Sadece içim acımadı. Doğrusu beni iyice korku sardı. Büyük bir infial içindeyim. Çünkü artık Türkiye Cumhuriyeti Devleti yok! Baksanıza mazbatada “12. Türkiye Cumhurbaşkanı” yazıyormuş!
Kendisine “düşman” gözüyle bakan hasmını bilmeden savunan, kendi sonunu düşünmekten aciz, yöneticilerin ihanetini anlamayan, bu kadar büyük uyarılar yapıldığı halde hala “… işte o kadar!” diyerek kesip atan, açık açık düşmanlık yapıldığı halde beyni uyuştuğu için propaganda ile şişirildiği için bir türlü gerçek düşmanını tanımayan ve kendisi ile birlikte ülkesinin de geleceğini tehlikeye attığını bilmeyen çok büyük bir kitlenin varlığı beni gerçekten korkutuyor, dehşete düşürüyor.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin düşmanlarını kutluyorum.
Çünkü;
Öyle bir düşman ki; yabancı ülkelerin desteğini almış, sömürgeci ve düşman ilan ettiği Türk Milleti’nin idarecilerini kendi safına çekmeyi başarmış, savaşı kazanmış! Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yenmiş!
Öyle bir düşman ki; Türk askerini düşman ilan ettiği halde, birliklerimize baskınlar yaptığı halde, vatanımızı bölmeye çalıştığı halde “kahraman” olarak ortada geziyor, gözümüzün önünde fink atıyor. Artık Türk Milleti’nden korkmuyor.
Öyle bir düşman ki; kim olduğu açıkça belli olduğu halde, bir sürü kafa karışıklığı yaratarak bizim kimden yana olmamız gerektiği konusunda bizi şaşırtıp, saf dışı bırakıyor. Sadece dini söylemleri bize uyduğu için kim olursa olsun, hain bile olsa, dost diye sarılıyoruz.
Öyle bir düşman ki; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yıkmış, yerine Türkiye Devleti’ni kurmuş. O da “şimdilik” kaydıyla. Yakın bir gelecekte bu da değişecek.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ayakta olsaydı Eruh’ta şu yukarıdaki heykel dikilemezdi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ayakta olsaydı Diyarbakır’daki Şeyh Sait ve 47 arkadaşının heykeli dikilemezdi. (Bu heykellerin açılış töreninde asılan afişlerden birinde “Torunlarımız intikamımızı alacaktır!” yazıyordu. Bundan bir müddet önce Birgün Gazetesi’nin manşetinde, Şeyh Sait’in resmi de kullanılarak “Torunları intikamını aldı!” yazıyordu. Demek ki başarmışlardı.)
15 Ağustos 1984 yılında düşman Eruh’a baskın yapmış. Bu baskını yapan düşman birliğinin adı 14 Temmuz Silahlı Propaganda Birliği. Birliğin komutanı Agit kod adlı Mahsum Korkmaz! Mahsum Korkmaz’ın Eruh baskını bir roman kıvamında anlatılıyor düşmana. İsterdim ki, bu yazının tümünü bulup okuyasınız. Hayır! Okumayın. Okumanıza gerek yok. Nasıl olsa siz “öğüdünüzü yuvadan almışsınız!” Okumayın Sakın.
Ben burada biraz vicdanı olan, aklı olan, hala bir takım tereddüdü olanlar için Eruh Baskını’nın bir bölümünü anlatmaya çalışacağım. Bu baskını yapan komutan! Mahsum Kormaz’ın heykeli dikilmiş. Tabii, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ayakta olmadığı için onun savcıları da yok artık. Hâkimleri de! Türk Silahlı Kuvvetleri de…
Bizi nasıl da kandırdılar! Nasıl da yendiler!
Her ne ise; lütfen aşağıdaki yazıyı okuyunuz. (Okumaktan sıkılırsınız diye uzun bir yazının küçük bir bölümünü aldım)
“Eruh; Çırav ve Herekol dağlarını bir birinden ayırtan dar bir vadinin ortasında, kendisini fethetmeye gelen birliği dingin bir sessizlik içinde bekliyordu
Öğleden sonra, belirli aralıklarla, akşama kadar, her birim; Eruh’u gözetlemeye devam etti. Akşama doğru herkes telaş içerisinde hazırlanmaya başladı. Silahlar gözden geçirildi, yedek cephane dağıtıldı. 14 Temmuz Silahlı Propaganda Birliği artık Eruh’u basmaya hazırdı. Hareket etmeden önce tüm birlik içtimaya geçti. Agit silahını omzundan indirerek birliğin karşısına geçti, hazır ol vaziyetinde kısa bir konuşma yaptı.
“Uzun bir konuşma yapacak değilim. Aylardır hazırlandığımız ve gün boyunca dürbünle baktığınız Eruh’taki askeri hedefleri, Türk sömürgeciliğinin askeri işgalini sembolize eden kurumları ele geçirmek için biraz sonra hareket edeceğiz. Başlattığımız hamlenin ve bu çerçevede yapacağımız ilk baskın harekâtının sonucu ne olursa olsun tarihe bir biçimi ile gireceğimiz kesindir. Tarihte buna benzer birçok baskın harekâtının yapıldığını biliyoruz. Ancak tarihi tekerrür ettirmek istemiyoruz. Bu sefer arkamızda, bütün Kürt isyanlarında yazılageldiği gibi “kahramanca başkaldırdılar, ancak erken vurularak hareketi kötü bir yenilgiye götürdüler” tarzında bir değerlendirme asla yapılmayacaktır. Buna kesinlikle izin vermeyeceğiz. Kürdün alnına kara bir leke gibi kazınan yenilgi mantığını kökünden söküp atacağız.”
“Gerilla savaşını başlatan ilk baskın harekâtının, sonraki gidişat üzerinde kader belirleyici bir rol oynadığını biliyorsunuz. Bu eylemin kitabında başarısızlık diye bir belirleme asla yazılmayacaktır. 14 Temmuz Silahlı Propaganda Birliği tarih sayfalarına bir zafer abidesi olarak geçecektir. Biz başarıya ant içtik; düşman hedeflerini ele geçirmek için zemberek gibi boşalacak ve hedefe kilitlenmiş bir ok gibi hareket edeceğiz. Baskından sonra dünyaya sadece ‘gerilla savaşını başlattık’ mesajını vermekle yetinmeyeceğiz, aynı zamanda Kürt halkına tarihinin en anlamlı zaferini hediye edeceğiz. Başarınızı, başarımızı şimdiden kutluyorum.”
Oysa hazırol’da bekleyen 14 Temmuz Silahlı Propaganda Birliği; gözünü kırpmadan ölümün üzerine atılmaya sabırsız, tepeden tırnağa ölümde yaşamı gerçekleştirmeye ant içmiş bir avuç savaşçıdan oluşuyordu. Düşmanın üzerine atılmaya hazır bekleyen gerilla birliği; feleğin sillesini yemiş ve yeni bir katliam endişesi taşıyan halkın duyduğu korkunun zerresini bile yüreğinde taşımıyor, ölümü alt etmenin dingin ruh hali içerisinde bulunuyordu. 14 Temmuz Silahlı Propaganda Birliği, gerçek zaferini; gerilla savaşının ilk kurşununu patlatmadan önce, Çırav dağında, Mahsum Korkmaz’ın son konuşmasını dinlerken beyninde ve yüreğinde ölüm korkusunu yenerek almıştı.”
“Türk devletinin askeri işgalini sembolize eden jandarma karakolunun ele geçirilmesi ve silahsızlandırılarak belgelerinin yakılması; sömürgeciliğe karşı bir isyanın başladığı ve Kürdistan’a zor kullanarak giren ordunun yine aynı yöntemlere başvurularak çıkarılacağı anlamına geliyordu.”
Son Yorumlar