Aylık Arşiv: Mayıs 2017

Vatan Elden Gidiyor Mu?

Değerli dostlar,

 

İnternette Enver Paşa’nın Hatıraları yazdım, karşıma Enver Paşa’nın hataları diye bir bilgi çıktı. Sekiz sayfa. İsteyen bulup okuyabilir. Daha sonra Enver Paşa’nın hatıralarını da buldum ve okudum.

Tabii ki Enver Paşa’yı tartışacak değilim. Konum Enver Paşa değil.

Hataları da olsa, o bir Türk Subayı idi. Ve önceliği her şeyden önce vatanı idi.

Enver Paşa Makedonya’da görevli subaydı. Onun döneminde Balkan Savaşları’nın tohumları atılmıştı. Yabancı devletler (İngiltere, Rusya, Fransa, Avustur-Macaristan)  durmadan Osmanlı Devleti’ne baskı yapıyorlardı. Bu yabancı devletler, devletimize baş kaldıran Bulgar, Sırp, Karadağ ve Rum çetelerini silahlandırıyor, destekliyorlardı. Tıpkı bugün, güneyimizdeki savaş benzeri, ayaklanma benzeri ayaklanmalar vardı. Ve bugünkü gibi o çeteleri yabancı ülkeler destekleyip, devletimizin üzerine sürüyorlardı.

  • Polis, jandarma, Osmanlı devleti hizmetine girecek yabancı uzmanlar tarafından düzenlenecek,
  • Jandarmanın Müslüman ve Hıristiyan  nispeti (oranı), bulundukları vilâyetin, Müslüman ve Hıristiyan nüfusu nispetinde olacaktır.
  • Hıristiyan köylerin bekçleri, Hıristiyanlardan seçilecektir.
  • Genel af ilan olunacaktır.
  • Üç vilayetin bütçesi (Selanik Manastır, Ohri), Osmanlı Bankasınca kontrol edilecektir.
  • Makedonya’ya, Balkan yarımadası devletleri ve Berlin Anlaşması’nı imzalayan devletlerden olmayan Hıristiyan  bir vali tayin olunacak.
  • Yahut, yanına Avrupalı müşavirler verilmek kaydı ile bir Osmanlı umumi valisi (veya müfettişi)  idareyi yürütecektir.

Yabancı ülkeler bu konularda devleti sıkıştırıyorlardı. İngiltere, bu tedbirleri yeterli görmüyor, Üç Makedonya vilayetine bir Osmanlı müfettişi tayin olunmasını istiyordu. (Bu göreve Hüseyin Hilmi Paşa getirildi.) Bunun yanına biri Rus, biri Avusturyalı olmak üzere iki müşavir verildi. Bütün Makedonya beş bölgeye ayrıldı. Her bölgenin jandarma ıslahatı bir yabancı askerî uzmana verildi. Bütün jandarmanın bölgedeki genel komutanlığına bir İtilyan generali getirildi.

Genel Jandarma müfettişliğinin yanına 25 yabancı subay verildi. Vilayet bütçesini Osmanlı Bankası denetlemeye başladı.

Özetle; Rusya Selanik’e, Avusturya Üsküp’e, İngiltere Drama’ya, İtalya ayrıca Manastır’a yerleşti. Böylece Osmanlı Devleti tam manasıyla yabancı kontrolüne girmiş oldu.

Bu arada, dağdaki Bulgar, Sırp, Karadağ ve Rum komiteleri bütün Müslüman Türk köylerini kasıp kavuruyordu.

işte bu noktada orada bulunan subaylar “memleket elden gidiyor!” diyerek duruma el koymaya çalıştılar. Önce Yüzbaşı Resne’li Niyazi dağa çıktı. Daha sonra Enver Paşa dağa çıktı.

Evet, MEMLEKET ELDEN GİDİYORDU!

Değerli dostlar, Balkanlar bu olaylardan sonra elimizden çıktı.

Bu gün Suriye ve Irak sınırımızda yaşanan olaylar da Balkanlar’da yaşanan bu olayların tıpatıp benzeridir. Bu benzerliği belki sizler daha başka açılardan da görüyor olabilirsiniz. Benzer baskılar aynen devam ediyor. Örnek olarak, Sınırımızda Rus bayrağı dalgalanıyor, Amerika YPG’ye silah veriyor.

Yazık ki, bu durum karşısında “memleket elden gidiyor!” diyecek kimsemiz yok.

Saadet Partisi başkanı Temel Karamollaoğlu CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu ile görüşmüş. Bu görüşmeyi ciddiye almamalıdır. Bu konu Kılıçtaroğlu ile görüşülecek bir konu değildir. Bu sadece, “vatan elden gidiyor” diye düşünenler için bir nezakete ziyareti olmalıdır.

Sayın Karamollaoğlu ciddi bir insandır. Ama memleketin durumuna, önündeki dosyalara iyi bakmalıdır. Yurt Partisi Genel Başkanı Sayın Sadettin Tantan, Millet Partisi Genel Başkanı Sayın Aykut Edibali, Merkez Partisi Genel Başkanı Abdürrahim Karslı, Milliyetçi Hareket Partisi’nin, sorumluluğunu bilen milletvekilleri, eski Ülkü Ocakları genel başkanları ülkenin durumunun nereye gittiğini iyi değerlendirmelidirler. Bence hayatlarını ortaya koymalıdırlar. Diğer işlerinin arasında bu işle de bir hobi olarak uğraşmamalıdırlar. “Atı alan Üsküdar’ı geçmiştir.” sözünü lütfen yabana atmayınız. Vatan elden gidiyorken, lütfen Resne’li Niyazi gibi, Yüzbaşı Aziz Gibi, Eyüp Sabri Bey gibi, Ohri’li Emin gibi duyarlı olunuz. Yazık ki ordumuzun mensupları arasında artık bu duyarlılığı gösterecek subay kalmamıştır. Çünkü ordumuzu Ergenekon ve 15 Temmuz olayları ile çökertmiş bulunuyorlar. Ordumuzun bu şekilde önceden çökertilmesi, bugünkü savaşı kazanmak için ABD tarafından tertiplenmiştir. O zamanlar, çok yazmıştık, çok yalvarmıştık. Tabii ki fayda etmedi.

Değerli dostlar,

Başbakanımız bugün “Amerika ile savaşacak değiliz!” dedi. Bu söz son derece yanlış söylenmiştir. Bu söz, askerî ve stratejik olarak düşmana ümit ve üstünlük vermiştir. Demek ki, Türkiye devleti düşmanları karşısında zayıftır. Bu söz yalanlanmalıdır. Ve devlet gereğini yapmalıdır.
Yani şimdi, devletimizin kaderi kırlangıçlara mı kalmıştır? Eyvah!

Ben olsaydım, Amerika’nın YPG’ye gönderdiği silahları, daha yerine ulaşmadan imha ederdim. İncirlik’ten mi gönderildi, Akdeniz’den gemilerle mi geldi? Mutlaka o silahları Türkiye devleti daha Akdeniz’de iken, daha havada iken imha etmeliydi. Devletimiz bunu yapacak güçtedir. Ama ehil ellerde değildir. Bu durumda tam anlamıyla bir “kaht-ı rical” dönemi yaşamaktayız.

Devletimiz süratle devlet işlerini bilen, strateji ilmini bilen, ordunun sevk ve idaresini iyi bilen ehil ellere teslim edilmelidir.

Bu gidiş gidiş değildir. Bu kına başka kınaya benzemez.

Buradan bütün Türk milletine sesleniyorum. Herkes aklını başına alsın. Düşmanlarımız ciddidir, psikopattır, acımasızdır. Atom bombası atacak kadar gaddardır. Bundan öte köy var mı? Kiminle ittifak yaptığınızı lütfen iyi değerlendiriniz.

Bilesiniz ki;

Durum ciddidir.

Memleket elden gidiyor.

Vakit Geç olmuştur. Düşmana Aldanmayın!

Değerli dostlar,

Atatürk’e hakaret edenlerle ilgili bir yazı yazmak istemiyorum aslında. Belli ki bu programı yapanlar özellikle Atatürk’ün, devletin kurucusu olarak kabul edilemeyeceği ana fikrine dayanıyor. Halen ülkemizdeki iktidar sahipleri Cumhuriyet fikrine, üniter devlet fikrine kökten karşıdırlar. “Ne mutlu Türk’üm diyene” ifadesinin, “T.C.” ifadesinin, “Andımızın”, özellikle her yerden kaldırıldığını, Atatürk’ün heykellerinin, posterlerinin, tablolarının her yerden özellikle söküldüğünü biliyoruz. Çünkü yapılmak istenen şey T.C.’nin (cumhuriyetin yıkılarak) yerine yeni bir devlet kurulmasıdır. Bunu bilmeyen yoktur. Ak Parti camiasının hemen hemen bütünü bu konuda hemfikirdir. Yoksa blok olarak her seçimde silme oy verirler miydi bu partiye?

Bu konuda basit bir örnek vermek istiyorum.

Hanımlar kendi aralarında konuşurken bir AK Partili hanımın söylediği şey aynen şu: “Ben üzerinde Atatürk’ün resminin olduğu cumhuriyet altınını boynuma takmak istemiyorum”.

Başka bir söze gerek var mı?

Ancak, iktidar tarafından fikri iğfal edilen Türk Milleti’ne aşağıdaki açıklamayı yapmak istiyorum. Özellikle iktidar bu konuda yanlış yoldadır. Atatürk’le ilgili programlar özellikle yapılmaktadır. Aldanmayın.

 

 

Hiç düşündünüz mü?

1915 yılında Çanakkale’yi düşmana geçilmez yapmıştık. Çanakkale belki de dünya deniz savaşlarının en önemlisidir. Türkler Çanakkale’de büyük bir zafer kazanmıştır. Bunu dost düşman kimse inkâr edemez

Peki;

1915 yılında yenilerek geri çekilen düşman, 1919 yılında Çanakkale Boğazı’nı, Marmara Denizi’ni, geçerek. sallana sallana İstanbul’a nasıl gelmişti? Dolmabahçe önlerine nasıl demirlemişti? Biliyorsunuz, 55 parçadan müteşekkil düşman donanması Dolmabahçe Sarayı’nın önlerine demirlemişti. Bu gemiler İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan gemileriydi. Yunan Agamemnon gemisi bile vardı.

Ve Atatürk şu meşhur sözü o zaman söylemişti: “Geldikleri gibi giderler!”

Evet, düşman gemileri Dolmabahçe önlerine nasıl gelmişti? Hiç düşündünüz mü?

Özetleyeyim:

Ekim 1918 yılında Mondros Mütarekesi imzalanır. Mütarekeyi imzalayan heyet, İngiliz amirali Calthorpe’un centilmenliğine, nezaketine aldanır.

“Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı’nda yenildiğini anlayınca, Ekim 1918’de mütareke ister. Mütarekeyi imzalama görevi Hamidiye Kahramanı Hüseyin Rauf Orbay’a verilir. On günlük Bahriye Nazırı’dır.

Müttefikler adına mütarekeyi imzalamak için de İngiliz Akdeniz Filosu Başkomutanı Amiral Sir  Athur Calthrope seçilmiştir. (Okunuşu: Kaltrop)

İki düşman denizci 26 Ekim 1918 gecesi Limni Adası’nın Mondros limanında buluşurlar. Amiral Calthrope, Rauf Bey’i bir düşman gibi değil, saygıdeğer bir konuk olarak karşılar. Nazik, kibar ve konuksever görünür. Türk heyetini kumandan gemisinin kaptan köşkünde barındırır. Rauf Bey, “Bizi güvertede samimi bir tarzda kabul eden Amiral, istirahatımızı sağlamak maksadıyla, geminin kendisine mahsus mevkilerini bize ayırtmak centilmenliğini gösterdi” der. (Rauf Orbay’ın Hatıraları, Yakın Tarihimiz Cilt I, S. 210)

27 Ekim sabahı başlayan mütareke görüşmelerinde de İngiliz amiral, centilmenliğini sürdürür. Oldukça yumuşak görünür. Rauf Bey’e 24 maddelik bir anlaşma taslağı sunar İngilizler bunun ilk dört maddesiyle yetinebileceklerdi. Rauf Bey’in bundan haberi yoktu. Amiral Caltrhope, taslağı madde madde Türk heyetine kabul ettirmeye başlar. (Yani İngilizler, Türkler ilk dört maddeyi imzalarsa bu iş tamamdır, derler. Ama bizimkiler 24 maddeyi birden imzalarlar. Tabii ki, imzalanan bu anlaşmaya dayanarak on gün sonra vatan işgal edilir.MT)

Görüşmeler bir dikta havasından uzaktır. “Kayıtsız şartsız teslim” söz konusu edilmez. “Savaş suçlusu” gibi sözler de ağza alınmaz. Rauf Bey’in kuşkuları daha çok Yunan emelleri bakımındandır. Bu kuşkular giderilir. İngiliz amirali Türkleri yatıştırıcı sözler söyler. Yarım ağızla güvenceler verir. Rauf Bey, pek az değişiklikle 24 maddenin tümünü kabul eder. Beş oturumda görüşmeler tamamlanır. 30 Ekim 1918 günü Mondros Mütarekesi imzalanır.” Malta Sürgünleri, Bilal N. Şimşir.

Biliyorsunuz, Mondros Mütarekesi daha sonra yapılacak Sevr anlaşmasının ilk adımıdır. Tabii ki İngilizler tarafından anlaşma kötü niyetle yorumlanmış ve Mondros Mütarekesi Osmanlı Devleti’ne öldürücü darbeyi vurmuştur. Rauf Orbay bu kötü niyeti İngilizlerden hiç beklememiştir. Ama aldanmıştır işte! Caltrhope’u açık sözlü, dürüst, geniş görüşlü, anlayışlı” diye bilir. İmzadan üç gün sonra Yenigün Gazetesi’ne demeç verir. “Mondros Mütarekesi, Türklerin tarihleri boyunca imzaladıkları en muhteşem anlaşmadır!”

Hiç de öyle olmadı. On gün sonra bütün müttefik kuvvetler Anadolu’yu işgal etti. Çanakkale geçildi, İstanbul’a girildi. Kafkaslardan, Suriye’den, her taraftan Anadolu’ya girildi. Samsun’a bile asker çıkardılar.

Yani Hüseyin Rauf Orbay büyük hata yapmıştı. Düşmanını anlayamamıştı. Tanıyamamıştı. Halbuki askerdi. “Hamidiye kahramanı” idi. O, İngilizlerin Türkiye’yi yok etmeyeceğine inanır. İngilizlerin Türk düşmanı olmadığını sanır.

Yani düşmanını tanımaz. Aldanır.

Sonra düşmanı Anadolu’dan çıkarmak kime düşmüştü? Kuvay-ı Milliye’ye! Yani Mustafa Kemal’e!

İstanbul’daki İngiliz amiral, Padişah Vahdettin ve Osmanlı hükümetleri ile işbirliği yapar. Padişah Vahdettin, Tevfik Paşa Hükümeti ve Damat Ferit Paşa hükümeti artık işbirlikçidir.

Artık İngiliz Amiral, suçlu listeleri hazırlamaya başlar. Hemen hemen bütün ordu komutanlarının kendilerine teslim edilmesini ister.

Osmanlı hükümetleri, İngilizlerin tutuklanmasını istediği bütün komutanları tutuklar. İngilizler bunları Bekirağa Bölüğü’ne kapatır. Sonra bunların büyük bir kısmını (150 likler) Malta’ya sürgüne gönderilir.

Tutuklananlar arasındaki Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, Beyazıt’ta idam edilmiştir.

Mustafa Kemal, İngilizlerin tutuklama kararından önce Anadolu’ya geçer. Erzurum’da Kâzım Karabekir’e şunu söyler. “Bölgemizde ne kadar İngiliz subay varsa tutuklayın”. 29 İngiliz subayı tutuklanmıştır. Çünkü Mustafa Kemal, İngilizlerin bütün komutanları, bütün vatanseverleri tutukladığını, Malta’ya sürdüğünü bilir.

Daha sonra bu tutuklu İngiliz subayları ile Malta’ya sürgüne gönderilen insanlar takas edilir.

İngilizlerin tutukladığı subayları ne ile suçladıklarını biliyor musunuz? Ermeni Kıyımı! 6. Ordu komutanı Ali İhsan Sabis Paşa, Medine kahramanı Fahrettin Paşa, Ermeni kıyımı yapmakla suçlanmışlardır.

Bu Ermeni kıyımı ile suçlama meselesi bu gün de size bir şey hatırlatıyor mu?

Biraz düşünün lütfen.

Yoksa sizler de İngilizlerin, Amerikalıların “centilmen” olduklarına mı inanıyorsunuz? Yoksa sizler de “ETRAK-İ BİİDRAK” misiniz?

Bugün Mondros Mütarekesi’nin şartlarından daha ağır şartlarda olduğumuzu düşünüyorum. Bu sorumluluk bizimdir. Aramızdan bu sorumluluğu yüklenecek, düşmanlarımızın gerçekten bize düşmanlık yaptıklarını anlayabilecek devlet adamı, yani yeni Mustafa Kemaller çıkması lazım.

Düşmanın aldatmasına aldanmayın.

Vakit çok geç olmuştur.

Uyarmak Vatan borcumdur.

 

 

Amerika Türkiye İttifakı 4

Ama Amerika yaptığımız ittifakı her zaman kendi lehine kullandı.

Kitapta bu konu ile değerlendirme kısmında aşağıdaki görüşleri yazmıştım.

Lütfen takip ediniz.

 

 

Hâlbuki biz ABD ile halis niyetlerle müttefik olduk. İttifak ise belirli kurallara göre yapılan bir anlaşma idi. ABD nasıl bir devletse, Türkiye Cumhuriyeti de bir devletti! İttifak, devletler arasında yapılmıştı. Ama ne hikmetse Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman bu ittifaktan yararlanamadı, büyüyemedi, sorunlarını çözemedi. Çünkü Türkiye devletini idare edenlerin art niyeti yoktu. İttifak kurallarını düşünmediler. Amerika’nın bize faydası olacağını zannettiler. Öyle olmadı. Tarih bunu gösterdi. Üstelik sorunlar giderek büyüdü. İçinden çıkılamaz hale geldi. ABD müttefikimiz olduğu halde bize Kıbrıs’ta müdahale etti, ambargo koydu. PKK’yı destekledi. Bize karşı İsrail’i destekledi. Bizim tarihi bağlarımız olan bütün Orta Doğu ülkelerini dize getirdi. Afganistan’a girdi, Pakistan’a girdi. Şimdi İran’ı da zorlayarak bütün etrafımızı boşaltıp tam bir Haçlı saldırısı ile Türkiye Cumhuriyeti devletini bölmeye çalışıyor. 60 yıldır Türkiye Cumhuriyeti devletini idare edenlere sormak gerekmez mi? Bu nasıl bir ittifaktır!

Amerika Türkiye İttifakı 3

Türkiye ile Amerika ittifakının ne zaman ve nasıl başladığının kısa bir tarihçesini de vereyim.

Buyurunuz.

 

 

Amerika Birleşik Devletleri ile derin ilişkilerimiz şöyle başlar ve gelişir.

 

19 Mart 1945’te, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra, Sovyetler Birliği Türkiye’ye nota verir ve toprak ister. Ayrıca 8 Ağus-tos 1946 yılında Boğazlarda üs ve ortak savunma ister.   Türkiye’ye bu notaların verildiği günlerde tesadüfen Amerikan Missiouri savaş gemisi İstanbul Boğazı’na gelir! O günlerde Amerika’da ölen Türk Büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesini getirmiş olur. Bunun pratik manası, Sovyetler Birliği’nin taleplerine karşı ABD’nin Türkiye’ye destek vermiş olmasıdır. Gerçekte, bu taktik bir harekettir ve Türkiye’nin Batı ittifakına girmesini sağlamak için kurulan bir tuzaktır. Bu kararın, Yalta Konferansının perde arkası görüşmelerinde Rusya, ABD ve İngiltere tarafından alındığı görüşü vardır. Bu duruma göre Missiouri gemisinin Türkiye’ye gelmesi tesadüf değildir. Zaten, o günlerde yayın yapan ideolojik ağırlıklı basın organlarının Türk Amerikan ittifakından başka çaremizin olmadığı yolundaki yayınları bunu doğrulamaktadır. O günlerde “daha ne duruyoruz, Rusya dev gibi bir ülke, ağzını açınca bizi yutuverir. Rusya’ya karşı bizi destekleyen denizaşırı dostumuz ABD hazır ittifaka hazırken daha ne bekliyoruz” tarzında yayınlar yapılmaktadır.

 

Gerçekten de ABD aynı dönemde Türkiye ile ilgilenmiştir. Ve gerçekten de Missiouri gemisinin İstanbul Boğazı’na gelmesi tesadüf değildi. Nitekim hemen akabinde ABD Türkiye’ye yardım kararı aldı. Bu Marshall yardımı idi. 12 Mart 1947’de Truman Türkiye’ye 100 milyon dolar yardım için harekete geçti ve senatodan onay aldı. Türkiye’ye bir Amerikan filosu geldi. Daha sonra Türkiye Milletlerarası Kalkınma Teşkilatı’na girdi. Teşkilatın Türkiye merkezi açıldı. 1950 yılında Demokrat Parti iktidara geldi. Ve bir yıl sonra 20 Eylül 1951’de Türkiye’nin NATO’ya alınmasına karar verildi. 17 Ekim 1951 tarihinde Türkiye fiilen NATO’ya katıldı.

 

Ve böylece Türkiye tam anlamıyla ABD’nin yörüngesine girmiş oldu. Yalta konferansında alınan Türkiye’yi Batı ittifakına sokma kararı adım adım uygulandı.

 

O tarihlerden bu günlere kadar Türk Milleti hep ABD ile yattı ABD ile kalktı. Hayatımıza kot pantolonlar, süt tozları, kovboy filmleri o tarihlerde girdi.  Sağ ve sol kesimler ABD aleyhine gösteriler yaptılar. Amerika’nın bu yıkıcı etkisini anlayarak Amerikan aleyhtarlığı yapan nice yazarlarımız, düşünürlerimiz oldu. Gerçekten de ABD’nin ülkemiz üzerindeki etkisi büyük oldu. Milletimiz giderek dünyevileşti, alışkanlıklarımız değişti. Gençliğimiz sorumluluklarını öğrenemeden hayata atıldı. Ekonomimiz, eğitimimiz sanki bir gizli el vasıtasıyla bir o yana, bir bu yana savruldu durdu. Bir gizli el bizi sağ-sol çatış-malarına götürdü. Bir gizli el bizi Alevi-Sünni çatışmalarına sürükle-meye çalıştı. Bir gizli el bizi şimdi Türk-Kürt olarak ayrıştırmaya çalışıyor. Ve hala bu bela ile uğraşıyoruz.  Amerika’dan ithal Kürt açılımları, demokrasi açılımları ile hala mücadele etmeye çalışıyoruz. ABD bizim Güneydoğu problemimizi alevlendirmiştir. Türk ABD ilişkilerinin bütünü ancak ciltler dolusu kitaplarla anlatılabilir. 1950 yılından bu güne kadar süregelen ilişkilerimizin bir dökümantasyonu yapılırsa görülecektir ki, biz ABD karşısında ittifak kurallarının bütününün ABD’nin lehine işlediği bir tabi devlet olarak var olmuşuz. İttifak kuralları gerçekten de daima Amerika Birleşik Devletleri lehine işlemiştir.

Amerika Türkiye İttifakı 2

 

Değerli dostlar,

Türk Milleti’nin ABD ile ittifakı mümkün değildir. Bu düşünceyi 2010 yılında yazmıştım.

Kitaptan alıntıya devam ediyorum.

Türk milletinin ABD ile ittifakı mümkün değildir. Bunu söylerken ittifak yapılamaz anlamında söylemiyoruz elbette ki! İttifak zaten yapılmış. Ama bu ittifak içerisinde Türkiye devleti milli menfaatlerini koruyamaz. İtti-fakı kuran, sevk ve idare eden, inisiyatifi elinde bulunduran ABD olduğuna göre, Türkiye devletinin bu ittifakta tali bir ülke olarak kendi menfaatlerini koruması mümkün görünmemektedir. Bugüne kadar koruyamadığı da ortadadır. Bu sebeple Türk milleti bu ittifaktan vazgeçmelidir. İttifak kurallarına göre Türkiye’nin kendisinin kurup, yönetim ve organizasyonunu sevk ve idare edebileceği yeni bir ittifak kurması kaçınılmazdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin böyle bir ittifakı kurup, sevk ve idare edebilecek tarihi birikimi, devlet geleneği vardır.

 

ABD denizaşırı bir ülke olduğu için ülkemiz üzerinde uzun vadeli, kesin bir emperyal üstünlük kuramaz. Bugünkü gibi, dünyanın her tarafında olduğu gibi, bizim ülkemizde de etki alanı kurabilir. Dış politikaya, iç politikaya müdahale edebilir. Hükümetleri kontrol altına alabilir. Sivil toplum kuruluşları üzerinde etkili olabilir. Gürcistan’da, Kırgızistan’da olduğu gibi “turuncu devrimler” yapabilir. Geçmişte olduğu gibi, yurdumuzda meydana gelen ihtilalleri de sevk ve idare etmiş olabilir. Şu anda olduğu gibi, Türkiye devletini, kurduğu cunta ve Beşinci Kol Kuvvetleri ile kuşatma altına da almış olabilir. Ancak, ABD’nin bu tip etkilerinin hiç biri kalıcı olmaz, başarılı olamaz. Bir kara harekâtı ile etnografik yapıyı da değiştirerek Türk milletini imha etmeye, Türkiye devletini ortadan kaldırmaya yönelik genel bir harekât içinde bulunamaz. Terörü durduracağız bahanesi ile Orta Doğu ülkelerinin hemen hemen tümünde, hatta Afganistan ve Pakistan’da dahi varlık gösterebilir. Henüz sanayide ve ticarette kalkınmamış, her türlü yeraltı kaynaklarının bakir olduğu bu topraklara, bu zenginlikleri ele geçirmek, enerji kaynakları üzerine oturmak için müdahaleler edebilir. Orta Doğu ve Balkanlar’da birçok İsrailler oluşturmaya çalışabilir. Ama stratejik olarak ABD’nin asıl vatanından binlerce kilometre uzak olan bu topraklarda kalıcı olması mümkün değildir.  Zaten coğrafya dışlar ABD’yi. Tabiat dışlar!

 

Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihi yenidir. Yukarıda kısa tarihçesi anlatılmıştır. Osmanlı Devleti zamanında da ilişkilerimizin bulunduğu bu ülke, İkinci Dünya Savaşı’nın galibi olarak dünya sahnesine çıkmıştır. Şu anda da dünyanın süper gücü olarak varlığını sürdür-mektedir. Sanayileşmiş, kalkınmış, halkları mağdur ama devlet olarak zengin, dünyanın her yerinden ilim adamlarını ülkesinde toplayan, aya gidebilen, birçok buluşu olan ve dünyanın her yerinde askeri üs bulunduran bu ülke ile ilişkilerimiz İkinci dünya Savaşı’ndan sonra önemli hale gelmiştir.

Amerika Türkiye İttifakı 1

Değerli dostlar,

 

Bugünkü haberlerde gördünüz. ABD YPG’ye ağır silahlar veriyor. Cumhurbaşkanı bu konuda haklı olarak ağır bir eleştiride bulundu.

Bu konuya açıklık getirmek için, ABD ittifakı ile ilgili olarak 2010 yılında yazdığım kitaptan aşağıdaki alıntıyı alarak sizlerle paylaşmak istiyorum. Herhalde bu konuda bilgiye ihtiyacı olanlar okuyacaktır.

Bu yazıyı kısa tutup, devamını ayrı bir başlık altında paylaşacağım.

Okunması dileği ile…

 

 

ABD İle Türk Milletinin İttifakı Mümkün Değildir:

 

NATO’nun içinde bulunmamız, yani ABD müttefiki olmamız sebebiyle önce bu Amerikan Batısı konusunu inceleyelim. Daha sonra asıl konu olan Avrupa Birliği (AB) ve dolayısı ile Avrupa kıtası ile olan ilişkilerimizi analiz edelim. Çünkü gerçekten de ABD ile ilişkilerimizi dirayetli bir devlet politikası ile istediğimiz rotada götürebiliriz. Türkiye devleti ciddi devlet politikası uyguladığında ABD ile ilişkilerini kendi menfaatlerini koruyarak sürdürebilir. ABD’ye, “buraya kadar!” diyebiliriz. Üslerini söküp atabiliriz. Stratejik olarak PKK ile ilişkisini kesebiliriz. Ermeni meselesindeki desteğini elimine edebiliriz. Ruhban okulu, Patrikhane ile ilgili girişimlerini boşa çıkarabiliriz. Mesela; Amerika’ya rağmen Kıbrıs harekâtını gerçekleştirdik. Eğer Türkiye devleti “devlet” olmaya karar verirse, ABD’nin bütün teşebbüslerini boşa çıkarabilir. Keza; ABD menfaatlerini teminat altına alınca de hepsini terk edip gidebilir. Bütün müttefiklerine dirsek çevirebilir. PKK’nın da, Ermenistan’ın da, Kürtlerin de ipini çekebilir.

 

ABD efsanesi; tarihi literatüre göre düşünülürse, yani tarih süresi esas alınırsa, henüz yenidir. Daha 200 yıl bile olmamıştır. Bugün bütün dünyada Amerikan Rüyasının sonu psikolojisi hâkimdir. Çünkü ABD Amerika’nın sonunun çok yakın olduğuna inanılmaktadır. Türkiye devletini idare edenler uyandığında, dünyadaki mazlum milletler uyandığında gerçekten Amerikan Rüyasının sonu gelecektir.

 

Ancak şu anda hala ABD’nin etkisi devam etmektedir. “Biz kendi meselelerimizi halletmez isek, başkası gelip halleder”[1] şeklindeki yaklaşım, bu etkinin devam etmekte olduğunu göstermektedir. Bu yaklaşım, özellikle Türk milletinin en yüce, en yüksek makam olarak baktığı; Han, Kağan, Sultan, Padişah, Hükümdar makamında bulunan kişiden gelince durum çok büyük ümitsizlik arz etmektedir. Böyle bir yaklaşım Türk milletinin büsbütün direnme gücünü kırar. Türk kavmini teslimiyet psikolojisine götürür. Bizim, tarihimizden öğrendiğimiz, ecdadımızdan miras kalan, medeniyetimizden, ailemizden aldığımız terbiye bu yönde değildir. Tarihçilere göre; Türkler, dünyayı idare etmek için yaratıldıkları şeklindeki temiz ve samimi bir inanca sahip millettir. Böyle bir milletin problemlerini başkaları “gelip çözerler” şeklinde devlet başkanı tarafından izahı bu sebeple çok manidardır. Velev ki bir kişi dahi kalsak, kendi problemlerimizi çözeriz. Bunun için en yakın tarihe, İstiklal Savaşı’na bakmak yeterlidir. Hatta daha da yakın bir örnek olarak, 1974 Kıbrıs harekâtını Amerika’ya rağmen yaptığımızı, buna kimsenin müdahale edemediğini, ambargoların bizi yıldıramadığını gösterebiliriz. Yine hatırlanacaktır; 1993 yılında yapılan Çelik harekâtı ile Türk ordusu, 35 bin askerle Amerika’nın hâkimiyet alanı olan Kuzey Irak’a girmiştir. Bu harekâta Amerika müdahale edememiştir.

 

Demek ki devlet irade gösterdiğinde ABD’yi bölgemizden uzaklaş-tırabilir. Ancak bunun için; önce Türk milletinin ABD ile ittifakının samimiyet temellerine dayanmadığını, Amerika’nın bizi hep aldattığını kabul edecek, karşı tavır koyacak, yeni dengeleri kuracak devlet adamlığı vasfına, becerisine, otoritesine sahip olan devlet adamları gerekir. Kaht-ı rical[2]  hala devam ediyorsa, gerçekten artık oturup problemlerimizi çözmek için başkalarını beklemeliyiz.

 

[1] Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün TBBM’DE yaptığı konuşma.

[2]Kahtı Rical, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında zayıf devlet adamları için kullanılan tabir. Devlet adamı kıtlığı anlamına gelir.

Altını Çizdiğim Bir Bölüm Daha

Siyasetname’nin İkinci Fasıl kısmında (sayfa 15) bir bölümün daha altını çizmişim.

 

(Padişahların, Allah-ü Teala’nın Kendilerine Sunduğu Nimetlerin Kadrini Bilmelerine Dair.)

 

Nizamü’l-Mülk büyük bir devlet adamıdır. Vezirdir. Devrinin devlet idarelerinde gördüğü doğruları yanlışları not etmiştir. Bu notları paylaşmak gerekiyor. Belki bugünkü devlet adamlarına “kapak” olur. Birileri devleti adaletle idare etmeyi akıl eder.

 

Şöyle diyor Nizamü’l-Mülk: “Saltanat küfür ile devam bulur, amma zulüm ve gaddarlıkla payidar olmaz!

Rivayet olunmuştur ki; Yusuf Aleyhisselam bu dünyadan göçünce, onu atalarının civarına gömmek için İbrahim Aleyhisselamın türbesinin yanı başına getirdiler. Cebrail Aleyhisselam gelerek: “Durun, tutun onu tuttuğunuz yerde, burası onun mekânı değildir. Kıyamet günü hükmettiği saltanatın hesabını vermek zorundadır” dedi. Şu halde Yusuf peygamberin hali böyle olunca var sen diğerlerinin hal-i pür melallerini hesapla”

“Peygamber efendimizden şöylece nakledilir ki; “Bu cihanda halka idarecilik yapanlar, mahşer günü huzura elleri bağlı getirilirler. Şayet adil imiş ise, adalet onun ellerini çözüverir ve cennete ulaştırır. Yok eğer zalim imiş ise zulmü ellerini bağlar ve elleri boynundan zincire vurulmuş bir şekilde onu cehenneme götürür.”

Görülüyor ki; devleti idare edenlerin yerin altındaki hesapları müthiş olacaktır. Allah devlet adamlarımıza bunu anlama feraseti versin. Yemin edip de yeminlerine bile uymayan devlet adamlarını gördükçe insan dehşete kapılıyor. Acaba bu adamlar hesaplarını mahşerde nasıl verecekler? Allah, onların da yardımcısı olsun.

Amin!

Günümüzün Devlet Adamlarına Nizamü’l-Mülk’ün Nasihatı

Değerli dostlar,

 

Nizamü’l-Mülk’ün en önemli eseri olan Siyasetname’yi gençliğimde okumuştum. Bugün elime aldım ve karıştırdım. Okuduğum yıllarda bazı paragrafları önemli bulup satırların altlarını çizmişim. İyi ki çizmişim.

Eserin “Dördüncü Fasıl-Vezirlerin ve Mutemetlerin Hallerine Dair” bölümünde (sayfa 29) vezirin anlattığı ilginç bir hikâyeyi özetleyerek sizlere aktaracağım. Aynen yazmayacağım, çünkü çok uzun olur ve zaten sizler de okumazsınız!

Vezire göre, padişah, vezirleri ve mutemetleri görevlerini yerine getirip getirmediklerini gizlice ve sürekli denetlemelidir. (Bu olayın bugün kimlerle ilgili olduğunu, denetlenecek kişi ve kurumların kimler olduğunu elbette sizler daha iyi anlayacaksınız).

Hikâye bununla ilgilidir.

Hikâyede adı geçen Behram-ı Gür o zamanki padişahtır.

Rast Ruşen o zamanki vezirdir (başbakandır)

Padişah, bütün devlet işlerini çok güvendiği Rast Ruşen’e emanet eder. Padişah Behram’ı Gür, vezirine güvendiği için gayet rahattır. Özel hayatını keyifle yaşar. Gece gündüz içer, eğlenir ve ava çıkar.

Vezir (başbakan) Rast Ruşen, gerçekte halkı soyup soğana çevirmektedir. Vezir, adaleti ve asayişi sağlamak için kötüleri bertaraf etmek, iyilerden mal almak gerekir diye düşünür. Bu fikrini padişahın bir vekiline söyler. O vekil de kimi yakalarsa malını alır vezir de ondan rüşvet alır. Tabii ki vekil de kendi payını alır. Halka çok güzel kumpas kurmuşlardı.

Tabii ki sonra halk fakir düştü. Bütün zenginler, ileri gelenler yerlerinden yurtlarından oldular. Behram’ın (padişahın) hazinesinde para kalmadı. Memleket fakir düştü.

Ve bir gün geldi düşman ortaya çıktı. Düşmana karşı askeri teşvik etmek için, silah, cephane, teçhizat almak için hazinede bir kuruş para kalmamıştı. Padişah bunun sebebini öğrenmek istedi. Sordu soruşturdu, kimse veziri ele vermek istemedi. Çünkü ondan korkuyorlardı. Padişah bu yoksulluğun sebebini bir türlü anlayamıyordu.

Düşüncelere daldığı bir gün tahtına kurularak çöle doğru gitti. Epey gittikten sonra susadı. Uzakta bir duman gördü. Dumanın çıktığı yere gitti. Bir Kürt çobanın hanesine vardı. Yaklaştığında çobanın bir köpeği ağaca astığını gördü. Sebebini sordu. Sebebi çok ilginçti.

Kürt çobanın sürüsünden her gün koyunlar eksiliyordu. Çoban bunun sebebini bilmiyordu. Halbuki koyunlarını köpeğe teslim edip şehre gidiyordu. Köpek sürüyü otlatıp getiriyordu.

Kürt çoban gizlenerek olayı gözetlemeye başladı. Bir de baktı ki uzaktan bir kurt sürüye doğru geliyor. Kurtu gören köpek kuyruğunu sallayarak ona doğru koştu. Meğer köpekle kurt birbirlerine aşık olmuşlardı. İki hayvan aralarında aşk yaşadıktan sonra köpek çekilip gitti, kurt o arada bir koyunu kaptı ve oracıkta yedi. Çoban sürünün neden azaldığını anladı. Ve köpeği ceza olarak astı.

Çoban böylece durumu padişaha anlatmış oldu. Tabii ki gelen misafirin padişah olduğunu bilmiyordu.

Bu olay padişahı uyandırdı. Halkının fakirleşmesinin, devletin zayıflamasının da buna benzer bir sebebi olmalıydı. Onun da devleti teslim ettiği kişi veziriydi. (Sürünün köpeğe teslim edildiği gibi)

Padişah şehre dönünce vezirin tutukladığı, hapishanelere doldurduğu kişilerle ilgili ruznameleri istedi. Bütün ruznamelerde vezirin alçaklıklarını gördü. Burada padişah Behram-ı gür çok güzel bir ata sözü söylemektedir. “NAMA, ŞANA ALDANAN EKMEKTEN OLUR, EKMEĞİNE TÜKÜREN CANINDAN OLUR”

Tabii ki padişah, vezirinin (başbakanının) yalancı ve karanlık biri olduğunu anlar. Aklı başına gelir.

Behram, emir ve ekâbirini (bakanlarını, emrindekileri) huzuruna çağırır. Yüzünü vezire çevirerek şunları söyler: “Memlekete musallat ettiğin bu ne buhrandır? Askeri açlıktan kırmış, tebayı perişan eylemişsin. Sana askerin erzağını tam vaktinde ulaştırmanı, memleketi imardan geri durmamanı, raiyyetten hak olan dışında haraç almamanı, hazineyi dolu tutmanı emr-ü ferman buyurmadık mı? Şimdi baktığımda ne hazinede zırnık, ne askerde erzak kalmış ve halk aç bî-ilaç! Benim şarap ve av ile başım hoş olduğu için raiyyet ve halk işlerinden haberdar olmadığımı mı sandın? Zannettiğin gibi değildir.”

Sonra vezirin ayaklarına zincir vurdurup zindana attırır.

Halka veziri azlettiğini, bir daha ona devlet işi vermeyeceğini duyurur. Vezirin zulmüne uğrayanların çekinmeden, korkmadan dergaha gelmelerini, gasp edilmiş haklarını temin için şaha maruzatlarını arz etmelerini ilan eder.

Vezirin haksız yere zindana attırdığı mahkumların bazılarını çağırır ve dinler.

Birincisi şöyle dedi: Benim malı mülkü bol olan zengin bir kardeşim var idi. Rast Ruşen onu tutuklayıp bütün servetine el koyarak işkenceyle katletti. Vezire kardeşimi neden öldürdüğünü sorduğumda, kardeşimin şahın hasımlarıyla yazışmaları olduğunu söyledi. Davayı örtbas etmek için de beni zindana attı.

İkincisi şöyle dedi: Benim, Rast Ruşen’in (vezirin) ekili tarlasına komşu olan baba yadigârı mümbit mi mümbit bir bağım vardı. Bağım vezire pek cazip geldiği için onu satın almak istedi. Satmayacağımı duyunca “falancaların kızında gözün var, bir cürüm işledin!” iddiasıyla tevkif edip beni zindana attı.

Üçüncüsü şöyle dedi: Ben, sermayesi pek az olan bir tacirdim. İşim gereği  cihanın dört yanını dolaşır idim. Dolaştığım şehirlerde süs eşyaları ve ipek gibi hoşuma giden şeyler gördüğümde onu satın alır başka bimr şehre götürüp satardım. Bu şekilde kıt kanaat geçimimi sağlardım. Bir gün elime hasbelkader inciden bir gerdanlık geçti. Şehre geldiğimde onu satışa çıkardım. Bu haber vezirin kulağına gitti. Bir adamını yollayarak beni yanına çağırttı. O inci gerdanlığa alıcı olduğunu söyleyerek, hiçbir ödeme yapmaksızın el koyup hazinesine yolladı. Ödeme yapması için birkaç gün yanına uğradım. Ne inciyi, ne de bedelini vermeye yanaşmıyordu. Sabrım tükenmiş, umudumu yitirmeye başlamıştım. Bir gün yanına vararak; “Eğer o gerdanlığın sahibi olmak istiyorsanız emredin de ücretini versinler. Yok eğer istemiyorsanız bana iade edin” dedim. Söylediklerime hiçbir cevap vermedi. Oradan ayrılıp döndüğümde, evde beni bekleyen dört çavuşla karşılaştım. Bana; “Yürü, bizimle geliyorsun, vezir seni istiyor!” dediler. Gerdanlığın parasını verecek diye sevinçten içim içime sığmıyordu. Kalkıp geldiğimde Serhenkler beni tutup zincire vurdular. İşte bir buçuk yıldır bu zindandayım.

Dördüncüsü şöyle dedi: Ben falan diyarın reisi idim. Misafirlere, garibanlara ve ilim ehline kapım her zaman açıktı. Tanrının kullarına hizmette kusur etmezdim. Atalardan gördüğüm vech ile muhtaç ve fakirlere gücümün yettiğince hayır hasenatta bulunurdum. Malımdan, mülkümden temin ettiğim hasılatı cömertçe Allah’ın kulları için harcardım. Vezir, “Sen bir define bulmuşsun” iddiasıyla işkence edip beni zindana attı. Ben de varımı yoğumu yarı fiyatına satarak ona vermek zorunda kaldım. İşte dört yıldır bu zindandayım ve artık bir dirhemim bile yok.

Beşincisi şöyle dedi: Ben falanca kabile reisinin oğluyum. Vezir, mallarımızı müsadere ederek, pederimi kazığa vurdu. Beni de zindana attı. yedi yıldır zindanın kahrını çekmekteyim.

Altıncısı şöyle dedi: Ben bir askerim. Nice yıllar hükümdar babanızın hizmetinde bulunup onunla seferlere çıktım ve yıllar var ki siz şevketli efendimizin hizmetindeyim. Divanın bana nan-pare olarak tahsis ettiği ve onu işleyerek geçimimi sağladığım küçük bir tarlam vardı. Geçen yıl elime bundan bir şey geçmedi. Bu yıl ise vezire; “Efendim, bakacak çoluk çocuğum var, geçen yılki alacaklarım ödenmedi, emir buyurun versinler de bir kısmıyla ödenmesi gereken borçlarımı ödeyeyim, bir kısmını da evlatlarımın nafakası için ayırayım” diye rica ettim. Bana; “Askerlere ihtiyaç duymak için ufukta bir savaş ihtimali görünmüyor. Sen misüllü adamların (senin gibi adamların) şahın hizmetine olup olmaması fark etmez. Eğer ekmek parası lazım ise var git amelelik yap!” diye karşılık verdi. Ben de “Bu devlete onca hizmetim dokundu, benim amelelik yapmam değil, senin mülk idaresini öğrenmen gerekir. Kaldı ki benim kılıç  çalmadaki hünerim senin çalakaleminden yeğdir. Hale bak ki ben yeri gelir emrine amade olduğum padişah için kılıç üşürüp canımı feda ederim, sen yeri geliyor maaş günü ekmeğimizi bize çok görüp şahı hiçe sayıyorsun!” dedim. “Bilmez misin ki şahın nezdinde sen de ben gibi bir kulsun. Sana vezareti buyurmuş, bana savaşmayı. Bir farkla ki, benim boynum şahın fermanına kıldan ince ama senin ki değil. Ve dahi eğer padişahın işine ben yaramıyorsam sen hiç yaramazsın! Eğer padişahın benim ismimi muhasebe defterinden sildiyse bana göster! Yok, öğle değilse padişahın bizim için takdir ettiğini bize ulaştır (hakkımızı ver).

Vezir; “Yeter artık! Seni de padişahını da gözetip kollayan benim. Eğer ben olmayaydım akbabalar tez beri beyninizi dağıtıp yerlerdi!”

İki gün geçtikten sonra beni hapse yolladı. İşte şimdi dört ay oldu zindandayım.

Zindanda 700 den fazla mahpus vardı. Bunların ancak 20 tanesi katildi. Geri kalanı vezir hazretlerinin dünya malına tamahından ötürü haksız yere, gaddarca hapse attıklarından oluşuyordu. Ertesi gün padişahın fermanını işitip dergâha varan ahalinin haddi hesabı yoktu.

Hikâye bu minvalde biraz daha uzuyor. Tabii ki çobanı merak etmişsinizdir. Çobanı çağırtıyor, ona 700 koyun veriyor ve ondan vergi alınmamasını tembih ediyor.

Hikâyenin sonunda Nizamü’l-Mülk şöyle diyor:

Gelelim İskender kıssasına.

İskender’in Dârâ’ya galip gelmesinin hikmeti şu idi ki; Dârâ’nın veziri gizliden gizliye İskender ile işbirliği yapmaktaydı. Padişahın gafleti ve vezirin ihaneti Dârâ’nın sonunu getirdi.

Hikâyenin tabii ki hüküm sonucu var:

 

Binaenaleyh padişah her daim memurların ne yapıp eylediklerinden haberdar olup, tuttukları yolları, törelerini, yörelerini iyi bellese, bir kanunsuzlukları yahut haddi aşmaları durumunda bir dem görevde tutmayıp derhal azletse ve işledikleri cürüm mesabesinde, diğerlerine gözdağı vermek için, onları cezalandırsa gerektir. Ceza korkusundan ötürü hiç kimse içinde padişaha karşı en ufak  bir niyet besleyemez. Padişah mühim bir iş verdiği kişiye, haberi olmaksızın, hal ve hareketlerini teftiş için gözcü tayin etse gerektir.

Ve Aristoteles dahi Kral İskender’e böyle öğüt verdi: Etkin makamda görev yapan birini görevden azlettikten sonra, düşmanla gizlice işbirliği edip seni ortadan kaldırmaması için onu tekrar göreve atama.

Ve dahi Perviz böyle buyurdu: Dört kişinin kabahati es geçilmez.

  • Memlekete kast eden,
  • Memleketin haremine kast eden,
  • Sırları ifşa eden,
  • Dilde melikle (padişahla) bir, gönlünde melikin düşmanlarıyla iş tutup onların yolunu yolan bilenlerdir.

Melik işleri sıkı tutarsa ona hiçbir şey meçhul kalmaz.

 

Bugünler için ne güzel dersler vermiş, değil mi?

Sıkılmadan okuduğunuz için teşekkür ederim.