Aylık Arşiv: Şubat 2016 - Page 2

Açık Konuşalım, Savaştayız!

Değerli dostlar,

 

“Açık Konuşalım, Savaştayız” başlılğı Yeni Şafak Gazetesi yazarı İbrahim Karagül’ün dünkü makalesinin başlığı idi.

Yazının içeriği başlığından daha vahim.

Bu zat-ı muhterem 13 yıldır bu günlerin hazırlandığını anlamadı. Biz anladık, dağdaki çoban anladı, sağır sultan anladı, bunlar anlamadılar.

Yapılan hatalar yüzlerce defa anlatıldı.

Bu beyefendinin aklı yeni başına geldi. Nedamet mi getirdi bilmiyorum. Bari sözcülüğünü yaptığı hükümet uyansa.

Bazı AKP milletvekilleri uyandı aslında. Açıkça uyarıyorlar da! Ama devlet idarecilerinin bataklılğa sapladıkları devlet politikalarından geri dönmesi herhalde artık mümkün değil.

Bazı dostlar “Milletim Uyan” kapakları paylaşıyorlar. Dertli insanlar biliyorum. Bu saatten sonra milletin uyanması nasıl olacak, neye yarayacak bilmiyorum.

“Tartışmanın faydası yoktur, bu bir iç savaştır” diye yazmıştım. “Bir iç savaşı nasıl kazanmak gerekiyorsa öyle poitikalar takip etmek gerekir” diye yazmıştım. “Yavuz Sultan Selim’in veya Dördüncü Murat’ın içerideki kaosu önlemek için aldıkları tedbirlere benzer tedbirlerin alınması gerekir” diye yazmıştım. En yakınlarımız duymadı!

Rahmetli Durmuş Hocaoğlu uyarmıştı. “Burası ya İkinci Ergenekon ya da ikince Endülüs olacaktır” demişti. Şimdi İkinci Endülüs olmakla karşı karşıyayız malesef.

“Bu bir asimetrik savaştır, uyanın”, demiştim. Şiddetli egolar, dünya malı hırsı, Kur’an okuyan liderlere halkın teveccühü onları şımarttı ve kaçınılmaz son geldi.

Asimetrik savaşı yürüten devletler içeriden ve dışarıdan devletimizi kuşatmış bulunmaktadır. Çok açık bir şekilde hedef olarak tespit edilen ülkemize artık açıkça saldırmaktadırlar. Yetkililerimiz bu günleri hiçbir şekilde öngörmediler.

Hata üstüne hata yaptılar. Yapılan hataları defalarca sıraladık.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra 20 devletle birden savaşmak zorunda kalmıştı. Bu yirmi devleti ayrı ayrı yendi. 16 yıl süren savaşta bütün düşmanlarını birbirine düşürerek hepsini yenmeyi başarmıştı.

Tehdit altında bulunan Türkiye yetkilileri, kendisini tehdit eden ülkelerin başkentlerinde bombaları patlatmasını bilmiyorlarsa, Çeçenler vasıtasıyla Moskova havaya uçurulamıyorsa, ABD’de Hispanik ayaklanma yapmayı, yeni 11 Eylülleri meydana getirmeyi bilmiyorlarsa, Paris’i, Londrayı sarsacak dünya çapında örgütleri kullanmayı bilmiyorlarsa, yeni ETA’lar, yeni IRA’lar kurmayı bilmiyorlarsa etrafınızı saran kuşatmayı kırmanız mümkün değildir. Ukrayna’nın, Polonya’nın, Orta Asya’daki bütün Türk illerinin Rusya’yı her taraftan sıkıştırmasını sağlamak gerekiyordu. Gürcistan’ın harekete geçirilmesi gerekiyordu. Hiç olmazsa Rusya’nın Karadenizden ülkemizi kuşatmasına engel olmak gerekiyordu. Düşman gemilerinin Akdeniz’de bu şekilde konuşlanmasına daha başından engel olmak gerekiyordu.

Ama ne gezer. Devlet ortalarda yok. Yeni bir Kaht-ı rical dönemi yaşıyoruz. Yeni bir “inhitat devri” yaşıyoruz.

Fatih Sultan Mehmet, Uzun Hasan’ın Venedik’le yaptığı anlaşmayı anında haber almıştı. Ona göre yeni stratejiler çızmişti.

Şimdi sizin istihbaratınız yok. Askerî istihbaratınız yok. Askerî istihbaratın bütün cihazları MİT’e devredilmişti. Değerli dostlar; MİT’in CIA’dan, Mossad’dan bağımsız hareket etmesi mümkün mü?

Dolayısıyla kara günler gelip çatmıştır.

Bugünkü en büyük yetkili adam bari çıksa milletimize dese ki;

“Ben vatanıma, milletime, dinime hizmet etmek için yola çıkmıştım. Ama durum şimdi vahimdir. Bu iş artık beni aşmıştır. Vatanınıza sahip çıkın!”

millet belki bir şekilde hayatını kurtarmak için tedbir alacaktır. Vatanını kurtarmanın yollarını bulacaktır. Ama böyle yapmıyor, hala manipülasyon yapmaya devam ediyor. Türkiye eski Türkiye değil diyorlar. Ümmet rüyaları görmeye devam ediyorlar. Katar’ın ve Suudi’lerin dostluğuna güveniyorlar hala. Acaba Katar ve Suudlar Amerika’dan habersiz bir adım atabilirler mi?

Evet kara günler gelip çatmıştır.

Türk milleti başının çaresine bakmalıdır.

Aziz milletim, resmen büyük bir savaşın içindeyiz. “Onursuz bir yalnızlıkla” başbaşayız. Lütfen tedbirlerinizi buna göre alınız.

Bir Öneri

Değerli dostlar,

 

İçinde bulunduğumuz durumun ciddiyetini anlayamayanlar var. Çok olumlu görüşlerle ülkemizin içinde bulunduğu durum hakkında bazı basit önerilerde ve değerlendirmelerde bulunanlar var. Elbette onlara saygı duyuyorum.

Ancak, yazık ki durum öyle değil. Bütün aklı başında politikacılar, emekli generaller, köşe yazarları ve Batılı büyük gazeteler, tarafların açıklamaları, gelen şehitler, Rusya’nın kuşatmaları, açıklamaları, yığınakları, aldığı savaş tedbirleri, Türkiye’nin olayları takibi, içeride ve dışarıda karşı karşıya kaldığımız durumlar gösteriyor ki durum hiç iç açıcı değil. Yeni Şafak Gazetesi yazarı İbrahim Karagül bile bunun bir savaş olduğunu kabul ediyor ve “Savaştayız” diyor.

Açık oturumlara katılan yandaşlar artık ülkemizin bir savaş içinde olduğunu kabul eder duruma geldiler. Tabii hala durumu partizanlık açısından değerlendirip, AK Parti’ye toz kondurmamak adına olumlu görenler var. Keşke ortalık onların değerlendirdiği gibi güllük gülistanlık olsa!

Bizim de içinde bulunduğumuz bir kesim var ki, durumu son derece ciddi görüyor. Hem içeride savaş, hem dışarıdan kuşatma, hem ülkemizin içine düştüğü “onursuz yalnızlık” bu kesimi ürkütmektedir. Çareler aramaya zorlamaktadır. Bendeniz şahsen geleceğimizden son derece kaygılıyım. Milletimin, torunlarımın geleceğini son derece karanlık görüyorum.

 

Bu arada değerli bir akademisyen dostum bir öneri ileri sürdü. Bu öneriyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Elbette birçok yorum gelecektir. Yorumlarınızı bekliyorum.

Dostumun önerisi şu:

“Öncelikle; Rusya ile gelinen bu tehlikeli noktadan geri dönelim. Ne olursa olsun, Rusya ile eski günlmerimize dönelim. Yeniden dostluk kuralım. Özür dileyelim, tazminat ödeyelim. Ne yapıp edip Rusya ile yeniden dostluk bağları kuralım.

Bunun yanında Amerikan üslerinin ülkemizden çıkarılması için karar alalım. Yeni bir kuvvet dengesi oluşturalım. Bu kuvvet dengesinde Batı ve Amerika olmasın. Rusya ve diğer doğu ülkeleri olsun. (Avrasya ittifakı kuralım demek istiyor).

Böyle bir yöne girilirse başarılı olabilir miyiz? Üzerimizde dolaşan karabulutları dağıtabilir miyiz? Savaş tehlikesini atlatabilir miyiz?

Ne dersiniz?

Akademisyen dostumun önerisini sizlerin takdirine sunuyorum.

Yorumlarınızı bekliyorum.

 

 

GİT VATAN KÂBE’DE SİYAHA BÜRÜN.

 
Değerli dostlar,
 
Bugün; “Cizre’de İki Hafta” başlığı ile bir doktorun Cizre hatıralarını sizlerle paylaştım. O doktor yeğenimdi..
 
Doktor Murat’ın hatıralarına, gözlemlerine çok güzel yorumlar yapılmış. Yorum yapan değerli dostlarıma, ağabeylerime çok teşekkür ederim.
 
Özellikle Mehmet Mutluoğlu Hocam ve Emekli Albay Selahattin Arslan ağabeyim uzun yorumlar yapmışlar.
 
Bir değerli akademisyen dostum aradı. Yaklaşık bir saat konuştuk telefonda. Daha önce AKP politikalarını şiddetle savunan dostum, şimdi “Mikdat ne yapacağız, durum çok tehlikeli bir hale geldi” diye dert yandı. Arayış içine girmiş değerli dostum.
 
Biliyorum ki hepiniz arayış içindesiniz. Mevcut durumun tehlikeli olduğunu görmeyenler sadece başını kuma gömenler. Hala “Ümmet” rüyası görenler. Hala “Onlar bizim kardeşlerimiz” diyenler.
 
Durum son derece vahimdir. Devletimiz İsitiklal Savaşı ortamından daha kötü bir ortama düşürülmüştür.
İşin daha da kötüsü, şu anda bu ortamda ittifak bilglisi olan, dostu düşmanı dengeleme, kuvvetlerimizi dengeleme ilmi olan kimse yok. Koskoca Genelkurmay Başkanımız uymuş başbakana, Suudi Kralı’nın yanında büzülmüş oturuyor. Bu olacak şey değil..
 
Değerli dostlar, biliyor musunuz bizzat kendimiz bile bu tarih kokan, tehlike kokan durumu henüz kavramış değiliz. Aklımızda Mehmet Akif’in, Namık Kemal fikirleri henüz yok.
 
Mehmet Akif bir İstiklal Marşını yazacak kadar imanlıydı. Çanakkale şehitlerine şiirini yazacak kadar imanlıydı.
 
O iman, o anlayış, o dert bizlerde henüz yok. Daha ne olması gerekiyor, bilmiyorum.
 
Namık Kemal’in imanı henüz bizde yok.
 
GİT VATAN KABE’DE SİYAHA BÜRÜN
 
demişti.
 
Ne büyük insanlarmış onlar.
 
Sahi biz ne yapıyoruz değerli dostlar? Ne yapıyoruz? Ağlamaktan, ağıt yapmaktan başka ne yapıyoruz. Bizim liderlerimiz ne yapıyor Allah Aşkına!!??
 
Unutmayın, “ateşten gömlek” günlerdeyiz.
 
 
Bu geceki efkârımı ancak Namık Kemal’in bu mısrası ile dağıtabilirim.
 
 
GİT VATAN KÂBE’DE SİYAHA BÜRÜN.
 
Değerli dostlar, hepiniz Allah’a emanetsiniz.
 
 
 
 

Cizre’de İki Hafta – Dr. Murat K. Topçu’nun Gözlemleri – 6

Altıncı Bölüm

Ve Doktor Murat Kadir Topçu’nun görüşleri.

14 gün içinde Cizre’de yaşadıklarımdan kesitler anlatmaya çalıştım. Yaşam şartlarımızın ağırlığını, o eksik, bu yetersiz, şu yanlış gibi şeyleri anlatmaya gerek yok. Yaklaşık iki aydır her gün ölümle kol kola gezen asker – polisin yaşadıkları yanında bizim “sorun” olarak bunları konuşmamız yakışık almaz. Bu süre içinde üzüldüğüm konuları madde madde özetleyerek yazıyı bitireyim.

1.Şırnak iline giden 20 doktor içinde tek “Gönüllü Doktor” bendim ve bu beni ziyadesiyle üzdü. Tek kişi ben olmamalıydım diye düşünüyorum. Memleketin yarısı Ak Parti’ye oy verdi. Ak Parti’nin bu memleket için çalışan tek parti olduğunu ve hatta liderleri için ölmeye hazır olduklarını meydanlarda kefen giyerek gösteriyorlardı. CHP’liler Ak Parti’nin memleketi sattığını, hükümettekilerin hain ve satılmış olduğunu söylüyor. Gerçek vatanperverlerin kendileri olduğunu söylüyorlar. MHP ve Saadet Partili kardeşler de, diğer partililerde ve herhangi bir cemaat mensubu olan insanlar da bu vatanı çok sevdiklerini hatta ölmeye hazır olduklarını söylüyorlar. Ama iş “Şırnak’ta (savaşmaya değil) hastanede sadece 14 gün çalışmaya “ bile gelince tek gönüllü benim öyle mi? Bu durum bana göre sorgulanması gereken acı bir durumdur.

2. Bu sürede en çok üzüldüğüm olay şüphesiz Şehidlerimiz olmuştur. Bu operasyonlarda 27 asker – polis kardeşimiz şehid olmuştur. Tüm şehidlerimize Allah rahmet eylesin. Ailelerine sabır versin.
3. Başta annem, babam ve eşim olmak üzere pek çok akrabam ve arkadaşım başıma bir şey gelecek diye korkup günleri zor tamamladılar. Üstelik annem babam ve kardeşlerim Cizre’de olduğumu bilmiyordu. Beni Şırnak’ta zannediyorlardı.

Sonraki Sayfa »

Cizre’de İki Hafta – Dr. Murat K. Topçu’nun Gözlemleri – 5

Beşinci Bölüm

Sağlık Bakanı ve GATA komutanı Hastaneye ziyarete gidiyorlar

Sağlık Bakanı bir sabah hastaneye ziyaretimize geldi. Beraber kahvaltı yaptık. Daha sonra hastanede çalışanlarla yaklaşık bir saat süren sorulu cevaplı bir toplantı yaptı. Bakanın gelmesi ve sağlık çalışanları ile toplantı yapması ekip üzerinde olumlu etki yaptı.
Daha sonraki günlerde GATA’nın Dekanı Tümgeneral de acili ziyaret etti. Kısa bir konuşma sonrası acilden ayrıldı. Bu ziyaret de çalışanları olumlu etkiledi.

Operasyon süresince sivillere zarar vermeme konusunda çok dikkatli davranıldı. Öyle ki bir evden ateş açılmaktadır. Mermisi bitene kadar ateş eden kişi, mermi bitince silahını evin dışına atar. Sesler kesilince güvenlik güçleri eve girer. Evde olan kişi terörist olmadığını, ateş eden kişinin başkası olduğunu söyler. Seni buradan çıkartalım önerisine “Evden çıkarsam örgüt ailemi infaz eder, beni bırakın” der. Bu kişiye bile dokunulmaz. Evde bırakılan bu adam daha sonraki günlerde çatışma esnasında silahı ile beraber ele geçirilir.

Güvenlik güçlerinin moral düzeyini değerlendirmeye çalıştım kendimce. Zor şartlarda yaşıyor ve çalışıyor olmalarından dolayı abartılı bir şikâyetleri yoktu. Bir kısmı gayet neşeli idi, bir kısmı da çöküntü içinde idi. Ama bu iki grup sayıca fazla değildi. Geride kalan çoğunluk idare eder bir durumdaydı. Uzun süreden beri olan yorgunluk dışında genel anlamda herkes iyi durumdaydı.

Operasyonlar bittiğinde operasyondan dönen asker ve polisin yüz ifadelerini merak ettim. Zaten acilin önünden geçip odalarına çıkacaklardı. Beklemeye başladım. Dönenlerin hiç birinin yüzünde “Bak işte, biz hallettik, hepsini geberttik, zafer kazandık…” vb bir algıya sebep olacak bir yüz ifadesi yoktu. Görevini yapmış olmanın verdiği huzuru okudum geçen kişilerin yüzlerinde.

Cizre’de İki Hafta – Dr. Murat K. Topçu’nun Gözlemleri – 4

Dördüncü Bölüm

Yabancı savaşçıların varlığı efsane değildi.

Toplam 40 civarı yaralımız oldu. Birkaçını anlatayım. Bomba patlaması sonucu savrulup sırt üstü düşen ve getirilen bir polis vardı. Geldiğinde uyanıktı. Oturdu. Elinin içi daha önce yaralanmış ama kimseye dememiş, etrafta bulduğu bezlerle bağlamıştı. Oturunca “Beni bırakın, ben de bir şey yok, ben görev yerime gideyim” diye tutturdu. Düşme sonucu sağ tarafta kaburgaların olduğu bölgeye dokundurtmuyordu. Eline pansuman yaptık. Akciğer ve kaburgalar için röntgene gönderecektik. Bırakın beni, gideyim, ben de bir şey yok diye tutturdu. Sakın rapor falan da vermeyin diye ekledi. Odanın içi zaten ana baba günü gibi idi. Bir dünya adam vardı. Ortam gergindi. Havanın yumuşaması lazımdı. Yaralıya; Abi sen Trabzonlu musun diye sordum. Herkes bir anda sustu. Bana dikkat kesildi. Amacıma ulaşmıştım. “Abi senin gibi rahatsızlar ancak Trabzon’dan çıkar, Allah aşkına bir sus bir dur da işimizi yapalım” dedim. Gergin hava dağıldı, yüzlerde tebessüm oldu. “Ben Antepliyim hocam. Haritayı katlayınca Trabzon’a denk geliyor yeri, ondandır” deyince hepimiz güldük. Neyse ki röntgen sonucu akciğerde hasar ve kırığı yoktu. İstemese de ilaç verip 5 gün istirahate zorla ikna edip gönderdik.

Bir başka gün “3 yaralı geliyor” mesajı üzerine 3 oda hazırlayıp beklemeye başladık. Peş peşe 3 yaralı geldi. İlk ikisi kol ve bacaktan hafif yaralıydı ve gençtiler. Daha yaşlı olan 3. yaralı sırtından yaralıydı. Daha acil kapısından girmeden “Ben de bir şey yok, diğerlerine bakın, diğerlerine bakın, beni bırakın” diye bağırıyordu. Kurşun kürek kemiği bölgesindeydi. Kanamayı durdurup akciğerde bir hasar var mı diye röntgene gönderecektik. Diğer 2 arkadaşını görüp iyi olduklarını anlayıncaya kadar röntgene gitmeye razı olmadı.

Sonraki Sayfa »

Cizre’de İki Hafta – Dr. Murat K. Topçu’nun Gözlemleri – 3

Üçüncü Bölüm

 

Cizre Hasatanesi’nde yaşananlar

Çalışma şeklimiz belli olmuştu. Acilde gün aşırı 24 saat nöbet tutacaktık. Nöbetçi olmadığımız günde sokağa çıkma yasağı olduğundan hastane dışına çıkamadığımız için yine acilin etrafından ayrılmıyordum. Haberleşmemiz, kurulan “Whatsapp” grubu üzerinden oluyordu. “Yaralı geliyor” şeklinde mesaj atılınca herkes acil önünde hazır halde bekliyordu. Yaralı sayısı birden fazla ise o kadar sayıda oda hemen en kötü senaryo için hazır hale getiriliyordu. Yaralı geldiğinde hemen hızlıca müdahale ediliyordu. Bu organizasyon orada kaldığım süre içinde saat gibi işledi çok şükür. Yaralı asker ve polislere hızlı ve etkili tedavi yapıldı.

Orada kaldığımız 14 gün boyunca 3 şehidimiz oldu. İlk nöbetimde 6 yaralımız oldu. En ağır yaralımız karnından kurşun yiyen bir polisimizdi. (Asker polis ayırımını kıyafete bakıp yapamadığımdan ve gelenlerin çoğu polis olduğundan herkes için “Polis” diyeceğim ) Kurşun karına girmeden önce koluna çarpıp ön kol kemiğini parçalayıp hızı azalmıştı. Doğrudan karına gelse burayı paramparça ederdi. Bu haliyle bile ameliyata alındığında bağırsaklarının yarıdan fazlasının alınmasına sebep olmuştu. 6 yaralımız olsa da “Şehidimiz” olmamıştı. Buna şükrediyordum.

Sonraki Sayfa »

Cizre’de İki Hafta – Dr. Murat K. Topçu’nun Gözlemleri – 2

İkinci Bölüm

 

Cizre Hastanesi
Ankara’dan Mardin’e uçtuk. Havaalanında Mardin Sağlık Müdürlüğü’nün 2 aracı bizi bekliyordu. Bu araçlara binip hareket ettik. Midyat’ta öğlen yemeği için durduk. Canım yemek istemiyordu. En yakın camiye gidip namaz kılıp bu görevi hakkımızda hayırlı kılması için Rabbime dua ettim. Özellikle annemin ve eşimin çok üzülüp çok endişelendiğini biliyordum. Arkada bıraktıklarıma sabır ve metanet vermesini istedim. Zaten anneme söyleyip söylememe konusunda kararsızdım. Eşimin “Söyle, ana baba duası alarak git, iyi olur” demesi üzerine söylemiştim. Ve tabii en küçük oğlumun ispiyonlaması ile zorunlu olarak söylemiştim. Onlarla konuşurken “Şırnak” demiştim gideceğim yere. “Olaylar yok orası sakin demiştim” Cizre olunca bunu söylemedim. Yine Şırnak’tayım dedim. Zaten Cizre Şırnak’ta değil miydi?

Midyat’tan hareket edip Cizre’ye doğru yola çıktık tekrar. Şırnak il sınırından geçtikten sonra ilk arama noktasına geldik. Ekipte ki diğer arkadaşların çoğu endişelense de ben bu aramaların normal olduğunu biliyordum. Gerçekten son derece sakindim. Cizre’ye ulaşana kadar belki 7-8 yerde durdurulup “Kimsiniz, nereye gidiyorsunuz, kimliklere bakalım” sözlerine muhatap olmuştuk. Bazen 5 dakika bazen yarım saat bekletildik. İdil girişinde biz gelmeden önce yola döşenen bombanın patlaması sonucu polis aracı kaza yapmıştı. Silahlı çatışma ihtimalinin olması sebebiyle epeyce bekletildik orada. Sonra ön ve arkamıza iki zırhlı araç verdiler. Şoförlere; “Polis araçlarına saldırı ihtimali yüksek, hızla yola çıkıp öndeki aracı takip edin. Sakın fazla yaklaşmayın.” demeleri ekipte huzursuzluğu artırdı. Hızla yola çıkıp İdil Devlet Hastanesi’ne ulaştık. Orada çalışacak arkadaşları bırakıp, beklemeden tekrar Cizre’ye yollandık. Yine birkaç arama noktasından geçtikten sonra Cizre Devlet Hastanesi’ne ulaştık.

Sonraki Sayfa »

Cizre’de İki Hafta – Dr. Murat K. Topçu’nun Gözlemleri – 1

Birinci Bölüm

İlk Durak Ankara
Başhekim beni aradı ve “Tüm hastanelerin başhekimlerini aradığını, terör olayları sebebiyle sıkıntılı olan yerlere doktor gönderileceğini, gönüllü varsa onların gönderileceğini, gönüllü yoksa yeni mezun doktorlardan hizmet puanı en düşük olanların gönderileceğini” söyledi. Sonra da bana; “Ne dersin?” diye sordu.

Düşünmek ve ailemle istişare etmek için zaman istedim. Eşimle ve büyük 2 oğlumla konuştuk. O şartlarda yeni mezun birinin tecrübesizliği nedeniyle çalışmasındaki zorlukları düşünerek kendim gitmeye karar verdim. Benim gönüllü olarak gitmek istediğimi başhekimi arayarak bildirdim.

Allah biliyor, nereye gideceğim, nerede çalışacağım konusunda kimseye tek söz etmedim. Ama Diyarbakır’da çalışmak istemiyordum. Olacaksa Cizre veya Silopi olsun diye düşünüyordum. Rabbim Cizre’de çalışmayı nasip etti.

Sonraki Sayfa »

Yavuz Sultan Selim

Değerli dostlar,

Ecdadımız Osmanlılara hücum edenleri affetmiyorum. Kimisi “Osmanlılar Türklüğü yok etmiştir” diyor, kimisi Osmanlı padişahlarının katil olduklarını söylüyor, kimisi de “piç” olduklarını açıkça yazıyor. Bütün bu iftiraları, biz bu milletin evlatları olarak okuyoruz, görüyoruz, dinliyoruz. Ve bir şey söyleyemiyoruz.

Televizyonlarda sürekli dini programlar yapan bir Hocaefendiye, Türklerin İslama hiç mi hizmetleri yok, Türklerin gaza ile, İslamla ilgili hiç mi  menkıbeleri yok, neden bunları anlatmıyorusunuz Hocam? diye sormuştum. “Biz din adamıyız” demişti.

Milletimizin geçmişi ile bağını din adına kesenleri ve milletimizin geçmişinden bahsettiğimizde bunu ırkçılık olarak görenleri affetmiyorum.

İşte bakınız; Yavuz Sultan Selim bir evliya idi. Menkıbeyi kitaptan alıntı yaparak size aktarıyorum.

Bizler böye bir milletin ahfadıyız. Elhamdülillah.

***

Yavuz Sultan Selim’e bir rüya anlatılır. Bu rüyada; Hazreti Muhammed ve dört halifesi, Hazreti Ali vasıtasıyla kendisine selam gönderir. Rüyada ; “Kalkıp gelsin, Haremeyn hizmeti ona buyurulmuştur” işareti verilir.

Bu müjde haberini dinleyen Yavuz’un gözlerinden yaş gelir. Bunun üzerine dindar ve kahraman padişah: Biz demez miyiz ki bir canibe memur olmadan hareket etmemişüz. Ecdadımız vilayetten behremend olup kerametleri vardı, ifadesiyle, eski Türk hakan ve sultanları gibi ve şüphesiz daha büyük bir kudret ve derin imanla, Osmanlı padişahlarının da ilahî irade ile teyid olunduklarına ve evliya kudretine sahip bulunduklarına inanıyordu. Nitekim Molla Şemsedin de; İslam sultanı olan Osmanlı hanedanı Hakk’ın nazarındadır. Selim Han dahi daire-i evliyadan taşra değildir, diyordu. Başka birisi de Yavuz Selim hakkında;Ruhaniyetten behremend (nasibi olan, bilen, anlayan- MT) oluklarına müteallik kelamın tevafuku ile padişahın kerameti dasdik edilmiştir, mütalaasında bulunuyordu”

Prof. Oman Turan

Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi

Sayfa

299-300