Artık ebedi Türk yurdu olan bu topraklarda bir Türk olarak yaşamanın zorluğunu iliklerime kadar hissediyorum. İç savaşın boyutlarının ne kadar büyük olduğunu son zamanlarda meydana gelen olaylar daha bir açıkça ortaya koymaktadır. Bugüne kadar devletimize karşı yapılan savaş, biraz da çekinildiği için, üstü örtülü olarak yapılıyordu. Şimdi artık çekinmeye, korkmaya hiç gerek kalmadı. Bir devleti yıkmanın bütün prensipleri uygula-nıyor. Gerekli tavizler verildi. Gerekli devletlerle gerekli ittifaklar yapıldı. Gerekli kurumlaşmalar yapıldı. Gerekli yerlere gerekli insanların heykelleri dikildi. Bayraklar hazırlandı. Tabelalar değişti. Şimdi “dil” konusu ve ardından da –çok daha önemli olarak- özerklik tartışılır hale getirildi. Eh, artık bu da aşılır herhalde!
Bir kısım Türk aydını da saf saf önüne atılan her konuyu günlerce tartışıyor. Çok zeki imiş gibi davranıyor! Bazıları AB fonlarından para alıyor. Yardım aldığı yerden emir alarak yazıyor. Bazı aydınlar ise kendi çapında vatanseverlik yapıyor. Ülkeye demokrasinin geleceğine, her şeyin şeffaflaşacağına, faili meçhullerin ortaya çıkarılacağına inanıyor. Hepimiz Hrant Dink’iz, hepimiz Kürt’üz diyor. Avrupa Birliği beyannamelerine imza atıyor. Hâlbuki devletin temeli sarsılıyor, devletin tapusu deliniyor, bu onlar için önemli değil!
Artık inanılmaz olaylar okuyoruz gazetelerde. Kürt dinleyiciler tarafından Kürtçe türkü söylemeye zorlanan Türk sanatçı “Kürtçe bilmiyorum” dediği için öldürülüyor. Benzer olaylar giderek çoğalıyor. Bu topraklarda Türk olarak yaşamak gerçekten giderek zorlaşıyor. Burası Türk yurdu değil miydi?
Değerli okuyucu, bütün bunlar devletimizin bölünme tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu açıkça göstermektedir. En çok tedirgin olduğum konu, bu satırları okuyan sizlerin de, artık yavaş yavaş, şu yukarıda yazdığım aydın tipinin kanaatlerini kabul ediyor hale gelmenizdir. En çok bundan endişe ederim. Bu sebeple endişelerimin kaynağını izah etmek gerektiğine inanıyorum. Çünkü Allah esirgesin, farkında olmadan bir “kozmopolitan” davranış içerisine girilirse, bu davranış yavaş yavaş bütün bir kitlenin davranışı haline gelirse, bu, devletimizin sonu demek olur. Bunun için düşüncelerimi açıklamak ve neden böyle düşündüğümü anlatmak mecburiyetindeyim.
Yukarıda “kozmopolitan” kelimesini kullandım. Bu kelime ile ilgili olarak “2023 Senesinde Türkiye Mevcut Olmayabilir” başlıklı mülakatında rahmetli Durmuş Hocaoğlu şu tespiti yapmaktadır: (2023 Dergisi Sayı 101 15 Eylül 2009)
“Kozmopolitan” kelimesinin lûgat anlamı “yeryüzü vatandaşlığı” demektir. Kökü çok eskilere, milât öncesi üçüncü binyıla kadar dayanıyor. Yunan Stoa mektebinde felsefî bir nitelik kazanan ve bilhassa devletin, vatandaşlarını dinî inançları dolayısıyla dışladığı hâllerde ortaya çıkan Kozmopalitanizm, en trajik örneğini Roma İmparatorluğu’nun beklenmedik bir şekilde suratının üstüne yere çakılmasında oynadığı rol ile göstermiştir. Bu son derece yıkıcı bir tesir yaratmıştır. Çünkü kozmopolitanizm “belirli bir vatan” fikrini reddeder. Anarşist Emma Goldman’ın ifâdesiyle, “vatanseverliği hürriyete yöneltilmiş bir tehdit” olarak görür ve ekstrem hâllerde, düşman, evinin eşiğinden içeri girmeğe teşebbüs etmediği takdirde, ona direnç göstermez. Bu Roma’da böyle olmuştu. Asırlarca Hıristiyan vatandaşlarına sırf Hıristiyan oldukları için zulmeden Roma’nın vatandaşlarıyla arasındaki kalbî bağ kopmuştu. Öyle ki, 410 yılında Gotlar Roma’ya girdiklerinde sokaklardan dereler gibi kan akıttılar ama Hıristiyanlara dokunmadılar. Çünkü Roma’nın çift başlı kartalını kendileri için bir değer ve anlam ifade etmez bulan Hıristiyan Romalılar Gotlar’a, kendilerine dokunmadıkları sürece onlara karşı mukavemet etmeyeceklerini bildirmişlerdi”.
Bilmem anlatabildim mi? Artık bizim ülkemizde de vatanseverliği hürriyete yöneltilmiş bir tehdit olarak görenler var. Belirli bir vatan fikrini reddedenler var. Vatanı ile arasındaki gönül bağını koparanlar var. İstiklal Marşımızı, okul-da okuduğumuz and’ımızı lüzumsuz bulanlar var. Bütün değer yargılarımızın değişmesini isteyenler var. Devleti tasfiye etmek isteyenler var.
Şunu demek istiyorum. Bu ülkenin omurgası, asıl taşıyıcı elemanı olan milleti kozmopolitanlaştırırsanız, yani “ne olursa olsun, benim için fark etmez” diye düşünür hale getirirseniz, yani insanları “yeryüzü vatandaşı” haline getirirseniz, yarın bunun bedelini ödeyemezsiniz. Çünkü kozmopolitanların , yani vatan fikrini, istiklal fikrini reddeden ve dünya vatandaşı haline gelmiş insanların intikamı korkunç olur. Zira vatan, evlatlarından kan bedeli isteğinde vermeğe yanaşmazlar. Ortaya yeni vicdani retçiler çıkar. Devlet çatırdamaya başladığında, “zaten benim devletim değildi ki” derler. Nitekim işte şimdi bu tip insanlar çoğaldı. Biraz konuşunca, zaten ben şuyum, ben buyum demeğe başlıyor insanlar. Devlet çok acı bir şekilde tasfiye oluyor. Öyle bir şekilde tasfiye oluyor ki, Türk halkı gözlerinin önünde oynanan trajediyi anlayamıyor. Türkiye’nin durumu, üzüntü verici ki, budur!
Bir takım basın yayın organları Türk Milleti’ni işte bu şekilde kozmopoli-tanlaştırmakla meşguldür. Basını devamlı takip edenler bunu çok rahatlıkla görebilirler.
ABD’nin yurdumuzda yaratmak istediği büyük değişime “açılım” diyen, “Kürt açılımının” mimarı, Turgut Özal’ın çevresini kuşatan “Yeni Osmanlıcı” ekibin içinde yer alan, Tansu Çiller’e danışmanlık yaparak kendisine kimlik arayan Mümtazer Türköne’yi yukarıda anlattığım aydın tipine bir örnek olarak vermek istiyorum.
“Barış ve Geleceği Birlikte Aramak-Kürt Sorunu” adlı konferansının açılış konuşmasında şunları söylüyor:
“Hepimiz Kürd’üz. Türkiye’de yaşayan 72 milyon insan gibi ben de biraz Kürd’üm. Bir Kürt gibi düşünüyor, yaşıyor ve geleceğe bakıyorum. Ortada büyük bir Kürdistan haritası var. İsteyen rüya görsün, isteyen kâbus. Artık bu gerçeklerle yüzleşmemiz lazım.”
Sabah Gazetesi’nde yayınlanan bir röportajında hızını alamayarak şunu söyleyebiliyor:
“Siyasi çözüm evresine girdik. Ana dilde dilekçe, referandumla bir kentin adını değiştirme hakkı verilebilir. Diyarbakır’ın adı “AMED” olabilir”.
Mümtazer Türköne yine hızını alamamış ve 4-6 Haziran 2006 tarihli Zaman Gazetesi’nde yazdığı “TÜRK KANI VE KANGAL KÖPEĞİ-ERGENEKON” başlıklı yazısında şunları yazıyor:
(Kurt efsanesini bahane ederek aslında Türk Milleti’nin kanının Kangal köpeğinin damarlarındaki kanla yüzde yüz aynı olabileceğini söylüyor. Hâlbuki Müslüman Türk milleti ırk üstünlüğüne inanmaz. Türköne Türk Milleti’ne neden düşman acaba! Türk Milleti’ne neden saldırıyor ki böyle! Halbuki isminde de Türk kelimesi var! Ne yazık!)
“Saf Türk kanı diye tek tip bir kan cinsi mevcut değildir. Bu topraklarda saf kan bir ırk ararsanız ancak Türk çoban köpeği olan Kangal’ı bulabilirsiniz. Şayet Türk milletini bir hayvanla sembolize etmek gerekirse, bu sıfata layık tek canlı, damarlarında yüzde yüz Türk kanı dolaşan asil Kangal köpeği olabilir. Türk milletinin tarih boyunca en büyük dostu, sürülerini koruyan ve sonuna kadar sadık kalan köpek olmuştur. Bu toplumun liderlerinde ve koruyucularından beklediğini de ancak Kangal karşılar”.
Anlayabildiniz mi kozmopolitanizmi? İşte insanlar artık bu hale gelir oldular. Kendi kimliklerini inkâr eder hale gelir oldular.
Devlet, nihai tahlilde iktidar demektir. Vaktiyle devletin bir takım uygulamaları olmuşsa, bu uygulamaları bugün kalkıp ta anlayıp dinlemeden hatalı bulmak, o devrin şartlarını bilmeden bugün olmuş gibi eleştirmek, devleti suçlamak ve milleti devletine karşı kozmopolitan bir hale getirmek son derece tehlikeli bir girişimdir. Biraz okuyan, devamlı takip eden, düşmanını bilen elit tabaka yavaş yavaş bunu anlamaya başlıyor. Nitekim yine bizim yelpazenin önde gelen yazarlarından Ali Bulaç, Yeni Harman Dergisi’nin Kasım sayısında bakın ne diyor:
“Ben bu telefon dinlemelerinin cemaatin insiyatifi ile olduğunu sanmıyorum. Cemaate sempati duyanlar bu işlerin içinde olabilirler, ama bence bu NATO merkezli bir operasyondur. Türkiye’nin bir başkalaşım geçirmesini öngören bir projedir. Türkiye Postkemalizm bir döneme girmektedir. Bütün eskiye dair kodları değişmektedir. Yeni ve daha katılımcı bir projedir. Buna dahil olamayacak bölümler tasfiye olmaktadır. ABD’nin lojistik desteği de çok kuvvetlidir hiç şüphe yok.”
Anlaşılıyor değil mi? Ali Bulaç son derece mülayim bir üslupla anlatıyor. Devletin tasfiye edildiğini görebiliyor, ancak bu kadarını söyleyebiliyor, daha ne desin!
Yukarıda bir mülakatından alıntı yaptığım ve yakında rahmetli olan arkadaşım, köylüm, değerli bilim adamı, filozof, Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu aynı mülakatta şöyle demişti:
“Türk milleti halet-i nezdedir.” Yani, Türk Milleti yüzünü ölüme dönmüştür.
Allah esirgesin. Ama gerçek bu! Eğer elit tabaka, aydın tabaka, şu anda bunu anlamazsa, millet kozmopolitan duruma gelirse, devletimiz Roma’nın akıbetinden kendisini kurtaramaz. Parçalanma ve yok olma mukadder hale gelir.
Değerli okuyucu, uyarmak namus borcumdur. Uyanınız!
Dualar ediyorum.
Mikdat Topçu
20.12.2010
0 Yorumlar.