güveniyor. Ama devletin de gözü önünde, hatta bazen devletin kontrolünde öyle olaylar oluyor ki, insanın aklı başından gidiyor. İşte yukarıda bahsini ettiğim perdeleme olayı bunları anlamayı engelliyor. Bu çok korkunç ve tehlikeli bir durum!

Türklerin vatanları ellerinden alınıyor, Türkler diz çöktürülüyor. Türk Ordusu’na diz çöktürülüyor. Bölünmeye karşı direnecek kuvvetler, başta TSK olmak üzere, Ergenekon tertibi üzerinden adım adım etkisiz hale getiriliyor.

Peki, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını ortadan kaldırmayı hedefleyen bu “özerklik” projesine kim karşı duracak? Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünme tehlikesine karşı anayasal olarak hangi kurum görevlidir? Elbette ki Türk Silahlı Kuvvetleri! Yani TÜRK ORDUSU! Yani MİLLİ ORDU! Ama vatanları ellerinden alınan Türkler, bu Milli Ordu’ya karşı yeni bir ordu kurulacağını hiç anlayamıyor. Zaten yandaş basında; “Türk ordusunu ortadan kaldıralım, yeni bir ordu kuralım” diyenlere de kulak asmamıştı Türkler. “Damarlarında yüzde yüz Türk kanı dolaşan tek canlı Türk Kangal köpeğidir” diyenlere de ses çıkarmamıştı. Şimdi, Türk Ordusu’nun karşısına yeni bir savunma gücü kuracak olanlara da ses çıkarmıyor. Çünkü Türkler tehlikeyi henüz anlayamıyor.

Acaba bir sürü mizansenle kademe kademe itibarsızlaştırılan, gardı alınan, etkisiz hale getirilen Ordu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bölünmesine nasıl tepki vermektedir! Ergenekon tertibiyle adım adım etkisiz hale getirilen Türk Ordusu şu anda ne durumdadır?

Değerli okuyucu, Irak’ın ABD tarafından işgalini hatırlayınız. Irak ordusu Amerikan’ın saldırısına karşı koydu mu? Ne olmuştu Saddam Hüseyin’in subayları! Ülkeleri işgal edildiği halde tek kurşun sıktılar mı düşmanlarına? Subayların birçoğu daha barış zamanında etkisiz hale getirildi. Birçoğu Irak’tan alınıp götürüldü. Amerika resmen elini kolunu sallaya sallaya Irak’a girdi. Ve işte görüyorsunuz Irak’ın ne durumda olduğunu.

Uyanınız!

Şimdi aynı şey Türk Ordusu için yapılmaktadır. Bu günlerde 195 sanıklı Balyoz duruşması yapılıyor. Düşününüz ki, bir ordunun 195 subayı yok edilirse o ordu savaşı kaybetmez mi? İşte bu Ergenekon tertiplerinin manası ve hedefi budur. 195 subayını Balyoz soruşturmasıyla ABD’ye teslim eden Türk Ordusu, maalesef diz çökme noktasına getirilmiştir. Yargı’sı teslim edilen Türk devletine diz çöktürülmüştür..

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin internet sitesine “iki dil” konusu ile ilgili olarak koyduğu bildiri sebebiyle TSK’ ya düşman olanlar, Ordu hakkında suç duyurusunda bulanacaklarını ilan ettiler. Bunlar; başta Ali Bayramoğlu olmak üzere, üzülerek söylemek gerekir ki, Türklerin çok sevdiği, kendisinden zannettiği insanlardır. Ordunun bu hassasiyetine AKP bile, “Ordu kendi işine baksın!” diyerek karşı çıkmıştır.

Özerklik yanlıları ise; zaten Türk Ordusu’nun her türlü faaliyetine karşı oldukları için, hatta Türk Ordusu’nu hasım gördükleri için alay ettiler ve “Ayar verme çabaları komik görülüyor!” diye hakaret ettiler.

Vatanları bölünme noktasına gelen Türkler bütün bu olup bitenlerin farkında bile değil!

Üzülerek ifade etmek gerekir ki, Türk Silahlı Kuvvetleri etkisiz hale getirilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri çatışa çatışa geri çekilmemiştir, düşmanları tarafından doğrudan doğruya, adım adım tasfiye edilmiştir. Bugün Türk Ordusu mevzilerini terk etmiştir. Bütün mevzilerini kendi elleriyle teslim etmiştir! Türk Silahlı Kuvvetleri savaşma kabiliyetini kaybetmektedir! Hâlbuki vatanseverler zamanında uyarı görevlerini yapmışlardı. “Türk Silahlı Kuvvetleri Türk ordu geleneğinden kopmamalıdır” demişlerdi. Ama yazık ki sesleri duyulmadı…

Şimdi kongreler toplayarak aşağıdaki bildiriyi yayınlayanlara karşı artık hiç kimsenin sesi çıkmamaktadır. Ne Diyarbakır’da Osman Baydemir’le el ele vererek halay çeken TÜSİAD’ DAN, ne ciddi anlamda muhalefet partilerinden, ne üniversitelerden, ne diğer sivil toplum kuruluşlarından… Bütün kurumlar inanılmaz bir suskunluk ve teslimiyet içinde. Yandaş basın ise korkunç bir takiyye politikası ile Türk Milleti’ni kandırmış ve bütün bu tehlikeleri anlamaması için perdeleme görevini hakkıyla yerine getirmiştir.

“PKK bu yeni devletin ÖZ SAVUNMA GÜCÜDÜR”

Demokratik Özerklik taslağında dile getirilen “Öz savunma gücü” olarak, PKK Türk Ordusu’nun karşısına yakın bir gelecekte büyük Kürdistan devletinin ordusu olarak çıkacaktır. Demokratik Toplum Kongresi, PKK’nın, bu yapının askeri gücü olacağını ilan etmektedir. Bu kongrede alınan kararların bazılarını aşağıya alıyorum. Dikkatle okuyunuz lütfen.

“Doğada kendini savunmayan hiçbir canlı yoktur. Öz savunma hem varlığına dıştan gelecek saldırıları hem de ahlaki ve politik toplum gerçekliğine karşı içten gelişecek tehlikeleri etkisiz kılmak için hava ve su kadar yaşamsal önemdedir. Öz savunma, ahlaki ve politik toplumun güvenlik politikasıdır. Öz savunma boyutu toplumlar için sadece bir askeri savunma olgusu değildir. Kimliklerini koruma, politikleşmelerini sağlama ve demokratikleşmelerini gerçekleştirme olgusuyla iç içedir. Öz savunma örgütlü topluma dayanır. Örgütlü toplum öz savunmasını en iyi yapan toplumdur. Tüm toplumlarda öz savunma varlığını korumanın olmazsa olmazıdır. Kürtler ilk işgalci ve istilacı güçlerin saldırısından günümüze kadar her türlü işgal ve saldırılara karşı varlığını korumak için öz savunma içinde olmuştur. Demokratik özerklik statüsünün kabul edildiği koşullarda öz savunma askeri tekel olarak değil, toplumu iç ve dış güvenlik ihtiyaçlarına göre demokratik organların denetimi altında oluşturulabilinir. Şehir, kasaba, mahalle ve köyde yaşayan tüm halklar faşist, gerici ve soykırımcı saldırılara karşı bilinçli ve duyarlı olur, öz savunma esasında bu yönelimler karşısında toplumsal direnişi ifade eder. Öz savunma uluslararası sözleşmeler ve BM tarafından da tanımlanan bir haktır”.

Bu kongrede, yani Özerklik peşinde olanların, vatan parçalamakla görevli olanların meclisinde, yani parlamentosunda alınan kararlar bunlar. Öz Savunma Gücü kuracaklarmış! Kime karşı acaba?

Belki tam olarak takip edip okuyamamışsınızdır diye, bu Demokratik Toplum Kongresi’nde alınan kararları tekrar buraya aldım. Dikkatle okuyunuz. Bir daha, bir daha okuyunuz. Bu toplantıya katılanların, bu kararları savunanların, perdeleme görevi yapanların kimliklerini iyi belleyiniz! Belki bir gün lazım olacaktır!

Ve uyanınız!

Bütün vatanseverler birleşiniz!

Evet, vatanınız elinizden alınmadan UYANINIZ!

Uyarmak namus borcumdur.

Dualar ediyorum.

Mikdat Topçu

26.12.2010

UYARMAK VATAN BORCUMDUR – 2

Artık ebedi Türk yurdu olan bu topraklarda bir Türk olarak yaşamanın zorluğunu iliklerime kadar hissediyorum. İç savaşın boyutlarının ne kadar büyük olduğunu son zamanlarda meydana gelen olaylar daha bir açıkça ortaya koymaktadır. Bugüne kadar devletimize karşı yapılan savaş, biraz da çekinildiği için, üstü örtülü olarak yapılıyordu. Şimdi artık çekinmeye, korkmaya hiç gerek kalmadı. Bir devleti yıkmanın bütün prensipleri uygula-nıyor. Gerekli tavizler verildi. Gerekli devletlerle gerekli ittifaklar yapıldı. Gerekli kurumlaşmalar yapıldı. Gerekli yerlere gerekli insanların heykelleri dikildi. Bayraklar hazırlandı. Tabelalar değişti. Şimdi “dil” konusu ve ardından da –çok daha önemli olarak- özerklik tartışılır hale getirildi. Eh, artık bu da aşılır herhalde!

Bir kısım Türk aydını da saf saf önüne atılan her konuyu günlerce tartışıyor. Çok zeki imiş gibi davranıyor! Bazıları AB fonlarından para alıyor. Yardım aldığı yerden emir alarak yazıyor. Bazı aydınlar ise kendi çapında vatanseverlik yapıyor. Ülkeye demokrasinin geleceğine, her şeyin şeffaflaşacağına, faili meçhullerin ortaya çıkarılacağına inanıyor. Hepimiz Hrant Dink’iz, hepimiz Kürt’üz diyor. Avrupa Birliği beyannamelerine imza atıyor. Hâlbuki devletin temeli sarsılıyor, devletin tapusu deliniyor, bu onlar için önemli değil!

Artık inanılmaz olaylar okuyoruz gazetelerde. Kürt dinleyiciler tarafından Kürtçe türkü söylemeye zorlanan Türk sanatçı “Kürtçe bilmiyorum” dediği için öldürülüyor. Benzer olaylar giderek çoğalıyor. Bu topraklarda Türk olarak yaşamak gerçekten giderek zorlaşıyor. Burası Türk yurdu değil miydi?

Değerli okuyucu, bütün bunlar devletimizin bölünme tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu açıkça göstermektedir. En çok tedirgin olduğum konu, bu satırları okuyan sizlerin de, artık yavaş yavaş, şu yukarıda yazdığım aydın tipinin kanaatlerini kabul ediyor hale gelmenizdir. En çok bundan endişe ederim. Bu sebeple endişelerimin kaynağını izah etmek gerektiğine inanıyorum. Çünkü Allah esirgesin, farkında olmadan bir “kozmopolitan” davranış içerisine girilirse, bu davranış yavaş yavaş bütün bir kitlenin davranışı haline gelirse, bu, devletimizin sonu demek olur. Bunun için düşüncelerimi açıklamak ve neden böyle düşündüğümü anlatmak mecburiyetindeyim.

Yukarıda “kozmopolitan” kelimesini kullandım. Bu kelime ile ilgili olarak “2023 Senesinde Türkiye Mevcut Olmayabilir” başlıklı mülakatında rahmetli Durmuş Hocaoğlu şu tespiti yapmaktadır: (2023 Dergisi Sayı 101 15 Eylül 2009)

“Kozmopolitan” kelimesinin lûgat anlamı “yeryüzü vatandaşlığı” demektir. Kökü çok eskilere, milât öncesi üçüncü binyıla kadar dayanıyor. Yunan Stoa mektebinde felsefî bir nitelik kazanan ve bilhassa devletin, vatandaşlarını dinî inançları dolayısıyla dışladığı hâllerde ortaya çıkan Kozmopalitanizm, en trajik örneğini Roma İmparatorluğu’nun beklenmedik bir şekilde suratının üstüne yere çakılmasında oynadığı rol ile göstermiştir. Bu son derece yıkıcı bir tesir yaratmıştır. Çünkü kozmopolitanizm “belirli bir vatan” fikrini reddeder. Anarşist Emma Goldman’ın ifâdesiyle, “vatanseverliği hürriyete yöneltilmiş bir tehdit” olarak görür ve ekstrem hâllerde, düşman, evinin eşiğinden içeri girmeğe teşebbüs etmediği takdirde, ona direnç göstermez. Bu Roma’da böyle olmuştu. Asırlarca Hıristiyan vatandaşlarına sırf Hıristiyan oldukları için zulmeden Roma’nın vatandaşlarıyla arasındaki kalbî bağ kopmuştu. Öyle ki, 410 yılında Gotlar Roma’ya girdiklerinde sokaklardan dereler gibi kan akıttılar ama Hıristiyanlara dokunmadılar. Çünkü Roma’nın çift başlı kartalını kendileri için bir değer ve anlam ifade etmez bulan Hıristiyan Romalılar Gotlar’a, kendilerine dokunmadıkları sürece onlara karşı mukavemet etmeyeceklerini bildirmişlerdi”.

Bilmem anlatabildim mi? Artık bizim ülkemizde de vatanseverliği hürriyete yöneltilmiş bir tehdit olarak görenler var. Belirli bir vatan fikrini reddedenler var. Vatanı ile arasındaki gönül bağını koparanlar var. İstiklal Marşımızı, okul-da okuduğumuz and’ımızı lüzumsuz bulanlar var. Bütün değer yargılarımızın değişmesini isteyenler var. Devleti tasfiye etmek isteyenler var.

Şunu demek istiyorum. Bu ülkenin omurgası, asıl taşıyıcı elemanı olan milleti kozmopolitanlaştırırsanız, yani “ne olursa olsun, benim için fark etmez” diye düşünür hale getirirseniz, yani insanları “yeryüzü vatandaşı” haline getirirseniz, yarın bunun bedelini ödeyemezsiniz. Çünkü kozmopolitanların , yani vatan fikrini, istiklal fikrini reddeden ve dünya vatandaşı haline gelmiş insanların intikamı korkunç olur. Zira vatan, evlatlarından kan bedeli isteğinde vermeğe yanaşmazlar. Ortaya yeni vicdani retçiler çıkar. Devlet çatırdamaya başladığında, “zaten benim devletim değildi ki” derler. Nitekim işte şimdi bu tip insanlar çoğaldı. Biraz konuşunca, zaten ben şuyum, ben buyum demeğe başlıyor insanlar. Devlet çok acı bir şekilde tasfiye oluyor. Öyle bir şekilde tasfiye oluyor ki, Türk halkı gözlerinin önünde oynanan trajediyi anlayamıyor. Türkiye’nin durumu, üzüntü verici ki, budur!

Bir takım basın yayın organları Türk Milleti’ni işte bu şekilde kozmopoli-tanlaştırmakla meşguldür. Basını devamlı takip edenler bunu çok rahatlıkla görebilirler.

ABD’nin yurdumuzda yaratmak istediği büyük değişime “açılım” diyen, “Kürt açılımının” mimarı, Turgut Özal’ın çevresini kuşatan “Yeni Osmanlıcı” ekibin içinde yer alan, Tansu Çiller’e danışmanlık yaparak kendisine kimlik arayan Mümtazer Türköne’yi yukarıda anlattığım aydın tipine bir örnek olarak vermek istiyorum.

“Barış ve Geleceği Birlikte Aramak-Kürt Sorunu” adlı konferansının açılış konuşmasında şunları söylüyor:

“Hepimiz Kürd’üz. Türkiye’de yaşayan 72 milyon insan gibi ben de biraz Kürd’üm. Bir Kürt gibi düşünüyor, yaşıyor ve geleceğe bakıyorum. Ortada büyük bir Kürdistan haritası var. İsteyen rüya görsün, isteyen kâbus. Artık bu gerçeklerle yüzleşmemiz lazım.”

Sabah Gazetesi’nde yayınlanan bir röportajında hızını alamayarak şunu söyleyebiliyor:

“Siyasi çözüm evresine girdik. Ana dilde dilekçe, referandumla bir kentin adını değiştirme hakkı verilebilir. Diyarbakır’ın adı “AMED” olabilir”.

Mümtazer Türköne yine hızını alamamış ve 4-6 Haziran 2006 tarihli Zaman Gazetesi’nde yazdığı “TÜRK KANI VE KANGAL KÖPEĞİ-ERGENEKON” başlıklı yazısında şunları yazıyor:

(Kurt efsanesini bahane ederek aslında Türk Milleti’nin kanının Kangal köpeğinin damarlarındaki kanla yüzde yüz aynı olabileceğini söylüyor. Hâlbuki Müslüman Türk milleti ırk üstünlüğüne inanmaz. Türköne Türk Milleti’ne neden düşman acaba! Türk Milleti’ne neden saldırıyor ki böyle! Halbuki isminde de Türk kelimesi var! Ne yazık!)

“Saf Türk kanı diye tek tip bir kan cinsi mevcut değildir. Bu topraklarda saf kan bir ırk ararsanız ancak Türk çoban köpeği olan Kangal’ı bulabilirsiniz. Şayet Türk milletini bir hayvanla sembolize etmek gerekirse, bu sıfata layık tek canlı, damarlarında yüzde yüz Türk kanı dolaşan asil Kangal köpeği olabilir. Türk milletinin tarih boyunca en büyük dostu, sürülerini koruyan ve sonuna kadar sadık kalan köpek olmuştur. Bu toplumun liderlerinde ve koruyucularından beklediğini de ancak Kangal karşılar”.

Anlayabildiniz mi kozmopolitanizmi? İşte insanlar artık bu hale gelir oldular. Kendi kimliklerini inkâr eder hale gelir oldular.

Devlet, nihai tahlilde iktidar demektir. Vaktiyle devletin bir takım uygulamaları olmuşsa, bu uygulamaları bugün kalkıp ta anlayıp dinlemeden hatalı bulmak, o devrin şartlarını bilmeden bugün olmuş gibi eleştirmek, devleti suçlamak ve milleti devletine karşı kozmopolitan bir hale getirmek son derece tehlikeli bir girişimdir. Biraz okuyan, devamlı takip eden, düşmanını bilen elit tabaka yavaş yavaş bunu anlamaya başlıyor. Nitekim yine bizim yelpazenin önde gelen yazarlarından Ali Bulaç, Yeni Harman Dergisi’nin Kasım sayısında bakın ne diyor:

“Ben bu telefon dinlemelerinin cemaatin insiyatifi ile olduğunu sanmıyorum. Cemaate sempati duyanlar bu işlerin içinde olabilirler, ama bence bu NATO merkezli bir operasyondur. Türkiye’nin bir başkalaşım geçirmesini öngören bir projedir. Türkiye Postkemalizm bir döneme girmektedir. Bütün eskiye dair kodları değişmektedir. Yeni ve daha katılımcı bir projedir. Buna dahil olamayacak bölümler tasfiye olmaktadır. ABD’nin lojistik desteği de çok kuvvetlidir hiç şüphe yok.”

Anlaşılıyor değil mi? Ali Bulaç son derece mülayim bir üslupla anlatıyor. Devletin tasfiye edildiğini görebiliyor, ancak bu kadarını söyleyebiliyor, daha ne desin!

Yukarıda bir mülakatından alıntı yaptığım ve yakında rahmetli olan arkadaşım, köylüm, değerli bilim adamı, filozof, Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu aynı mülakatta şöyle demişti:

“Türk milleti halet-i nezdedir.” Yani, Türk Milleti yüzünü ölüme dönmüştür.

Allah esirgesin. Ama gerçek bu! Eğer elit tabaka, aydın tabaka, şu anda bunu anlamazsa, millet kozmopolitan duruma gelirse, devletimiz Roma’nın akıbetinden kendisini kurtaramaz. Parçalanma ve yok olma mukadder hale gelir.

Değerli okuyucu, uyarmak namus borcumdur. Uyanınız!

Dualar ediyorum.

Mikdat Topçu

20.12.2010

UYARMAK VATAN BORCUMDUR – 1

Bir sohbet sırasında, çok değerli eğitimci bir ağabeyim güzel bir uyarıda bulundu. Çok güzel bir örnek verdi. Bakınız dedi ki:

“Bir koyun hiç kurdu tanımasa, ondan üreyen 1000. nesil dahi kurdu hiç görmese, 1001. kuzu doğduğunda kurdu bilir, onu düşman olarak tanır”.

Bu ne muazzam bir yaratılış, ne müthiş bir içgüdü!

Mutlaka bütün canlıların düşmanları var ve bütün canlıların düşmanlarına karşı savunma mekanizmaları var. Bunu artık günümüzün aydınlık dünyasında herkes görebiliyor, izleyebiliyor. Yaradan canlılar âlemini böyle yaratmış.

Milletlerin tarihinde de aynı kural var. Dikkat ediniz, her milletin karşısında mutlaka o milletin hasmı bulunmaktadır. Bunu her gün televizyonlardan, ga-zetelerden görmek mümkündür. Bütün dünya tarihini bir cümlede özetlemek gerekirse şunu söylemek icap eder ki; Nemrutlar varsa Hazreti İbrahim muhak-kak olacaktır. Firavunlar varsa Hazreti Musa mutlaka olacaktır. Bu dünya tari-hinde kaçınılmaz olarak hep böyle olagelmiştir.

Demek ki bütün milletlerin de düşmanları vardır. Evet, ebedi dostluklar olma-dığı gibi ebedi düşmanlıklar da olmamalıdır. Ama ne yazık ki düşmanlıklar hep vardır. Olacaktır. Bu çok basit bir sosyoloji kuralı. Çok kesin tarihi gerçek.

Bu örnekleri genelden özele gelmek maksadıyla verdim. Yukarıdaki kurallar insanlık tarihinin evrensel kuralıdır.

Değerli dostlar, biliniz ki, bu düşmanlıkların tarih boyunca hiç durmadığı yer, medeniyetlerin beşiği olan Anadolu’dur. Anadolu’da şu anda yaşayan Türkler olarak sadece bizim değil, bizden önceki milletlerin de, onlardan önceki, onlardan önceki milletlerin de hep düşmanları olmuştur. Anadolu’yu gezenler bilir; bütün yerleşim merkezlerinin hemen hemen hepsinin düşmandan ko-runmak için yer altı sığınakları vardır. Bütün kalelerin gizli kaçış yolları vardır. Çünkü yerleşik bir düzene sahip bir millet, hele de refahı yakalamışsa, mutlaka dışarıdan gelen saldırılarla yok edilmeye çalışılmıştır.

İşte tarihin bu seyri içerisinde şimdi yeniden Anadolu… Anadolu’nun güvenliği! Türk Milleti’nin güvenliği! Eğer tarih devam ediyorsa, kurallar aynı kurallar ise, biz şimdi Anadolu’nun, burada yaşayan Türk Milleti’nin güven-liğini sorgulamalı değil miyiz? Bu kadar olay, bu kadar gürültü, patırtı boşuna mı acaba?

PKK terör örgütünün varlığı, cinayetleri. Onu destekleyen siyasi partinin faaliyetleri, milletvekillerinin beyanatları, belediye başkanlarının beyanatları, KCK operasyonları kulaklarınızı tırmalamıyor mu?

Ortaya atılan bir sürü iddialar, bir takım yerlerde toprağa gömülen, sonra birileri tarafından bulunan silahlar, Türk Silahları Kuvvetleri’ne karşı yapılan operasyonlar, Anayasa’da ve diğer yargıda yapılan operasyonlar, devletin çok önemli noktalarında yapılan operasyonlar kulaklarınızı tırmalamıyor mu?

Yürütülen bütün bu operasyonların demokratik açılım, Kürt açılımı vs. gibi kavramların arkasına saklanılarak, ama mutlaka bir kurmay düşüncenin hesabı olarak her gün karşınıza gelmesi sizi rahatsız etmiyor mu?

Mutlaka azınlık haklarının öne sürülmesi, Patrik’in ekümenik olma istekleri, Sümela Manastırı’nın, Ahdamar Kilisesi’nin onarılarak orada ayinler yapıl-masının devlet tarafından organize edilmesi, hiç olmayacak bir şekilde, durup dururken Cumhuriyet döneminin cezalandırılan asilerinin birileri tarafından heykellerinin Diyarbakır’a dikilmesi sizi rahatsız etmiyor mu?

Hele hele bugünlerde konuşulan PKK-Fethullah Gülen ittifakı, Fethullah Gülen’in mutemet adamı Hüseyin Gülerce’nin APO’nun avukatları ile görüşmesini sebepsiz olarak görebiliyor musunuz?

Barzani’nin “biz Kürtler tek milletiz” tarzındaki ifadesi, Kürt devletinin artık İran, Türkiye, Suriye ve Irak toprakları üzerinde kurulacağı, bugün bunun bütün alt yapısının hazır olduğu, buna yavaş yavaş alıştırıldığımız ve oyuna geldiğimiz konusunda en ufak bir tereddüdünüz yok mu?

AB konusunda en ufak bir şüpheniz yok mu?

Değerli dostlar, işte bütün bunlar yukarıda bahsettiğim, sosyolojinin kuralla-rının uygulamasından başka bir şey değildir. Türk Milleti Anadolu’da yerleşik düzendedir, kalkınmaktadır. Düşman Türk Milleti’nin yeniden yükselişini tehlikeli görmektedir ve vatanımıza saldırmaktadır. Tabii ki, saldırının 21. Yüzyıldaki şeklinin nasıl olduğunu anlatmaya gerek yoktur. Şu yukarıda sayılan olayların tümü saldırının ayrı ayrı aşamalarıdır.

Bunları size hatırlatmak benim için namus borcudur. Bu konuları bendeniz böyle yorumluyorum. Başka türlü yorumlayanların, iyi niyetli olanların tarihte kendi milletlerinin başına neler getirdiklerini bir daha ki yazımda anlatmaya çalışacağım.

Unutmayınız ki, hiç görmedikleri halde koyunlar bile kurdu düşman olarak bilirler.

Dua ile kalınız.

Mikdat Topçu

13 Aralık 2010

GİT VATAN KABE’DE SİYAHA BÜRÜN

Yukarıdaki başlık gerçekte büyük vatan şairi Namık Kemal’e bir şiirdir.
Git vatan Kabe’de siyaha bürün
Bir kolun Ravza-i Nebi’ye uzat
Birini Kerbela’da Meşhed’e at
Kainatta o hey’etinle görün

Bu şiiri okuyunca ürpermiştim. Namık Kemal’in döneminde, onun gönülden bağlı olduğu, uğrunda her şeyini verebileceği vatanı ne durumdaydı acaba! Biraz tarih bilgisi olanlar hemen bir film şeridi gibi Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinin nasıl bir boğuşma içinde geçtiğini hatırlayacaktır. Batılılaşacağız, kalkınacağız, ilerleyeceğiz, demokrasiyi getireceğiz, insan haklarını getireceğiz diye devletin bütün düzeni alt-üst edilmişti. Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Meşrutiyet hareketleri ve nihayet Sultan Abdülhamid Han’ın “hal” edilmesi ile sonuçlanan 31 Mart Olayı gibi belirleyici girişimlerle devlet iyice takatten düşürülmüştü.  Yönetim zayıflamış, devlet sorumluluğunun kimin elinde olduğu dahi anlaşılamayan dönemler yaşanmıştı.

Tabii ki, Namık Kemal devletin, giderek bozulan, giderek bölücü ve yıkıcı unsurların eline geçtiği açılımların, oyunların son zamanlarını, tiyatronun son perdelerini göremedi. Meğer bütün bu açılımlar, yani Islahat hareketleri aslında devleti çöküntüye sürükleyen hareketlermiş, anlayamadı. O hay huy içinde hatayı Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid Han da bulmuştu. Ama yanılmıştı. Ne acıdır ki, yanıldığını anlayınca çok geç olmuştu. Halbuki asıl olan devletti, saldıranlar düşmanlardı. İkiyüzlü davranıyorlardı. İktidarı ele geçirmeye çalışanlar, hatta devleti ele geçirdikten sonra da yaldızlı sloganlarla devleti kurtaracaklarını söylüyorlardı. Ama aslında saldırıyorlardı. İşte bu yaldızlı sloganlar altında yürütülen propagandayı o günün aydınları anlayamamışlardı. O günün en büyük vatan şairlerinden biri olan Namık Kemal, Osmanlı Sultanı’nın vatanı yıkıma  götürdüğünü zannediyordu. Onun için “Git vatan Kabe’de siyaha bürün” diye hayıflanmış, üzülmüş, kahrolmuştu. Ama gerçek hainlerin kimliğini anlayınca kendisini affetmemişti. Adeta günah çıkarırcasına “Ne Utanmaz Köpekleriz” şiirini yazmıştı. Sultan’dan özür dilemişti sanki. Şiiri aşağıya alıyorum.

Ne Utanmaz Köpekleriz

Edepsizlikte tekleriz
Kimi görsek etekleriz
Hakk’tan da yardım bekleriz
Ne utanmaz köpekleriz.
Biz bakmadan sağa sola
Düşman girdi İstanbul’a
Vatanı sattık bir pula
Ne utanmaz köpekleriz.
Dalkavuklukla irtikap
İşte etti bizi harap
Sen söyle ey Şevketmeab
Ne utanmaz köpekleriz.
İnsan mı neyiz seçilmez
Bir zehiriz ki içilmez
Tavrımızdan da geçilmez
Ne utanmaz köpekleriz
Gitme vatan kavgasına
Yetiş rütbe yağmasına
Daldık dünya sefasına
Ne utanmaz köpekleriz
Vatanın girdik kanına
Leke getirdik şanına
Topumuzun bok canına
Ne utanmaz köpekleriz

Bu topraklar üzerinde bizim mücadelemiz bitmeyecektir. Bin yıl önce başlayan, yükselen yükselen, sonunda olgun bir meyve gibi düşen devlet bu gün yine aynı sonuçlarla karşı karşıya kalmıştır. Anadolu’ya sıkışan Türk Milleti buradan da kovulmak ve yok edilmek gayesiyle bu gün de aynı kavgalarla karşı karşıyadır. Yine aynı açılımlar, aynı Islahat Hareketleri devam etmektedir. Oyun yine aynı kurallar içinde oynanmaya devam etmektedir. Şimdi önemli olan bu kargaşada bizim gerçeği görebilmemizdir. Kimin dost, kimin düşman olduğunu anlayabil-memizdir. Bunun için çok okumaya, çok araştırmaya ihtiyacımız vardır.
Herkesin vatanına karşı sorumluluklarını bilerek hareket etmesi dileği ile.
Dua ile kalınız.

Mikdat Topçu
12 Aralık 2010