Aylık Arşiv: Mart 2014

Uyarmak Vatan Borcumdur 83 – “Cemaat General Seviyesine Ulaştı”

Uyarmak Vatan Borcumdur 83

“Cemaat General Seviyesine Ulaştı”

Başlıktaki bu iddia asla bir paranoya değildir. Çok gizli olarak yapılması gereken, “savaş” kararlarının alındığı bir toplantının bile dinlendiği, izlendiği bir ortamda, bunu yapan güçlerin ajanlarının, devletimizin hangi seviyesinde bulunduğunu düşününce insan adeta ürperiyor.

Türkiye’de “Cemaat adlı örgütün artık Türk Ordusu’nda general seviyesinde adamları bulunmaktadır” iddiasını okuyunca kanım dondu.

Elbette insan inanmak istemiyor.

Ama ülkemizde halen yürütülmekte olan korkunç mücadeleyi görünce bu iddianın doğru olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Evet, Cemaat bence de Türk Silahlı Kuvvetleri’nde general seviyesinde elemana sahip hale gelmiştir.

Bu ne demektir?

Sonraki Sayfa »

Uyarmak Vatan Borcumdur 82

Aaahhh Milletim Ah!

Batı ve İçindekiler Çatışacak-Domuzları Köpeklere Köpekleri Domuzlara adlı kitabımda, halen içinde bulunduğumuz durumun, doğrudan doğruya bir “İç Savaş” olduğunu yazmıştım. Ve orada, ülkemizde artık “At izi it izine karışmıştır!” demiştim.

Gerçekten de ülkemizde bir savaş vardır. Bu tam anlamıyla bir TÜRK AMERİKAN savaşıdır. Yazılarımı takip edenler bu konuyu sürekli yazdığımı bilirler.

Hükümet ısrarla karşı tarafın, yani savaşın diğer tarafının Cemaat olduğunu vurgulamaya çalışıyor. Basit bir taşra politikası yaparak, seçim meydanlarında, nasıl muhalefet partilerini eleştiriyorsa, Cemaati de öyle eleştiriyor. Yani hükümet, bilerek ve isteyerek “Cemaat” diyor ve ülkemizdeki iç çatışmanın diğer tarafının ABD olduğunu gizlemeye çalışıyor.

Bu tutum, son derece tehlikelidir. Hükümetimiz; hem tehlike anında vatanını koruyacak olan kendi seçmenini aldatıyor, hem de milletimizin tümünü aldatıyor. Türkiye ile savaş halinde olan ABD bu durumu kurgulamıştır. Bu bir savaş stratejisidir. Hükümet bu oyuna çok kolay bir şekilde gelmektedir. Amerika’nın bu konudaki hükmü şudur: Oltaya takılan balığın yeme ihtiyacı yoktur.

Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet İnönü, çok acele bir şekilde Amerika ile “İkili Anlaşmalar”ı imzalar. Bu ikili anlaşmaları hangi akla hizmet ederek Türkiye devletinin imzaladığını aklım almamaktadır.

İkili anlaşmaların gereği olan girişimleri Amerika yapınca da; bu defa aynı İsmet İnönü şikâyete başlamıştır. Bakınız aynen şunu söylemektedir.

Yıl 1963’tür.

Sonraki Sayfa »

Uyarmak Vatan Borcumdur 81

Firkateynler Afrika’ya Neden Gönderiliyor?

Yazmasam olmaz. Vicdan azabı duyarım. Duyuyorum!

Kırım’da şu anda büyük bir “ilhak” olayı yaşanırken, Türkiye devletinin kuzeyinde Rusya, vaktiyle Türk toprağı olan, halen büyük bir Türk nüfusun bulunduğu toprakları fethederken (evet, bu Ortaçağ’da olduğu gibi bir fetih olayıdır!), donanmamızdan dört savaş gemisinin, durup dururken Ümit Burnu’na gönderilmesi aklın alacağı bir şey değildir.

Tarihî tecrübesi olmayan, devlet disiplini olmayan, ihmalci, kolay aldanan, kendi ordusunun dağılmasına dahi sebep olan, “strateji”, “taktik” nedir bilmeyen, askerlikle hiç ilgisi olmayan, mağlubiyetler karşısında kılı bile kıpırdamayan devlet adamları yüzünden Osmanlı Devleti’nin başına gelmeyen kalmamıştı. Koca imparatorluk dağılmış gitmişti.

Bugünkü devlet ricalimizde de aynı basiretsizliği görüyorum. Bu gidiş hayra alamet değildir.

Osmanlı yöneticilerinin nasıl aldatıldıklarını gösteren birkaç örnek vermek istiyorum. Bu örnekleri bugünkü devlet idaresi ile herhalde karşılaştıracaksınız!

Konu Rusya ile Osmanlı Devleti arasındaki 1768 – 1774 yılları arasında geçen savaşlardır.

Biliyorsunuz ki bu savaşlar sonunda Kaynarca Muahedesi yapılmıştır.

Reconquista ve Türk Milleti’nin Mukadderatı adlı kitabımdan aynen aktarıyorum.

“Rusya, Lehistan’ı işgal edince elbette ki savaş başladı. Ancak Türk ordusu hazırlıksız idi. İyi komutanlar yoktu. Hele Sadrazam’ın askerlikle hiçbir ilgisi yoktu.

Hem Hotin harekâtında, hem de Mora harekâtında, şans eseri Türk Ordusu üstün geldiği halde, Rusların ani ve sinsi saldırıları ile her iki savaş ta kaybedildi. (…)

Ordu galip geldiği halde galibiyet mağlubiyete nasıl dönmüştü!

1-Hotin Bozgunu:

Hotin savaşını Ruslar kaybeder, geri çekilir. Ancak Türk vezir, asi askerle işbirliği yapar ve idam edilir. Yani içeri karışıktır. Rus ordusu bunu fırsat bilir, geri döner ve boşaltılmış olduğunu gördüğü Hotin’i 300 topla birlikte işgal eder. Böylece Türk başarısı ile başlayan savaş, mağlubiyetle biter.

2-Çeşme Bozgunu:

1770 yılında “Mora Harekâtı” yapılır. Bakınız ibret dolu bir tarih sayfası size. Görünüz ve anlayınız ki, Osmanlı devletinin düşmesi öyle kendi kendine olamazdı. Bu ancak ihanetlerle, bazen Türk milletinin karakterinde var olan, devlet ve askerlik işlerinde olmaması gereken safdil olmak ve merhamet duygularının yersiz bir şekilde kullanılması ile mümkün olabilirdi. Ve öyle olmuştu.

Savaş başlar başlamaz Rus donanması, Baltık Denizi’ni, Kuzey Denizi’ni, Atlas Okyanusu’nu, Cebelitarık Boğazı’nı geçerek Akdeniz’e girer. Fransız büyükelçisi, Rus donanmasının bu harekâtını Bab-ı Ali’ye bildirir. Ancak devlet tedbir almaz. Kimse inanmaz ve kulak asmaz. Ruslar Güney Mora’da “Maynot” denen Rumlara güvenmiştir. Bu Rumlar, Ruslar Mora’ya asker çıkarırlarsa isyan etmeye söz vermişlerdi. Ruslar karaya çıkar çıkmaz Maynot’lar ayaklanmışlardı. Eli silah tutan 70 bin kadar Maynot erkeği Ruslara katılmıştı.

Türk ordusu Rusların desteklediği bu 70 bin Maynot’u imha etmişti. Ruslar, Kapdan-ı Derya Hüsameddin Paşa’nın yaklaşması üzerine Mora sularından çekilmişlerdi. Savaş 4 saat sürmüştü. Türk toplarının üstünlüğü sayesinde Rus donanması geri çekilmişti.

Kapdan-ı Derya Hüsameddin Paşa donanması ile, Rusların yeniden bir savaşı göze alamayacakları düşüncesiyle, gün batarken Çeşme Limanı’na girmişti. Gece yarısına doğru, iki küçük Rus yardımcı gemisi Çeşme Limanı’na girdi. Türkler, iki küçük geminin donanmalarına zarar verebileceğini akıllarına bile getirmediler. Bu gemileri, düşman donanmasından kaçıp kendilerine sığınıyor sandılar. Bazı reisler bu gemileri batırmak istedilerse de, diğer reisler, bunların batırılmamasını, İstanbul’a götürülüp zafer alayında teşhir edilmesini teklif ettiler.

Aslında bu iki düşman gemisi “ateş gemisi” idi. Düşman amirali çılgın ve cesur bir şekilde Türk gemilerine iyice yaklaştı. Bu teknelerden atılan “kundaklar”, bir Türk gemisinin yelkenlisini tutuşturdu ve ambarına sirayet ederek cephanesini infilak ettirdi. Yangın yanaşık nizamdaki bütün gemilere sıçrayarak, çok kısa zamanda Türk donanmasını yaktı. Türk cephaneliklerinin patlaması 230 km. uzaklıktaki Atina’da bile duyuldu.

3-Kartal Bozgunu:

Kartal Bozgunu’nda da yine Ruslar, ümitsiz bir durumda iken ve ikinci Prut gerçekleşmek üzere iken, kalleşçe bir karşı saldırı ile 50 bin Türk askerini şehit ettiler.

Daha nice büyük hatalar yapıldı Osmanlı Devleti yıkılırken. Boşuna yıkılmadı koca imparatorluk.

Osmanlı yöneticileri, kaptanları, reisleri, generalleri bu hileleri anlayamadılar. Aldandılar. Rahatlıkla oyuna getirildiler.

Çünkü başlarında artık Fatih, Yavuz, Kanuni gibi büyük devlet adamları yoktu.

Düşman propagandasına kapılarak Milli Güvenlik derslerinin kaldırılması, çocuklarımızın zihninden “etrafımız düşman çemberi ile çevrili değil” imajı verilerek “düşman” algısının kaldırılması, “and”ımızın kaldırılması, TC.nin kaldırılmak istenmesi, devletimizle ilgili bir sürü milli olayı “inkarın bile inkarı” anlayışıyla tamamen yok sayma olayları bana hep Osmanlı yöneticilerinin yaptıkları hataları hatırlatıyor. Türklerin, nasıl gerçekten “etrak-i bi idrak” olduklarını hatırlatıyor.

Düşmanınızı bilmezseniz, ciddiye almazsanız hangi yok oluşla karşı karşıya kalacağınızı bir gün size tarih anlatır. Ama geç olur, değil mi?

Bugün, durup dururken donanmanın bir bölümünün Ümit Burnu’na gönderilmesi haberini okurken bu tarih sahneleri gözlerimin önüne geldi.

Aziz milletim, yöneticilerimiz üç yüz yıllık tarihi hatalarını yapmaya hala devam ediyor. Onları uyarmak bile artık bir mana ifade etmiyor. Gözlerinin önüne perde inmiş. “Dünya malı” hırsı ile gözleri dönmüş bulunuyor.

Bendeniz ise hala asil milletimin çocuklarını uyarmaya gayret ediyorum.

Aziz milletim,

Uyarmak vatan borcumdur.

Uyanınız.

19.03.2014

Uyarmak Vatan Borcumdur 80

Kırım Yeniden Rusya’ya Bağlanırken

Seçimlerin yaklaştığı şu günlerde, AK Parti yanlıları başbakanımız için; “Sayın dünya liderimiz!”  diye bağırıp duruyor.

Kabul etmek gerekir ki; başbakan da büyük bir kitle üzerinde bu imajı çok güzel yakaladı. Bir kısım insanımızı ikna etti. Zihinlerini iğfal etti. Ve böylece gerçekten de çok büyük bir “rüzgârı” arkasına almış oldu.

“Sayın dünya liderimiz!” diye başbakana samimi niyetlerle bağlı olanlar, aynı zamanda  “Türk tankı – Türk savaş uçağı” üretiyoruz gibi haberlerle de psikolojik olarak besleniyor. Bu psikoloji içinde insanlarımız vatanlarına karşı en büyük görevlerini yapmış olmanın huzuru ile başbakanı alkışlamaya devam ediyorlar.

AKP sempatizanlarının görmeği arzu ettikleri güçlü ve büyük bir Türkiye, elbette ki hepimizin arzusudur.  “Büyük Türkiye” tıpkı onlar gibi bizim de en derin, en mukaddes hayalimizdir.

Ancak kader; Osmanlı Devleti’nin atlattığı bir sürü badireden sonra, şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin önüne de getirmiş çok büyük bir handikabı koymuştur.

Halen devam etmekte olan “Doğu Türkistan” problemi ile ilgili olarak devletimiz zaten hiçbir şey yapamamaktaydı.

Bunun üstüne; devletimizin önüne tarih şimdi “dağ gibi” yeni bir sorun ekledi:

Kırım meselesi.

Biliyorsunuz Kırım’da dün (16.03.2014) referandum yapıldı. Referandumda halk Rusya lehine oy kullandı. Ve Kırım Rusya’ya bağlandı.

Malumdur ki, Kırım’da büyük bir Türk nüfus bulunmaktadır. Kırım, yüzyıllarca Osmanlı Devleti’ne bağlı kalmış bir Türk yurdudur.

Şimdi dünya lideri başbakanımız pirincin taşını ayıklasın bakalım. Rusya’ya “dur” desin bakalım! Beşar Esad’a esip gürlüyordu! Putin’e de esip gürlesin bakalım!

Şu anda; tecrübesi olmayan bir yönetimle karşı karşıyayız. Güvenliğini, savunmasını garanti altına alamayan, kültürel olarak, ekonomik olarak, siyasî olarak, askerî olarak çökertilmiş bir devlet yapası ile karşı karşıyayız. Düşman silahlanırken, sınırlarımızdaki; tarih birliği, inanç birliği, kültür birliği içinde olduğumuz komşularımıza saldırırken, fiilen savaşırken, biz “Ergenekon” meselesi ile uğraşıyorduk!

Bir devlet düşünün ki; kendi eli ile bindiği dalı kesmiş, donanmasını, hava kuvvetlerini, genelkurmay karargâhını kendi eli ile yok etmiştir. Kriptolarını kendi elleriyle düşmana teslim etmiştir.

Bir “Ergenekon” meselesi tutturulmuş, Türk Ordusu bilerek çökertilmiştir. Türk Ordusu’nun çökertilmesi düşman işidir. Şimdi ne olduysa söylem değiştirip, “Ordumuza kumpas kuruldu” diyenler, tarih karşısında bunun hesabını nasıl vereceklerdir!

Kendi ordusunu kendi elleriyle yok eden devletlerin başına neler geldiğini tarihten okuyunuz.

Osmanlı Devleti’nin gerçek yıkılış sebebini acaba aramızdan kaç kişi biliyor.

Kendi ordusunun en önemli sınıfını, Akıncı (Komando) sınıfını kendi elleriyle yok eden Sinan Paşa’nın bu hatasının neye mal olduğunu acaba çocuklarımız biliyor mu? Bugünkü Sinan Paşaların kimler olduğunu “Sayın dünya liderimiz!” diye bağıran çocuklarımız biliyor mu acaba?

Bir Osmanlı paşasındaki “dünya malı” hırsının, Osmanlı ordusunun çökmesine sebep olduğunu, bir hatanın nasıl koskoca devletin yıkılışına mal olduğunu milletimizin çocukları biliyor mu?

Milletimizin çocuklarının; bugünkü yöneticilerin de aynı “dünya malı” hırsı ile davrandıklarını, benzer bir hata içinde olduklarını görmesi en büyük temennimdir. Bugün devleti idare edenlerin yaptıkları yolsuzluklarla Sinan Paşa’nın yaptığı yolsuzluğun neticesi aynıdır. “Dünya malı hırsı!” Bu davranış devleti uçuruma götürür. Bu unutulmamalıdır.

Düşmanlarımız elbette ki ordumuzu yok etmeye çalışacaktır. Harbin kuralı budur. Düşmanı ya tamamen imha edeceksin, ya da esir edip kendi emrine tabi hale getireceksin!

Unutmayınız ki devletimizin düşmanları bu hükümetin eliyle “Türk Ordusu’nu” tarihi manada çökertmiştir. Devletimize diz çöktürmüştür. Bu hataları tarih elbette ki sorgulayacaktır.

İşte Osmanlı örneği!

Konu ile ilgili olarak 2006 yılında yayınladığım Reconquista ve Türk Milleti’nin Mukadderatı atlı kitabımdan alıntı yapacağım. Tabii ki kitaptaki dipnotta da rahmetli Yılmaz Öztuna’nın Türkiye Tarihi adlı eseri bulunmaktadır. (Cilt 8, sayfa 116-117)

“Sinan Paşa Akıncıları İmha Ettirmiştir:

Sinan Paşa’nın,  Eflak Seferi’nden dönerken (1595) Yerköyü-Ruscuk köprüsü üzerinde, Türk fetihlerinin büyük yapıcısı olan akıncı (komando) sınıfını imha ettirmesi Osmanlı tarihinin en büyük facialarından biridir. Voyvoda Mihai’nin 70.000 kişilik ordusunun saldırısına akıncıları açık bırakması tarihin en büyük ihanetlerinden biridir. Bu olayı kısaca özetlemek istiyorum. Bugün Yüce Divan’a gidenlerin devlet anlayışlarının da bu örnekle herhalde daha iyi anlaşılması gerekir.”

“Sinan Paşa, Yerköy’üne erişir erişmez karşı yakaya, Rusçuk’a geçti. Ordunun, topların ve ağırlıkların geçmesi üç gün, üç gece sürdü. Orduyu korumaya memur akıncı sınıfı, en son geçecekti. Mihai, ordunun karşı yakaya geçmesini bekledi. Akıncılarla baş başa kalınca, 70.000 kişi olduğu söylenen kuvvetleriyle taarruza geçmeyi gözü kesti. Ancak akıncıların can vermeden silah teslim etmemelerinin ocak nizamlarından olduğunu bildiği için, köprüyü top ateşine tutmakla işe girişti. Yüzlerce metrelik köprü üzerindeki akıncıları Tuna’ya döktükten sonra, geri kalanını kılıçtan geçirecekti. Bu faciada Sinan Paşa birinci derecede mes’uldür. Hatta bütün mes’uliyet ona aittir”.

“Şöyle ki; asker, bilhassa akıncılar, büyük ganimet almışlardı. İktidarını her zaman için servetine borçlu olan Sinan Paşa, bu ganimetten beşte bir devlet hissesi ve bilhassa serdar payının kaçırılmaması için, köprü başlarına tahsildarlar koymuştu. Böyle bir iş, savaş sahasında bulunan bir orduya şimdiye kadar yapılmış değildi. Sinan Paşa’nın şahsi icadıydı. Tahsildarlar köprüden geçen her askerin eşyasını yoklayıp, hazine ve serdar payını aldıktan sonra geçiriyorlardı. Mihai’nin gittikçe yaklaştığı ve ordunun Tuna’nın iki yakasında ikiye ayrılmasının çok tehlikeli olduğu Paşa’ya birkaç defa ihtar edildiyse de, mal hırsına kapılan seksenlik sadrazam kulak asmadı. Düşman topları köprü üzerine gülle yağdırmaya başladığı zaman Paşa emrini geri alarak,  son süratle geçilmesini bildirdiyse de, iş işten geçti. Birkaç isabet alan köprü çöktü. Binlerce ve binlerce akıncı, sonbahar coşkunluğu ile kaynaşan “kanlı Tuna deryasının” dalgalarına gömüldü. Henüz geçemiyen birkaç  bin akıncı da imha edildi. Bu suretle “akıncı taifesinin ekseri karşı yakada bulunmakla, hiç ferd halas olmayıp, ol zamanda akıncı kökü kesilip münkariz oldu”. Ve ‘bir mertebe musibet ve hasaret oldu ki, bir asrda naziri vakı’ ve bir tarihde böyle bir şayi’ olmamıştı.”

“Tabii ki, bu olayın ardından Mihai Yerköyü kalesini kuşattı ve Paşa’nın gözünün içine baka baka Türk askerini kılıçtan geçirdi. Ve kaleyi ele geçirdi.”

“Osmanlı duraklamasının mühim sebeplerinden biri olarak tımarlı sipahisi, yani Türk ordusunun esasını teşkil eden süvari sınıfının, Kapıkulu Ocakları, bilhassa Yeniçeriler lehine önemini kaybetmesi gösterilir. Ama bu “köprü” faciasıyla, devşirme olmayan ve Türk aslından gelen ikinci bir askeri sınıf, “akıncı” denen atlı komando sınıfı da ortadan kalkmış oldu.”

80 yaşında bir Paşa. Kocasinan Paşa! Görüldüğü gibi, ganimetten pay almak için askeri köprüden önce oyalıyor, askerin üzerini arıyor, uyarılara aldırmıyor, düşman gerçekten geliyor. Ve “Akıncı Ocağı”nın imha edilmesine sebep oluyor. Bu olay koca bir devletin yıkılmasının nedeni oluyor.

Para hırsı! Demek ki her yaşta insan paraya tamah edebiliyormuş!

Bu olay belki bugünkü idarecilerimize ders olur. Hiç olmazsa bu idarecileri sorgulaması için milletimize ders olur.

Hiç ümidim yok aslında. Çünkü gerçeklerle milletimizin arasına “perde” koyuyorlar. Milletin bu gerçekleri öğrenmesini engelliyorlar.

Kendi ordusu üzerinde operasyon yapan bir devletin şimdi Kırım sebebiyle Rusya’ya müdahalesi imkânsız bulunmaktadır.

Hâlbuki düşman silahlanırken uyarmıştık. Düşman yaklaşırken uyarmıştık. Düşman Muavenet gemimizi vururken, düşman başbakanımızı “eş başkan” olarak tayin ederken, düşman ülkemize füze rampalarını yerleştirirken, düşman ülkemize radarlar yerleştirirken, düşman PKK’yı besleyerek Kürt devleti kurmak isterken hep uyarmıştık.

Şimdi yine dünya malı hırsı ile gözü dönen yöneticilerin aynı hatalara düşmesini önlemek bizlerin irademize bağlıdır.

Aziz milletim gerçekleri görünüz.

Uyarmak vatan borcumdur.

Uyanınız.

17.03.2014

 

Uyarmak Vatan Borcumdur 79

Vebal Altında Olanlar

 

Niçin “uyarmak”  ihtiyacını duyuyoruz.

Kimi uyarmaya çalışıyoruz.

Derdimiz nedir?

 

Toplumlar zaman zaman bunalıma düşebilirler. Devletler zaman zaman kaosa sürüklenebilirler. Bu durum dünya tarihinde hep görülmüş bir şeydir. Düştükleri buhrandan kurtulamaya devletler yıkılır.  Yıkılan devletlerin yerine yeni devletler kurulur. Tarihte çok büyük imparatorlukların yıkıldığını hatırlayınız. O halde; bir defa bu genel kaideyi hiç unutmamak gerekir.

 

Kabul etmek gerekir ki, şu anda bizim ülkemiz de büyük bir bunalım içindedir. Milletimiz buhran içindedir. Ülkemizde 1000 yıldan beri tesis edilmiş bulunan toplum yapısı çökertilmiştir. Devletimiz bölünme noktasına getirilmiştir.

 

Ülkemizin içinde bulunduğu durumu, sebeplerini, sonuçlarının ne olabileceğini ve çözüm yollarını yıllardır anlatıp duruyoruz.

 

Elbette, bu durum karşısında vicdan azabı duyan, yüreği sağlam kalmış bir insanımız var. Ağabeylerimiz, kardeşlerimiz var.

 

Bunlardan biri de değerli ağabeyim, yazar, Sayın Hasan Erden.

 

www.anahaberyorum.com sitesinde 11 Mart 2014 tarihinde bir makale yazmış. Makalesinin başlığı: “ İslam Düşmanlarıyla İşbirliğinin Büyük Vebali.”

 

Makalesinde, İslam tarihinden bir örnek vererek Müslüman liderleri uyarmaya çalışmış.  (M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Medine Devri, c: 8, s: 185-197, Şamil Yayınevi, İstanbul, 1984.)

 

Olayı ben de özetlemek istiyorum.

 

Peygamber Efendimiz S.A.V. büyük bir gizlilik içinde Mekke’ye yapacağı seferin hazırlıklarını sürdürmektedir. Mekke tarafına kuş uçurtulmaması yönünde emirler vermiştir.

 

Ancak, Bedir Savaşı’na katılan ve ashaptan biri olan Hatip, Mekke’ye doğru yapılacak askerî hareketle ilgili olarak bir kadın vasıtasıyla Mekke’ye, yani düşmana haber göndermeye çalışmış.

Düşmana karşı yapılacak askerî harekâtı bildiren istihbarat olayı Peygamber Efendimize (S.A.V.) vahiy yolu ile bildirilir.

 

Ve haberi götüren kişi yakalanır. (Bu bir kadındır. Kadın mektubu saçlarının arasına saklamıştır.)

 

Bu olayı Hz. Hatip adlı bir sahabe düzenlemiştir. Sorgusunda; Mekke’de akrabalarının bulunduğunu, onların zarar görmemesi için böyle bir yola başvurduğunu anlatmıştır. Durum anlaşılmıştır.  

 

Hz. Hatip Bedir Savaşı’na katılmış olması sebebiyle öldürülmemiştir.

 

Olayla ilgili olarak gelen Ayet-i Kerime ise şudur:

 

“Allah, ancak din uğrunda sizinle savaşanlara ve sizi ülkenizden çıkaranlara ve çıkmanız için onlara yardımda bulunanlara dost olmanızı nehy etmektedir ve kimler, onları severse onlardır gerçekten de zâlimlerin ta kendileri.”

(Müntehine Suresi, Ayet 1-9)

Değerli Hasan Erden ağabeyim makalesinin son paragrafında şu hükmü ifade etmiştir:  

 

Peki, bugün, Hz. Hatip’in yaptığının çok daha kötüsünü yapan, İslam düşmanları ile işbirliği çalışmaları dolayısıyla Haçlı savaşçılarının ve Yahudiliğin övdüğü ve ödül verdiği Müslüman temsilciler ve cemaatler Allah katında sorumluluktan ve vebalden nasıl kurtulacaklar?”

 

Ülkemizin içinde bulunduğu durumun;

 

  • Bir “iç savaş” durumu olduğunu,
  • Bu savaşın gerçekte bir Türk Amerikan savaşı olduğunu,
  • Halen birbiri ile çatışıyormuş gibi görünen Hükümet ve Cemaat’in aslında Amerika’nın önderliğinde sürdürülen bir asimetrik savaş yürüttüklerini,
  • Amerika asimetrik savaşın bütün stratejik usullerini Türkiye’de uyguladığını, Beşinci Kol Kuvvetlerini kullandığını,
  • Amerika’nın Türkiye’de gizli bir ordusu olduğunu,
  • Savaşı yürüten Hükümet ve Cemaat ileri gelenlerinin fiilen Amerikan istihbaratı ile organik işbirliği içinde olduklarını,
  • Savaşın sebebinin Orta Doğu’da “Büyük İsrail Devleti” kurmak olduğunu,
  • Bunun aslında 21. Yüzyıl Haçlı saldırısı olduğunu,
  • Arap Baharı denen stratejinin, Büyük Orta Doğu ve Kuzey Afrika Eş Başkanlığı meselesinin bu amaca yönelik büyük bir stratejik harekât olduğunu,
  • Türkiye Cumhuriyeti Devleti başbakanının, eğer samimi ise, yani Türkiye devletinin menfaatlerini savunuyorsa bu eş başkanlıktan istifa etmesi, Yahudi Cesaret Ödülü’nü iade etmesi gerektiğini,
  • Düşmanın; yeri geldiğinde Müslüman gibi görünüp, savaşı kazanmak için her yola başvuracağını,

     

    Daha bunlar gibi bir sürü meseleyi anlatıp durmuştuk. Bunun için kitap bile yazdık. Allah rızası için, vatanımızın birlik ve bütünlüğü için çırpındık, durduk. Hala da çırpınmaya devam ediyoruz.

     

    Savaşı yürütenlerin Müslüman kisvesi altında davranmaları Müslüman milletimizi aldatmaktadır, yanıltmaktadır.

     

    Bu çok korkunç bir durumdur ve büyük bir VEBAL’dir.

     

    Bu durum karşısında yukarıdaki Ayet-i Kerime’yi tekrar hatırlatarak Müslüman milletimi uyarmak istiyorum.

     

    “Allah, ancak din uğrunda sizinle savaşanlara ve sizi ülkenizden çıkaranlara ve çıkmanız için onlara yardımda bulunanlara dost olmanızı nehy etmektedir ve kimler, onları severse onlardır gerçekten de zâlimlerin ta kendileri.” (Mümtehine Suresi, Ayet 1-9)

     

    Biz uyarı görevimizi yapıyoruz.

     

    Aziz milletim, uyanın ve gerçekleri görün. En azından şüphelenin, şüphe ile bakın karşınızdakilere. Okuyun, dinleyin, araştırın, öğrenin gerçekleri. Müslüman suretinde karşınıza gelen kurtlara aldanmayın.

     

    Tabii biz uyarıyoruz.

     

    Bütün vatanseverler uyanınız.

     

    Uyarmak vatan borcumdur.

     

    15 Mart 2013

Uyarmak Vatan Borcumdur 78

Savaş Barış Zamanında Kazanılır.

 Türkiye’de meydana gelen olaylarla ilgili olarak hep söylemek istediğim şey şudur.

Ülkemizin içinde bulunduğu durumun adı tam anlamıyla bir Türk Amerikan savaşıdır. Ve bu savaş halen bütün hızıyla sürmektedir.

Bugünlerde birilerinin (!) piyasaya servis ettiği yeni bir video var. İngilizce bir video! Yetkilileri her kimse, herkes anlayamayacağı için videoyu Türkçe bir metin haline getirmişler.

Bu yazı bazı internet sitelerinde yayınlandı. Okuması gereke kesimlere bir şekilde ulaştırılıyor. Tabii ki malum kesimler bu yazı ile bir kere daha yüreklendirilmiş oluyor.

 

Yazıda başbakanın ne kadar haklı, yürekli, cesur, korkusuz, cemaate ve onu koruyan ABD’ye karşı nasıl “yiğit” bir şekilde başkaldırdığı ve ölümden bile korkmadığı anlatılıyor.

 

Anlatan kişi Sibel Deniz Edmons adında bir bayan ajan. İranlı Azeri bir babanın kızı! Türkiye’de Türk bir  anadan doğmuş. Amerika’da eğitim görmüş. Türkçe, Farsça, İngilizce ve Azeri dillerini biliyormuş. Bu sebeple Amerika’da FBI onu “çevirmen olarak” işe almış.

 

Edmons, yine istihbaratçı olan bir Türk hanımı şikâyet etmiş. Bu hanımın eşi Türkiye’de de görev yapmış olan bir Amer ika’lı subaymış!

 

Fehmi Koru elbette bu konuya da vakıf! Şöyle yazmış:

 

“Sibel Edmonds FBI’dan atıldı, buraya yazdım; Kongre’ye şikâyette bulundu, ’60 Minutes’ adlı önemli bir tv programında konuştu, FBI ilk bulgularını açıkladı.”  Taha Kıvanç, Yeni Şafak Gazetesi l7 Ocak 2005 (Fehmi Koru Yeni Şafak’ta Taha Kıvanç takma adı ile yazıyordu.)

 

Basında çıkan başka bir haberin başlığını aşağıya alıyorum:

 

“Eski FBI çalışanı Sibel Edmonds, Hatay’da bir kampta bulunan Özgür Suriye Ordusu militanlarının Adana’daki İncirlik Üssü’nde eğitildiğini ve buradan yönlendirildiğini iddia etti.”

 

Tabii ki, ajan ya! Her konudan haberi var!

 

Şimdi gelelim asıl konuya.

 Servis edilen yazıda şöyle diyor Edmons:

 “Amerikalı insanlar şaşırıyor, Erdoğan önceleri bir melekken, nasıl oldu da ABD için şimdi bir şeytan, bir düşman haline gelebildi, bu sistem nasıl çalışıyor?

“CIA’nin kukla hükümetler kurduğu, onları kullandığı ve ardından bir gecede onları nasıl yok ettiği bilinen bir gerçek. Aynı şey Erdoğan’ın da başına getirilmeye çalışılıyor.  Ah evet, bu durum pek çok Amerikalı’ya Donald Rumsfeld’in Saddam’la tokalaştığı o unutulmaz görüntüleri ve daha sonra gözden düştüğünde işgal ve yok edilişini hatırlatıyor. Aynı süreç, Erdoğan’la ilişkilerde de açıkça görülüyor.”

 

Peki, bu değişimin nedeni nedir? Erdoğan neden gözden düştü?

 

Evet, bütün bunlar Gülen ve Erdoğan arasındaki kavgayla başladı. Gülen cemaati AKP’nin hükümet olması için çok ciddi destek verdi, Erdoğan ve Gül’ün bütün bürokratları Gülen cemaatinin desteğiyle geldi o noktalara.”

 

“1997’den sonra CIA Gülen’i oyuna dâhil etti. CIA onu ABD’ye getirdi ve ne tesadüf ki, CIA merkezinin hemen yanı başında bir eve yerleştirdi.

 

Gülen 15 yıldır ABD’de yaşıyor. Gülen Gladyo’nun A planıdır.”

 

FBI’da çalışan Sibel Edmons; Gülen’in doğrudan doğruya Amerikan ajanı olduğunu, Yahudi lobisinin Gülen’i desteklediğini, dolayısıyla Amerika’nın vaktiyle başbakanı da desteklediğini, başbakanın, daha önce Amerika’ya göre  “melek” olduğu halde şimdi “şeytan” haline geldiğini anlatıyor. Cemaatle başbakanın arasının açılmasını ise başbakanın İsrail’e karşı sert çıkışlarına ve Suriye konusunda Amerika ile düştüğü çelişkiye bağlıyor. Yahudi lobisinin desteklediği Gülen, Erdoğan’ın İsrail’e karşı sert çıkışlarını doğru bulmuyor.

 

“Ayrılık çanları çalmaya başlamıştı. Ve ardından Suriye konusu geldi. “Türkiye, AKP hükümeti Suriye’deki muhalifleri eğitiyor, silahlandırıyor ve bütün bunların ABD tarafından İncirlik üzerinden yönetiliyor” iddiası vardı.”
“Erdoğan’ın El Kaide ile ilişkili olduğu iddia edilmeye başlandı. Ki, El Kaide’nin de ne tür bir operasyon olduğunu biz açıklamaya, deşifre etmeye daha önce çalışmıştık. Erdoğan artık El Kaide’nin parasal kaynak sağlayıcıları ile bağlantılandırılmaya çalışılıyordu. Ve bütün bunlar, bu operasyonlar CIA tarafından yönetiliyordu.”

 

Sibel Edmons böyle söylüyor.

 

Videoda röportajı yapan kişi şu soruyu soruyor:

 

“Soru: Peki, bütün bunlar gayet açık, anlaşılabilir ancak benim kafama takılan soru şu, Gülen’le, daha doğrusu CIA ile Erdoğan arasında bir sorun varsa eğer, bu sorunun nedeni nedir? CIA Türkiye’den, Erdoğan’dan ne istiyor?”
Bu sorunun cevabını Sayın Sibel Hanım şöyle veriyor:

 

“Erdoğan, AKP sadece birer sembol, tıpkı diğer ülkelerdeki kukla hükümetler gibi, Obama gibi, George Bush gibi. Asıl önemli olan, bu sembolleri yönetmeye çalışan güç, yani CIA, yani ABD Silah Sanayi. CIA’nın yapmak istediği, sözkonusu hangi ülke ise onu tamamen kontrol altına almak, iç ve dış politikasını yönetmekti. Ki son derece düzgün bir şekilde çalıştı bu sistem uzun seneler. Diledikleri kukla hükümeti getirmeyi ve uzun süre hükümette tutmayı başardılar.”

Buraya kadar anlatılardan Amerika’nın Sayın başbakanı ve onun şahsında AKP’yi kullanmış, sevk ve idare etmiş olduğu belli oluyor, değil mi? Yani Türk hükümetini de “kukla” gibi kullanmış oldukları anlaşılıyor, değil mi?

Biz bunun böyle olduğunu Türkiye’de kimseye anlatamadık. Hala da anlatamıyoruz. F. Gülen’le ilgili anlattıklarımız nihayet anlaşıldı. O zamanlar bize karşı çıkanlar, şimdi kafalarını masalarının altlarına sokuyorlar. İnanınız yüzleri kızarıyor.

Şimdi aynı iddiaları Sayın Başbakan için de sürdürmeye devam ediyoruz. Sayın Başbakanın ABD istihbaratı ile “organik” birlikteliği vardır. Şu yukarıda anlatılanlar acaba bir bilgi vermiyor mu?

Devreye ajanlar sokularak şimdilerde Sayın Başbakanın; çok mert, cesur, korkusuz olduğunu, Yahudi lobisine, İsrail’e, Amerika’ya, hatta AB’ne bile karşı geldiği imajını vermeye çalışıyorlar. Bu Edmons meselesinin aslı bu. ABD’nin yapmak istediği budur! Gerçekte Sayın Başbakanla organik birliktelik devam etmektedir.

Bakın ne diyor ajan Edmons:

“CIA, Erdoğan’ın kontrolünü kaybediyordu, Bu arada Gülen’le hiçbir sorunları yoktu. Gülen iyi bir uşak olmuştu, emirleri harfiyyen uyguluyordu.”

Yani Türkiye’de yürüttükleri yapmacık kavgada başbakanın vaziyetini kamuoyu nezdinde kurtarmaya çalışıyor. Seçimler de yaklaştı ya! Seçmene mesaj vermeye çalışıyorlar. Seçmen de el altından bu mesajı alıyor ve bir güzel yutuyor.

Edmons devam ediyor:

“Erdoğan, CIA ile sorunu daha da büyütmek için rest çekti. Boyun eğmeyeceğini göstermek için, bir mesaj vermek için “milyarlarca dolarlık silah alımlarını ABD ile değil, Çin’le yapacağım” dedi. Tüm dünya bu reste şaşırdı. Bu, ABD ve NATO’nun en üst düzey kurallarından birinin ihlali anlamına geliyordu, yapılabilecek son şeydi. İşte bu, NATO ve ABD Silah Sanayiini çileden çıkardı.”

Ve ekliyor:

“Ve Erdoğan daha da ileri giderek, “AB’ye girmek için yıllardır beklediklerini ve bunun gerçekleşmeyeceğini anladığını, bunun yerine Şanghay Birliği’ne katılmak istediğini” söyledi. Ve resmen başvuruda bulundu.

 

Bu davranış yine, çiğnenebilecek en son kurallardan biriydi. Batı için yüz senedir kukla olan Türkiye, kukla oynatıcısına karşı, sahibine karşı isyana kalkmıştı. Batı, zorla kurduğu bu kukla düzenini, kolay yıktırmazdı.

 

İşte bunları yaptığınızda, son kullanma tarihiniz dolmuş demektir. Kim olursanız olun artık bitmiştir. Ve ABD’nin uygulayacağı cezanın diğer ülkeler için ibretlik olması gerekiyordu, çünkü bu durum başkaları tarafından örnek alınabilirdi, bu risk göze alınamazdı.”

 

Erdoğan’ın bütün bu riskleri göze aldığını ve başbakanın bu kahraman başkaldırısının temel olarak Batı ve Amerikan düşmanı olan Türk kamuoyunun hoşuna gittiğini anlatmak istiyor.

 

Tabii ki aşağıdaki tehditleri de kasıtlı bir salvo olarak savuruyor Edmons. Güya başbakana gözdağı veriyor. Yahudi lobisine, İsrail’e, Amerika’ya, hatta AB’ne başkaldıran böylesine büyük bir kahramana Türk milletinin ihtiyacı olduğunu, bütün bir Cumhuriyet tarihi boyunca böyle bir liderin beklendiğini, böyle bir lideri düşmana karşı koruyacağını, onu destekleyeceğini, bunun için bütün varlığını ortaya koyacağını Türk milletinin deklare etmesini temin etmeye çalışıyor.

 

Daha da kışkırtıcı olması için aşağıdaki, aslında en can alıcı, tehditleri savuruyor.  ABD bizim başbakanımız için şu tekliflerde bulunuyormuş:

 

“Erdoğan’a şu ihtimaller sunuldu, tabii bunları hiçbir yerde duyamazsınız;

 

1) Geri adım atacaksın. Her şeyi geri saracak, İsrail’le ilişkilerini düzeltecek, Çin’den silah almaktan vazgeçeceksin. Şanghay’dan uzak duracaksın. Gülen’den özür dileyeceksin. Bu senin birinci seçeneğin!

 

2) Sessizce istifa edip gideceksin. Çünkü biz hali hazırda senin yerine gelecekleri belirledik. (Tabii ki CHP kastediliyor.) Şu ana kadar çalıp çırptığın paralar varsa, onları da beraberinde götürebilirsin. Senden öncekiler de çaldı. Paralarınla İngiltere’ye gitmene izin vereceğiz.

 

3) Bunları kabul etmezsen, bizi bekle.

 

Bu sana iki senaryo sunar;

 

a) Kaddafi gibi, Saddam gibi yok edilirsin, seni Taksim meydanında, Gezi Parkı’nda öldürürüz.

 

b) Mübarek gibi korkak bir şekilde teslim olabilirsin. Seni İngiltere’de bir hapishaneye atarız, yaşamının kalanını orda sürdürürsün.

 

İşte şu anda, Erdoğan bu seçeneklerle karşı karşıya! Bu seçenekler Kaddafi, Saddam ve Mübarek’e sunulanlarla aynı. CIA böyle çalışıyor. Senaryolar o kadar aynı, şaşmaz ve detaylarıyla benzer ki, insan neredeyse aynı şeyleri tekrar tekrar görmekten sıkılıyor. Ama aynı CIA, Esad’a bu seçeneklerden hiç birini sunmadı, Obama’ya rağmen.

 

Ve birkaç ay içinde kavga daha da büyüyecek.”

 

 

Gördünüz değil mi? Hiçbir millet, liderini tehdit eden dış düşmana karşı yalnız bırakmaz. Onu destekler. ABD istihbaratının da sağlamak istediği zaten bu! Ve bunu büyük bir ustalıkla başarıyorlar.

 

Ancak sorular var tabii ki! El Kadı meselesi var. Bunu nasıl izah edeceğiz!

 

Edmons El Kadı olayını şöyle anlatıyor:

“El Kadı ile Erdoğan’ın ilişkisi şu anda piyasaya sürülüyor ancak, El Kadı 1990 ortalarından beri FBI tarafından biliniyordu. El Kadı’nın çalışma merkezi Chicago idi ve garip olan, Gladyo B‘nin de çalışma merkezi Chicago. Aynı zamanda Abdullah Çatlı da Chicago’ya geldi, orda ona ABD’de sürekli kalma izni (Yeşil Kart) verildi, daha sonra çeşitli bölgelere gönderildi. Mesela Azerbaycan’a, baba Aliyev’i öldürmek üzere gönderildi vs. Yani Chicago bu işlerin merkezi, yönetim noktasıdır.
FBI, El Kadı’yı ne zaman Chicago’da sıkıştırıp da yakalamak istese, araya CIA giriyordu. Ve nihayet, El Kadı’ya toparlanıp Arnavutluk’a kaçması için yeterli zaman verildi. Ve kaçınca da “Hay Allah, elimizden kaçırdık!” dendi.
ABD bu kez, “Onun Arnavutluk’ta olduğunu biliyoruz, adresi, her şeyi elimizde, Arnavutluk hükümetinden onu resmen isteyelim!” dediler. Ancak ona Türkiye’ye geçmesi için gereken iki haftalık süreyi vermeyi de ihmal etmediler.

 

ABD bu kez “Hay Allah, Arnavutluk’tan da kaçırdık adamı!” deyiverdi. Bu defa Türkiye ile yazıştı ve “Bu adamı sizden istiyoruz!” dedi. Türkiye tarihinde ilk defa, “Pardon, aramızda böyle bir suçlu değişim anlaşması yok. Bu adam herhangi bir suç da işlemedi burada, bu yüzden onu size veremeyiz!” dedi. Ve ABD “Ah öyle mi, tamam sorun değil!” diyerek dosyayı kapattı!”
El Kadı, Azerbaycan dahil pek çok yere rahatça gidip gelen bir adam. Sadece Asya bölgesine değil, aynı zamanda Avrupa’ya da gidiyor. Örneğin Londra’ya, iş gezileri!

 

Ama ne olduysa, aniden Erdoğan’ın oğlunun El Kadı ile fotoğrafları servis edilmeye başlandı!

Bu tür haberler yayılmaya başlandı. Ve bu haberlerin pek çoğu Gülen cemaati tarafından servis ediliyordu. Ve tabii ki CIA destekli MİT’ten bir grup tarafından!”

 

Sadece başlı başına şu El Kadı meselesi bile başbakanımızın ABD istihbaratı ile organik bütünlüğü olduğunu ortaya koyar.

 

El Kadı bir arkadaşı ile Yeşilköy Hava Limanı’na gelir. Bir taksiye atlarlar. Arabaları (herhalde İstanbul Bahçelievler’de bir yerde) kaza yapar. El Kadı yaralanır. Arkadaşı hemen telefona sarılır ve sayın başbakanımızı arar. “Ağabey biz kaza geçirdik, El Kadı yaralandı ne yapalım? Başbakan endişe eder. El Kadı’da önemli bir şey var mı? Der. Sonra onları Bahçelievler’de (kendisine ait olduğu iddia edilen) bir hastaneye yönlendirir. Sonucu takip eder. El Kadı’nın sağlığı ile yakından ilgilenir.

 

Bu olay telefon dinlemelerine takılır. Tape’si yayınlanır.

 

Sayın Türk başbakanının yukarıda ayrıntıları anlatıldığı şekilde, doğrudan doğruya CIA bağlantısı olan El Kadı ile yakın arkadaştır.

 

Acaba kim kimin kontrolündedir?

 

Şu yukarıda anlatılanlar sizce ne ifade etmektedir?

 

Türk milleti bu büyük oyunu gerçekten görmekten aciz midir?

 

Milletimize bu işlerin doğrusu neden bir türlü anlatılamamaktadır.

 

CHP’nin de ABD ile organik bağın vardır. Kılıçdaroğlu bir alternatif olarak istihbarat bağlantılarının, Amerikan politikalarının içindedir. Mesela TESEV üyesidir. Görüşmeler yapmak üzere Amerika’ya gitmiştir. Orada Cemaat ileri gelenleri ile görüşmüştür. Bu bilgiler CHP’nin organik bağlarını anlatmak için yeterli değil midir? Ya da ABD’nin ne yapmak istediğini anlamak için yeterli değil midir?

 

Peki, ya diğer muhalefet partileri! Diğer muhalefet neden bangır bangır bağırarak tozu dumana katamamaktadır? Anlaşılır gibi değildir!

 

Sayın başbakanın gerçekten Yahudi lobisine, İsrail’e, Amerika’ya başkaldırdığına, sert çıktığına ve “… yoksa seni öldürürüz!” tehditlerine inandırılan milletimize bu bilgiler nasıl aktarılacak?

 

Ve şu sorular nasıl cevap bulacak?

 

Başbakan gerçekten kahramansa;

 

–          Neden Yahudi lobisinden aldığı Yahudi Cesaret Ödülünü iade etmemektedir?

 

Amerika’ya karşı çıkıyorsa;

–          Neden Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi Eş Başkanlığı’ndan istifa etmemektedir?

–          Neden Suriye konusu ile ilgili, füze rampaları ile ilgili, NATO üsleri ilgili olarak milli menfaatlerimizi koruyan tedbirler almamaktadır?

–          Neden Soros’un önerdiği şekilde Anayasa değişikliği yapmaya çalışmaktadır?

–          Neden Soros’un sitelerinde önerdiği raporları dikkate almakta, Soros’un adamlarını “akil adam” olarak seçmektedir?

–          Neden Soros’un istediği (dolayısıyla ABD’nin –Ermenilerin- istediği) yer adlarının değişmesini başbakanımız da kabul etmektedir?

–          Neden Soros’un istediği harfleri Türk alfabesine monte etmiştir?

–          Neden Ergenekon meselesini ihdas ederek Türk Ordusu’nu dize getirmiştir?

–          Neden ne idüğü belirsiz insanların “kozmik oda”lara girmesine müsaade etmiştir?

–          Neden Türk askerlerinin başına çuval geçirilirken ses çıkarmamıştır, çuval geçiren komutanlarla haşir neşir olmaktadır?

 

Başbakan eğer gerçekten İsrail’e karşı çıkıyorsa;

 

–          Neden İsrail’in de düşmanı olan Suriye’ye vurmaktadır? (Suriye’ye İsrail güneyden, Türkiye kuzeyden vurmaktadır.)

–          Neden Suriye’ye silah göndererek iç savaşı körükleyip, Suriye’de Müslüman olan halkın kardeş kavgası yapmasına sebep olmaktadır?

–          Neden Irak’ta katledilen yüz binlerce insanın sorumlularının kim olduklarını açıklamamaktadır?

 

Başbakan şu anda başıboş bir şekilde yazılı ve görsel medyada arz-ı endam eden bu videoya ve yazıya ses çıkarmamaktadır?

 

Ve Sibel Deniz Edmons son olarak şu soruyu sormaktadır:

 

Soru: Sizce Erdoğan’ın başına gelenler, Kaddafi ve Saddam’ın başına gelenlerle tıpatıp aynı mı olacak, yoksa biraz daha farklı bir versiyon mu göreceğiz burada?”

 

Görüldüğü gibi düşman bütün sebeplere sarılmakta, çok temelli, esaslı çalışmalar yapmaktadır. Günümüzün en büyük emperyal devleti olan Amerika’nın, hükümetleri nasıl bir “kukla” gibi kullandığını, işi biten liderlerin nasıl buruşturulup çöp sepetine atıldığını açık açık anlatmaktan çekinmiyorlar.

 

Ne olursa olsun ülkemizi ilgilendiren bu konuyu anlatmaktan çekinmeyeceğim.

 

Namık Kemal’in şu beytini hatırlatmak istiyorum.

 

Felek bütün esbab-ı cefasın toplasın gelsin,

 

Dönersem kahpeyim millet yolunda bu azimetten.

 

Aziz milletim, şu anda ülkemizin kaderinde aktif rol oynayan ve düşman tarafından kahraman olarak lanse edilerek düşüncelerinizin değişmesini isteyenlere karşı kendiniz birer kahraman olarak cevap veriniz.

 

Bir milletin kahramanlığı böyle günlerde belli olur. Biz kahraman bir millet olduğumuzu dünya tarihinde binlerce defa ispat etmiş bir milletiz

 

Şimdi geri çekilmeyiniz. Güçlü olunuz. Savaş yarı yarıya barış zamanında kazanılır. İradeniz güçlü olsun. Teslim olmayınız. Olaylara eleştirel bir gözle bakınız. Bu elbette bilgili olmayı gerektirir.

 

Bilgi ise “güç” demektir, unutmayınız.

 

Aziz Milletim,

 

Uyarmak vatan borcumdur.

 

Uyanınız.

 

14 Mart 2014

Hükümet – Cemaat Çatışması Kayıkçı Kavgasıdır

Değerli dostlar,

Malumunuzdur ki, bendeniz Hükümet – Cemaat çatışmasını muvazaalı (göstermelik, aynı hedefe ulaşmak için gerçek amacı perdelemek üzere yapılan anlaşmalı) bir kavga olarak görüyorum. Bunun için www.paslikilit.com adlı sitemde bugünkü olayları değerlendirirken Türk – Amerikan Savaşı başlığını kullanmıştım.

Sakın ola ki, halen ülkemizde yaşanan bu alçak kayıkçı kavgasının şekli sizleri aldatmasın. Bu işi politik bir malzeme olarak da kullanmayın. Bu göstermelik çekişme, Türkiye’de iç savaş çıkarmak için ABD’nin patronajında yürütülen bir strateji oyunudur. Doğrudan doğruya bir “kayıkçı” kavgasıdır.

Zamanın ABD büyükelçimizin ifadesinin bunun bir kanıtı olduğunu düşünüyorum. F. Gülen için Türk hükümeti ABD’li yetkililere “referans mektubu” veriyor. O zamanki Türkiye Büyükelçisi anlatıyor:  “Abdullah Gül’ün Gülen için yazdığı referans mektubunu kendi ellerimle ABD’ye verdim” diyor.

 Lütfen aşağıdaki haber-analizi dikkatle okuyun. Bana hak vereceğinizi zannediyorum.

 

“Başbakan Erdoğan’ın  ‘Obama ile ilgili “Ülkemdeki huzursuzluğun kaynağındaki kişi sizdedir, Pensilvanya’dadır’ dedim, “mesaj alınmıştır” dedi” açıklamasının yalanlanmasından sonra yeni bir gelişme daha ortaya çıktı.

AKP hükümete geldiğinde Türkiye’nin Washington Büyükelçisi (2001-2005) olarak görev yapan eski Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı, CHP milletvekili Faruk Loğoğlu,

“Hükümet Gülen hakkında öyle kırmızı bülten filan çıkaramaz. Çıkarsa dahi, Amerikan yönetimi onu iade etmez. Çünkü elinde bazı belgeler var. O belgeleri, iadeyi isteyen Türk makamlarının önüne koyuverir!”dedi.

 Loğoğlu, dönemin Dışişleri Bakanı Bakanı Abdullah Gül’ün, Gülen’e yardımcı olunması için yazdığı mektubu bizzat teslim ettiğini açıkladı.

AKP’DEN ABD’YE ‘GÜLEN MEKTUBU’

Faruk Loğoğlu’nun anlattıklarını Cumhuriyet’ten Utku Çakırözer, köşesine taşıdı.

Çakırözer’in konu ile ilgili yazısı şöyle:

“Böylesine kritik öneme sahip olan bu belgeler neler? İçlerinde ne tür mesajlar var? Loğoğlu’ndan aktarmaya devam edelim

“Sanırım 2004 yılıydı. Ben Washington’da büyükelçiyim. Ankara’dan Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yazı geldi. ABD Dışişleri Bakanlığı’na yazılmıştı. Konsolosluk İşleri Genel Müdürü imzalı. Ekinde de 6 ya da 7 sayfalık bir mektup vardı. Fethullah Gülen ile ilgili. Bu mektubu Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na resmi kanaldan iletmem isteniyordu.”

Loğoğlu bu yazıyı Amerikan tarafına iletmeyi reddetmiş:

“Bakanlıkta yazıyı gönderen birime ‘ABD yönetiminden bize bu yönde bir talep gelmemişken, niçin bu yazının verilmesi gerektiğini bana bildirin’ diye sordum. Birkaç ay boyunca yanıt verilmedi.”

Gül’ün özel ricası

Ancak Erdoğan hükümetinin, mektubun Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na iletilmesi konusundaki ısrarı sona ermemiş. Birkaç ay sonra Başbakan Erdoğan ile birlikte Washington’a giden Dışişleri Bakanı Abudllah Gül aynı talebi bu kez sözlü olarak yinelemiş. Loğoğlu o görüşmenin ve daha sonra ABD yönetimi ile yapılan görüşmenin ayrıntılarını şöyle anlattı:

“Abdullah Gül gayet nazik bir şekilde, ‘Size bir şey göndermiştik. Eğer sakıncası yoksa onu Amerikan Dışişleri’ne verebilir misiniz’ dedi. Ben de bunun üzerine özel bir randevu almadan, başka bir vesile ile Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na gittiğimde, Amerikan Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Marc Grossman’a bu yazıyı ilettim. İletirken de ‘Dışişleri Bakanımız bu yazıyı size vermemi istedi’ diyerek ilettim. Yani resmi kanaldan bir iletim olmadı. Gayri resmi biçimde ben verdim.”

Greencard başvurusu için destek

Loğoğlu’na referans mektubunun gerekçesini de sorduk:

“Gülen’in daimi ikamet için‘Greencard’ başvurusu vardı. O başvuruyu güçlendirmek ve kartın alınmasını kolaylaştırmak için yazılmıştı. Sonra Amerikalılar neye göre karar verdi, o mektubun bir yararı oldu mu olmadı mı bilemiyorum.”

Beraat kararı bildirilmiş

Peki mektubun içeriğinde ne vardı?

“Bir sayfalık bir üstyazı. Dışişleri Bakanlığı’nın yazısı. Altında da 6-7 sayfalık bir ek. Gülen’in avukatlarının kaleme aldığı bir yazı. Fethullah Gülen hakkında genel ve hukuki bilgi veriyor. Türkiye’de hakkındaki davalardan beraat ettiğini belirtiyor.”

‘Muteber din adamıdır’

Hükümet, Amerikan yönetimine Gülen için nasıl bir referans vermişti? Loğoğlu’nun hafızasında kalanlar şöyle:

“Çok yıl oldu. Hatırlayabildiğim kadarıyla onu ‘iyi bir din adamı’, ‘hayatını eğitime adayan bir insan’ ve ‘muteber’ bir kişilik olarak tanıtıyorlardı. ‘Filantropist (topluma hizmet eden)’ yanını da özellikle vurguluyorlardı.”

Gülen hakkında AKP hükümeti tarafından yazılan referans mektubunun ABD yönetimine verilmesine aracılık eden eski Washington Büyükelçisi Loğoğlu’nun anlattıklarından çıkan sonuç şu:

Türkiye kırmızı bülten çıkartıp isteyecek olursa ABD yönetimi bu talebe,

“Zamanında siz bu isim için Dışişleri Bakanlığı kanalıyla yazı gönderip böyle böyle dememiş miydiniz” karşılığını verebilir.

Peki, bu yanıtı alacağını bile bile Erdoğan kırmızı bülten çıkarabilir mi?”

 

11.03.2014