Aylık Arşiv: Ocak 2012

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 20 – Söylesem Tesiri Yok, Sussam Gönül Razı Değil

Söylesem Tesiri Yok, Sussam Gönül Razı Değil.

Değerli Dostlar,

Âcizane, sizlerle birkaç düşüncemi paylaşacağım.

Geçenlerde sizlerle paylaştığım “Allah Belanızı Versin” başlıklı yazı, biliyorsunuz ki Sayın Mehmet Şevket Eygi’nin bir makalesiydi. Üstadın bu yazısını okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Bir de yine bu bağlamda yazılmış Sayın İhsan Eliaçık’ın “Kervana Son Hücum” yazısını mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

Bu yazıyı paylaştığım için çok yakın dostlarımdan eleştiri aldım. Bana diyorlar ki, sen AKP’den ne istiyorsun. Allah AKP’yi başımızdan eksik etmesin… Değerli dostlar, demek ki yarası olan derhal gocunuyor. Elbette bizim AKP ile bir işimiz yok. Ne tanırız, ne ederiz. Başbakan olmaya, bakan olmaya hevesimiz yok. Ne alakası var. Biz AKP’ye asla düşman değiliz…

Başka bir değerli dostum yazıyı okumuş, bir güzel döşenmiş bana… Sonunda da “kedi uzanamadığı ciğere pis der” demiş, çıkmış işin içinden. İyi mi???

Sonraki Sayfa »

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 19

Değerli Dostlar,

Bir rahatsızlık sebebiyle birkaç gündür evde yatıyorum. Bu süre içinde kitap okuma fırsatı buldum. Şimdi bu arada okuduğum bir kitabı özetlemek istiyorum.

Kitabın adı: Türkler Arasında.

Yazarı: Cyrus Hamlin

Yayın: TBBD. (Tarih Bilincinde Buluşanlar Derneği) Yayınları.

Tercüme: Arzu Taşcan, Mustafa Hizmetli.

Değerli Dostlar, bu kitap, Türkiye’deki Misyonerlik Faaliyetlerini ve Robert Kolej olayını çok güzel anlatan bir kitap.

Biliyorsunuz ki Cyrus Hamlin 1860’lı yıllarda Robert Koleji kuran Amerikalı bir prof.dur. Kitap aslında bu prof.un Osmanlı devletinde kaldığı yılları ve Robert Kolej’in kuruluşu konusundaki hatıralarını anlatıyor.

Hamlin, hatıratına Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarını anlatarak başlıyor. 400 çadırlık bir aşiretten Osman Bey’le başlayan ve Orhan Bey’le şekillenen bu güçlü devletin kuruluşunun sağlamlığını bu beylerin kabiliyetlerinden ziyade İslam’a ve Selçuklu’dan miras kalan kurumlara bağlıyor. Fetih hareketlerinde, Cihadın ve İslam’ın gayr-ı Müslim halka bağışladığı özgürlüklerin önemli ve müspet bir etki ettiğini vurguluyor. İstanbul’un fethiyle, Osmanlıların gayr-ı Müslim tebaaya bahşettiği kurumsal özerkliklerden ve haklardan bahsediyor.

Değerli dostlar, devletimizin güçlü zamanlarda gayr-ı Müslimlere tanıdığı toleranslar o zamanlar bir tehlike olarak görünmüyordu. Bugün aynı toleransları tanıyoruz. Bu büyük millet özelliğidir. Böyle alışmışız. Kendimize çok güveniyoruz. Ama değerli dostlar, bugün o günler değil. Şimdi zayıfız. Bugün yabancı ülkelerin ve misyonerlerin ülkemizde yaptıkları faaliyetler tehlike arz ediyor. Büyük gönüllü milletimiz hala “olsun, ne olacak” diyor. Anadolu, Selçuklu öncesi Bizans dönemini yaşamaya başlıyor. Yerden biter gibi kiliseler boy gösteriyor. Bunu biraz takip eden herkes rahatlıkla görebilir. Ama bizim saftirik Müslümanlar hala; “olsun, ne olacak, adamlar gelsinler ibadetlerini yapsınlar, bize ne zararı var” diyor. Üzgünüm. Sapla samanı birbirinden ayırmada güçlük çekiyoruz. Kitapta Tevfik Fikret’in oğlu Haluk örnek olarak verilmiş. İbret almak lazım! Saftirik olmamak lazım değerli dostlar.

 

Yazar daha sonra Tanzimat yıllarına geçiyor. İmparatorluğun düştüğü çıkmazlara işaret ediyor. Batılı devletlerin yardımlarıyla misyoner teşkilatların Osmanlının gayr-ı Müslim tebaası üzerindeki çalışma ve planlarını detaylı anlatıyor. Özellikle Gülhane Hatt-ı Hümayunu’ndan sonra gayr-ı Müslim tebaanın bu hak ve özgürlüklerden faydalanarak ne tür faaliyetler içine girdiklerinin ipuçlarını veriyor. Tanzimat döneminde çıkarılan yasalarla yabancılara verilen iktisadi imtiyazlar sebebiyle yerli sanayinin nasıl çöktüğünü izah ediyor. Teknolojiye dayalı sanayinin ülkeye getirilmesi için plansız bazı teşebbüslerin devleti nasıl milyonlarca lira zarara uğrattığını örnekleriyle anlatıyor. İkinci Mahmut’un, işlerin kötüye gittiğinin farkına vardığını, yabancı misyonerlerin devlet aleyhindeki faaliyetlerini önlemek için misyon şeflerini tutuklattığını, ancak Sultan’ın ölümü ve Abdülmecit’in tahta geçişiyle İngilizlerin denetiminde ve desteğindeki Reşit Paşa’nın yönetimin iplerini eline geçirmesiyle daha da uygun bir ortam yakala-dıklarını anlatıyor. İngiltere başta olmak üzere yabancı ülkelerin Türkiye’de din hürriyeti üzerinden politika yapılmasını yönetim üzerinde baskı için vazgeçilmez bir araç olarak görüldüğünü ifade ediyor.

Değerli dostlar, bugün de aynı politikaları sürdürüyorlar, değil mi?

 

Hamlin sonra, Robert Kolej’in yapımını anlatıyor.

1859 yılında Boğaz’da muhteşem bir yer alınır. 4 Temmuz 1869’da kolejin temeli atılır. Fransız, İngiliz, Amerikan, Yunan, Ermeni din adamları temel atma törenine katılır. Kolejle ilgili tüm belgeler bir tenekeye doldurularak temele konur. Temel atma töreninde en anlamlı konuşmayı Yunanlı Hatip yapar. Yunanlı Hatip, koleji Fatih’in 29 Mayıs 1453 sabahı Bizans surlarındaki bir kulede açılan gedikten içeri girdiği anla mukayese ederek der ki; “Bu okul, o kulelerden daha yüksek bir tepede yapılıyor. Bu onlara hâkim olacak! Bu kolejin ruhani ve ebedi bir gücü vardır. Bu kolej Türklerin yok oluşunu görecektir. Buna imanım tamdır!”

 

Kolejin tüzüğünde ki ana ilke, yukarıdaki ifadeleri doğrulamaktadır.

“… İncil’in prensipleri doğrultusunda kurulacak ve yönetilecektir. Bu vesileyle ilan edilip mukadder kılınan şudur ki bilimsel ve edebiyatla ilgili bir kurum olmak yanında, orada Tanrı ve o’nun sözleri açıkça onaylanacak ve saygı görecektir. Amerikan veya İngiliz veya Yabancı İncil Cemiyetleri tarafından yayınlanan Kitab-ı Mukaddes kolejin her eğitim devresinde her gün en az bir defa okunacak ve dualar edilecektir. Her Pazar yapılan ayinde tüm Fakülte hazır bulunacak ve Fakülte ile öğretmenler tarafından onaylanan özel ve çok önemli mazeretler olmadıkça bütün öğrenciler katılacaklardır.”

 

Kolejin ilk müdürü olan ve ülkemizde elli yıl kalan, Hamlin’in de damadı olan George Washburn kolejle ilgili olarak şöyle söyler:

Robert Kolej bir iman eseridir. Şimdi de böyledir, gelecekte de böyle olacaktır. Kolejimizin mühründeki slogan ise, HER ŞEY TANRI’DANDIR!.. “

 

Washburn şöyle diyor: Çocuğunun elinden tutarak okulumuza getiren Türk veliler ;

“oğlumu buraya İngiliz terbiyesiyle büyümesi için yolluyorum” derlerdi… Washburn, buradaki “İngiliz terbiyesi”

tabirini yanlış anlayacak odun kafalıları düşünerek şöyle diyor:

“Burada İngiliz terbiyesinden kasıt, Protestanlıktır!” Kısaca Kolejin, tek hedefi vardı: Buraya gelen çocuğu, Mesih’in sürüsüne katmak! Gerisi, teferruattı ve tüm eğitim bu noktaya hizmet etmek üzere kurgulanmıştı. Bunun en bariz kanıtı, Haluk’tur. Tevfik Fikret üzerine yüzlerce çalışma yapan Türk Akademisyenleri, Haluk’un tahsil için Amerika’ya gittiğini ve orada din değiştirerek papaz olduğunu yazar-çizeler. Ama hiç kimse nasıl, neden, nerede, ne zaman Hıristiyan olduğunu yazmaz, çünkü araştırma zahmetine katlanmadıkları gibi, bu işin Amerika’da gerçekleştiğine inanırlar.  Haluk, işte bu Robert Kolej’in kurbanıdır. Fikret oradaki Türkçe bölümünün başkanıydı, çocuğu,  öğretmenlik yaptığı kurumda elinden kaydı, gitti… Fikret, bunu fark etmedi bile… İslam’a olan öfkesi ve düşmanlığı kalbini kararttığı gibi, gözlerini de kör etmişti. Haluk, Amerika’ya Mesih’in sürüsüne rahat hizmet etmek için gönderildi. Zavallı Fikret de Batı’dan fen ve bilim getirecek masalı ile uyutuldu…

 

Kolejin siyasi tarihimiz açısından önemi ise, Bulgaristan’ın bizden koparak bağımsız bir devlet olarak teşekkül etmesinden fonksiyonel rolüdür. American Board’ın misyonerlerinin tamamı Bulgarlar üzerinde faaliyet gösterirken devamlı surette Bulgarlar da milliyetçilik duygularının zayıfladığından hatta hiç kalmadığından şikâyet ederler. Nitekim Kitab-ı Mukaddes’i ilk Bulgarca’ya çevirenler de bu Amerikalı misyonerler arasından çıkmıştır. Bulgar çocuklarını Robert Koleji’ne kaydettiren, onlarla özel olarak ilgilenen, adeta kendini Bulgar gençlerine adayan bu meşhur misyoner Albert Long’dur. Bulgar öğrenciler koleje öylesine damgalarını vurmuşlardır ki, İstanbul’un Müslim, gayri Müslim halkı arasında okulun adı “Bulgar Koleji” olarak anılmaya başlanmıştır. Kolejdeki diğer milletlere mensup öğrenci sayısının toplamı çoğunlukla Bulgar öğrencilerden az olurdu. Örneğin 1871 yılında kolejden mezun olan öğrencilerin tümü Bulgar’dı.

 

Buradan yetişen öğrenciler, Bulgaristan milli şuurunu yaydılar ve bağımsız bir devlet fikrini halklarına kabul ettirdiler. G. Washburn bunu gururla şu kelimelerle ifade eder:

“Bu Kolej, Balkan yarımadasında bağımsız bir devlet kurulmasını sağladı. Bundan dolayı da Avrupa’da iyi tanınıyordu. 50 yıl önce Bulgarlar, Amerika ve Batı Avrupa’da unutulmuş bir ırktı… Bizim onlar için yaptığımız en önemli şey, bağımsız bir devletin yönetimi hakkında çok az şey bilen Bulgarların sayısının az olduğu bir devirde onları, yarınların liderleri olacak genç adamlar olarak eğitmemizdi. Böylece yeni devletin kurulmasını da önemli katkımızın olduğu gerçeği tüm dünyanın ve Koleje karşı sorumluluklarını hiçbir zaman unutmayan Bulgarların bildiği bir gerçek oldu. Robert Kolej, Bulgar devlet idarecisi fidanlığıdır. Bunun hep böyle olmasını temenni ederim.”

 

Değerli dostlar, görüyorsunuz ki mücadele aynen devam ediyor. Bugün başka isimler altında, başka aktörlerin çabasıyla, hatta daha da ciddi, daha da vahim bir şekilde devam etmektedirler. Bana göre bugün ülkemiz tarihinin en kritik virajına girmiştir. Bazı arkadaşlarımızın paylaştığı düşünceler çok doğrudur ve yerindedir. BOP ile ilgili düşünceler, Batı İttifakının bugün aslında Haçlı Seferleri yaptığı yönündeki paylaşımlar çok doğrudur. Ve yerinde görüşlerdir. Bu konularda hassasiyeti olan bütün arkadaşlarımı tebrik ediyorum. Mücadelelerine devam etmelerini temenni ediyorum.

 

Bu kitabın ufak bir özetini aslında bugünü anlamak için paylaştım. Umarım ki gerçekten Saftirik olan Müslümanlar uyanırlar. Ufak dünya menfaatleri bizi aldatmamalıdır. 

Değerli dostlar, Batılılar mağripten maşrika kadar bütün Müslümanları hem katlediyor, hem de Müslümanlar buna rağmen Batılıları seviyor. Bu yaman çelişkiyi bizim izah etmemiz lazım. Okuyan, düşünen, biraz sorumluluk duyan kesimin bu konu üzerinde durması gerekir. Bu Batılıların yaptığı müthiş propagandanın sonucudur. Onları geçip kendi insanımıza sahip olamıyoruz. Kendi insanımızın zihnine hakim olamıyoruz. Bu çok üzüntü verici bir şey…

Paylaştığım bu düşüncelerle ilgili olarak bütün arkadaşların kendine bir pay çıkaracağını düşünüyorum.

Rahmetli kardeşim, arkadaşım, dostum Durmuş Hocaoğlu şöyle derdi:

 

BURASI YA İKİNCİ ERGENEKON OLACAKTIR, YA DA İKİNCİ ENDÜLÜS!

 

Değerli dostlar, bunu lütfen unutmayınız. Herkesi bu konulardaki sorumluluklarını öğrenmeye davet ediyorum. Kısır çekişmelerin asla bir faydası yoktur. Bunu böyle biliniz.

Saygılar sunuyorum.

  Mikdat TOPÇU

Dualar ediyorum.

26 OCAK 2012