Osmanlı ordusu Balkanları boşaltmış, çekilmiş, Türk ahali şehirlerde, köylerde korumasız kalmıştı. Osmanlı Devleti’nin hiçbir güvenlik unsuru kalmamıştı yerleşim yerlerinde. Halkın kaderi tamamıyla Bulgar komitacılarının, Bulgar askerlerinin insafına terkedilmişti.
Değerli dostlar, Türk halkının, vatanına düşman girince nelerle karşılaştığını anlatmaya gerek yoktur.
Burada Türklere ders veren bir düşman komutanına kulak vermenizi istiyorum.
Korumasız bir Türk kasabasına giren Bulgar ordusunun komutanı Osmanlı askerî okullarında yetişmiş biri idi.
Ve bu komutan, Türk şehrine girince neler yapmaları gerektiği konusunda subaylarına, askerlerine şöyle bir konuşma yapıyor.
“Dikkat ediniz kardeşler! Âli meclisin kararına muhalif bir şey yapmayasınız. Katliam içtimaî bir ilâçtır. İçtimaî vücutlar uzvî vücutlar gibi aynı kanunlara tabidir. Bir hastayı tedavi ederken fena mikropların uzviyette kalmasına müsaade etmek onların yeniden üreyip hastayı öldürmesi demektir. Bir memleket alındığı vakit ecnebi unsurun kalmasına müsaade etmek de bu mağlupların galiplerine karşı besleyecekleri pek tabiî olan kin, garazla silahlanarak üremelerini, bir gün vatanın en zayıf zamanında kalkıp intikam almalarını istemekten başka bir şey değildir. Biz bu hatayı yapmayacağız.
Medeniyet, insaniyet, merhamet gibi boş, manasız olmaktan ziyade muzır olan yalanlara inanmayacağız. Kalbimizle, sinirlerimizle değil dimağımızla, fikrimizle hareket edeceğiz.
Bakınız İpanya’ya!
İşte onlar vatanlarını kurtardıkları zaman içlerinde hiçbir yabancı unsur bırakmadıklarından bu gün ne kadar rahat yaşıyorlar. (Endülüs devleti yıkıldıktan sonra bir Arap dahi bırakmayıp kesmişlerdi.) Bir Arap tehlikesi artık onları tehdit etmiyor.
Sonra Türklere bakınız.
Bu heriflerin aptallıkları o derecededir ki, yalnız etnografyanın esaslarını kabul etmemekle kalmazlar, dünyada “kavmiyet, milliyet” gibi bir şey olduğuna inanmazlar. Kendilerinin milliyetçiliklerini bile şiddetle inkâr ederler. Tarihleri, Cengiz gibi, Hülagü gibi en büyük imparatorlarına küfürlerle doludur. Bu milliyetsizlik yüzünden edebiyatsız, sanatsız, medeniyetsiz, kuvvetsiz, ailesiz, an’anesiz kalan Türkler, tabiî en basit hakikatlere de akıl erdiremiyorlardı. Nasılsa ellerine geçirdikleri kavimleri temizlemediler. Onları yutmadılar. Türk yapmadılar. Hatta “reaya” diye en vâsi hürriyetleri verdiler. (…)
Asırlarca evvel yaptıkları budalalıkların cezasını bugün görmeye başlayan bu sersem Türklerin hali, işte bize bir derstir. Onların şimdiden sonra da bir şey anlamayacakları bu dersten biz istifade edeceğiz.”
Bulgar komutana göre “hak” yoktu, her şey kuvvetti. Ezmeyen ezilecek, öldürmeyen ölecekti. Tabiatın değişmeyen, asla gizli kapaklı olmayan âli kanunu zayıfın düşmanıydı. Bütün kâinat bir mücadeleden ibaret değil miydi?
Devam ediyordu konuşmasına.
“En büyük Avrupalı, en büyük bir Alman, Prens Bismarck harp zamanında ne yapardı? Fransız köylülerini doldurduğu evlere ateş verdirerek hepsini canlı canlı yakar, onların çığlıklarını en latif bir konser gibi dinler, sonra etrafa savrulan alevli dumanları koklayıp gülerek piposunu çeker, “Bu Fransız köylüleri kavrulmuş soğan kokuyor” diye eğlenmez miydi?”
Fransızların Almanlardan aşağı kalan bir yanı yoktu.
İngilizlerin yaptığı katliamlar sayılamazdı. Bu ciddî, akıllı millet, bıçağının altına giren mağlubun hiçbir şeyine, ne asaletine, ne güzelliğine,ne ihtiyarlığına, ne çocukluğuna bakardı. Bu sayede değil miydi ki şimdi dünyaya, bütün dünyaya hükmediyor.
(…)
Sonra İtalyanlar… Uzağa gitmeye hacet yok. Bunlar daha geçen gün Trablus vahasını nasıl birkaç saat içinde temizleyivermişlerdi.”
Değerli dostlar, galip kumandnanın konuşmasını kısaltarak yazdım.
Türkler kuvvetli zamanlarında, galip zamanlarında acaba aldıkları topraklarda yaşayan milletleri yok etseydi, Türkleştirseydi, Müslümanlaştırsaydı, başımıza Balkan Savaşları faciası, Birinci Dünya Savaşı faciası gelir miydi? Bulgar diye, Yunan, Makedon, Arnavut, Sırp, Ulah… diye kavimler kalır mıydı? Sonra bunlar zamanla çoğalarak kalkıp devlete kafa tutabilirler miydi?
Gerçekten ne yapmalıydı Türkler? Asıp kesmeli miydi? Hayır! Bunu elbette yapmadılar. Yapmadılar ama, işte görüyorsunuz düşman komutan ne söylüyor.
İşte tarih böylesine acımasızdır. Zamanı gelince hükmünü icra eder. Başımıza gelenlerin vaktiyle yaptığımız hatalardan kaynaklandığını görmek, anlamak bize bugün ıstırap vermiyor mu? Hatta şu an elimizde kalan son kale olan Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde yaşayan azınlıklara karşı nasıl bir politika takip etmemiz gerektiğini şu yukarıdaki konuşmadan ders alarak düşünmek gerekmez mi?
Elbette İspanyolların Araplara yaptığını,
Fransızların esir aldıkları Afrikalılara yaptığını,
İngilizlerin dünyanın her tarafında İngiliz olmayanlara yaptığını,
İtalyanların Trablusgarp’ta yaptığını
bizim de yapmamız gerekmiyor.
“Aptal Türk” olmaya devam mı etmeliyiz? Yoksa tarihi bir karar verip düşmanlarımızı acımadan, medeniyetlerine, dinlerine, milliyetlerine bakmadan toptan imha mı etmeliyiz?
Türklerin bence bu saatten sonra vermesi gereken en büyük karar budur.
Osmanlı devletinin okullarında yetişmiş, sonra Türk milletinin acımadan canını alan basit bir Bulgar subayının şu düşünceleri beni çok etkiledi. İnanıyorum ki sizleri de etkilemiş ve düşünceye sevketmiştir.
Bu noktada Türk kurmaylarının kesin bir karar vermeleri şarttır. Bu kararı veremedikçe, düşmana “düşmanca” davranmadıkça yakamızı kurtarmamız mümkün görünmüyor.
Sonuç olarak şunu ifade etmeliyim.
Bendeniz bu konuda “şahin” düşünceden yanayım. Düşman topyekûn imha edilmelidir. Yüzyıllarca bir daha ayağa kalkamayacak şekilde imha edilmelidir. Kesin kanaatim budur. Bana yetki verilseydi eğer yapacağım ilk uygulama bu olurdu. Tanzimat Fermanı’nı, Islahat Fermanı’nı, düşmanlarımızla yaptığımız antlaşmaların tümünün etkisini ortadan kaldırırdım. Türk milletini tarihen bir defa daha ayağa kaldırırdım. Zaferin ilk şartı budur.
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’daki Rumlara, “kalkınız, dininizde serbestsiniz” demesi, onların artık Osmanlı devleti için bir tehlike olmaktan çıkması sebebiyledir. Bir komutan devletini, milletinin hayatını garanti altına almadan asla rahat uyuyamaz.
Düşmanı topyekûn imha etmek derken, onları fırınlarda yakmayı, en kötü işkencelere tabi tutmayı elbette kastetmiyorum. Harpte ne yapmak gerekiyorsa aynen onu uygulayıp, kesin zafer kazanmadıktan sonra rahat etmek mümkün değildir.
Halen içinde bulunduğumuz durum da bu konuda bir karar vermeyi gerektiren durumdur. Türk kurmay heyeti acilen bu konuda bir karar vermelidir.
Türkler tarihin bu hükmünden ders almayı bilmelidirler.
Son Yorumlar