Dördüncü Bölüm
Yabancı savaşçıların varlığı efsane değildi.
Toplam 40 civarı yaralımız oldu. Birkaçını anlatayım. Bomba patlaması sonucu savrulup sırt üstü düşen ve getirilen bir polis vardı. Geldiğinde uyanıktı. Oturdu. Elinin içi daha önce yaralanmış ama kimseye dememiş, etrafta bulduğu bezlerle bağlamıştı. Oturunca “Beni bırakın, ben de bir şey yok, ben görev yerime gideyim” diye tutturdu. Düşme sonucu sağ tarafta kaburgaların olduğu bölgeye dokundurtmuyordu. Eline pansuman yaptık. Akciğer ve kaburgalar için röntgene gönderecektik. Bırakın beni, gideyim, ben de bir şey yok diye tutturdu. Sakın rapor falan da vermeyin diye ekledi. Odanın içi zaten ana baba günü gibi idi. Bir dünya adam vardı. Ortam gergindi. Havanın yumuşaması lazımdı. Yaralıya; Abi sen Trabzonlu musun diye sordum. Herkes bir anda sustu. Bana dikkat kesildi. Amacıma ulaşmıştım. “Abi senin gibi rahatsızlar ancak Trabzon’dan çıkar, Allah aşkına bir sus bir dur da işimizi yapalım” dedim. Gergin hava dağıldı, yüzlerde tebessüm oldu. “Ben Antepliyim hocam. Haritayı katlayınca Trabzon’a denk geliyor yeri, ondandır” deyince hepimiz güldük. Neyse ki röntgen sonucu akciğerde hasar ve kırığı yoktu. İstemese de ilaç verip 5 gün istirahate zorla ikna edip gönderdik.
Bir başka gün “3 yaralı geliyor” mesajı üzerine 3 oda hazırlayıp beklemeye başladık. Peş peşe 3 yaralı geldi. İlk ikisi kol ve bacaktan hafif yaralıydı ve gençtiler. Daha yaşlı olan 3. yaralı sırtından yaralıydı. Daha acil kapısından girmeden “Ben de bir şey yok, diğerlerine bakın, diğerlerine bakın, beni bırakın” diye bağırıyordu. Kurşun kürek kemiği bölgesindeydi. Kanamayı durdurup akciğerde bir hasar var mı diye röntgene gönderecektik. Diğer 2 arkadaşını görüp iyi olduklarını anlayıncaya kadar röntgene gitmeye razı olmadı.
Ayağı burkulup yürüyemeyen bir asker geldi. Kırık çıkık yoktu ama atele (yarım alçı) alıp beş gün istirahat verdik. 4. gün baktım tam teçhizat göreve gidiyor. Beni görünce “Hocam iyiyim, zaten kaç gündür dinleniyorum. Takımım göreve gidiyor, onları nasıl yalnız bırakayım. Artık duramıyorum” diye mahcup gözlerle bana bakıp kafayı öne eğdi. Ağlamamak için kendimi zor tutup; “Hadi Aslanım, Allah kolaylık versin” deyip sırtını sıvazlayıp gönderdim.
En az şehidlerimiz kadar beni üzen bir başka kaybımız daha oldu. “Hamile kadın arrest (solunum ve dolaşımı durmuş) halde geliyor” mesajı geldi. Hemen odayı hazırladık, anestezi ekibini çağırdık. Yaklaşık 8 aylık hamile 21 yaşında hamile kadın getirildi. Daha önce de bayılıyormuş. Getirilmeden önce banyoya girmiş, bir saat sonra yokluğunu hissedip bakmışlar, baygınmış. Bir saate yakın canhıraş bir uğraşla 2 anestezi uzmanı doktor arkadaşla beraber bir saate yakın uğraştık ama zaten ölü gelen bu kadını kurtaramadık. Bari çocuğu kurtaralım dedik. Hemen ameliyathaneye alıp sezaryen ile çocuğu çıkaralım dedim. Ancak çocuğun da anne karnında öldüğünü USG ile anlayınca üzüntümüz iki kat arttı.
Orada olduğum sürede 200 civarı terörist öldürüldü. 120 civarı kişiye otopsi yapıldı. Bunların 30 tanesinin Otopsisini bizzat ben yaptım. Bu 30 otopside genel olarak şunları gördüm. Bir tanesi 18-20 yaşlarında, bir tanesi 35-40 yaşlarında diğerleri 20-30 yaş aralığında idi. 5 veya 6 tanesi kadındı. Tamamen yanmış halde ve cinsiyeti tahmin edilemeyecek şekilde 5-6 ceset vardı. Bir kişi “Sünnetsiz” idi. Yan tarafta yapılan otopsilerde iki kişi daha sünnetsiz çıktı. Yaklaşık 80 otopsiye giren birine sormuştum “sünnetsiz var mı aralarında” diye. “6 veya 7 tanesi sünnetsizdi” demişti. Ben de kendi gözlerimle Türk veya Kürt’e benzemeyen sünnetsiz cesetleri görmüş oldum.
“Bu yanmış bedenler nasıl oldu, tank atışı sonucu mu?” diye savcıya sordum. Tank atışı yapılmadığını, zaten tank mermisi isabet etse yakıp geçeceğinden ortada ceset falan kalmayacağını söyledi. Bu yanmış cesetlerin teröristler tarafından kendilerince yakıldığını, bunların muhtemelen kendi “Lider” kadrolarına ve “yabancı ülke vatandaşlarına” ait olduğunu söyledi. Bu kişilerin tanınmaması için böyle yaptıklarını belirtti. Yani yabancı savaşçılar söylemi şehir efsanesi değildi.
0 Yorumlar.