6 Mayıs 2008 tarihli Türk basınında Türkiye-Avrupa Birliği Troykası’nın Ankara’da yaptığı toplantıya geniş yer verildi. Bu toplantıda Türkiye-AB ilişkileri, Kıbrıs, Ege sorunu, Irak, Orta Doğu barış süreci, Ermeni iddiaları ve 1 Mayıs konularının ele alındığı yazıldı, çizildi.
Bizim üzerinde durmak istediğimiz toplantı sonrası açıklama-lardır. Bu açıklamalar özet olarak aşağıdaki gibidir.
İbretle okuyunuz. Tarihte KURAL KOYMA NÖBETİ’NİN kimlerde olduğunu görünüz.
”Türkiye-AB Troykası dışişleri bakanları bugün Ankara’da toplandı. Türkiye, AB’ye ”Tam üyelik olmazsa olmaz”; AB, Türkiye’ye ”Müzakere süreci hızlanmalı, yasaların çıkması kadar uygulanması önemli” mesajı verdi.
AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, 1 Mayıs’taki olaylara değindi ve “Polis, orantısız güç kullandı” dedi.
Toplantı sonrası düzenlenen ortak basın toplantısında Babacan, AB yetkililerine reformlar hakkında ayrıntılı bilgi verdiklerini, Türkiye’nin kararlılıkla gerekli adımları atacağını belirtti.
“AB ile ilişkilerin sürdürülebilir zeminde tutulması için Müzakere Çerçeve Belgesi’ndeki taahhütlere uyulması son derece önemli” diyen Babacan, “Tam üyelik perspektifi ise, Türkiye’nin olmazsa olmaz bir şartı” ifadesini kullandı.
AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Rehn ise, “Müzakereler iyi gidiyor ama hızı artabilir. Yasaların çıkması kadar uygulanması da önemli” dedi.
1 Mayıs’taki olaylara da değinen Rehn, orantısız güç kullanıldığını belirtti ve gücün AB standartlarında kullanılmasının önemli olduğuna işaret etti
Sendikal haklara ilişkin kanunların Türkiye’de TBMM’nin bir an önce önüne gelmesi gerektiğini söyleyen Rehn, bunların özellikle sosyal politikalar konusundaki fasılların açılabilmesi için önemli maddeler olduğunu kaydetti.
Rehn, “Bundan sonraki günlerde de Türkiye’nin AB kanunlarına sendikal haklar konusunda hem pratikte hem teoride ne kadar saygı duyup duymadığını, ne kadar uyumlu olup olmadığını göreceğiz” diye konuştu.
“Türkiye’nin politik diyalog ve uzlaşıyı geliştirmesini istiyoruz” diyen Rehn, “Türkiye’nin gerileme değil ilerleme göstermesini istiyoruz” şeklinde konuştu.
Olli Rehn, AK Parti’nin kapatma davası sürecine ilişkin olarak da Türkiye aday ülke olduğu için AB’nin sürece çok fazla tarafsız kalamayacağını söyledi ve “Bu yüzden önemli olan, bunun demokratik prensipler, hukuk kuralları, AB ve Venedik Komisyonu standartları çerçevesinde ve aynı zamanda Türk Anayasası’nın 9′uncu maddesi esasına göre çözülmesi gerekiyor” dedi.”
Görüldüğü gibi bu açıklamalar vesayet getiren açıklamalardır. Avrupa kamu düzenini korumak adına yetkililerimizden ses çıkmadığı gibi, Tanzimat döneminin idarecileri gibi davranılarak bu direktifler onaylanmaktadır.
Bu açıklamaları sadece bugünkü açıklamalar olarak görmemek lazım. Avrupa ile Türk milleti arasındaki tarihi hesaplaşmanın sonucu olarak bakılmalıdır. Avrupa ile ilişkilerimizi parça parça değil, üç yüz yıllık ilişkiler zinciri içerisinde ele almak lazım. Bu konuyu üç yüz yıllık birikimleri de dikkate alarak, Avrupa Birliği olarak organize olmuş Batılıların masalarının üzerindeki “Şark Meselesi” dosyalardan ve üst üste koyarak okumak gerekiyor. Bu yapılırsa görülecektir ki, Avrupa’nın Türkiye’ye karşı yürüttüğü politikalar Tanzimat’tan buyana tıpatıp aynıdır.
Tanzimat döneminde bugünküne benzer bir olayı özetleyelim. Sizler de Avrupa’nın tarihi hedeflerini anlamaya çalışınız.
“1830’lu yıllarda Mason olan Mustafa Reşit Paşa, İngilizlerle iyi ilişkiler içerisindeydi. Osmanlı Devleti’nin kurtuluşunu, Avrupalılaşmakta görüyor, başta İngiltere olmak üzere Avrupa devletleriyle serbest ticaret öneriyor ve şöyle diyordu:
“Ülke, serbest ticaret sayesinde büyük bir hızla sanayileşecektir.”
“Mustafa Reşit Paşa, bu görüşünde yalnız değildi. Çevresinde, Avrupa liberalizminin idealleriyle yoğrulmuş, “öncü kadro” denilen, bir aydın! yöneticiler ekibi vardı. Bu kadroyu, M. A. Ubucini şöyle tanıtmaktadır:
“Bunlar Paris’te öğrenci iken, Fransızlar gibi giyinirlerdi. Bir toplulukta Türk oldukları anlaşılırsa, utançlarından yüzleri kızarırdı. Türkiye’ye döndüklerinde önemli devlet memuriyetlerine getirildikleri zaman, ülkelerine yararlı olmaktan çok, Avrupalıların gözlerine girmeyi, yurt dışında ünlerini artırmayı düşünürlerdi.”
O yıllarda İngiltere baş döndürücü bir yükselişin sonunda dünyanın birinci devleti olur ve Osmanlı devleti ile Balta Limanı Antlaşması’nı imzalar. Tabii, ne isterse onu alır.
Tarih 16 Ağustos 1838’dir.
Batı’dan gelen, sözde Türkiye uzmanları da, Osmanlı bürokrat ve aydınlarının kafasını sürekli işliyor, şöyle beyin yıkıyorlardı:
“Osmanlı Devleti bu antlaşmayı uygulamakla, Batı uygarlığına girecek.”
Osmanlı Devleti’nin çöküşünü hızlandıran meşhur Balta Limanı Antlaşması’nın en önemli maddeleri şunlardı:
– Gümrük vergi oranları ihracatta yüzde 12’ye, ithalatta ise yüzde 5’e düşürülecek,
– İngiliz tüccarlar, hiçbir kısıtlama olmadan, her tür malı Osmanlı topraklarında hem iç hem dış ticaret amacıyla alıp satabilecekler,
– İngilizlerden mal alım ve nakli için belge istenilmeyecek,
– Yabancı malları Boğazlardan serbestçe geçecek,
– Antlaşma, “sonsuza dek” yürürlükte ve geçerli olacak.
Düşününüz, “antlaşma sonsuza dek yürürlükte ve geçerli olacak!”.
“Osmanlı İmparatorluğu, Batı kapitalizmi tarafından bu anlaşmayla teslim alınmış, koskoca imparatorluk, bu serbest piyasa döneminde ekonomik açıdan da bir sömürge olmuş ve sonunda uluslar arası iflas masalarına yatırılarak “Düyun-u Umumiye ” adındaki çokuluslu tahsildarlara teslim edilmiştir”.
Lütfen bugünkü AB Troykası’nın düşünceleri ile karşılaştırınız. Değişen bir şey var mı? Peki, buna rağmen o gün bu gündür Batı hala Türk Milleti’ni neden teslim alamadı! Neden mi? Türk ve Müslüman olduğu için. (Diğer dinleri seçen Türk boylarının tümü yok oldu veya ufak topluluklar halinde yaşamaktadır.) Bu hars kırılmadan Batı bizi teslim alamazdı. Nasıl olduysa, Türk milletinin göğsündeki, ruhundaki bu harsı bir türlü kıramadılar. Kırılanlar sadece yukarıda Batı kültürünü büyük medeniyet projesi olarak kabul eden, Türk milletine; lümpen, göbeğini kaşıyan vs. gibi yaftalarla hakaret ederek milletin de kendileri gibi Batıya teslim olmasını isteyen bir takım zevat! Soros’çu sivil toplum örgütlerinin mutemedi, medeniyeti ve ilericiliği kendinden menkul, kişiliği ve asaleti kaybolmuş, ne olduğunu bilmeden Batı kültürüne kapılanmış, derin propagandanın etkisi altında ezilerek bir türlü kendisi olamayan zevat! Evet, gerçekten bu zevatın “istikameti” bozulmuştur. Bu istikamet krizi Türk milletinin önümüzdeki bin yılına damgasını vuracak yeni bir çağın başlatılmasındaki en büyük engeldir. Bu zevat, yeni tarihi dönüşümün öncü kadrosu asla olamaz. Bu kadro tarihi nöbeti devralacak kadro asla olamaz.
Görüldüğü üzere Batılılar yüzyıllardan beri gardını aldığı Türk milletine tahakküm ederek tarihe meydan okumaktadır. Kimlere güvenerek meydan okumaktadır. İşte bu zevata, bu insanlara…
Hâlbuki tarihin şu andaki fotoğrafına bakarak Türk milletinin aydını KURAL KOYMA NÖBETİ’NİN kendisine geldiğini anlamış olmalıydı. Merak etmiyor musunuz, Türk aydını bu nöbet sırasının kendisine geldiğini, tarihi dönüşümün kendisiyle başlayacağını neden anlayamamaktadır!
Neden mi? Bir dizi nedeni var.
Yüzyıllardır süren yenilmişliğin verdiği eziklik. Bunun sonucu olarak bir türlü yeni öncü kadroların çıkmaması. Bu öncü kadroları yönlendirecek ve yüksek ruh yapısı aşılayacak manevi önderlerin çıkmaması. Derin propagandanın etkisi. Bizim gibi yaşayan, bizim kızlarımızla evlenen, çocuk sahibi olan, bizim televizyonlarımızda, radyolarımızda, basınımızda güya bize bizi anlatan, yargının, yürütmenin, basının, devletin bütün organlarına sızan ajanları tasfiye edecek gücü bir türlü kendimizde bulamayışımız. Bir sürü neden sayılabilir. Aydının Batının değerleri ile özdeşleşmesi, onun bir kale gibi düşmesi demektir. Her aydın bir kaledir çünkü. Ama yazık ki aydın âşık olduğu kültürün hatalarını, eksiklerini görmemekte ve Batının bize bakışını bir türlü tespit edememektedir. Hâlbuki böyle bakabilseydi Batının karşımıza hala başka yüzüyle ve başka aktörlerle ama aynı amaçla çıktığını anlamış olacaktı. Bunu yapamadı. Gücü yetmedi. Kapasitesi hazır propaganda doğmalarını kullanmaya yetti. Üretemedi, göremedi. Özeleştiri yapamadı. Vatanına ve milletine sahip çıkamadı, vatanının geleceğini tehlikeye soktu.
Ankara’da toplanan Troyka’nın Orta Çağ Avrupa’sının yöneticilerinden farkı yoktur. İşte bir ziyarette verilen beyanatlar, yapılan konuşmalar hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu çok açık olarak göstermektedir.
Türk Milleti AB yöneticilerinin Türkiye’ye bu şekilde bakışından rahatsızdır. Türk aydını ise bir sürü saikle bu yöneticilere karşı direnmemekte, üstelik hoşgörü ile karşılamaktadır.
Bu yanlıştır. Bu “vesayet” anlayışına karşı Türkiye Devleti yeni bir strateji çizmeli ve Türk aydınları bir silkiniş dönemi başlatmalıdır. Biz karşı tavır koyduğumuzda karşımızdaki çok büyük potansiyel gücü çözmemek için hiçbir sebep yoktur. Yeter ki yeniden yükselişin “kurucu”, “asabiyeci” aydını, yöneticisi olmasını bilelim. Yeni öncü kadroları aramızdan çıkarabilelim.
Biz Batı ile hesaplaşabiliriz. Çünkü Batının da zaafları vardır. Bu zaafları kullanmalıyız. Bu devlet politikası ile olur. Şunu hiçbir zaman gözden kaçırmamalıyız. Batı da kendi içinde çatışmadadır. 100 yıl ve 30 yıl savaşlarında olduğu gibi, içten içe bir takım kaynamalar Batı alemi içinde devam etmektedir. Hem Avrupa içinde bu çatlaklar vardır, hem de ABD ile Avrupa Birliği arasında uçurumlar vardır. Batının en büyük iki bloğu olan Avrupa Birliği ile ABD gerçekte birbirine düşmandır. AB, ABD’ne karşı yeni bir güç ve blok oluşturmaya çalışmaktadır.
Sürece bir dış müdahale olursa, bu müdahalenin arkasında bir devlet gücü olursa ABD ile AB’nin orta vadede çatışmaması için hiçbir sebep yoktur. Kaçınılmaz bir gerçektir ki, ABD ile AB savaşacak. ABD dış politikasında, bir kesimin özellikle kışkırttığı “tek yanlı güç kullanmaya” devam etmekte ısrar ederse, arayış içinde bulunan AB, Amerika’ya karşı gücünü test etmekten çekinmeyecektir. Uzunca bir süredir yapmacık ittifak içinde bulunan Batılılar bir kez daha yollarını ayırarak rakip iki güç haline gelecektir.
Çünkü “Amerika’nın asıl sorunu yalnızca Ortadoğu ve Hazar petrollerini, doğal gazını ve enerji kaynaklarını kontrol etmek değil. ABD. nin önümüzdeki dönemde asıl sorunu alternatif güçlerin ortaya çıkmasını önlemektir.” Bu cümleler Bush Doktrini’nden alınmıştır. Hedef anlaşılıyor değil mi?
O halde bilelim ki, ABD ile Avrupa Birliği arasındaki giderek büyüyen çatlak henüz belirginleşmeye başlamıştır. Ve hele Avrupa Birliği’ni meydana getiren ülkelerin kendi içindeki çatlakları ortaya koymak için kitaplar yetmez. Güney ülkeleri ile kuzeyin, Protestanlarla Katoliklerin problemleri hiçbir zaman sonuca ulaşmamıştır. Ulaşamaz da… Türk aydınının, Türkiye Devleti’nin, Avrupa barışı (Avrupa kamu düzeni) için veya ABD. nin dünya hegemonyası için vasıta olmak zihniyetinden kurtulması gerekir.
Devleti yönetenlere bir hatırlatma daha yapmak istiyorum. Endülüs yıkılırken halkın psikolojik yapısını yorumlayan bir Hıristiyan komutan bakın neler söylemektedir:
“Biz cesaretin, dindarlığın ve hakkın hep Kurtuba halkı (Endülüslüler) ile birlikte olduğunu zannederdik. Oysa ne görelim! Ne dinleri ne cesaretleri ne de akıllı önderleri var! Onların başardıkları gelişme ve zaferler, aslında geçmiş hükümdarları sayesindeymiş. Ne zaman ki bu hükümdarlar gittiler, Endülüslülerin gerçek yüzleri ortaya çıktı”
Herhalde bu sözler bugün devlet “erk” ini elinde bulunduranlara bir şeyler hatırlatmış olmalıdır.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Batı medeniyetine kapılanmak, Batılılaşırsak kurtulacağımızı zannetmek Tanzimat’tan beri süregelen bir aydın krizdir. Aydının içine yuvarlandığı bu kriz Osmanlı Devleti’ni de badireden badireye sürüklemiştir. Bu kriz bugün de; haritaların yeniden çizildiği, klasik savaşların, asimetrik saldırıların her türlüsünün yaşandığı ve en önemlisi; Haçlı saldırılarının, acımaksızın, hiçbir insani ve ahlaki sınır tanımadan, adeta gözü dönmüşçesine sürdürüldüğü günümüzde, Türkiye elitlerinin gösterebileceği en büyük zaaftır. Bu saldırılar bütün dehşetiyle sürerken bizim elitlerimizin kafası karışmış ve “İstikamet”i gerçekten bozulmuş bulunmaktadır. Bugünkü aydın, Kurtuluş Savaşı sırasındaki; milli değerlere sonuna kadar bağlı olan aydın olsa idi sorun bu kadar keskin olmazdı. Ama bugün sorun çok keskin ve aşılması epeyce zor boyutlarda ulaşmış bulunmaktadır. Çünkü harbi harpten önce kazanmasını bilenler, Türkiye elitlerinin istikametini bozmuş bulunmaktadır. İstikameti bozulan, kafası karışan, galip ülkelerin mantığı ile düşünmeye alışmış bir elit kadro ile Türkiye Devleti’nin, içinde bulunduğu sorunları çözmesi mümkün değildir.
Türk Milleti’nin içinde bulunduğu bunalımlı dönemi atlatacağına, “İNSANLIK TARİHİNDE KURAL KOYMA NÖBETİ” nin artık tarihi konjonktür olarak bizde olduğunu anlayacağına ve böyle bir kadronun yakın bir zaman içerisinde ortaya çıkacağına inanıyorum.
ABD ve AB yöneticilerinin bütün bu olup bitenler karşısında Türk Milleti’nin boş ve hazırlıksız bulunduğunu düşünmeleri savaş kaybeden komutanın düştüğü hata gibidir. Bilinmelidir ki tarihe meydan okumak isteyenlere karşı milletler her zaman içlerinden yeni liderler çıkarmıştır. Hele bu millet Türk Milleti ise! Bu liderler Türk milletinin içinde vardır, hazırdır, günü geldiğinde ortaya çıkacaktır.
Mikdat Topçu, Eyüp, 08.05.2008
Aylık Arşiv: Mayıs 2008
Tarihte Kural Koyma Nöbeti Kimin
KURAL KOYMA NÖBETİ
Aşağıya 6 mayıs 2008 tarihini taşıyan Türk basınından bazı alıntılar yapılmıştır. Anlaşılacağı üzere Türkiye Avrupa Birliği Troykası dışişleri bakanları Ankara’da toplanmış. Bu toplantı sonunda AB yetkilileri ve Türk dışişleri bakanı Babacan aşağıdaki açıklamaları yapmışlardır. İbretle okuyunuz. KURAL KOYMA NÖBETİ’NİN kimlerde olduğunu görünüz.
”Türkiye-AB Troykası dışişleri bakanları bugün Ankara’da toplandı. Türkiye, AB’ye ”Tam üyelik olmazsa olmaz”; AB, Türkiye’ye ”Müzakere süreci hızlanmalı, yasaların çıkması kadar uygulanması önemli” mesajı verdi.
AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, 1 Mayıs’taki olaylara değindi ve “Polis, orantısız güç kullandı” dedi.
Toplantı sonrası düzenlenen ortak basın toplantısında Babacan, AB yetkililerine reformlar hakkında ayrıntılı bilgi verdiklerini, Türkiye’nin kararlılıkla gerekli adımları atacağını belirtti.
“AB ile ilişkilerin sürdürülebilir zeminde tutulması için Müzakere Çerçeve Belgesi’ndeki taahhütlere uyulması son derece önemli” diyen Babacan, “Tam üyelik perspektifi ise, Türkiye’nin olmazsa olmaz bir şartı” ifadesini kullandı.
AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Rehn ise, “Müzakereler iyi gidiyor ama hızı artabilir. Yasaların çıkması kadar uygulanması da önemli” dedi.
1 Mayıs’taki olaylara da değinen Rehn, orantısız güç kullanıldığını belirtti ve gücün AB standartlarında kullanılmasının önemli olduğuna işaret etti
Sendikal haklara ilişkin kanunların Türkiye’de TBMM’nin bir an önce önüne gelmesi gerektiğini söyleyen Rehn, bunların özellikle sosyal politikalar konusundaki fasılların açılabilmesi için önemli maddeler olduğunu kaydetti.
Rehn, “Bundan sonraki günlerde de Türkiye’nin AB kanunlarına sendikal haklar konusunda hem pratikte hem teoride ne kadar saygı duyup duymadığını, ne kadar uyumlu olup olmadığını göreceğiz” diye konuştu.
“Türkiye’nin politik diyalog ve uzlaşıyı geliştirmesini istiyoruz” diyen Rehn, “Türkiye’nin gerileme değil ilerleme göstermesini istiyoruz” şeklinde konuştu.
Olli Rehn, AK Parti’nin kapatma davası sürecine ilişkin olarak da Türkiye aday ülke olduğu için AB’nin sürece çok fazla tarafsız kalamayacağını söyledi ve “Bu yüzden önemli olan, bunun demokratik prensipler, hukuk kuralları, AB ve Venedik Komisyonu standartları çerçevesinde ve aynı zamanda Türk Anayasası’nın 9’uncu maddesi esasına göre çözülmesi gerekiyor” dedi.”
Olayları parça parça değil, üç yüz yıllık Avrupa ve Türkiye ilişkileri masasının üzerindeki dosyalardan ve üst üste koyarak okumak gerekiyor. Bu yapılırsa görülecektir ki, Avrupa’nın Türkiye’ye karşı yürüttüğü politikalar Tanzimat’tan buyana tıpatıp aynı.
Tanzimat döneminde bugünküne benzer bir olayı özetleyelim. Sizler de Avrupa’nın tarihi hedeflerini anlamaya çalışınız.
“1830’lu yıllarda Mason olan Mustafa Reşit Paşa, İngilizlerle iyi ilişkiler içerisindeydi. Osmanlı Devleti’nin kurtuluşunu, Avrupalılaşmakta görüyor, başta İngiltere olmak üzere Avrupa devletleriyle serbest ticaret öneriyor ve şöyle diyordu:
“Ülke, serbest ticaret sayesinde büyük bir hızla sanayileşecektir.”
“Mustafa Reşit Paşa, bu görüşünde yalnız değildi. Çevresinde, Avrupa liberalizminin idealleriyle yoğrulmuş, “öncü kadro” denilen, bir aydın! yöneticiler ekibi vardı. Bu kadroyu, M. A. Ubucini şöyle tanıtmaktadır:
“Bunlar Paris’te öğrenci iken, Fransızlar gibi giyinirlerdi. Bir toplulukta Türk oldukları anlaşılırsa, utançlarından yüzleri kızarırdı. Türkiye’ye döndüklerinde önemli devlet memuriyetlerine getirildikleri zaman, ülkelerine yararlı olmaktan çok, Avrupalıların gözlerine girmeyi, yurt dışında ünlerini artırmayı düşünürlerdi.”
O yıllarda İngiltere baş döndürücü bir yükselişin sonunda dünyanın birinci devleti olur ve Osmanlı devleti ile Balta Limanı Antlaşması’nı imzalar. Tabii, ne isterse onu alır.
Tarih 16 Ağustos 1838’dir.
Batı’dan gelen, sözde Türkiye uzmanları da, Osmanlı bürokrat ve aydınlarının kafasını sürekli işliyor, şöyle beyin yıkıyorlardı:
“Osmanlı Devleti bu antlaşmayı uygulamakla, Batı uygarlığına girecek.”
Osmanlı Devleti’nin çöküşünü hızlandıran meşhur Balta Limanı Antlaşması’nın en önemli maddeleri şunlardı:
– Gümrük vergi oranları ihracatta yüzde 12’ye, ithalatta ise yüzde 5’e düşürülecek,
– İngiliz tüccarlar, hiçbir kısıtlama olmadan, her tür malı Osmanlı topraklarında hem iç hem dış ticaret amacıyla alıp satabilecekler,
– İngilizlerden mal alım ve nakli için belge istenilmeyecek,
– Yabancı malları Boğazlardan serbestçe geçecek,
– Antlaşma, “sonsuza dek” yürürlükte ve geçerli olacak.
Düşününüz, “antlaşma sonsuza dek yürürlükte ve geçerli olacak!”.
“Osmanlı İmparatorluğu, Batı kapitalizmi tarafından bu anlaşmayla teslim alınmış, koskoca imparatorluk, bu serbest piyasa döneminde ekonomik açıdan da bir sömürge olmuş ve sonunda uluslar arası iflas masalarına yatırılarak “Düyun-u Umumiye ” adındaki çokuluslu tahsildarlara teslim edilmiştir”.
Lütfen bugünkü AB Troykası’nın düşünceleri ile karşılaştırınız. Değişen bir şey var mı? Peki, buna rağmen o gün bu gündür Batı hala Türk Milleti’ni neden teslim alamadı! Neden mi? Türk ve Müslüman olduğu için. (Diğer dinleri seçen Türk boylarının tümü yok oldu.) Bu hars kırılmadan Batı bizi teslim alamazdı. Nasıl olduysa, Türk milletinin göğsündeki, ruhundaki bu harsı bir türlü kıramadılar. Kırılanlar sadece yukarıda Batı kültürünü büyük medeniyet projesi olarak kabul eden, Türk milletine; lümpen, göbeğini kaşıyan vs. gibi yaftalarla hakaret ederek milletin de kendileri gibi Batıya teslim olmasını isteyen bir takım zevat! Soros’çu sivil toplum örgütlerinin, medeniyeti ve ilericiliği kendinden menkul, kişiliği ve asaleti kaybolmuş, ne olduğunu bilmeden Batı kültürüne kapılanmış, derin propagandanın etkisi altında ezilerek bir türlü kendisi olamayan zevat! Evet, gerçekten bu zevatın “istikameti” bozulmuştur. Bu istikamet krizi Türk milletinin önümüzdeki bin yılına damgasını vuracak yeni bir çağın başlatılmasındaki en büyük engeldir. Bu zevat, yeni tarihi dönüşümün öncü kadrosu asla olamaz.
Görüldüğü üzere Batılılar yüzyıllardan beri gardını aldığı Türk milletine tahakküm ederek tarihe meydan okumaktadır. Kimlere güvenerek meydan okumaktadır. İşte bu zevata, bu insanlara…
Halbuki bu fotoğrafa bakarak Türk milletinin aydını KURAL KOYMA NÖBETİ’NİN kendisine geldiğini anlamış olmalıydı. Merak etmiyor musunuz, Türk aydını bu nöbet sırasının kendisine geldiğini, tarihi dönüşümün kendisiyle başlayacağını neden anlayamamaktadır!
Neden mi? Bir dizi nedeni var.
Yüzyıllardır süren yenilmişliğin verdiği eziklik. Bunun sonucu olarak bir türlü yeni öncü kadroların çıkmaması. Bu öncü kadroları yönlendirecek ve yüksek ruh yapısı aşılayacak manevi önderlerin çıkmaması. Derin propagan-danın etkisi. Bizim gibi yaşayan, bizim kızlarımızla evlenen, çocuk sahibi olan, bizim televizyonlarımızda, radyolarımızda, basınımızda güya bize bizi anlatan, yargının, yürütmenin, basının, devletin bütün organlarına sızan ajanları tasfiye edecek gücü bir türlü kendimizde bulamayışımız. Bir sürü neden sayılabilir. Aydının Batının değerleri ile özdeşleşmesi, onun bir kale gibi düşmesi demektir. Her aydın bir kaledir çünkü. Ama yazık ki aydın aşık olduğu kültürün hatalarını, eksiklerini görmemekte ve Batının bize bakışını bir türlü tespit edememektedir. Hâlbuki böyle bakabilseydi Batının karşımıza hala başka yüzüyle ve başka aktörlerle ama aynı amaçla çıktığını anlamış olacaktı. Bunu yapamadı. Gücü yetmedi. Gücü hazır propaganda malzemelerini kullanmaya yetti. Üretemedi, göremedi. Özeleştiri yapamadı.
Bugünkü Avrupa Birliği imajı, Orta Çağ’daki Avrupa ile aynıdır. Değişen bir şey yoktur. Üretim araçlarının değişmesi, ihtiyaçların farklılaşması, insanlığın elektriği, telefonu, televizyonu keşfetmesi, uzay çağını, bilgisayar çağını, bilişim çağını yakalaması hiçbir şeyi değiştirmemiştir. Marks’ın, Keynes’in, David Ricardo’nun, Jan Jack Russo’nun teorileri hiçbir şeyi değiştirmemiştir. Yine Papalar ne diyorsa aynen o olmaktadır. Biraz düşünen ve okuyan insan bunu çok rahatlıkla anlayabilir. Düşününüz ki Birinci Dünya savaşı Kanuni’den 400 yıl sonra yaşanmıştır.
Ankara’da toplanan Troyka’nın Orta Çağ Avrupa’sının yöneticilerinden farkı yoktur. İşte bir ziyarette verilen beyanatlar, yapılan konuşmalar hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu çok açık olarak göstermektedir.
Türk Milleti AB yöneticilerinin Türkiye’ye bu şekilde bakışından rahatsızdır. Türk aydını ise bir sürü saikle bu yöneticilere karşı direnmemekte, üstelik hoşgörü ile karşılamaktadır.
Bu yanlıştır. Bu “vesayet” anlayışına karşı Türkiye Devleti yeni bir strateji çizmeli ve Türk aydınları bir silkiniş dönemi başlatmalıdır. Bunun için elimizde 1000 yıllık doküman vardır. Hiçbir korku ve kompleksimiz olmamalıdır. Kararlı, disiplinli, hayatını devletine adamış insanlar olarak kendimizi yeni bir döneme hazırlamanın alt yapısını oluşturmalıyız. Batının bugün ulaştığı güç bizi korkutmamalıdır. Biz karşı tavır koyduğumuzda karşımızdaki çok büyük potansiyel gücü çözmemek için hiçbir sebep yoktur. Yeter ki yeniden yükselişin “kurucu”, “asabiyeci” aydını, yöneticisi olmasını bilelim. Yeni öncü kadroları aramızdan çıkarabilelim.
Şunu hiçbir zaman gözden kaçırmamalıyız. Batı kendi içinde çatışmadadır. 100 yıl ve 30 yıl savaşlarında olduğu gibi, içten içe bir takım kaynamalar Batı alemi içinde devam etmektedir. Hem Avrupa içinde bu çatlaklar vardır, hem de ABD ile Avrupa Birliği arasında uçurumlar vardır. Batının en büyük iki bloku, Avrupa Birliği ile ABD gerçekte birbirine düşmandır. AB, ABD’ne karşı yeni bir güç ve blok oluşturmaya çalışmaktadır. “Bizans nasıl değerler ve çıkarlar konusunda Batı Roma ile yollarını ayırdı ise, bugün AB de ABD ile aynı gerekçelerle yollarını ayırmaktadır.”
Sürece bir dış müdahale olursa, bu müdahalenin arkasında bir devlet gücü olursa ABD ile AB’nin orta vadede çatışmaması için hiçbir sebep yoktur. Kaçınılmaz bir gerçektir ki, ABD ile AB savaşacak. ABD dış politikasında, bir kesimin özellikle kışkırttığı “tek yanlı güç kullanmaya” devam etmekte ısrar ederse, arayış içinde bulunan AB, Amerika’ya karşı gücünü test etmekten çekinmeyecektir. Uzunca bir süredir yapmacık ittifak içinde bulunan Batılılar bir kez daha yollarını ayırarak rakip iki güç haline gelecektir.
Çünkü “Amerika’nın asıl sorunu yalnızca Ortadoğu ve Hazar petrollerini, doğal gazını ve enerji kaynaklarını kontrol etmek değil. ABD. nin önümüzdeki dönemde asıl sorunu alternatif güçlerin ortaya çıkmasını önlemektir.” Bush Doktrini bu, anlaşılıyor değil mi?
O halde bilelim ki, ABD ile Avrupa Birliği arasındaki giderek büyüyen çatlak henüz belirginleşmeye başlamıştır. Ve hele Avrupa Birliği’ni meydana getiren ülkelerin kendi içindeki çatlakları ortaya koymak için kitaplar yetmez. Güney ülkeleri ile kuzeyin, Protestanlarla Katoliklerin problemleri hiçbir zaman sonuca ulaşmamıştır. Ulaşamaz da… Türk aydınının, Türkiye Devleti’nin, Avrupa barışı (Avrupa kamu düzeni) için veya ABD. nin dünya hegemonyası için vasıta zihniyetinden kurtulması gerekir.
Devleti yönetenlere bir hatırlatma daha yapmak istiyorum. Endülüs yıkılırken halkın psikolojik yapısını yorumlayan bir Hıristiyan komutan bakın neler söylemektedir:
“Biz cesaretin, dindarlığın ve hakkın hep Kurtuba halkı (Endülüslüler) ile birlikte olduğunu zannederdik. Oysa ne görelim! Ne dinleri ne cesaretleri ne de akıllı önderleri var! Onların başardıkları gelişme ve zaferler, aslında geçmiş hükümdarları sayesindeymiş. Ne zaman ki bu hükümdarlar gittiler, Endülüslülerin gerçek yüzleri ortaya çıktı” Herhalde bu sözler bugün devlet “erk” ini elinde bulunduranlara bir şeyler hatırlatmış olmalıdır.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Batı medeniyetine kapılanmak, Batılılaşırsak kurtulacağımızı zannetmek Tanzimat’tan beri süregelen bir aydın krizdir. Aydının içine yuvarlandığı bu kriz Osmanlı Devleti’ni de badireden badireye sürüklemiştir. Bu kriz bugün de; haritaların yeniden çizildiği, klasik savaşların, asimetrik saldırıların her türlüsünün yaşandığı ve en önemlisi; Haçlı saldırılarının, acımaksızın, hiçbir insani ve ahlaki sınır tanımadan, adeta gözü dönmüşçesine sürdürüldüğü günümüzde, Türkiye elitlerinin gösterebileceği en büyük zaaftır. Bu saldırılar bütün dehşetiyle sürerken bizim elitlerimizin kafası karışmış ve “İstikamet”i gerçekten bozulmuş bulunmaktadır. Bugünkü aydın, Kurtuluş Savaşı sırasındaki; milli değerlere sonuna kadar bağlı olan aydın olsa idi sorun bu kadar keskin olmazdı. Ama bugün sorun çok keskin ve aşılması epeyce zor boyutlarda ulaşmış bulunmaktadır. Çünkü harbi harpten önce kazanmasını bilenler, Türkiye elitlerinin istikametini bozmuş bulunmaktadır. İstikameti bozulan, kafası karışan, galip ülkelerin mantığı ile düşünmeye alışmış bir elit kadro ile Türkiye Devleti’nin, içinde bulunduğu sorunları çözmesi mümkün değildir.
Türk Milleti’nin içinde bulunduğu bunalımlı dönemi atlatacağına, “KURAL KOYMA NÖBETİ” nin artık tarihi konjonktür olarak bizde olduğunu anlayacağına ve böyle bir kadronun yakın bir zaman içerisinde ortaya çıkacağına inanıyorum.
Ne ABD ve ne de AB yöneticileri bütün bu olup bitenler karşısında Türk Milleti’nin “BOŞ” bulunduğunu düşünmemelidir. Bilinmelidir ki tarihe meydan okumak isteyenlere karşı milletler her zaman içlerinden yeni liderleri çıkarmıştır. Bu liderler Türk milletinin içinde vardır, hazırdır, günü geldiğinde çıkacaktır.
Mikdat Topçu, Eyüp, 08.05.2008
Son Yorumlar