Aylık Arşiv: Nisan 2016

23 Nisan Kutlu Olsun

Değerli dostlar,

Bugün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı.

Bu vesile ile aşağıdaki açıklamayı yapmak istiyorum.

Balkan Savaşları sırasında Selanik şehrini savunmakla görevli kolordunun başında bir jandarma generali vardır. Tahsin Paşa!

Tahsin Paşa, Abdülhamit döneminde, padişah hal edilmeden önce (tahttan indirilmeden önce) meğer bir ihtilas suçu işlemiş. Yani devletin malını çalmış. II. Abdülhamit bunu öğrenince bu paşayı kızağa almış, ona sert muamele yapmış ve bir köşeye oturtmuş.

İttihat Terakki Partisi, padişahı indirince, bu hırsız Tahsin Paşa’yı tekrar göreve getirmiş. Çünkü eski rejimin düşmanları onların dostu idi. Tahsin Paşa bir kolordunun başına getirilmiş. Yazık ki böyle bir adama bir Türk Kolordusu emniyet edilmiş!

Ve Selanik şehrini savunma işi Tahsin Paşa komutasındaki bu kolorduya verilmiş.

Fakat Tahsin Paşa, muazzam kolordusunun başında iken, tek kurşun atmadan, bütün silahları ile birlikte Selanik şehrini Yunanlılara teslim etmiş.

Mideniz bulandı, değil mi? Hırsız bir generale böyle bir dönemde bu görev nasıl verilir dediğinizi duyar gibiyim. Ah! Devlet adamlarımız hata yapmasalar!

Balkan Savaşları buna benzer çok büyük hatalar sebebiyle kaybedildi.

Bulgar Kralı Ferdinand, Balkan Savaşı’nı bir “Haçlı Savaşı” olarak ilan etmişti. Hedef Hıristiyan olmayanları, yani Müslümanları, daha açık bir tabirle Türkleri mümkün olduğu kadar yok etmekti. Sivil veya asker, fark etmezdi.

Bulgarlar, nizami orduları dışında çeteler kurmuşlardı. Bunlar, girdikleri Türk şehir, kasaba ve köylerinde akıl almaz kırımlar yapmışlardı.

Ama düşman bir şeyi gözardı etmişti. Türklerin, vatanlarını canlarından aziz bildiğini! Türklerin, bütün bu vahşetlerin Anadolu’da hesabını kesin olarak soracağı akıllarına gelmemişti.

İşte böyle bir zamanda, çok önemli bir diplomattan bu yönde önemli bir uyarı gelmişti. Rusya’nın Londra Büyükelçisi Kont Aleksandr Benckeendorff! Kont Aleksandr çok önemli bir uyarıda bulunmuştu.”Türkler, bu yaptıklarınızın hesabını size Anadolu’da sorar!” demişti.

23 Nisan’ı iyi anlamak için bu diplomatın görüşünü sizlerle paylaşmak istiyorum.

Diyor ki;

“Şu sırada Türkler, büyük baskı altında. Fakat Türkleri tamamen Asya’ya atmak, temenniye şayan kabul edilemez. Türkler, Anadolu’da uzlaşmaz ve korkunç bir kudret teşkil ederler. Burada Türk Ordusu kendini mutlaka toparlar. Balkanlılar, küçük ve kaynakları muhdud devletlerdir, fazla geniş toprakları ellerinde tutamazlar!”

Bu Rus diplomatı 8 yıl önceden Millî Mücadele’yi tahmin etmişti.

Anadolu’yu hiçbir kuvvetin Türklerden alamayacağını bir Rus diplotanın tahmini ne kadar büyük bir öngörüdür. İşte bu “Paslı kilitin” in ebediyyen Türklerin elinde olacağının da en büyük ispatıdır. Türkleri kimse Anadolu’dan atamazdı. Atamadı da! Ne mutlu biz Türklere ki, paslı kilit hala bizim elimizdedir. Devlet adamlarının yaptıkları hatalar sadece şehit vermemize sebep olmaktadır, o kadar.

İşte bu 8 yılın sonunda başlayan Millî Mücadele 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın kaynağıdır.

Yaşasın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı.

Bütün çocukların bu önemli bayramını tebrik ediyorum.

Ne mutlu Türküm diyene!

 

 

 

Türklere Ders Olsun

Osmanlı ordusu Balkanları boşaltmış, çekilmiş, Türk ahali şehirlerde, köylerde korumasız kalmıştı. Osmanlı Devleti’nin hiçbir güvenlik unsuru kalmamıştı yerleşim yerlerinde. Halkın kaderi tamamıyla Bulgar komitacılarının, Bulgar askerlerinin insafına terkedilmişti.

Değerli dostlar, Türk halkının, vatanına düşman girince nelerle karşılaştığını anlatmaya gerek yoktur.

Burada Türklere ders veren bir düşman komutanına kulak vermenizi istiyorum.

Korumasız bir Türk kasabasına giren Bulgar ordusunun komutanı Osmanlı askerî okullarında yetişmiş biri idi.

Ve bu komutan, Türk şehrine girince neler yapmaları gerektiği konusunda subaylarına, askerlerine şöyle bir konuşma yapıyor.

“Dikkat ediniz kardeşler! Âli meclisin kararına muhalif bir şey yapmayasınız. Katliam içtimaî bir ilâçtır. İçtimaî vücutlar uzvî vücutlar gibi aynı kanunlara tabidir. Bir hastayı tedavi ederken fena mikropların uzviyette kalmasına müsaade etmek onların yeniden üreyip hastayı öldürmesi demektir. Bir memleket alındığı vakit ecnebi unsurun kalmasına müsaade etmek de bu mağlupların galiplerine karşı besleyecekleri pek tabiî olan kin, garazla silahlanarak üremelerini, bir gün vatanın en zayıf zamanında kalkıp intikam almalarını istemekten başka bir şey değildir. Biz bu hatayı yapmayacağız.

Medeniyet, insaniyet, merhamet gibi boş, manasız olmaktan ziyade muzır olan yalanlara inanmayacağız. Kalbimizle, sinirlerimizle değil dimağımızla, fikrimizle hareket edeceğiz.

Bakınız İpanya’ya!

İşte onlar vatanlarını kurtardıkları zaman içlerinde hiçbir yabancı unsur bırakmadıklarından bu gün ne kadar rahat yaşıyorlar. (Endülüs devleti yıkıldıktan sonra bir Arap dahi bırakmayıp kesmişlerdi.) Bir Arap tehlikesi artık onları tehdit etmiyor.

Sonra Türklere bakınız.

Bu heriflerin aptallıkları o derecededir ki, yalnız etnografyanın esaslarını kabul etmemekle kalmazlar, dünyada “kavmiyet, milliyet” gibi bir şey olduğuna inanmazlar. Kendilerinin milliyetçiliklerini bile şiddetle inkâr ederler. Tarihleri, Cengiz gibi, Hülagü gibi en büyük imparatorlarına küfürlerle doludur. Bu milliyetsizlik yüzünden edebiyatsız, sanatsız, medeniyetsiz, kuvvetsiz, ailesiz, an’anesiz kalan Türkler, tabiî en basit hakikatlere de akıl erdiremiyorlardı. Nasılsa ellerine geçirdikleri kavimleri temizlemediler. Onları yutmadılar. Türk yapmadılar. Hatta “reaya” diye en vâsi hürriyetleri verdiler. (…)

Asırlarca evvel yaptıkları budalalıkların cezasını bugün görmeye başlayan bu sersem Türklerin hali, işte bize bir derstir. Onların şimdiden sonra da bir şey anlamayacakları bu dersten biz istifade edeceğiz.”

Bulgar komutana göre “hak” yoktu, her şey kuvvetti. Ezmeyen ezilecek, öldürmeyen ölecekti. Tabiatın değişmeyen, asla gizli kapaklı olmayan âli kanunu zayıfın düşmanıydı. Bütün kâinat bir mücadeleden ibaret değil miydi?

Devam ediyordu konuşmasına.

“En büyük Avrupalı, en büyük bir Alman, Prens Bismarck harp zamanında ne yapardı? Fransız köylülerini doldurduğu evlere ateş verdirerek hepsini canlı canlı yakar, onların çığlıklarını en latif bir konser gibi dinler, sonra etrafa  savrulan alevli dumanları koklayıp gülerek piposunu çeker, “Bu Fransız köylüleri kavrulmuş soğan kokuyor” diye eğlenmez miydi?”

Fransızların Almanlardan aşağı kalan bir yanı yoktu.

İngilizlerin yaptığı katliamlar sayılamazdı. Bu ciddî, akıllı millet, bıçağının altına giren mağlubun hiçbir şeyine, ne asaletine, ne güzelliğine,ne ihtiyarlığına, ne çocukluğuna bakardı. Bu sayede değil miydi ki şimdi dünyaya, bütün dünyaya hükmediyor.

(…)

Sonra İtalyanlar… Uzağa gitmeye hacet yok. Bunlar daha geçen gün Trablus vahasını nasıl birkaç saat içinde temizleyivermişlerdi.”

Değerli dostlar, galip kumandnanın konuşmasını kısaltarak yazdım.

Türkler kuvvetli zamanlarında, galip zamanlarında acaba aldıkları topraklarda yaşayan milletleri yok etseydi, Türkleştirseydi, Müslümanlaştırsaydı, başımıza Balkan Savaşları faciası, Birinci Dünya Savaşı faciası gelir miydi? Bulgar diye, Yunan, Makedon, Arnavut, Sırp, Ulah… diye kavimler kalır mıydı? Sonra bunlar zamanla çoğalarak kalkıp devlete kafa tutabilirler miydi?

Gerçekten ne yapmalıydı Türkler? Asıp kesmeli miydi? Hayır! Bunu elbette yapmadılar. Yapmadılar ama, işte görüyorsunuz düşman komutan ne söylüyor.

İşte tarih böylesine acımasızdır. Zamanı gelince hükmünü icra eder. Başımıza gelenlerin vaktiyle yaptığımız hatalardan kaynaklandığını görmek, anlamak bize bugün ıstırap vermiyor mu? Hatta şu an elimizde kalan son kale olan Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde yaşayan azınlıklara karşı nasıl bir politika takip etmemiz gerektiğini şu yukarıdaki konuşmadan ders alarak düşünmek gerekmez mi?

Elbette İspanyolların Araplara yaptığını,

Fransızların esir aldıkları Afrikalılara yaptığını,

İngilizlerin dünyanın her tarafında İngiliz olmayanlara yaptığını,

İtalyanların Trablusgarp’ta yaptığını

bizim de yapmamız gerekmiyor.

“Aptal Türk” olmaya devam mı etmeliyiz? Yoksa tarihi bir karar verip düşmanlarımızı acımadan, medeniyetlerine, dinlerine, milliyetlerine bakmadan toptan imha mı etmeliyiz?

Türklerin bence bu saatten sonra vermesi gereken en büyük karar budur.

Osmanlı devletinin okullarında yetişmiş, sonra Türk milletinin acımadan canını alan basit bir Bulgar subayının şu düşünceleri beni çok etkiledi. İnanıyorum ki sizleri de etkilemiş ve düşünceye sevketmiştir.

Bu noktada Türk kurmaylarının kesin bir karar vermeleri şarttır. Bu kararı veremedikçe, düşmana “düşmanca” davranmadıkça yakamızı kurtarmamız mümkün görünmüyor.

Sonuç olarak şunu ifade etmeliyim.

Bendeniz bu konuda “şahin” düşünceden yanayım. Düşman topyekûn imha edilmelidir. Yüzyıllarca bir daha ayağa kalkamayacak şekilde imha edilmelidir. Kesin kanaatim budur. Bana yetki verilseydi eğer yapacağım ilk uygulama bu olurdu. Tanzimat Fermanı’nı, Islahat Fermanı’nı, düşmanlarımızla yaptığımız antlaşmaların tümünün etkisini ortadan kaldırırdım. Türk milletini tarihen bir defa daha ayağa kaldırırdım. Zaferin ilk şartı budur.

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’daki Rumlara, “kalkınız, dininizde serbestsiniz” demesi, onların artık Osmanlı devleti için bir tehlike olmaktan çıkması sebebiyledir. Bir komutan devletini, milletinin hayatını garanti altına almadan asla rahat uyuyamaz.

Düşmanı topyekûn imha etmek derken, onları fırınlarda yakmayı, en kötü işkencelere tabi tutmayı elbette kastetmiyorum. Harpte ne yapmak gerekiyorsa aynen onu uygulayıp, kesin zafer kazanmadıktan sonra rahat etmek mümkün değildir.

Halen içinde bulunduğumuz durum da bu konuda bir karar vermeyi gerektiren durumdur. Türk kurmay heyeti acilen bu konuda bir karar vermelidir.

Türkler tarihin bu hükmünden ders almayı bilmelidirler.

 

 

Vatan Elden Gidince

Değerli dostlar,

Balkan savaşları Türk milleti için çok acıklı olmuştur. Çok çileler çekilmiş, çok şehit verilmiştir. Ve tabii sonunda vatan elden gitmiştir.

O günlerin hikâyeleri de çok acıklıydı.

Aşağıdaki kısa yazıyı Ömer Seyfettin’in 1914 yılında Türk Yurdu dergisinde yayınlanan “Mehdi” isimli hikâyesinden aldım. Yazının tamamını uzun olur, okunmaz diye yazmadım. İnanıyorum ki bu birkaç paragraf bile  duygularınızı ayaklandıracaktır. Saçlarınızı diken diken edecektir. Okuyunca “Vatan kaybetmek böyle bir şeymiş” diyeceksiniz.

Yazıyı lütfen okuyunuz.

“Ne tuhaf, fakat ne acıklı bir tesadüftü. Serez istasyonundan bindiğimiz ikinci mevki kompartımanda beş kişiydik. Ve beşimiz de Türk ve Müslümandık.

Geçen felaket ve bozgun yılının canlanmış da kalmış uğursuz ve karanlık damlarına benzeyen birçok karga sürüleri, sahipleri öldürülen boş ve sürülmemiş tarlalarda dolaşıyordu. Tren hareket ettiği vakit hepimiz bir defacık selamlaşmış ve sonra, o yalnız esir ve perişan Müslüman memleketlerinde duyulan yakıcı ve dondurucu ağır tevekkülün taştan sükûnuyla susmuştuk. Hava pek soğuktu. Kapalı camların ince buğularından; minareleri yıkılmış, mescitlerinin üzerine haçlar asılmış tenha köyleri görüyor gibi oluyorduk. Bu köyler uzaklarda, ta ufkun nihayetindeki mor sislerin içinde idi. Şimdi ezanın sustuğu bu öksüz yurtlara, çanlarını ulutmak için Selanik’e vapur vapur gelen Kafkasya Rumları yerleşiyorlardı.

Susuyorduk.

Ve sanki bize milyonlarca kan ve din kardeşlerimizin ölümünü hatırlatan dışarısını, bu düşmanın öz vatanımızdan zorla kopardığı altın sahraları görmemek için önümüze bakıyorduk.”

Sıla Hediyesi Tuna Suyu

Vatan kaybetmek ne demektir! Bunu en iyi biz Türk Milleti bilmeliyiz.

 

Terk etmeye mecbur kaldığı vatanından gelecek bir bardak suyu “sıla hediyesi” olarak gören ve vatanına hasret giden bir vatan evladının anılarından ufak bir alıntı yapmak istiyorum. Bakın vatan elden gidince ne oluyormuş?

Anadolu’ya Tuna’dan göç eden bir babanın, Tuna’nın suyuna bile duyduğu hasret bakın nasıl dile getirilmiş.

(…)

“Artık babamın yirmi beş seneden beri içmediğine tahassür ettiği (hasret çektiği) bu mübarek Vidin’in meşhur bir şurubu olduğuna katiyyen hükmediyordum. Bana uzatılan bardağı dudaklarıma götürdüğüm vakit bu, Vidin şurubunun lezzet-i müstesnasına (eşsiz lezzetine) hazırlanan ağzıma ılık bir su doldurmuştu. Gayri ihtiyarî, “ah! Bu su!” diye bağırmıştım.

 

Babam o zaman gülerek; “evet su, oğlum” demişti. Tuna suyu! “Baban bütün çocukluğunda, gençliğinde bu suyu içti. Sen de iç, şifadır!” dedi.

Sadık efendi ta Tuna’dan “sıla hediyesi” getirdiği bu su için “zemzem gibidir” diye ilâve ediyordu.

O vakit onu bir zemzem kutsiyetiyle yavaş yavaş içmiş ve bitirdiğim vakit yavaşça, “Ya Rabbi şükür!” demiştim.

O gün Sarayiçi’ni gezerken ufacık beynimde bu Sadık Efendi’nin hediyesi yer tutmuştu. Bunu niçin bu kadar uzak yerden getirmiş diye düşünüyordum. Sonra babamın; “tam yirmi beş senedir içmedim” derken titreyen sesinin hasretini duyuyordum. Şimdi beynimde yer tutan bir nokta etrafında Tuna suyuna ait ufak ufak hikâyeler toplanıyordu. Babam gençliğinde Tuna’da yüzdüğünü söylerdi. Halam, zavallı halam, hanayın altında büyük küplere Tuna suyunun doldurulduğunu, onun orada “turna gözü” gibi durulduğunu bazı geceler anlatırdı.

İşte bugün “şifadır” diye bir sükûn-u hürmetle içtiğim Tuna suyuydu. O vakit birdenbire kalbimde Tuna’yı görmek arzusu uyanmıştı. Hatta onu evvelce görmüş, gür sularında babamın yıkanmış olduğu, hanay altndaki büyük küplerde “turna gözü” gibi durulan suları içmişim gibi bende de garip bir arzu, hasret ve iştiyak meydana gelmişti.”