Aylık Arşiv: Şubat 2016 - Page 4

Bakınız Napolyon Türkler İçin Ne Diyor

Bakınız Napolyon ne diyor:
“İnsanları yükselten iki büyük meziyet vardır. Bu iki meziyetin yanı başında her iki cinsi, kadınla erkeği şereflendiren tek bir fazilet vardır:

Vatana, icabında her şeyini tereddütsüz feda edecek kadar bağlı olmak.

Bu meziyetler ve bu fazilet en büyük kahramanlığı, hayatın elemine, kederine karşı fütursuz kalmayı ve ağır hadiselerin acılıklarına göğüs germeyi doğurur. İşte Türkler bu çeşit kahramanlardır ve ondan dolayı Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler”.

Doruk, Sayfa 77

Köyümle İlgili Hatırladıklarım

Hiç olmazsa unutmamak isterdim.
Eski geceler, sevdiklerimle dolu odalar…
Yalnız bırakmayın beni hatıralar.
Az yanımda kal çocukluğum,
Temiz yürekli uysal çocukluğum…
Ah, ümit dolu gençliğim,
İlk şiirim, ilk arkadaşım, ilk sevgim…
-Doğduğum ev.
Rahatlayacak içim duysam
Bir tek kapının sesini.
Böyle uzaklaşmayın benden, yaşadığım günler.
Güneş, getir bir bayram sabahını.
Açılın açılın tekrar
Çocuk dizlerimdeki yaralar,
Hepiniz benimsiniz:
Mektebim, sınıflarım, oturduğum sıralar…
Yalnız, hatırlamak hatırlamak istiyorum
Nerde kaldı sevgilim, seni ilk öptüğüm gün,
Rengine doymadığım o sema,
Ahengine kanmadığım ırmak.
Bırakıp her şeyi nereye gidiyorum?
Neler geçmişti aklımdan,
Nedendi ağladığım, nedendi güldüğüm?
Ah nasıldı yaşamak?
                                 Ziya Osman Saba
**********
Ah nasıldı yaşamak?
Köyümüz güzeldi! Köyümüzde hayat ne güzeldi!
Devederesi, Aşağıdere, Sankot, Aşağıdüzler, Yukarıdüzler, Yayla, Meşe…. Hepsi bizimdi…. Hepsi güzeldi. Köyümüzde hayat güzeldi!
Yırnak’ta sürülerin toplanması güzeldi. Çobanlarımız dağları taşları iyi bilirdi. Çoban köpeklerimiz bizimdi. Onlar hepimizin kapılarımızın önünde olurlardı.
Yükseklerde uluyan kurtlar bizimdi. Onları da bizden biliyorduk.
Dağa çöken duman bizimdi. Esen rüzgâr bizimdi. Çatlak, kefli dudaklar bizimdi.
O tosun gibi suratlar, kıpkırmızı buğday yanaklar bizimdi.
Değirmen bizimdi. Su savacakları bizimdi. Çayırlar bizimdi. Köprü bizimdi. Derede yüzmeyi öğrendiğimiz Gudi bizimdi.
Gummaguduz oynardık. Bizimdi. Lezli aşıklar bizimdi. Oyunlar bizimdi. Saklambaç bizimdi. Düştüğümüzde dizlerimizde açılan yaralar bizimdi.
Pağnik Köyü İlkokulu bizimdi. Köy odamız bizimdi. Kur’an öğrendiğimiz, günde beş vakit huşu içinde secdeye durduğumuz cami bizimdi. Bize sopayla döverek Kur’an öğreten Hoca bizimdi.
Pahar bizimdi. Ponsarak bizimdi.
Elleri öpülesi büyüklerimiz vardı. Eşref dedemiz, Dursun dedemiz, Murat dedemiz, Üzeyir dedemiz, Şükrü dedemiz, Sofu Ahmet dedemiz, Şaban dedemiz… Hacıgillerin büyükleri… İsimlerini bilemediğimiz daha nice canlarımız, büyüklerimiz vardı. Allah’tan hepsine rahmet diliyoruz.
Tayfur Amca, Tayyar amca, İbrahim Topçu gibi saygın büyüklerimiz vardı. Büyüklerimizin hepsi istisnasız muhterem insanlardı. O kıymetli insanların hepsi bizimdi.
Doğup büyüdüğümüz sürece hep bizimle birlikte olan, bizimle birlikte büyüyen Refik bizimdi. Bilal bizimdi.
Şoför Hüseyin bizimdi. Oğlu, muavini Enver bizimdi. Köyümüzün her türlü işine koşan o Vabis marka otobüs bizimdi.
O öküz arabaları, mazı sesleri bizimdi.
Camışlar, çoroşlar bizimdi.
Saplar, samanlar, harmanlar bizimdi. Hergler, kotanlar, sabanlar bizimdi.
Aşklar bizimdi. Çocukluk sevdalarımız vardı. Sevdalar bizimdi.
Kadınlarımızın kocalarını beklediği gurbetler bizimdi.
Seller bizimdi.
Mezarlık üstü bizimdi. Orada yatan ruhları şad olası, rahmet olası ölüler bizimdi.
Düzlerdeki alacakargalar, keklikler, tavşanlar bizimdi. Tilkiler bizimdi.
O sarp kayalardaki çaşurlar bizimdi.
O ahengine doyamadığımız sema, o berrak gökyüzü bizimdi. O, ellerimizle tutacakmışız gibi bize yakın olan yıldızlarlar bizimdi.
O hayat bizimdi.
Orada bir köy var uzakta, o köy bizimdi.
O köyün baharlarında, bahar dalları altında sonsuz bir huşu içinde yaşadığımız bahçeler bizimdi.
Hayat ne güzeldi köyümüzde.
Yaşamak ne güzeldi!
Şair ne demişti: “Açılın açılın tekrar çocuk dizlerimdeki yaralar. Hepiniz benimsiniz. “
Unutmak istesek de unutabilir miyiz?
O köy bizim köyümüzdü…
22.09.2015 05:26

Nereye Kadar?

 

 

Bazı samimi dostlarımız; “Pirincin taşlarını ayıklıyoruz” şeklinde yorumladıkları Bülent Arınç ve diğer AKP kodamanlarının AKP’ye ters düşen “aykırı” davranışları ne anlama gelmektedir?
Her türlü kuvvetin kullanıldığı, her türlü hilenin yapıldığı, tam bir savaş ortamı içerisinde bulunan ülkemizde (hatta dünyamızda), ülkemizin uçurumun kenarına gelmesinin en büyük sebeplerinden olan bu “ağır topların”, AKP karşıtı imiş gibi (hatta R. Tayyip Erdoğan karşıtı imiş gibi) davranmalarının sebebi nedir? Ne Abdullah Gül’ün, ne Hüseyin Çelik’in, ne de Bülent Arınç’ın samimi olduklarına inanmıyorum. Dolayısıyla bunların hiçbiri “pirincin taşları” değildir.
Ülkemizin, ordumuzun başına “Ergenekon” tezgâhının bela edildiği günleri hatırlayınız. Kozmik Oda olayını hatırlayınız. (Bu odaya giren savcı şu anda Merkel’in elindedir). Bu olayların bütün sorumluları bunlardır.
O günlerde Yasemin Çongar Mason “Taraf Gazetesi” için Amerika’dan gelmişti. Bu Bayan; Amerikan ordusunda görev yapan, istihbaratçı Criss Mason’un eşidir. Ve Amerika onu, Taraf Gazetesi’nin yayını için “görevli” olarak göndermişti. Bir ara Ahmet Altan’la birlikte Yasemin Çongar’ın da ifadeye çağrıldığı gibi haberler vardı. Sonucunu bilen var mı? Bunlara dokunulması mümkün değil. Çünkü bu kişiler ABD’nin bir “misyon” için ülkemizde kullandıkları insanlardır.
Taraf Gazetesi’nin yayınlanması için AK Parti hükümeti yaklaşık olarak 3,600 trilyon TL. teşvik vermişti.
Yasemin Çongar’ın, o karanlık günlerde, Recep Tayyip Erdoğan ve Bülent Arınç değerlendirmesi vardı. Şimdi bu değerlendirmeyi kendi ifadesi ile aynen size aktaracağım.
Genç Siviller örgütünün lideri ve Soros‘çu Yıldıray Oğur‘la kol kola olan Yasemin Çongar Amerika‘da eşini bırakarak Türkiye‘ye görevli gelmişti. Çongar, devleti enterne ederek, artık sivil toplum kuruluşları ile temas kuran Batının Türkiye ilişkisini ve kendi görevini Aksiyon dergisinde şöyle anlatıyor:
“Batı artık Türkiye ile ilişkilerini tamamen devlet üzerinden değil, iş dünyası ve sivil toplum üzerinden de kurmaya başladı. Sadece İstanbul ve Ankara’yla değil, Anadolu ile de temas ediyorlar artık. Taraf için döndüğümden beri, 7 ay içinde birkaç kez Güneydoğu‟ya gittim, Orta Anadolu’yu 10 yıl aradan sonra gördüm.”
Yasemin Çongar Mason, ―Baydemir‘in Çığlığı başlığını attığı makalesinde herhalde çok endişe ile karşıladığı (!) Türk-Kürt ayrışması tehlikesini bertaraf etmek için nasıl bir lidere ve bu liderin kim olabileceğine ilişkin olarak bakın neler yazıyor. Osman Baydemir‘le Milliyet’te yayınlanan bir söyleşiye dayanarak diyor ki;
“İki Türkiye var. İki Türkiye‘de de hem Türkler hem Kürtler var diyebilirim tabii. Birinin demokrasi, barış, eşitlik isteyenlerden, diğerinin demokrasiden korkan, şiddetten çıkar sağlayan, eşitliğe inanmayanlardan oluştuğunu söyleyebilirim. Bunda bir doğruluk payı da olur. Zira Baydemir’in “çığlığı”nı kendi hançeresinde hisseder Kürtler gibi Türkler de, çok eminim! Ama bu bilgi, Türkiye’de belki de ilk defa, devletin uygulamalarını da aşan bir Türk-Kürt ayrışmasına, bir tür “segregasyon-Betonun bozulmuş olması gibi bir anlama geliyormuş” tercihine, karşılıklı bir ırkçılık dalgasına kapılma tehlikesi yaşadığımıza ilişkin gözlem ve sezgilerimizi çürütmüyor. Yeni bir tehlike bu… Vahameti kadar, aciliyeti de var. Bu tehlikeyi bertaraf etmek, her şeyden çok özgüvenli, güçlü, kararlı ve birleştirici bir liderlik gerektiriyor. Emine Aynalarla olmaz, Deniz Baykallarla olmaz.
Reşadiye saldırısı ve KCK operasyonları öncesinde, Diyarbakır‘da Osman Baydemir’le sıcak bir görüşme yapan, evvelinde de, Kandil‘den dönen bir PKK‘lıya; bir insan, bir anne, bir kadın olarak bakabildiğini, onu dağa çıkmaya zorlayan koşullara isyan ettiğini ifade etmekten çekinmeyen Bülent Arınç gibi bir lider gerek mesela…
Yaratılanı sevdik Yaradan‘dan ötürü sözünü, fazla gecikmeden, gidip Diyarbakır‘da yeniden söyleyecek ve ne olursa olsun açılımda ısrar etmekten vazgeçmeyecek bir Recep Tayyip Erdoğan gerek.” Haziran 2008 Aksiyon Dergisi
Türklerin ve Kürtlerin barışması için nasıl bir lidere ihtiyaç varmış görüyorsunuz. Bülent Arınç ve Recep Tayyip Erdoğan gibi liderlere ihtiyaç varmış! Kim söylemiş: Yasemin Çongar söylemiş. Kimmiş Yasemin Çongar Mason? Amerikan ordusunda subay olan istihbaratçı Criss Mason’un eşi. Ne için gelmiş Türkiye’ye? Taraf Gazetesi’nin çıkarılması için. Taraf Gazetesi hangi görevi yerine getirdi? Ergenekon tertibi ile Türk Ordusu’nun bitirilmesi görevini. Bütün bunların toplam amacı nedir? Türkiye Devleti’nin bölünmesi, yıkılması!
Bu işleri kotaran ABD, Bülent Arınç ve Recep Tayyip Erdoğan’ı ülkemizin parçalanması için birer fenomen olarak kullanıyor. Gördüğünüz üzere bunların liderliğine ihtiyaç varmış.
Şimdi gelinen bu noktada, Bülent Arınç’ın veya diğer ekibin ayrı telden çalıyormuş gibi görünmeleri bana ciddî gelmiyor. Bunların hareketleri de oyunun bir parçasıdır.
Âcizane bendeniz böyle bakıyorum bu olaya.
ABD’nin politikalarını iyi izleyin lütfen. Tam anlamıyla “kaypak” bir politika izliyor. Düşmanlarımızı da destekliyor. PYD’nin yetkilileri ile toka yapan bir Amerikan diplomatının bu fotoğrafı size bir şey ifade ediyor mu?
Dün bir radyo programında (Erkam Radyo) Star Gazetesi yazarı Ahmet Taşgetiren’i dinledim. Çok nazik bir şekilde Amerika’nın ve İngiltere’nin dostluğuna güvenilemeyeceğini söylüyor. Ama doğrudan doğruya eleştirmiyor. Bunlarla olan stratejik dostluğun bitmesi gerekir, devletin buna göre yeniden yapılanması gerekir, demiyor. Bu şekilde yola devam, demeye getiriyor. Sonuna kadar olayları tartışın bir AKP’li ile. En sonunda “ABD olmadan Türkiye ayakta duramaz! ABD’ye ihtiyacımız var!” diyip, işin içinden çıkacaktır.
Aziz milletim! ABD ve Batı ittifakına güvenmeyiniz. Çok kolay bir şekilde ülkemizin yönetimini ellerine geçirmiş bulunuyorlar. Bunu kabul etmek mümkün değildir. “Üst akıl” dedikleri bunlar işte. “Model ortak” aldatmacası ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni stratejik olarak bağlıyorlar. Ülkemizin istikametini, politikalarını tam anlamıyla ABD tayin ediyor.
Değerli dostlar, Allah aşkına söyleyin. Bu durum nereye kadar devam edebilir?
Netice olarak; bu “aksakallı” ekibin bugünkü çıkışı stratejiktir. Bunların hareketleri ABD ve İngiliz politikalarından bağımsız değildir.
Hangi partiye bağlı olursa olsun, hangi görüşe sahip olursa olsun, milletimizin evlatlarının, ülkemizin böyle bir uçurumun başına getirildiğini bilmesi ve birleşmesi gerekmektedir. Eksik bir partizan düşünce ile olaylara bakmak hatalıdır. Bu basit bir parti dalaşması değildir. Böyle biliniz.
Bütün milletimi ülkemizin güvenliğini nasıl sağlayabileceğimizi düşünmeye davet ediyorum.
Uyarmak vatan borcumdur.

Mikdat Topçu

İhaneti Kabul Edemeyiz

Değerli dostlar,
Çok değerli tarihçi bir sayfa arkadaşımız, bir yazısında, TRT’de izlediği bir programdan ötürü infial göstermektedir. “Mahkemeye vereceğim” demektedir. Biliyorum ki mahkemelerden de artık bir netice almanın dönemi geçmiştir.

Duyarlı vatan evlatlarının mevcut iktidarın bu tür yaklaşımlarına, yayınlarına tahammül etmesi gerçekten mümkün değil.

Bu yeni “İttihatçı kadro”, “Artık eski Türkiye yok, yeni Türkiye var” diyor. “Seksen yıllık ara verilmişti” diye yorum yapıyorlar. Devletin toptan değiştiğini ifade ediyorlar.

Değerli dostlar,

Devletin bu yeni yapılanması gerçekte “millî” bir yapılanma olsaydı saygı ile karşılardık. Bu yeni yapılanma daha muhteşem derdik. Keşke böyle olsaydı. “Yeni devlet” konsepti; bütün azınlıkların haklarını vermek, Türkiye’nin parçalanmasına fırsat vermek… vb. gibi uygulamalar, 1839 Tanzimat Fermanı’nda uygulanması istenen yaptırımların bugün yerine getirilmesi anlamı taşımaktadır. Değerli Hocam gayet iyi bilir bunu.

1839 Tanzimat Fermanı’nda alınan kararları Türk milleti onaylamamıştır. Milletimiz, sahip olduğu tapusunu, batının “azınlık” dediği ülkemizdeki azınlıklarla paylaşmak istememiştir. Nitekim Tanzimat Fermanı’ndan 17 yıl sonra, 1856 yılında “Islahat Fermanı” ilan edilerek yeniden, halkın, tapusunu azınlıklarla paylaşması istenmiştir. Halk bir türlü bunu kabul etmemiştir. Abdülaziz Han’ın, Abdülhamit Hanın “hal” edilmesi, Meşrutiyet olayları, Balkan Savaşları ve nihayet Birinci Dünya Savaşı asıl mesele olan azınlıkların haklarının verilmesi esasına dayanmaktaydı. Yani “devletin yıkılması, bölünmesi” hedefine yönelikti.
Şimdi yeni dönem!

Bu dönem de aynen tarihi geçmişle örtüşmektedir. Acıdır ki o zaman Türk milletinin çocuklarının kabul etmediği “tapuyu deldirme” olayını, bugün korkunç bir propaganda ile hipnotize edilen millet evlatları kabul etmiştir. Millet evlatları, 150 yıldır paylaşmadığı tapusunu bugün azınlıklarla paylaşmaya ikna edilmiştir. O zamanki yöneticilerin hayatlarıyla ödediği bölünme ve parçalanmaya karşı mücadelelerini bugünkü yöneticiler “bir görev” olarak kabul etmekte ve vatanın bölünmesine ve parçalanmasına gönüllü olarak vasıta olmaktadırlar. Bunu, uygulamaların her safhasında görmek mümkündür. Maalesef idarecilerin anlayışı bu yöndedir. Ermeni yapılanmasına, Kürt yapılanmasına engel olmak istememişler, gereken tedbirleri almamışlardır. Çünkü kendi anlayışları da –değerli hocamın vurguladığı gibi- bu yöndedir.

Bir örnek vermek istiyorum:

Daha önce de yazmıştım.

TRT kadrosunda çalışan bir muhabir Mısır’da görev yapmakta iken Mısır’da ihtilal olmuştur. TRT muhabiri ihtilal sırasında bir camide mahsur kalmıştır. Cami uzun süre askerlerin kuşatması altında kalmıştır. Ve muhabir camiden cep telefonu ile TRT Genel Müdürü olan şahsa twett atmıştır. Aynen şunları yazmıştır: “Sayın Genel Müdürüm, şu anda Sisi kuvvetleri bizi camide kuşatmıştır. Buradan kurtulma ihtimalimiz yok gibidir. Eğer burada şehit olursam, beni, Mısır’da Galif Mezarlığı’nda yatmakta olan Mustafa Sabri Efendi’nin yanına defnedin”

Bu demektir ki Genel Müdür de, muhabir de (adını yazmıyorum) ve tabii ki onları o makamlara getiren yöneticiler de aynı fikri taşıyan insanlardır. İşte o fikir yeni Türkiye’yi oluşturan ideolojidir.

Kimdir Mustafa Sabri Efendi?
Mutafa Sabri Efendi, İstiklal Savaşı sırasında Anadolu’da İstiklal savaşı veren Kuvayı Milliye kuvvetlerinin ileri gelenlerinin idamı için hazırlanan fermana imza atan kişidir. Bu kişi aynı zamanda İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin kurucularındandır. Ve Şeyh-ül-islam’dır.

Tabii ki bu zat, İstiklal Savaşı kazanılıp devlet kurulunca ülkemizden kaçmıştır. Yunanistan’a sığınmıştır. Yunanistan’da “Yarın” adlı bir gazete çıkarmıştır. Bu gazetede yazıları ve şiirleri yayınlanmıştır. Bir şiirinde “Yarab! Türklüğümden istifa ediyorum, beni mahşerde Türk olarak haşretme” demiştir. (Daha sonra Mısır’a giderek orada ölmüştür.)

İşte Hocamın manidar bulduğu yayınları yapan TRT personelinin ana fikri budur. Anadolu’dan düşmanı kovanları hain ilan eden, onların idamını isteyen, İngiliz muhipleri cemiyetini kuran kişilerle aynı fikirde bulunmaktadırlar. Onları o makamlara getirenler de aynı fikirdedir. “Seksen yıllık” ara bunun için demektedirler.

Bugünkü İngiliz muhiplerini iyi tanımamız, düşmanın kim olduğunu iyi anlamamız gerekmektedir.

Durum böyle giderse, TRT’de de, diğer televizyonlarda da, hatta giderek okullarda da bu yönde yayınlar yapılacak ve Batı tandanslı mücadeleye, ülkemizin bölünmesine, İngiliz-Amerikan politikalarının uygulanmasına imkân verilmiş olacaktır. Milletimizin çocukları bunun anlamını elbette bilmemektedir. Keşke bu yönde yayınlar yapılsaydı. İşte yapılan programlar, milletimizin bu gerçekleri anlamaması için yapılan “perdeleme” propagandalarıdır.

Tarihçi olan değerli Hocam işte buna tahammül edememektedir. Bu aslında tahammül edememenin de ötesinde bir şeydir. Bu yeni konsept, gerçekten ülkemizin bölünmesi, milletimizin tarihin sahnesinden silinmesi anlamına gelmektedir. Yöneticilerimiz bu yönde hata üstüne hata yapmaktadırlar. Artık “hata yapıyorsunuz” demek de bir şey ifade etmemektedir. Çünkü durum artık “ihanete” varmıştır.

Aydınlarımızın çok okuması, öğrenmesi, düşmanı tanıması, nasıl mücadele edilebileceğini irdelemesi ve bu şekilde devletin parçalanmasına ve yıkılmasına engel olma mücadelesi vermesi gerekmektedir.

Milletimizin, “ihaneti” anladığında gereğini yapacağına inanıyorum.

Türk milletinin ihaneti kabul etmesi, onaylaması, tapusunu bilerek deldirmesi mümkün değildir.

Milletimizin ihaneti kabul etmesi mümkün değildir.

Değerli Hocamın da bu yönde bir mücadele içinde olduğuna, bu yönde büyük bir bilinç sahibi olduğuna inanıyorum.

Uyarmak vatan borcumdur.

Herkesi Yeniden Düşünmeye Çağırıyorum

Herkesi Yeniden Düşünmeye Çağırıyorum.

Değerli dostlar,

Biliyorsunuz, AKP’li Hüseyin Çelik “PKK’ya göz yumduk” dedi ve AKP’den istifa etti.

Ne kadar doğru bilmiyorum. İnşallah doğru bir haberdir!
Eğer doğru ise şimdi bizim her kelimemize itiraz eden değerli AKP’li dostlarımız bu durumu nasıl izah edecekler. Kimse kraldan fazla kralcı olmamalıdır. Herkes hataları görmelidir.
Ülkemiz büyük bir iç savaşın içinde. Yıkılan şehirlerin görüntüsü Suriye’den beterdir. Bu durumda arka arkaya millet evlatları “şehit” olup evlerine dönmektedir. (Allah şehitliklerini kabul etsin).
Bazı AKP’li yazarlar, ülkemizin içinde bulunduğu savaşı onaylıyorlar. AKP’nin büyük bir mücadele verdiğini, Batılı güçlerin ülkemize karşı bir Haçlı savaşı başlattığını, Recep Tayyip Erdoğan’ın Batılı güçlerin hakkından geleceğini ve “Batılıların canlarına okuyacağını” yazıyorlar.
Tabii ki bu tür yazılar AKP yanlısı camiayı ikna ediyor. Neticede AKP’nin seçmen kitlesi tıpkı bizler gibi vatansever insanlardan meydana geliyor. Bu büyük AKP seçmen kitlesi Haçlı Savaşları’na karşı Tayyip Erdoğan’ı mücadelesini desteklemek gibi bir düşünceye sahip bulunuyor. Çünkü sürekli olarak bu yönde propaganda yapılıyor. “Şehitlerin gelmesi gayet normal”, “Şehit gelmez ise eğer, devletin düşmanla savaştığı söylenemez, elbette şehit gelecektir”, diyorlar. Hâlbuki biz şehit olan evlatlarımız için üzülüyoruz, değil mi?

Doğal olarak seçmen kitlesi “böylesine kutsal mücadele içinde” olan Tayyip Erdoğan’a güveniyor.

AKP konuyu bu şekilde ortaya koyduğu sürece, bizim bu kaosun içinden çıkmamız mümkün görünmemektedir. Çünkü her şehit karşısında, her mağlubiyet karşısında, her kötü sonuç karşısında bu yazarlar çıkıp mutlaka partiye gönül veren kitleyi ikna ediyor. Seçmen kitlesi tek bir noktadan bakıyor. Tayyip Erdoğan’ın; hatalı olabileceğini, BOP ‘un eş başkanı olması hasebiyle Batılılarla ittifak içinde olduğunu ve ülkemizin geleceğini çok büyük bir tehlikeye attığını kitlenin öğrenmesi, duyması, okuması, düşünmesi, karşı gelmesi mümkün görünmemektedir.
Bu açıdan bakıldığında geleceğimiz karanlık görünmektedir. Çünkü bu büyük seçmen kitlesinin oy verdiği partinin hatasını görmesi mümkün değildir. Hâlbuki kendileri bile “kandırıldık, aldatıldık” diyorlar. İşte Hüseyin Çelik! İşte Bülent Arınç! Buna rağmen seçmen kitlesi hatayı göremiyor. Çünkü çok güzel perdeleme yapılıyor.
Başkanlık için verdikleri mücadele de çok risklidir. Çünkü büyük seçmen kitlesi, Tayyip Erdoğan’ı namaz kılan, Kur’an okuyan bir devlet başkanı olması sebebiyle destelemektedir. Ama biliniz ki Tayyip Erdoğan bu desteği yeniden sağlayıp da başkan olursa, asıl kızılca kıyamet o zaman kopacaktır.

Fransız İhtilali’nin yazarları “Devletin güvenliğinin söz konusu olduğu durumlarda referanduma gidilmesi hatalıdır. Çünkü halk bilmeden düşman kuvvetlerin temsilcilerini iş başına getirebilir” şeklinde düşünmüşlerdir. Seçmen kitlesi düşman propagandasına rahatlıkla aldanabilir.
Bendenize göre istenen “başkanlık” işi aynen şu yukarıdaki düşünceye uymaktadır. AKP yanlısı yazarların mantığına sahip olan Tayyip Erdoğan’ın başkan olması ancak referandum benzeri bir seçimle, bir baskın seçimle gerçekleşebilir. Halkın, Tayyip Erdoğan’ın devletimize karşı -bilerek veya bilmeyerek-düştüğü hataların ülkemizi nereye getirdiğini, nereye götüreceğini bilmesi mümkün değildir. Bu sebeple başkanlık seçimi yapılmamalıdır, başkanlık sistemine geçilmemelidir.

Ülkemizin güvenliği söz konusu olduğu için referandum gibi olan bu başkanlık seçimi kesinlikle yapılmamalıdır. Ülkemizin güvenliği bu durumda büsbütün tehlikeye girecektir.

Buradan bütün milletimi uyarıyorum. Herkes konuyu buna göre düşünüp değerlendirmelidir. Bu durum; bir partiye gönül vermenin, namaz kılan, Kur’an okuyan bir insana karşı gösterilen sempatinin çok ötesinde bir durumdur. Çünkü ülkemizi idare edenler düşman kuvvetlerin etkisinde kalacağından devletimizin güvenliği tehlikeye girecektir. Unutmayınız! Devletimiz yıkıldığında hepimiz altında kalırız.

Yanlış anlaşılmaktan korkarım.
Bu düşüncemi açıkça yazmaktan çekinmedim. Benim bir partiye veya bir şahsa karşı özel bir düşmanlığım yoktur. Değerlendirmelerim tamamıyla ülkemizin geleceğinin, güvenliğinin garanti altında olması içindir. Bana karşı olan olmayan herkes bu konuyu düşünmelidir.
Bilmeden karanlık bir tünele girilmesine sebep olabilecek bir sisteme oyları ile destek verenlerin bu vebalin altından kalkmaları mümkün değildir.

Herkesi sorumlu düşünmeye davet ediyorum.

Uyarmak vatan borcumdur.

Görelim Mevla Neyler!

Değerli dostlar,
Bakıyorum, milletimin samimi evlatları şehitlerimiz için infial gösteriyor. Tabii ki haklılar.
Bir İngiliz gazetesi (Financial Times-Herhalde böyle yazılıyor!) “Türk ordusu şehir savaşına saplandı” diye yazdı.
Bence çok güzel bir tespit.
Biliyorsunuz, gerilla harbinin çeşitleri var. Şehir savaşlarını şehir gerillası, kır savaşlarını kır gerillası yapar. Savaş öğretilerinde bu konu ders olarak okutulur.
Bence de Türk ordusunun Güneydoğu’da böyle bir savaşa saplanması son derece hatalıdır.
Kaldı ki mevcut yönetim şehir savaşının yapılacağı ortamı resmen şehir gerillasına hazırlamıştır. Çözüm süreci içerisinde şehirlerde savaş yapacak olan kuvvetlerin hazırlık yapmalarına imkân verilmiştir. Bu aşikâr bir şeydir. Karakolların önünden geçen gerillalara ses çıkarmadık dediler Gerilla kuvvetleri karakolların önünden geçerken güvenlik güçlerimize “bay bay” yaptılar. Bunu da açıkça itiraf ediyorlar.

Ve gerçekten bu hazırlıklar yapılmış. Bir önceki günkü haberlerde Kamışlı’dan Cizre’ye yer altından tünel yapıldığı ifadesi vardı. Siz tutar 911 km. lik sınırdaki mayınları temizlerseniz, sınırdan kimin girip çıktığı belli olmazsa, hangi yığınakların yapıldığını, hangi tünellerin kazıldığını, hangi silahların nerelere konuşlandığını bilmezseniz olacağı budur. Ve şimdi bu şekilde milli ordu ile şehir savaşına hazırlanmış olan “şehir gerillası” ile baş etmek gibi sonu olmayan bir hataya girilmiştir.

KCK’nın bütün üyelerini, hem de yasa çıkararak, salıverdiler. Şu anda devletin Güneydoğu’da ciddi bir temizlik harekâtı yapması mümkün değildir. Öldürülen 700 küsur gerilladan 300 tanesinin yabancı olduğu söyleniyor. Sırp keskin nişancılar yakalanıyor, İngiliz, Alman istihbaratına bağlı insanlar yakalanıyor. Bunlarla ilgili ciddi bir devletlerarası hukuk işletilemiyor. Öldürülen gerilla leşleri ilgili ülkenin büyükelçiliğinin kapısına atılmıyor.
Özet olarak; durum son derece ciddidir, tehlikelidir. Bu tehlikeyi yaratan de bence öncelikle devletin bizatihi kendisidir. Bu durum sürüp gidecektir. Zaten adına “terör” denmesi bile hatalıdır.
Kürt halkı ile Ermenileri birbirinden bir türlü ayırmak istemediler. Aslında bu mücadeleyi yapanların Ermeniler olduğunu, arkalarında batılı güçlerin bulunduğunu bir türlü kabul etmediler. Bence bilerek kabul etmediler ve tedbir almadılar.
Gelinen noktada nizamî ordunun şehir gerillasının üzerine gönderilmesi yanlıştır. Strateji uzmanı general, kurmay subay kaldı mı bilmiyorum. Bunun için daha başka tedbirler alınmalıdır. Ama yazık ki bu tür tedbirleri alacak millî devlet henüz ortada yoktur.
İttihat Terakki, Balkan Savaşları sırasında bir çok üst rütbeli generali ordudan uzaklaştırmıştı. Ergenekon tertibi ile birçok üst rütbeli kurmay subay ordudan uzaklaştırılmıştır.
Ülkemiz, ehil ellerde değildir. Durum son derece naziktir ve tehlikelidir.
Allah sonumuzu hayır eylesin.
Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler.