Aylık Arşiv: Şubat 2016 - Page 3

Dün Yine Şehitlerimiz Vardı

Tabii ki milletimiz şehitlerine ağlıyor.

Bir kesim var ki, “Elbette şehitler gelecek” diyor. Şehitlerin niçin geldiğini, aslında ne olduğunu bilmiyorlar tabii! Asıl düşmanın kim olduğunu, ne yapılmak istendiğini bilmiyorlar. İsrail, mutlaka Kürt devleti kurulmalıdır, diyor. Bizim politikamız ise İsrail ile beraber. Şimdi İsrail en büyük dostumuz oldu. Şehitler acaba niçin geliyor?
Türkiye devleti son derece tehlikeli bir viraja girmiştir.
ABD’li yetkililerin PYD ile el sıkışması, özellikle Merkel’in ülkemizi ziyaret etmesi son derece manidardır.
Hatırlatmak istiyorum:
Birinci Dünya Savaşı’na girerken İngilizler ve Almanlar, Osmanlıların kendi yanlarında olması için çok mücadele etmişlerdi. Sadrazam Sait Halim Paşa, Almanların yanında olmamızı istemiyordu. O, İngiliz yanlısı idi. Bazı akıllı paşalar ise Almanlarla birlikte savaşa girmenin çok yanlış olacağını söylüyorlardı. Paris Büyükelçimiz Halil Rıfat Paşa; “Elinizi ayağınızı öpeyim, Almanlarla birlikte savaşa girmeyin. Bunlar Maren Savaşı’nda yenildiler” diye o günkü idarecileri uyarıyordu. Tabii ki fayda etmedi.
Almanya’nın İstanbul Büyükelçisi Walkenhaim çok çaba gösterdi Osmanlı ile ittifak yapmak için. Enver Paşa ve ekibini ikna etti. Hem de para vaadi ile ikna etti. Sonra bir bakıldı ki Alman gemileri Sivastopol’u bombalıyor. O günkü iktidar yetkilileri bir oldubitti ile karşı karşıya kaldıklarını anlamamışlardı bile.
Şimdi yine durum aynı! Bana göre Almanlar yine Türkiye ittifakını sağlamak için bastırıyorlar. “Göçmenler” konusu, işin perdeleme tarafıdır. Merkel Üçüncü Dünya Savaşı’nda “Türkiye İttifakı” için gelip gidiyor.
Bugünkü devlet yetkilileri de, İttihat Terakki yetkilileri gibi, işin stratejik yönünü bilemiyorlar. Bu sebeple devlet iki arada bir derede kalmış bulunuyor.
Bakınız; Rusya, uzun vadeli bir amaç için önce Kırım’ı işgal etti. Prof. Halil İnalcık bunu açıkladı. “Rusya, Türkiye hedefini ele geçirmek için Kırım’ı işgal etti” dedi. Bu görüşü çok doğru buluyorum.
Milletler uzun vadeli, orta vadeli, kısa vadeli stratejik hedefler koyuyorlar. Kurmay adamları büyük mesai sarf ediyor. Adamlar düşünüyorlar, üretiyorlar ve yapıyorlar.
Güneydoğu’da güvenlik güçlerimizle çarpışanlar arasında neden her milletten savaşçı bulunmaktadır?
Bu konuda nasıl bir politika izlenmesi gerektiğini 2010 yılında yayımladığım “Batı ve İçindekiler Çatışacak-Domuzları Köpeklere-Köpekleri Domuzlara” adlı kitabımda izah etmiştim.
Bakınız o gün bu konuyu değerlendirirken neler yazmışım:

“Bu saatten sonra düşmanın bu iç savaşı nasıl yürüttüğü ve Türkiye devletini kuşatarak sömürge haline nasıl getireceği ile ilgili teknik detayları tartışmanın faydası yoktur. ABD’nin metotlarını yorumla-manın anlamı yok artık. Dünya hegemonyasını nasıl sağlayacak? Stratejisi ne olacak? Politikası yumuşak mı olacak, sert mi olacak? Birleşmiş Milletlerle mi, NATO ile mi, İngiltere veya İsrail’le mi, yoksa tek başına mı hareket edecek? Vietnam’da, Japonya’da, Irak’ta olduğu gibi, yine atom bombası atarak mı, soykırım cürümlerini işleyerek mi bütün milletlere baş eğdirecek? Bu tartışmaların artık mevcudu tespit etmekten başka bir işe yaramayacağını anlamak gerekir.
Düşman, bütün köşe başlarını da tutarak, milletimizde akıl tutulması meydana getirmiştir. Akıl tutulmasına uğrayarak farkında olmadan düşman saflarına geçenler, kuşatmayı yarmada işimizi zorlaştır-maktadır. Çünkü askeri bilimler bakımından da, toplum bilimleri bakımından da bunun adı “asimetrik” savaştır. Kaidesi, kuralı yoktur. Artık, Anadolu’daki tabiriyle “at izi it izine karışmıştır”. Evet, bunun adı tam da İÇ SAVAŞTIR.”
Aradan yaklaşık altı yıl geçmiş. Ve ülkemiz adım adım iç savaşa sürüklenmiştir. Nizamî ordumuz “şehir gerillası” ile şehir savaşına saplanmıştır. Ve kaçınılmaz son elbette bizi bulmaktadır. Şehitlerimiz arka arkaya gelmektedir.
Bu savaş şeklini hatalı bulduğumu söylemeliyim. Kurmay aklımızı yitirmiş bulunuyoruz. 443 generali “hain” ilan ettik, 1500 albayımızı emekli ettik. Balkan savaşları arifesinde İttihat Terakki Partisi de aynı hatayı yapmıştı. 175 bin askeri terhis etmiş, dört taburu Trakya’dan alıp Yemen’e göndermişti. Aynı hatalar şimdi yapılmaya devam ediyor. Enver Paşa 32 yaşında yarbay rütbesinde iken Osmanlı ordularının başına getirildi. Ve arkadan Balkan faciası geldi.
Şimdi benzer bir durumla karşı karşıyayız.
“Şehitler elbette gelecek” diyenlerin ne demek istediklerini anlamak mümkün değildir. Yöneticilerimizin durup durum 10’ar maddelik “çözüm süreci” planları açıklamalarını anlamak mümkün değildir. Kullanılan ifadeleri kabul etmek mümkün değildir.
Bu konuda en büyük görev milletimize düşmektedir. Rahmetli Durmuş Hocaoğlu şöyle söylemişti.
“Devlet dara düştüğünde, herkesin çil yavrusu gibi dağıldığı bir ortamda, yalnız devletine kan bedeli ödemek için, yine devlet asıl kurucularının çocuklarını göreve çağırır.”
Bendeniz de şimdi devletin asıl kurucularını göreve çağırıyorum.
Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.

Uyarmak vatan borcumdur.

Osmanlılar Oğuz Han Soyundandır 4

Prof. Osman Turan’ın Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi eserinden devam. s. 255

 

“Osmanlılar, Anadolu’da yaşayan Türkmenlerle akrabalıklarını unutmuyorlar, müşterek Oğuz Han ataya sahip bulunduklarını, Karakoyunluların Deniz Han, Akkoyunluların da Bayındır Han neslinden geldiğini biliyorlardı. -Aşık Paşazade, s. 82”

“Türk töresi hakim olduğu için hanlar soyuna mensup olmak hükündarlık ve beylik şartı idi. Bu sebeple de büyük bir istila hareketinde bulunan ve imparatorluk kuran Timur, asla han veya sultan unvanını taşıyamamış, sadece emir unvanıyla iktifa etmiştir”

“Sultan II. Murad Büyük Gazi ve muzaffer bir padişah olduğu gibi millî şuur ve kültürün de hamisi idi. Devrinde Türçe telif ve tercüme faaliyeti ile birlikte Oğuz destanı ve ananeleri canlanmştı. Yazıcıoğlu’nun Türkçe Selçuknamesi Milli tarih şuurunun uyanışını gösterir. Gerçekten, bütün eski tarihlere göre, Osmanlılar kendi tarihlerini, Selçuklu, Büyük Selçuklu ve Karahanlı zinciri ile Oğuz hana bağlamak suretiyle, Türk devletleri arasında ilk defa olarak millî tarih şuuruna erişme şerefini kazanmışlardı.”

“Bunun gibi Türkçenin devlet dili haline gelmesi de yine Osmanlıların eseridir. Gekçekten bütün imparatorluk idnaresinin muameleleri, yabancı devletlerle muhaberat ve dünyanın en zengin Türçe arşifi Osmanlara ait olduğu gibi Orhan Gazi vakfiyelerini ilk defa Türçe yazmakla vakıf dilinin Arapça olması kaidesi de kısmen değiştirilmiştir.”

 

Osmanlılar Oğuz Han Soyundandır 3

Profesör Osman Turan’ın Türk Cihan akimiyeti Mefkûresi Tarihi eserinden devam edelim. sayfa 254

 

İlk Osmanlı tarihçileri padişahların bu yüksek neseplerini belirtmekte hassasiyet gösteriyorlardı.

“Türk mabeyninde sıhhate yetişmiştir ki ki Hazreti Peygamber zaman-ı şeriflerine karîb Bayat Boyu’ndan Korkut Ata koptı. Oğuz Ata’dan sonra ancalayın akıl ve kiyaset, fehim ve feraset sahibi ata gelmemişti. Şöyle ki; umur-i atiyeden çok nesneyi Hak Subhanehu anın kalbine ilham ederdi. Demişti ki; ahir zamanda hanlık girü Kayı’ya değe. Ellerinden kimse almaya. Muhakkaktır tir ki dedugi Âl-i Osman’dur” düşüncesi devrin Anadolu’sunda yaygın idi. Nitekim Dede Korkut kitabının başında bu Türk velisi hakimiyetin Kayı boyuna ve Osmanlılara intikal edeceğini müjdeleğini yukarıda belirmiştik.”

“Gerçekten bu parçayı nakleden Türkçe Selçuk-name; “Padişahımız Sultan Murad bin Mehmed Han… Oğuz’un kalan hanları uruğundan, belki Cingiz hanları uruğunun dahi mecmuundan ulu asil ve ulu sükük’dir. Şer’ ile ve örf ile  dahi Türk hanları ve Tatar hanları dahi kapısına gelip selam vermeğe ve hizmet etmeğe layıktır, ifadeleri, cihan hakimiyeti hakkının kendilerine aidiyetini gösterir. İlk Osanlır da hakimiyetin göçebelere ait bulunduğunu biliyorlardı. Osman Azi’nin merhum Kara Osman dahi daim bu öğütü oğlanlarına verirmiş, olmasun , ki oturak olasız, ki beylik Türkmenlik ve yörüklük edenlerde kalur dermiş, düşüncesi kayda şayandır ve kendi aıllarını muhafaza endişesini gösterir.”

Bu notlarda Osmanlıların soylarının Kayı Boyu’na dayandığını açıkça görüyorsunuz.

 

Osmanlılar Oğuz Han Soyundandır 2

Profesör Osman Turan’ın Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi eserinden devam edelim.

“Osmanlı sultanları efsanevî cihan fatihi Oğuz Han neslinden gelmekle ve destana göre yaygın olarak Oğuz boyları arasında en yüksek mevki olan Kayı Kabilesi’ne mensup bulunmakla iftihar ediyor ve hakanlık veya sultanlık hakkının kendilerine aidiyetine de inanoyorlardı. – Ahmedî İskender namesi-Nihad Sami Banarlı, İstanbul, 1939 sayfa 65)”

“İlk Osmanlı tarihçileri padişahların bu yüksek neseplerini belirtmekte müttefiktir. Sır-derya havalisindeki ilk yabgu’ların da bu boya, daha sonraları da Yazır’lara mensup olduğu rivayet edilmiştir. Selçuklular, A. İnan s. 30-43)”

 

 

Osmanlılar Oğuz Han Soyundandır 1

 

Değerli dostlar,

Bir takım kendini bilmezler Osmanlılara hücum ediyorlar. Şu iyi bilinmelidir ki, “Osmanlılar Oğuz Han soyundandır. Türk ve Müslümandır”.

 

“Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah, bir sohbet esnasında “Sultan Murat kardeşimdir” demiş. Elçi Şükrullah nasıl olduğunu sorunca Cihanşah Moğolca (Uygurca)  yazılı bir kitap getirmiş, orada “Oğuzların tarihini okutmuş” ve işte “biraderim Sultan Murad’ın nesebi Oğuz Han’ın oğlu Gök-Alp’e ve Kara Yusuf’un nesebi de Deniz Alp’e çıkar” beyanında bulunmuştur.”

Profesör Osman Turan

Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi

Sayfa 254

Biz Anadolu’da Bir Devlet Kurduk

 

 

Anadolu’da nöbetin Selçuklulardan Osmanlılara nasıl intikal ettiğini merak edenler aşağıdaki alıntıyı mutlaka okumalıdır. Osman Gazi, Selçuklu Sultanı için “Eğer o ben Selçukum derse ben de Gök-Alp’im (yani Oğuz Hanın) oğluyum der.

“Müslümanlar Osmanlı hanedanı sayesinde
ayakta duruyorlar.
Bu sebeple hanedan yıkılırsa
din ve devlet de mahvolur.”
Busbecq

“Küçük Osmanlı Beyliği’nin süratle büyük bir kuvvet haline gelmesinde millî ve tarihî şuurun da büyük bir rolü oldu. Selçukluların bir Uç Beyi olan Ertuğrul Bey ve Osman Gazi, ananeye göre, Selçuklu sultanları ile kabilevî akrabalığı biliyorlardı. Osman Gazi, Konya sultanından beylik menşuru ve sancak almıştı. İkindi vakti Sultanın nöbeti çalınıyor ve o da askeriyle birlikte saygı ile ayağa kalkıyordu. Bu sebeple; “Şimdiye değin kim Âl-i Osman Gazi seferde nöbet vurulsa ayağın dururlar”.
Fakat Selçuklu hanedanının artık bir nüfuzu kalmayınca Oğuz Han neslinden gelmekle iftihar eden Osman Gazi tabiiyeti lüzumsuz görür. Bilecik fethedilince Dursun Fakih, Cuma namazı kılmak için Sultandan izin almanın gerekli olduğunu “Kayın atası” Şeyh Edebali vasıtasıyla Osman Gazi’ye bildirir. Osman Gazi, “Bu şehri kendi kılıcımla aldım. Bunda sultanın ne dahli vardır ki ondan izin alayım, der. “Ona sultanlık veren Allah bana dahi hanlık verdi. Eğer minneti şu sancak ise ben kendi sancağımı götürüp uğraştım. Eğer o, ben Âl-i Selçukum derse ben de Gök-Alp (Oğuz Han)’ın oğluyum” diyerek hakimiyet hakkının kendisine intikal ettiğini söyler. Böylece Karacahisar’da Cuma ve Eskişehir’de bayram hutbesini kendi namına okutur.”

Profesör Osman Turan
Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi
Sayfa 253

Biz Oğuz Han soyundanız. Müslümanız. Anadolu’da bu harsla ebed-müddet bir devlet kurduk. Onu kanımızın son damlasına kadar savunacağız. Bunu bütün dünya böyle bilmelidir. İçimizdeki hainler de böyle bilmelidir.

Uyarmak vatan borcumdur.

Bu Ülkeyi Savunmak Artık Zorlaştı

Değerli dostlar,

Napolyun’un, Demirbaş Carles’ın, Campenealla’nın ve General Carnavey’in Türkler hakkındaki görüşlerini ayrı ayrı paylaştım sizlerle.

 

“Biz, Bizans sokaklarında kardinal külahı görmektense Osmanlı Sarığı görmeyi tercih ederiz”

sözünü hiç kimse tarihin hafızasında silemez.

Asillerin asili milletimiz şimdilerde “zillete” düşürülmüştür. Bizi karanlık günler beklemektedir. Bu durum yöneticilerimiz tarafından henüz anlaşılamamıştır.

 

“Eski Türkiye öldü, yaşasın yeni Türkiye” diyen yöneticilerin bunları anlaması mümkün de değildir! Tarih bilgisinden uzak, millet gerçeğinden uzak, bir türlü “devlet adamı” olamayan, ne yaptığını bilmeyen, ne yapacağını şaşıran yöneticilerimizin Türk Milletinin bu asil karekterini anlayamaması, okuyamaması, bu topraklarda başka milletlere hayat hakkı tanıması, kendi milletine bu denli uzak durması, ona rehber olamaması ne büyük talihsizlik!

Aramızda “vicdanî red”çilerin bulunması, “her Türk sivil doğar” diyerek Türk milletinin “asker” özelliğini yok ederek vatanını savunma refleksini kıran ahmakların, hainlerin bulunduğu bir ortamda bulunmak bizler için ne büyük bir şanssızlık!

Anadolu, savunulması zor bir yerdir. Şimdilerde, “çözüm süreci” mavalları ile kandırılan, milletimizin tapusunun delinmesine sebep olan, “Türk diye bir ırk yoktur” diyen, düşmanlarını tanımayan ve bir türlü gerçek devlet adamı olamayan, bu kaht-ı rical güruhu ile bu yarımadayı savunmak ne kadar zorlaştı!…

Hiçbir şeyden çekinmeden, çıkıp; “devlet ile yüzleştik” demek fütursuzluğunu gösteren, “dahilî bedhahların iktidarda bulunduğu bir ortamda Anadolu’yu savunmak ne kadar zorlaştı!…

Şahsiyetini kaybemiş, belli bir kültür seviyesi olmayan, propaganda broşürlerine bakarak oy veren, düşmanını bir türlü öğrenemeyen insan yığınları ile, ilim yuvası olmaktan uzaklaşmış üniversitesi ile, endazesini kaçırmış basın ve yayını ile bu ülkeyi savunmak ne kadar zorlaştı!

Ne güzel Müslüman olmuştu milletimiz. Uyuyan yılanı uyandırdılar. Şimdi milletimizi meydana getiren diğer milletlere mensup Müslüman olmuş kişiler artık Kripto Ermeni, Kripto Rum vs. haline geldiler. Yeni Kripto Ermeniler, Kripto Rumlar ortaya çıktı. “Meğer biz Ermeni imişiz, meğer biz Rum imişiz” diyen ekalliyetler Müslümanlığı bıraktı, akın akın kiliselere koşuyorlar. Vaftiz oluyorlar. Yabancı ülkelerden de kuvvet alarak yeniden kendi milletleri ile birleşiyorlar, ittifaklar kuruyorlar. Milletimizden ayrılıp, karşımıza geçiyorlar.

Bin yıldan beri kardeşçe aynı topraklarda yaşadığımız Kürtler, artık; “Biz büyük Kürt Milletiyiz” diyorlar. Düşmanlarımız onları da kendi ittifakına almış bulunuyor. Biz ne kadar “kardeşiz” desek de artık anlamıyorlar. Bir şey farketmiyor.

Bin yıldır Katolik alemi ile Ortodoks aleminin barışmasına yüksek Osmanlı dehası engel olmuştu. Bu büyük bir devlet politikası idi. Yöneticilerimiz “akılsızca” bu iki büyük alemin birleşmesine vesile oldular.

Şimdilerde; milletimizle kenetlenmiş bütün anasırın tekrar eski günlerine dönmesini teşvik eden, düşmanlarımızın birleşmesine şuursuzca sebep olan, bir tarih felsefesi, bir devlet felsefesi, bir millet felsefesi olmayan bu kaht-ı rical güruhu ile Anadolu’yu savunmak ne kadar zorlaştı!

Anadolu’da yeni Haçlı saldırılarını göğüslemek ne kadar zorlaştı. Aramızdan II. Kılıçarslanların çıkmayışı bizim için ne büyük şanssızlık!

Allah bu büyük milletin yar ve yardımcısı olsun.

Bu toprakları savunmak gerçekten artık zorlaşmıştır. Aziz milletim, bunu böyle biliniz.

Uyarmak vatan borcumdur.

Uyanınız.

 

 

 

Bakınız General Carnavey Türkler İçin Ne Diyor

 

“Burada hiç yoktan ordular yaratmak mümkün. Bu orduları ölüme doğru sürmek mümkün. Ben bu imkanlardan bol bol istifade ediyorum.

Fakat yarattığım orduları sendeleten bir engel var: Türklerin yaĢayan hatıraları!…

 

Üç-dört yıl önce her kudretli milleti yenen Türkler şimdi de silinmez hatıralarıyla her teşebbüsü sendeletiyorlar. Ölümden korkmayanlar bu hatıralardan korkuyorlar. Hemen her yürekte bu korkuyu seziyorum.

Demek ki; yalnız Türkleri değil, onların tarihini de yenmek gerek.

Bu vaziyette ben, Türklerin, düzinelerle milleti yönetebilmelerindeki başarılı sırrı anlıyorum. Onlar, milletleri bir kere yeniyorlar. Fakat, kazandıkları zaferi ruhlarda ve nesillerde yaşatmayı biliyorlar.

Bir değil, birkaç ihtilal bile Türkün iliklere işleyen gizli hakimiyetini yıkmaya yetmeyecek. Türklerde yalnız sonsuz bir cesaret değil, iradeleri sersemleştiren bir sihirbaz zekası varmış. Zaten yarı Avrupa’yı yüzyıllarca boyundurukları altına almaları başka türlü mümkün olamazdı”.

Bakınız Campenella Türkler İçin Ne Diyor

“İçinde yaşadığım şafaksız gecenin bir sabaha ermesini istiyorum. Böyle bir sabahın sonu gene gecedir. Çünkü zindanın dışında istibdat var ve istibdat hür fikirlere ancak gece vaat eder.

Ben bir „Güneş Ülke‟ nin hasretini çekiyorum. Bu ülkede gece olmasın ve insanlar karanlık mefhumunu orada tanımasın!… Güneş ülkeyi yeryüzünde bulmak mümkün mü?

Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Türklerin varlığı, hiç olmazsa yarın, böyle bir ülkenin varolacağını bana zannettiriyor. Madem ki düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur Türkler var, üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir „Güneş Ülke-Civitas solis‟ neden vücut bulmasın?…”

Bakınız Demirbaş Charles Ne Türkler İçin Ne Diyor

17. Yüzyılda Ruslarla savaşırken İstanbul’a sığınan İsveç Kralı Demirbaş Charles’ın eşine yazdığı mektuptan.

 

 

“Poltava‟da esir oluyordum. Bu, benim için bir ölümdü, kurtuldum.

Buğ nehri önünde tehlike daha kuvvetli olarak belirdi. Önümde su, ardımda düşman, tepemde cehennemler püsküren güneş!… Su beni boğmak, düşman beni parçalamak, güneş beni eritmek istiyordu. Gene kurtuldum.

Fakat bugün esirim. Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar yaptılar, beni esir ettiler. Ayağımda zincir yok, zindanda da değilim. Hürüm, istediğimi yapıyorum. Lakin gene esirim. şefkatin, uluvvucenabın, asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar şefkatli, bu kadar alicenap, bu kadar asil ve bu kadar nazik bir milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak, bilsen ne kadar tatlı!…