Aylık Arşiv: Aralık 2016 - Page 2

İran’ın İttifaklarına Dikkat Edilmelidir.

Bölgemizde savaş giderek ciddileşmekte, büyümektedir. Batılı güçler, tarihte olduğu gibi, bugün de doğulu ülkelerle ciddî ittifaklar yapmışlardır. Bugün İran’ın bize karşı düşmanca tavır koymasının sebebi Batı ile yaptığı anlaşmalardır. Bu anlaşmanın tarihi karşılığı vardır. Aşağıda kısa bir örnekle anlatacağım.

Bugün İran, bize karşı takındığı düşmanca duruşuna birtakım bahaneler bulmaktadır. Türk medyasında Şiilerin Suriye’de Sünnileri öldürdüğü, İran Medyasında aynı Suriye’de Türklerin Şiileri öldürdüğü, hatta işkence ile öldürdüğü iddiaları yayılıyor. Bu iddialara dayanarak İran, Türkiye Devleti’ne karşı düşmanlık gösteriyor. Bulduğu bahane bu tabii! Aslında Sünni / Şii çatışmasını Batı çıkarmak istemektedir. İran da bu oyuna isteyerek gelmektedir.

İran devletine karşı daima dikkatli olmamız gerekiyor. Çünkü İran, rahatlıkla Türkler aleyhine Batı ile anlaşabilmektedir.

İran (Akkoyunlu Devleti) ve Osmanlı Devleti’ni Otlukbeli Savaşı’na (1473) götüren sebebi biliyor musunuz?

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet 20 devletle 16 yıl süren bir savaşa girmiştir. Bu 20 devletten biri İran’dır.

İran hükümdarı Uzun Hasan, Osmanlıyı ortadan kaldırmak için Venedik ile gizli bir anlaşma yapmıştır.

Venedik ve Akkoyunlu devletleri Türkiye’ye karşı resmen birleşmiştir.

Anlaşmaya göre: Sonraki Sayfa »

Yaklaşan Tehlikeyi Anlayınız

Siz, ulaşabildiğim insanlar! Lütfen okuyunuz! Unutmayınız!
Günlük meşguliyetler içinde farkında olmayabilirsiniz. “Herkes kendi işini yapsın, devleti idare edenler herhalde her şeyin doğrusunu bilirler. Hiç mi aralarında vatansever yok, hepsi mi hain!” diye düşünebilirsiniz.
Bu topraklar bizim vatanımız. Coğrafya bakımından dünyanın en önemli yeri! Bu topraklara Orta Asya’dan göç ettik geldik. Burada irili ufaklı birçok devlet kuruldu, yıkıldı. Bu topraklarda ancak büyük devletler, imparatorluk haline gelmiş büyük devletler uzun süre yaşayabilmiş!
Türkler, bu topraklara geldikleri bin yıldan beridir, nice harpler gördü, nice zaferler ve de nice felaketler gördü. Bu yüzden bu topraklarda yaşayan milletler daima uyanık bulunmalı, devamlı hazırlıklı olmalıdır. Bu toprakların düşmanları, gaflet içinde bulunan idarecileri asla affetmemiştir.
Bu sebeple Türkiye Devleti’nin, dünya çapında hedef koyan bu emperyalist güçlere karşı ne yapabileceğini düşünüyorum. Türkiye Devleti’nin aydınını ve kendimi adeta sorgulamak istiyorum. Bin yıllık çekişmenin bugün ulaştığı noktanın, gerçek bir hesaplaşmanın sonucu olduğunu düşünüyorum. Türkiye Devleti’nin gerçek bir tehditle karşı karşıya bulunduğunu düşünüyorum. Vaktiyle bağımsızlığımızı Mohaç’ta münakaşa ve ispat ettiğimiz güçler, bugün kendi hâkimiyetlerinin kavgasını bizim topraklarımızda vermeye başladılar. Bu durum aslında millet hayatımız için çok tehlikelidir. Bugün Batı ile kendi topraklarımızda hesaplaşma zorunda kalmış olmamız askeri bakımdan da son derece tehlikeli ve vahimdir.
Bu sebeple kafamda bir yığın soru ve içimde bir yığın ıstırap var. Ruhumda adeta fırtınalar kopuyor. 21. Yüzyıl Haçlı seferlerinin Türkler tarafından nasıl püskürtüleceğini ciddi ciddi ve derin derin düşünüyorum.
Türkiye Devletinin elitleri, vatanımıza saldıran, canlarımızı alan düşmanlarımızla “stratejik ortak” olduklarını söylüyorlar ve “Vizyon Belgeleri” imzalıyorlar. Tarihî, ilmî ve askerî realitelere tamamen zıt olan bu yaklaşım, yaklaşan tehlikeyi görmekten çok uzaktır. Doğrudan doğruya askerî harekât yapan Batılı güçlerin mutlaka durdurulması ve kesinlikle geri itilmesi gerektiğini artık anlamalı idarecilerimiz.
Türkiye Devletinin bu denli saldırılara maruz kalışı, bu denli çözümsüz kalışı bütün Türk çocukları gibi beni de elbette üzüyor. Batının başlattığı yeni Haçlı Seferleri insanı düşündürüyor. Batı bütün gücünü seferber ederek, Orta Çağ’da olduğu gibi, yönünü yeniden Doğuya çevirmiş bulunmaktadır. Vaktiyle Papaların kışkırtmasıyla yirmi devletin birden Doğuya doğru harekete geçtiği gibi, bugün de aynı güçler yeniden harekete geçmiştir. Batı, cadı kazanı gibi kaynamaktadır. Batı bütün gücüyle Doğunun üzerine bu denli fütursuzca yürürken, insan böyle eli kolu bağlı kalmak istemiyor!
Türkler nasıl İslam’ı kabul etmekle tarihlerinin belli dönüm noktasını aşmışlarsa, bu gün de aynı Büyük Türk Hakanlığı mensubu millet, kendisine dayatılan “Islahat, Avrupa Medeniyeti” adı altındaki aldatmacalarla, din ve milli kültürümüzü değiştirmek suretiyle tarihinin şu andaki dönüm noktasında yeni, ama çok tehlikeli bir viraja, bir “kırılma noktasına” girmiş bulunmaktadır.
Süper güçlerin üzerimizde hâkimiyet mücadeleleri var. Büyük Ortadoğu Projesi ile bizim ülkemizi de şekillendirmek istiyorlar. Bizim tarihi yerli kültürümüzü de Irak gibi, Somali gibi, Afganistan gibi geri buluyorlar ve kendi kültürlerini bize dayatmak istiyorlar.
Batılı güçlerin Doğuya karşı giriştikleri hücumları kesemiyoruz.
Bunun için askerî kuvvet kullanmak zorunda kalacağımız gayet aşikâr. Kuvvet kullanma ilim ve sanatını bilmeyen devletler, kuvvet kullanmayı daha iyi bilen başka iradelerin, başka orduların müdahalesi ile çöker. Bizim ülkemizde, şu an saldırı halinde bulunan düşmanlarımız, Ergenekon tertibi ile, 15 Temmuz tertibi ile kuvvetlerimizi zayıflatmış bulunuyor. Hala ordumuz içinde yüzlerce tutuklamalar yapmak zorunda bulunuyoruz.
Düşman, yapacağı büyük savaşa hazırlık olmak üzere ordumuzu zayıflatmış, kozmik odalarımıza girmiş, ülkemizin bütün savunma mahremini eline geçirmiştir.
Suriye sınırının açılarak ülkemize giren çıkanı kontrol edemediğimiz günlerde, içeriye sızan ajanlar, büyük şehirlerimizde toplu katliamlar yapmaya başladılar. Unutulmamalı ki bu tam bir savaş halidir. Tam bir düşman saldırısıdır.
Bugün Kayseri saldırısı yapıldı. 13 askerimiz şehit oldu, 48 askerimiz yaralandı. Başımız sağolsun.
Bu saldırıların bir kurmay planlaması olduğunu, bir savaş hali olduğunu asla akıldan çıkarmamalıyız. Türk Genelkurmayı, Türk savunma mekanizması durumu bu anlayışa göre yeniden gözden geçirmelidir.

Allah devletimize, milletimize zeval vermesin.

Yaklaşan tehlikeyi anlayınız.

Öneriler

Değerli dostlar,

2008 yılında Aktütün Karakolu saldırısı sebebiyle yazmış olduğum yazıda, devletin düşmanlarına karşı hangi tedbirleri alması gerektiği hususunda aşağıdaki önerilerde bulunmuştum.

Şimdi durum 2008 yılına göre daha karmaşık,daha tehlikeli bir hale geldi. O zaman Irak sözkonusu idi. Şimdi Suriye’de, tarihte hep benzerlerinin yaşandığı gibi, korkunç bir savaş yaşanıyor. Halep’in durumunu görüyorsunuz. Bu saldırıları her zaman 21. yüzyıl Haçlı saldırıları olarak tanımlamıştım. Çünkü asıl hedefin Türkiye Cumhuriyeti Devleti olduğunu, Anadolu topraklarını, yani yurdumuzu, Endülüs’te olduğu gibi elimizden almaya çalıştıklarını yazıp durmuştum.

Evet, iddia ediyorum, hedef aynen budur. Hedef Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Hedef, Türk milletinin tapusudur.

2008 yılındaki Aktütün saldırısı nedeniyle kaleme aldığım “öneriler” yazımı, aynen aşağıya alıyorum. O zaman Suriye meselesi yoktu. Irak sözkonusu idi. Bu durumu dikkate alarak okumanızı istirham ediyorum.

Öneriler:
A) Bu bir terörist saldırı değildir. Devletimizin sadece bir terör saldırısı ile karşı karşıya bulunduğunu düşünmek eksiktir, hatalıdır.

B) Saldırılar sadece bir ayrılıkçı örgütün saldırısı değildir. Topyekûndur.

C) ABD’nin, Irak’ta şu anda fiilen söz sahibi bir ülke olduğunu ve Irak’ın kuzeyine hiç zarar vermediğini, üstelik Irak’ın kuzeyindeki Kürtlerle işbirliği içinde bulunduğunu, Irak’ta Kürt asıllı bir insanın şu anda Cumhurbaşkanlığı makamında oturduğunu düşünerek gerçekte Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin büyük devletlerle karşı karşıya bulunduğunu, BOP’nin bunun en önemli işareti olduğunu anlamamız gerekir.
D) Şu anda fiilen yaşadığımız olayların gerçekte devlet hayatımızın tarihi bir uzantısı olduğunu, stratejik anlamının düşmanın devletimizi yıpratmak olduğunu, yaşanan olayların tarihte meydana gelmiş savaşların tabii kurallarının aynısı olduğunu ve bu sebeple devletin savaş stratejisi uygulaması gerektiğini, bir savaşın nasıl yapılması gerekiyorsa öyle hareket etmek gerektiğini anlamamız gerekir. Türk Genelkurmayının olayı böyle koymaması halinde, devlet geleneğinin bu şekilde dikkate alınmaması halinde meydana gelen olayların hiçbirisine çözüm bulamayacağımızı bilmemiz gerekir.

E) Bu sebeple yeni bir konsept tespit etmek, yeni stratejiler üretmek, yeniden silahlanmak, orduyu çok büyük savaşa girecekmiş gibi yeniden organize etmek, mutlaka sinsi arka planlar yapmak, yeni senaryolar üretmek gerektiğini anlamak gerekir.
Aman demokrasi elden gitmesin yaklaşımının bu konuyla alakası olmadığı bilinmelidir.

F) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin problemlerinin normal memur zihniyetiyle çözümlenemeyeceğini, hayatını adamış devlet adamı yaklaşımı ile yeni bakış açıları gerektiğini bilmemiz gerekir.

G) Ayrı ayrı zamanlarda yapılan saldırıların gerçekte bir bütünün parçaları olduğunu, bu bütünün kesinlikle karşımıza bir gün çok büyük devletler savaşı çıkaracağını anlamamız gerekir. Terörle ilgili yasaları ülkemize kimler dayatıyorsa, suçluların üzerine fazla gidemeyecek hale getirilişimiz kimler tarafından sağlanıyorsa müstakbel büyük savaşın tarafının onlar olduğunu anlamak gerekmez mi! Türk Genelkurmayı bunu anlama dirayetinden yoksun bulunmamalıdır.

H) Türk Genelkurmayı, medya, siyaset ve sivil toplum kuruluşlarının bu olaya nasıl yaklaşılacağını bir şekilde koordine etmelidir. Gazetelerde çıkan “hadi biz bu 350 kişinin geldiğini görmedik, ABD’nin gözleri de mi, Kuzey Iraklı yetkililerin gözleri de mi görmedi” ve “Bu hareket hastalıklı ruhların hareketidir.” yaklaşımı son derece yanlıştır, tehlikelidir. Köşe yazarlarının bu tarz bilinçsiz yaklaşımlarının tarihi bir perspektife oturtulması bir şekilde sağlanmalıdır.

İ) “Ayrılmak ama nasıl” sorusunu sorup, ayrılmaya çözüm arayanların bir şekilde farkında olmadan devletin temeline dinamit koyduklarını ihtar etmek, medya, siyaset ve sivil toplum kuruluşlarını bu konuda bilinçlendirmek gerekmektedir.

J) İçeride özellikle PKK taraftarı bulunan DTP’nin mensuplarını kesinlikle susturmak, ROJ TV’nin yayınlarına çıkarak oradan devletimize karşı salvolar savurmalarını “demokrasinin gereği” şeklinde yorumlamak, ses çıkarmamak son derece yanlıştır. Ayrılıkçı olmayanlara karşı yönelttikleri “işbirlikçi” suçlamasının Türk ve Kürt vatandaşlar arasında nasıl derin uçurumlar açacağını dikkate alarak kesinlikle bu partinin siyasi faaliyetlerinin kontrol altında bulundurulmasının icap ettiğini anlamak gerekir. Bu parti mensuplarının yaklaşımının Osmanlı Meşrutiyet Parlamentosu’ndaki “ben Osmanlı bankası kadar Osmanlıyım” diyen ayrılıkçı milletvekillerinden farkı var mıdır? Ve Osmanlı Devleti şu anda ayakta mıdır? Düşünmek gerekmez mi?

K) Bir toplum aklına ayrılmayı koşmuşsa kıyamet kopsa da durduramayız. Ama biz Çeklerle Slovaklar gibi, Yugoslavya gibi veya Hindistan Pakistan gibi değiliz. Biz kardeş milletiz. Bölünmek diye bir yaklaşımı kimsenin istemediğini devamlı surette anlatmak ve bu yönde programlar yapmak ve bu programları yazılı ve görsel medyada, eğitim kurumlarımızda kesintisiz olarak sunmak gerekmektedir.

L) Biz bu saldırılar hakkında ve bu saldırıları yapanlar hakkında yerel kaynaklardan bilgi edinebiliyoruz. Bu kaynaklar bilerek veya bilmeyerek sansasyon yapmakta ve olayın gerçek boyutu kaybolmaktadır. Bu sebeple; bu saldırıyı yapanların gücü, uzantıları, kaynakları, halkla ilişkileri, yabancı ülkelerle ilişkileri hakkında ayrıntılı bilgileri açıkça ortaya koymak gerekmektedir. Saldırganların taşeron olduğunu, bizim vatandaşlarımızla kesinlikle ilgilerinin bulunmadığını, vatandaşlarımızı yanılttığını, içlerinde yabancı unsurların bulunduğunu, Amerikan TIR’larının bunlara cips, Cola taşıdığını, bu malzemelerin mağaralarda bulunduğunu, bunlara silahları da onların verdiğini tüm açıklığı ile ve kesintisiz olarak anlatmak gerekmektedir. Propaganda süreklilik ister. Yoksa “edi bese-onurlu yaşam” sloganı ile bizim vatandaşlarımızı kandıranlar yarın bu halkı yanlarına almayı başarırlarsa işte o zaman Hindistan Pakistan ayrışmasında olduğu gibi 2,5 milyon insanımızı kaybederiz. Bunu iyice anlamak ve her gün Türk Milletine anlatmak gerekir.

Sonuç olarak; yapılan saldırıların gerçekte büyük devletlerin saldırısı olduğunu anlamak ve ciddi devlet politikası uygulamak gerekir. Bu duruma göre herkes sorumluluğunu bilmelidir. Savaş kurallarına göre hareket edilmelidir. Aksi halde devlet yıkılır ve hep birlikte altında kalırız.

Hedef Kimdir

“Bize göre her yabancı şey düşman ya da hedeftir.
Hiçbir şey ve hiçbir kimse bizim dostumuz olamaz.
Hiçbir şey ve hiçbir kimse…”

MOSSAD-İhanet Çemberi
Victor Oskrovsky-Claire Hoy

Ey Türk Uyan!

Reconquista ve Türk Milleti’nin Mukadderatı adlı kitabımda, Mehmet Emin Yurdakul’un “Ey Türk Uyan” adlı şiirinden bazı bölümleri yazmıştım.

Bugün gelinen noktada milletimizin tarihî, büyük uyanışını sağlamak en büyük görevimizdir.

1914 yılında kaleme alınmış olan bu şiiri, halen ülkemizin içinde bulunduğu durumu anlatması bakımından, bizlerin uyanmamız bakımından, önemli buluyorum.

Sadece iki kıtasını buraya alıyorum.

“Sus ağlama, harabenden kalk doğrul,
Kaldır, solgun, felaketli başını,
Dindir kanlı gözlerinin yaşını,
Çık meydana, kurtulmaya bir yol bul!”

“Beklediğin daha hangi musibet?
Elvermez mi, bağrındaki yaralar?
Elvermez mi, alnındaki karalar?
Elvermez mi, bu sefalet, bu zillet?”

Ey Türk Uyan

Mehmet Emin Yurdakul

Hiç Düşündünüz Mü?

Değerli dostlar,
Aşağıdaki yazıyı 2006 yılında yazmıştım. Yeniden okuyunca anladım ki o günkü düşüncelerim hala güncelliğini koruyor. Devlet idaresinden Amerikan yanlısı olanların tasfiye edilmesiyle belki devletimizin idaresi yeni bir rotaya oturtulacaktır. Ancak, devletimizin sıkıntıları hala aşağıdaki yazıda olduğu gibi etmektedir.

Yazıyı 2006 yılındaki olaylara bakarak yazmıştım. Sizler de okuyup yorumlarsanız memnun olurum.

HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?

Hiç düşündünüz mü? Türkiye Cumhuriyeti’nin problemleri neden bu kadar çoktur? Türk Milleti niçin Çin Seddi’nden Viyana’ya kadar uzanan topraklar üzerinde 2200 yıldır yaşama mücadelesi vermektedir? Bu kadar engin, bu kadar uçsuz bucaksız coğrafya üzerinde hâkimiyet kuran ve bu coğrafya üzerinde yaşayan bir düzineden fazla millete altın çağlar yaşatabilen, yüksek bir kültür ve medeniyetin sahibi bu millet, neden üç yüz yıldır buhranlarla karşı karşıyadır? Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik açıdan önem taşıyan çok büyük bir ülke. Ama Avrupa Birliği, ABD, NATO, İslam Konferansı, Gümrük Birliği, Kıbrıs, Güneydoğu meselesi ve benzeri bir düzine iç ve dış dinamik karşısında adeta bocalıyor. Eski kuvvetli günlerimize sahip olmak için zaman zaman yaptığımız hamlelerin hiç biri sonuç vermiyor.
Bize;
“Batılılaşırsanız kalkınırsınız” diyorlar… Bu düşünceye aldanan Türk aydını problemler karşısında üç yüz yıldır çaresiz ve çözümsüzdür.
Türkiye Devletinin bu denli çözümsüz kalışı bütün Türk çocukları gibi beni de elbette üzüyor. Batının başlattığı yeni Haçlı Seferleri insanı düşündürüyor. Batı bütün gücünü seferber ederek, Orta Çağ’da olduğu gibi yönünü yeniden Doğuya çevirmiş bulunmaktadır. Vaktiyle Papaların kışkırtmasıyla yirmi devletin birden Doğuya doğru harekete geçtiği gibi, bugün de aynı güçler yeniden harekete geçmiştir. Batı, cadı kazanı gibi kaynamaktadır. Batı bütün gücüyle Doğunun üzerine bu denli fütursuzca yürürken insan böyle eli kolu bağlı kalmak istemiyor!
İnsanlık bu günü tarihi boyutuyla yaşıyor. Sosyal mücadelelerin eski çağlardaki boyutu ne ise bugünkü boyutu da aynı. Sosyal olayların kurallarında zerre kadar değişiklik yok. Güçlü ülkelerin, ellerinde bulunan kuvvetlerini yere ve coğrafyaya bakmaksızın ve kendi stratejik hedefleri için acımasızca kullanmaları insanı ürkütüyor. İnsan, Irak’ta, Suriye’de gördükleri karşısında adeta dehşete düşüyor. Hani, İnsan Hakları Beyannameleri vardı? Hani hayvan hakları vardı? Bütün sosyal sistemlerin, bütün dinlerin ahlaki ve insani değerlerine, öğretilerine rağmen, emperyalist emellerini gerçekleştirmede hiçbir ahlaki ve insani sınır tanımayan Batılı güçlerin bugün ulaştığı başarılar ve yayıldıkları yerler insanı düşündürüyor.
Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dünya çapında hedef koyan bu emperyalist güçlere karşı ne yapabileceğini düşünüyorum. Türkiye Devleti ‟nin aydınını ve kendimi adeta sorgulamak istiyorum. Bin yıllık çekişmenin bugün ulaştığı noktanın gerçek bir hesaplaşmanın sonucu olduğunu düşünüyorum. Türkiye Devleti ‘nin gerçek bir tehditle karşı karşıya bulunduğunu düşünüyorum. Vaktiyle bağımsızlığımızı Mohaç’ta münakaşa ve ispat ettiğimiz güçler, bugün kendi hâkimiyetlerinin kavgasını bizim topraklarımızda vermeye başladılar. Bu durum aslında millet hayatımız için çok tehlikelidir. Bugün Batı ile kendi topraklarımızda hesaplaşma zorunda kalmış olmamız askeri bakımdan da son derece tehlikeli ve vahimdir. Bu sebeple kafamda bir yığın soru ve içimde bir yığın ıstırap var. Ruhumda adeta fırtınalar kopuyor. 21. Yüzyıl Haçlı seferlerinin Türkler tarafından nasıl püskürtüleceğini ciddi ciddi ve derin derin düşünüyorum. Çok acımasızca ve barbarca saldıran Haçlılar Anadolu’yu şimdilik baypas yaparak topraklarımızın arka bahçesine asker çıkardılar. Ve Türkiye Devletinin elitleri, bu kuvvetlerle “stratejik ortak” olduklarını söylüyorlar ve “Vizyon Belgeleri” imzalıyorlar. Tarihi, ilmi ve askeri realitelere tamamen zıt olan bu yaklaşım, yaklaşan tehlikeyi görmekten çok uzaktır. Doğrudan doğruya askeri harekât yapan Batılı güçlerin mutlaka durdurulması ve kesinlikle geri itilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ekonomik, kültürel, siyasi ve askeri geri kalmışlık içinde bulunan Türkiye Devleti “nin bu saldırılarda taraf olmamak gibi bir strateji izlediği açıktır. Ancak bilinmelidir ki düşman; mahallenin bakkalını götürürken ses çıkarmazsanız, kasabını, manavını, öğretmenini, imamını götürürken ses çıkarmazsanız, sonra polisini ve askerini götürürken, hatta askerinin başına çuval geçirirken ses çıkarmazsanız, bir gün sizin de götürüleceğinizi ve çözüm için artık çok geç kalınmış olacağını anlamış olmanız gerekir. Bu bakımdan, gaflet ve duyarsızlık içinde geçirilen her günün çözümü biraz daha uzaklaştırdığını düşünüyorum. 1683 Viyana bozgunu ile başlayıp peşpeşe devam eden moral bozucu askeri yenilgiler serisi, bir süre sonra Avrupa’nın ezici üstünlüğünü kabul eden Osmanlı aydınının giderek kendisine güvenini yitirmesine ve derin bir aşağılık kompleksine kapılmasına sebep oldu. Bu kompleks devletin yıkılışını hazırladı. Ve bu bozgundan sonra milletimizin Avrupa’dan geri çekilmesi başladı. Geri çekilirken bu milletin bütün değerleri erozyona uğradı. Bu erozyon halen devam ediyor. Bu çürümenin ve bozulmanın nasıl önlenebileceğini ve Türk Milleti ‟nin geri çekilişinin nerede durdurulabileceğini, yani yeniden yükselişin nasıl mümkün olabileceğini düşünüyorum. İlk bakışta her şey normal gibi görünüyor. Ama gerçek öyle değil.
Halen Haçlı Seferleri faal,
Halen Tapınak şövalyeleri faal,
Halen Bizans’ı yeniden ihya etme çabaları faal,
Malta Şövalyeleri’nin bile yıl dönümlerini kutlayan Batılı devletlerin Türkiye üzerindeki politikaları sinsi ve faal.
Halen RECONQUĠSTA faal.
Hala Balkanlar problemli, Kıbrıs problemli, Musul ve Kerkük problemli, Filistin problemli… Osmanlının çekildiği bütün topraklar problemli.
Batılılar kendi menfaatlerine uygun şekilde çözmeye çalışıyorlar bütün bu problemleri. Gariptir ki, bizim ülkemizin de problemlerini çözmeye yetkili hissediyorlar kendilerini. Sanki Mondros Mütarekesi veya Sevr devam ediyormuş gibi! Veya bu ülke Tanzanya imiş gibi! Buna nasıl tahammül edebildiğimizi bir türlü anlayamıyorum. Bu, dünya çapında problemlere rağmen Türkiye Cumhuriyeti’nin idarecileri hala “devlet işlerini vezire ısmarlayan” anlayış ile devleti idare etmeye çalışıyor. Bu ülkenin siyaseti, ekonomisi, eğitimi iyi değil. Fert başına düşen milli geliri az. Kalkınmış ülkelerin bugünkü durumuna ulaşmak için dahi çok uzun yıllar geçmesi lazım. Hayır! Tarihi, doğal, beşeri ve ekonomik özellikleri bakımından Türkiye büyük ülke! Türkiye, çölü olmayan, su sıkıntısı olmayan bir ülke! Seksen yıldır sava görmemiş, nüfusu genç bir ülke! Ama nedense, bir türlü ağır sanayisini kuramıyor, bir türlü enerji kaynaklarına ulaşamıyor. Türkiye, emperyalist devletlerin açık pazarı durumunda hala! Her yıl ödemeler dengesi açık veriyor, iç ve dış borcu gittikçe artıyor. Dünyanın bugünkü süper güçleri arasında Türkiye yok. Birleşmiş Milletler ‘in “daimi konseyi” arasında Türkiye yok. Bundan yaklaşık yüzyıl önce dünya savaşı görmüş, meydan muharebesi yapmış olan Türkiye, bugün ancak düşük yoğunlukta bir savaşa girebiliyor. Ağır sanayii olmadığı için silah sanayiinde de geriyiz. Tanklarımızı İsrail modernize
ediyor.
Elektronik endüstrimiz yok. Bilgisayar teknolojimiz, ince teknolojimiz yok. Süper güçlerin üzerimizde hâkimiyet mücadeleleri var. Büyük Ortadoğu Projesi ile bizim ülkemizi de şekillendirmek istiyorlar. Bizim tarihi yerli kültürümüzü de Irak gibi, Somali gibi, Afganistan gibi geri buluyorlar ve kendi kültürlerini bize dayatmak istiyorlar. Batılı güçlerin Doğuya karşı giriştikleri hücumları kesemiyoruz. Çünkü yerli işbirlikçiler onlardan yana. Buna hiç kimse ses çıkarmıyor. Adeta bir “teslimiyet” duygusu içinde yetkililerimiz. Ve aydınımız Batı kültürü karşısında tıpkı İttihat ve Terakki döneminde olduğu gibi “aşağılık kompleksi” ne kapılmış, bir türlü “kendisi” olamıyor. Bilakis, kendi yerli milli kültürünü alaya alıyor. Tabii ki, bu durum bizi Batılı milletler ve kültürler karşısında zayıf düşürüyor. Devletimiz ve milletimiz bir türlü kendi kültürü ile hem hal olamıyor. Onu bir türlü “ilimleştirip hareketlendiremiyor”

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Yıkılıyor Mu?

Değerli dostlar,
Ne olursa olsun, bu yazıyı kaleme almak zorundayım. Ülkemiz güllük gülistanlık değil, bilesiniz. Cumhurbaşkanının “seferberlik ilân ediyorum” demesi her şeyi anlamaya yeter aslında.
Malumunuz, ülkemizde garip olaylar meydana gelmektedir. Her taraf toz duman. Dışarıda savaştayız, içeride savaştayız! Bombalı saldırılarla, yangınlarla ve benzeri şekillerde toplu ölümler meydana geliyor güzel topraklarımızda. Belki elliden fazla bombalı saldırı ile yüzlerce insanımız şehit oldu, yaralandı.
Çok dramatik bir şekilde, ülkemiz bu halde iken, yöneticilerimiz anayasa değişikliği diye tutturdular. Anayasa değişecek, başkanlık gelecek, bütün dertlerimiz son bulacak diye bakılıyor. Çok manidar bir şekilde, “başkanlık olsaydı bu bombalı saldırılar olmazdı” diyenler var.
Başkanlık sistemini getirmek isteyenler, ülkenin rejimini değiştirmek istiyorlar. Cumhuriyet idare şeklinden başka bir idare şekline geçeceğiz herhalde. Bunun bütün altyapısı hazırlanmış durumda. Toplumumuzun bir kesimi buna hazırlanmış bile. Artık “halifelik” gelecek diyenler var. Psikolojik olarak toplumun bir kısmı bu idare şekline hazırlanmış bulunuyor. İlkokullarda bile yaşanan olayları görüyorsunuz.
Cumhuriyet idaresinin bütün altyapısını ortadan kaldırarak, bütün kültürel birikimini ortadan kaldırarak yeni bir sisteme geçişin şartları hazırlanmış vaziyette. İdarecilerimiz “İnşallah siz de şehit olursunuz!” diye nutuk atıyor güvenlik güçlerimize. Toplumda ölümler kanıksanmış vaziyette. İnsanlar, Irak’ta, Suriye’de olduğu gibi ölümlerle, bombalarla iç içe, koyun koyuna yaşamaya alışsın isteniyor. Olayların ölümlerin önüne geçemeyince, şehit olmayı tavsiye ediyor devleti idare edenler. Bu son derece yanlış ve tehlikeli bir yaklaşımdır. Sonraki Sayfa »

Tartışmanın Faydası Yoktur, Bu Bir İç Savaştır

Değerli dostlar,

2010 yılında, Ergenekon tutuklamalarının en yoğun olduğu zamanlarda yazdığım, BATI VE İÇİNDEKİLER ÇATIŞACAK – DOMUZLARI KÖPEKLERE-KÖPEKLERİ DOMUZLARA adlı kitabımda yukarıdaki başlığı konu başlığı olarak kullanmıştım. TARTIŞMANIN FAYDASI YOKTUR, BU BİR İÇ SAVAŞTIR demiştim.

Tabii ki o ateşli düşman propagandası günlerinde yakınlarımıza bile Ergenekon meselesinin, düşmanın Türk ordusunu çökertmek ve Türk devletine diz çöktürmek için uyguladığı bir mizansen olduğunu anlatamamıştım. Adeta haykırmıştım: “Tartışmanın faydası yok, bu bir iç savaştır” demiştim. Bir savaşı nasıl kazanmak gerekiyorsa, devlet yetkililerimizin, Türk kurmayının öyle davranması gerektiğini, savaşı kazanacak savaş politikaları, stratejik politikalar uygulamak gerektiğini anlatmıştım.

Sonuçta Ergenekon meselesinin bir tertip, bir kumpas olduğu anlaşılmıştı. Yetkili ağızlar, Allah’tan af, milletten özür dilemişlerdi. Tabii ki iş işten geçmişti. Bu hatanın doğul sonucu 15 temmuz ayaklanmasıydı.

Bu özrün bir kıymeti harbiyesi var mıdır bilmiyorum. Allah affeder mi bilmiyorum.

O günlerde çok büyük hatalar yapılıyordu ve içimizden bazıları devlet yetkililerini durmadan uyarıyordu.

Yazık ki devlet kaht-ı ricali bu uyarıları anlamazdan geldiler. Dinlemediler. Düşmana taviz verdiler ve iyice içeriye çektiler. Belki de bir taktik uygulayacaklardı Osmanlı gibi… Düşmanın önünden kaçar gibi yapıp ortaya almak, sonra da arkadan çevirerek düşmanı imha etmek gibi bir strateji mi düşünmüşlerdi acaba? Sanmıyorum. Ama büyük hata yapıldı. Düşmanın kuvvetini artırmasına, müttefiklerini toplamasına, silahlanmasına ve en kötüsü, düşmanın halk nezdinde taraftar kazanmasına sebep oldular. Vaktiyle Osmanlının vilayetlerinde yaşayan Sırpları, Bulgarları millet yaptıkları gibi, içimizdeki Kürt kardeşlerimizi de ayrı bir milletmiş gibi ayrılık fikirlerine düşürdüler. Kürt kardeşlerimizin milliyetçilik duygularını kabarttılar. Türk idareciler bu oyuna kolaylıkla geldiler. TRT6’yı kurdular. o zaman da yazmıştım. Büyük hata idi bu. En önemli eşiği böylece atlamış oldu düşman. Bundan sonra hata üstüne hata yapıldı. Çözüm süreci, akil adamlar meselesi, Ergenekon  meselesi… Hepsi, hepsi büyük birer hata idi. Bu hataları yapanların “Allah’tan da, milletten de af diliyorum” demesinin, hatayı sonradan anlamış olmasının hiçbir kıymeti yoktur. Bu hataları yapan insanların hala Türkiye Devleti’ni idare eder halde bulunmalarının çok tehlikeli olduğunu içinde yaşadığımız olaylar göstermektedir. Daha hangi musibeti bekleyeceğiz. Türk milletini, tıpkı Irak halkı gibi, Suriye halkı gibi, savaşlarla iç içe yaşamaya alıştırmaya çalışıyorlar. Saldırıları, savaşları kanıksatmaya çalışıyorlar. Bu saldırıları yapa yapa milleti öyle bir hale getirecekler ki, tıpkı Halep’te, Bağdat’ta olduğu gibi, yanımızda bomba patlasa aldırmayacağız. İçinde bulunduğumuz binaları düşman uçakları bombalasa umurumuzda olmayacak… Türk milleti buna alışmamalıdır. Ve yapılan saldırılar karşısında en koyu protestoları yapmalıdır. Sonraki Sayfa »

Anarşi!

Aşağıya anarşinin artması ve ordu üzerinde oyun oynanmasının Osmanlı Devleti’ne nelere mal olduğunu anlatabilmek için bazı paragraflar aldım. Her paragraf aslında üzüntü dolu, dert dolu tabii ki… Ama Osmanlının çöküşü, ordu parçalanmasa, anarşiye prim verilmese idi öyle kolay kolay mümkün olmazdı.

Benzer senaryolar bugün yine ülkemizde üzerinde oynanmaktadır. Yine ordumuz üzerinde spekülasyonlar yapılmaktadır. Bu çok tehlikeli bir oyundur. Ordumuz üzerinde kesinlikle operasyon yapılmamalıdır. Ordu tarihi kimliğini, disiplinini korumalıdır.

Kim ordu üzerinden oyun kuruyorsa, bilinmelidir ki devletin temellerine dinamit koyuyor demektir. Ergenekon oyunu oynanırken de aynı şeyleri söylemiştim. Ergenekon tertibini kim planlamışsa 15 Temmuz ayaklanmasını da o planlamıştır. Darbe girişiminin ertesi günü askeri liselerin kapatılması, harp okullarının kapatılması, Ergenekonu tertipleyenler ve 15 Temmuzu organize edenlerdir. Aslında Türk ordusuna diz çöktürmeye çalışılmıştır. Düşman bunda büyük nispette başarılı olmuştur. Yöneticilerimiz de düşmanın bu oyunlarına gelmiştir. Hiçbir şekilde devletin ve ordunun geleceği düşünülmemiştir. Şimdi gelinen nokta çok tehlikelidir. Hala ordumuz üzerinde operasyonlar yapılmaya devam edilmektedir. Bu tertibi yapanlar da bir gün bu çöküntünün altında kalırlar. Yöneticilerimiz konuyu bir daha düşünmelidir.

Bakınız Balkan Savaşları öncesinde meydana gelen anarşi ve ordunun bölünmesi nelere mal olmuştur.

 

“Osmanlının Balkanlardaki çözülüşünü hazırlayan olayları izah ederken aşağıdaki izahatı yapar Şevket Süreyya Aydemir. 

Ve gerçekten balkanlar, bir anarşi, bir kaos sonra patlak vermiştir. Nitekim, devletin içine düştüğü anarşi, hamurunda beslediği felaketi, yani büyük yenilgiyi, az sonra getirecektir. bu yenilgi Balkan Harbi’dir. 

Ordu fiilen parçalanmıştır. Bazı subaylar gizli komiteler, cemiyetler kurarlar. Hükümeti devirmek çabası içindedirler. Ama hakikatte orduyu parçalarlar. Zabitlerden dağa çıkanlar vardır. Bazı subaylar, bölükler ve hatta taburlar, düpedüz Arnavut isyancılarına katılırlar. Ve bu isyancılar, Selanik limanı üzerinden Sırbistan’a sevkedilen yabancı silahlarla beslenirler.” 

“Anarşi nizamın iflasıdır. Teşrii gücün, icra organlarının zaafa uğraması, ordunun bozuluşu ve müesseselerin itibarsızlaşmasıdır. Eğer bu çöküntü,mevcut nizamdan daha ileri ve daha sıhhatli bir nizama geçmek için bir tasfiye, yani sosyal gelişmenin neticesi olan diyalektik bir birikim değilse ve bu yeni nizam, liderlerini, öncülerini, müjdecilerini bulmamışsa, yaşanılan hava, tam anarşi demektir. Anarşi bir kaos, bir başıboşluk, bir değerler çözülüşüdür. Onun havası içinde en aşağılık ihanetlerden,, en kanlı hesaplaşmalara kadar bütün tohumlar, diledikleri gibi gelişir, filizlenirler.” 

Sürü Çoban İstiyor!

Bu başlık, Şevket Süreyya Aydemir’in Enver Paşa eserinin ikinci cildinin 113. Sayfasında attığı bir başlıktır.

Sürü Çoban İstiyor.”

Burada yazar, Osmanlı Devleti’nin dağılmasına yakın, iç karışıklıkların olduğu o kötü günlerde ortaya çıkan Kör Ali olayından bahseder.

Hikâyeyi özetleyerek alacağım. Okuyunca göreceksiniz ki, o zamanlar da, bugünküne benzer bir şekilde din istismarı yapan gruplar hareket halindedir. Milletimiz, her nasılsa, bu tür insanlara, hocalara sürekli inanmaktadır. Bunun sebebinin ne olduğunu çok düşündüm. Şunu anladım ki, Türk milletinin ( ve tabii ki İslâm aleminin) Kör Ali örneğinde olduğu gibi, bu tip cahil hocalara inanmasının sebebi cehalettir. Kitap okumamaktır. Kendisini yetiştirmiş, kitap okumuş, karşılaştığı olaylar hakkında az veya çok bilgisi olan bir Müslümanı kimse kandıramaz. Ama görüldüğü gibi, milletimizi Kör Ali tipindeki din adamları hala aldatmaya devam etmektedirler. Devleti idare edenlerin de meşrebi yazık ki halkın cehaletine uymaktadır. “Bize okumuş adam lazım değil” diyenler bile var. Osmanlı devletinde ayaklanmalar sürekli cahil halkın kolaylıkla aldatılmasından kaynaklanmaktadır.

Özetle, bugünkü gidişte de, aşağıda okuyacağınız hikâyeye benzer olaylar meydana gelmektedir. Yazılı ve görsel basından takip ettiğiniz, kadınlara saldırmalar, bir takım insanları kutsamalar, bir takım hocaların ufak çocukların büyük insanlarla evlenmesinin caiz olduğunu söylemeleri ve toplumumuzdaki dalgalanmalar, hep aşağıda okuyacağınız hikâyenin benzeri olaylardır. Ve bu olaylar hala İslâm aleminin bütününde cereyan etmektedir. Herhalde İslam aleminin bir türlü sömürge olmaktan kurtulamamasının, bir türlü kırımdan, yıkımdan kurtulamamasının asıl sebebi, Kör Ali benzeri meczup insanların aşağıdaki hikâyeye benzer icraatlarının İslam ümmeti nezdinde hala kabul görmesidir. Başka türlü izahını bulamıyorum. Sonraki Sayfa »