Türk – Amerikan Savaşı
Olaylar hepimizin gözümüzün önünde cereyan ediyor. Yıllardan beri Hükümet ve Cemaat, yoğun bir ittifak heyecanı ile ülkemizde büyük askeri, siyasi ve hukukî skandallar meydana getirdi. Bu kesif kirli ittifak, ülkemize ve ordumuza resmen diz çöktürdü. Kaderimizi etkiledi.
Bu kirli ittifakın göstermelik çatışması, ülkemize yapılan büyük bir saldırının perdelenmesi içindir. Ülkemize bu saldırı yapılırken, ülkesini savunması gereken çok büyük, yerli-milli-mütedeyyin kitlenin psikolojisi tam bir savaş stratejisi içinde kontrol altına alındı ve bu büyük kitle saldırıyı yapanlara hak verir hale getirildi.
Kirli ittifakı planlayan, kullanan büyük kurmay düşünce çok ustaca bu kitlenin iradesini kontrol altına aldı. Öyle ki, ne söylenirse söylensin, ne yapılırsa yapılsın bu kitleyi ikna etmek mümkün olmadı. En ufak bir itirazda bulunanları bile “ırkçılıkla”, “ulusalcıkla” suçladılar. Çünkü askeri stratejistler Müslüman kitlenin iradesini siyasal ümmetçilik bilinci ile doldurdular ve bu kitleyi şaşırttılar.
Aslında çok basit bir mekanizma işletiliyordu. Bizim ülkemizde bu kirli ittifakı kullananlar, yüzyıllardan beri, din ve mezhep farklılıklarını da kullanarak, geri kalmış milletleri, özellikle Avrasya ve Ortadoğu milletlerini çarpıştırdı.
Emperyalistler, “Allah-u Akbar” nidalarıyla çarpışan milletlerin bütün varlıklarını aşırıp ülkelerine götürüyor, kendi halkları ile bu ganimetleri paylaşıyordu. Ellerine verilen silahlarla birbiri ile çarpışmaya devam eden zavallı toplumlar ise ekmeksiz, aşsız, ilaçsız, sahipsiz, desteksiz bir şekilde, ama kendi öz topraklarında yaşamaya devam etmeye çalışıyorlardı. Silah kullanıyorlardı, ama sinekler gözlerini oyuyordu.
Bu gün ABD, bizim ülkemizde de bazı kuvvetleri kullanarak bir iç savaş yürütmektedir.
“Paralel Devlet”, “Türk Ordusu’na kumpas kuruldu!” ve benzeri, itiraf ediyormuş gibi verilen beyanatlardan sonra, “Yetersiz delillerle yargılamalar yapıldı!-Başbakan”, “Aslında bana karşı bir suikast girişimi yoktu!-Bülent Arınç” gibi demeçleri veren yetkililerin bütün iktidar hikâyelerine bakın, göreceksiniz ki, onlar da aslında bu büyük savaşta tam anlamıyla görev almış birer “kurmay” elemanlardır.
Bugünün savaşları artık “er isteme” şeklinde olmuyor. Gözlerimizin önünde, sanki farklı kuvvetlermiş gibi kullanılan taraflar, aslında kalleş bir savaşın Beşinci Kol kuvvetleridir. Ve Türkiye sathı mailinde çatışıyor gibi gördüğümüz Hükümet ve Cemaat, bu Beşinci Kol kuvvetlerinin siyasi unsurlarıdır. Bu çatışma taktik bir çatışmadır. Bu sebeple hükümet ve cemaat çatışması sun’idir.
“Sun’idir” diyorum, çünkü gerçekte böyle bir çatışma yoktur. Aralarında çatışma varmış gibi hareket ediyorlar. Bu aslında, milletin iradesini felç etmeye, düşmanın kim olduğunu tayin etmede milleti şaşırtmaya yönelik taktik, planlanmış, sun’i bir çatışmadır.
Ülkemizde halen yürütülmekte olan iç çatışmanın arkasında ABD’nin olduğunu ve aslında topraklarımız üzerinde bir Türk-Amerikan Savaşı’nın yürütüldüğünü anlamamız gerekiyor.
Türk Amerikan ilişkilerinin tarihçesine bakarsak, bu duruma nasıl gelindiğini daha iyi anlamış oluruz.
“Dostluk” ve “ittifak” maskeleri arkasına saklanarak ülkemizle ilişkilere giren ABD ile aramızda meşhur, tarihi İkili Anlaşmalar yapılmıştır. İkili Anlaşmaların İç Yüzü eserinin yazarı Haydar Tunçkanat bu konuda şöyle diyor.
“Dost ve müttefiklerin dostluklarının ölçüsünü ve sözlerine ne dereceye kadar güvenilebileceğini, gerçek niyetlerini ve kuvvetlerini öğrenmek de düşmanın ki kadar önemlidir ve asla ihmale gelmez.” İkili Anlaşmaların İçyüzü, Haydar Tunçkanat, Sayfa 18-19
Görüldüğü gibi “Dost ve müttefiklerin dostluklarının ölçüsünü ve sözlerine ne dereceye kadar güvenilebileceğini, gerçek niyetlerini ve kuvvetlerini öğrenmek düşmanınki kadar önemlidir”.
Demek ki ülkeler arasındaki ilişkilerde düşmanı iyi bilmek kadar dost ve müttefik olarak seçtiklerimizi de iyi bilmemiz gerekiyor.
Bizim için ABD iyi bir dost ve müttefik olmuş mudur?
İşte işin püf noktası burasıdır.
Ta 1945 yılında Türkiye ile ABD arasında yapılan anlaşmalar vardır.
Bu anlaşmaları bir kronoloji halinde yazarsak sayfalar tutar. O günün devlet adamlarının bu hatalara nasıl düştüğünü anlamak mümkün değildir. Savaş görmüş, asker kişilikli insanların bu hatalara düştüğünü gördükten sonra, bugünkü salon siyasetçilerinin aynı hatalara düşmesine hayret etmek söz konusu bile olamaz.
Anlaşmalar:
- 23 Şubat 1945 tarihli, 11 Mart 1941 tarihli Ödünç verme ve kiralama kanunundan yararlanmak için yapılan anlaşma.
- 27 Şubat 1946 tarih ve 4882 Sayılı Kanunla Kabul edilen 10 milyon dolarlık kredi anlaşması.
- 6 Aralık 1946 tarihli, T.C. ile ABD hükümetleri arasında Kahire’de imzalanan Anlaşmaya Ek Anlaşma.
- 10 Şubat 1947 Tarih ve 5002 s. Kanun.
- Türkiye ve ABD hükümetleri arasında eğitim komisyonu kurulması hakkındaki anlaşma.Bu liste uzayıp gidiyor.
Bazı anlaşmalarla Türkiye Cumhuriyeti devleti, sınırları nerede başlayıp, nerede biteceği belli olmayan çok geniş yükümlülükler altına girmiştir.
Bazı anlaşmalarda Türkiye’nin hak ve çıkarlarını koruyan tek bir kelimeye bile yer verilmemiştir.
Bazı anlaşmalarda Türkiye hiçbir sınır ve karşı şart koşmadan Amerika’nın şartlarını aynen kabul etmiştir.
ABD, bu anlaşmalarda Türkiye’nin takındığı tutum ve davranışlarındaki zaaflardan çok iyi bir şekilde yararlanmasını bilmiştir.
Aslında milletimiz insiyakî olarak Amerika ile yapılan bu anlaşmaları ve sonuçlarını bilmektedir. Okullara neden süt tozu gönderdiğini, kullanılmış askeri araçları bize neden verdiğini, Türkiye’ye yerleştirilen Amerikan üslerinin zamanla bizim başımızı nasıl ağrıtacağını, buğdayı, pancarı, zeytinyağını sınırlı üretmemiz gerektiğini, bunların ABD pazarlarına ihraç edilmemesi gerektiğini milletimiz anlamıştır. Bunun bir Amerikan mandası olduğunu milletimiz anlamıştır.
ABD’nin; eğitimden ekonomiye kadar, sanayiden orduya kadar bütün hayatımızda Türkiye’ye baskı yaptığını milletimiz çok iyi bilmektedir. Ama ne olmuşsa olmuş, bir türlü Amerikan mandasını yok edecek çare bulunamamış!
27 Aralık 1949 tarihinde “Türkiye Ve ABD hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkında Anlaşma” diye bir anlaşma yapılmış. (Resmi Gazete 7460 – 1950)
Bu anlaşmanın hükümlerini ben 18 yaşından beri biliyorum. Milletimiz biliyor aslında. Böyle önemli bir eğitim komisyonunda 4 Türk 4 Amerikalı neden bulunsun! Üstelik oyların eşit olması halinde Amerikan Büyükelçisinin oy verdiği taraf kazanacak! Böyle bir şey olabilir mi? Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa!
Bugün yine basında vardı. Sayın M.E. Bakanı açıklamış. Eğitimde yeni değişiklikler yapılacakmış. Bu demektir ki bütün AKP hükümetleri döneminde (herhalde 11 yıl) 13 defa Türk Milli Eğitiminde değişiklik yapılmış.
“Türk idarecilerini gerçekten saf bulan ABD, güya egemen bir devletle anlaşmalar yapmıştır. Dost ve müttefik sıfatıyla ve eşit şartlarda yapıldığı varsayılan anlaşmalarda ABD, gerçekte bağımsızlığımızla bağdaşmayan ağır şartları tek taraflı olarak sürekli Türkiye aleyhine işletmiştir.
“Bu tip anlaşmalarda daima Türkiye zarar görmüş, karşı taraf Türk kanunlarını, mahkemelerini ve hatta Anayasamızı hiçe saymıştır.” İkili Anlaşmaların İçyüzü, Haydar Tunçkanat, Sayfa 342
ABD ile aramızda Temel Anlaşma diye bir anlaşma yapılıyor. Bu temel anlaşmada “Müşterek savunma tedbirleri” diye bir ifade kullanılıyor. Bundan neyin anlaşılacağı açıkça anlaşma metninde belirtilmiyor. Ve Türk yetkililer de bunu imzalıyor!
Askeri anlaşmalarda da büyük boşluklar vardır. Bu boşlukları o zamanın şartları içinde ABD çok iyi kullanmıştır.
Haydar Tunçkanat’ın İkili Anlaşmaların İçyüzü kitabına aldığı bir örneği aktarmak istiyorum. Böyle bir uygulamayı hiç kimsenin asla kabul etmeyeceğini biliyorum.
3. Ordu Komutanı Refik Tulga Trabzon’daki Amerikan üssünde 1963 yılında karşılaştığı bir olayı anlatır.
“Üs komutanı albay bizi büyük bir merasimle karşıladı. Albay, kantin, kulüp, yemekhane, mutfak gibi tesisleri gezdirdi. Biraz ötedeki etrafı demir kafesle çevrili “gerçek üsse” doğru ilerledim. Amerikalı albay yolumu kesti.
- Giremezsiniz! Buraya ancak Amerikan uyruklu yetkili kişiler girebilir.
- Ben ordu komutanıyım, bulunduğum bölgede giremeyeceğim yer olamaz.
- Emir böyle.
- Bu, hükümranlık haklarımıza tecavüz değil mi?
- Ama ikili anlaşmalar var… Bir viski almaz mısınız Sayın Paşam…
- Hayır…
- Kıt’ayı denetleyecek misiniz?
- Hayır… Orgenarel Tulga, bu müdahale üzerine Trabzon’daki Amerikan üssünü terk eder.” Aynı eser, sayfa 353
Anlıyorsunuz ki, mesele çok uzun. Günümüze kadar ABD, devletimize karşı sayısız cürümler işlemiştir. Nasıl oluyorsa oluyor, bir türlü ABD’yi suçlu bulamıyoruz. Bunun sebebini anlayabiliyor musunuz?
1945 yıllarında başlayan Türk Amerikan ilişkilerinin bugün hangi safhalara geldiğini artık tahmin etmek zor değil.
Amerika bugün elinde bulundurduğu üstün teknik ve elektronik cihazlarla hükümetlerin kalbini dinliyor, kendilerine karşı alınabilecek her türlü tedbiri önceden öğreniyor ona göre tedbirini alıyor.
Biliyorsunuz ki, ABD’nin güvenlik beyannamesinde “haydut devlet” kavramı vardır. Tespit ettikleri “haydut devlete” karşı önceden harekete geçmeye yetkileri vardır.
Bizim ülkemizde daha önceleri komünizm tehlikesini göstererek örgütlediği belli odakları bugün yine başka amaçlarla örgütlemeye devam ediyor.
Benim gençlik zamanıma da denk gelen Komünizmle Mücadele Dernekleri gibi birçok dernek o zamanlar tamamen ABD’nin kontrolü altında idi.
Sağın liderlerinin büyük bir kısmının ABD kontrolünde olduğunu öğrendiğimde yıkılmıştım. O yıllarda gençtim ve Mücadele Birliği mensubu idim. Mücadele Birliği bir şekilde parçalanmıştı. O gençlik yıllarımızda bunun nedenini nasıl anlayabilirdik!
Sağın birçok liderinin Amerikan tarikatlarına üye olduklarını tabii ki sonradan öğrendim.
Bu güne gelince… O zamanlar başlattığı mücadeleyi ABD bugün çok ileri safhalara taşımıştır. Türkiye’de tam anlamıyla savaş yapacak bir ordu kurmuştur.
Vietnam Savaşı’nın başlama nedeni ne idi biliyor musunuz? Yeşil Bereliler!
Vietnam’da İki taraflı çalışan bir casus yakalanır. Hem CIA hem de Vietnam hesabına çalışan bir casus. Durum araştırılır. Vietnam hükümeti araştırmayı derinleştirir. Yeşil Bereliler adlı bir gizli orduya ulaşırlar. Anlaşılır ki, Amerika Vietnam Devleti içinde 50 bin kişilik gizli bir ordu kurmuştur. Bu ordu deşifre olunca savaş başlamıştır.
Düşmanın iradesini felç etmek, onu şaşırtmak, kendisine karşı gelememesi için dağıtmak, ya da kendisini desteklemesini sağlamak savaş yapan bir kurmay gücün en büyük amacıdır.
Ellerindeki korkunç basın-yayın gücü ve şu anda bizce meçhul olan gizli ordusu ile ABD, bugün doğrudan doğruya gizli bir savaşı Türkiye’ye karşı da başlatmıştır. Bunun adı Türk – Amerikan Savaşı’dır.
Adına Cemaat de deseniz, AKP de, Recep Tayyip Erdoğan da deseniz, Can Paker de, Doğu Ergil de, Mümtazer Türköne de deseniz, Nazlı Ilıcak da deseniz, Rasim Ozan Kütahyalı da deseniz, bunun adı Vietnam benzeri bir Yeşil Bereliler ordusudur. Ve bu ordu şu anda alenen büyük bir savaş yapmaktadır. Ancak hala Türk milleti bunu anlayamamaktadır. Çünkü henüz yeraltında devam ediyor savaş. Bunun kamuflajı bugün için çok kolay oluyor. Yarın ortaya tam anlamıyla bir savaş olarak çıkarsa Vietnam’dan daha beter bir duruma geliriz. ABD Vietnam savaşını kaybetti. Burada da kaybeder. Korkumuz bu değil. Korkumuz milletimizin o “esrük” kafasını bir türlü ayıltamaması ve başını kaldıramamasıdır.
Bundan belki 10 yıl önce bazı olayları anlattığım ve tabii ki, bir türlü kabul ettiremediğim bir arkadaşım, geçenlerde beni ziyarete geldi. Benim ona on yıl önce anlattıklarımı o yeni imiş gibi bana anlattı. Çünkü onun bugünkü bilgilerini mensup olduğu yeni propaganda ordusu tayin ve tespit etmişti. O artık bana karşı yeni argümanlarla konuşuyordu. Bu bilgiler onun için yepyeni idi. Ve o bundan çok memnundu.
ABD’nin halen yürütmekte olduğu savaşı Türk milletinin anlaması önemlidir. Savaşta kuvvetler çok yönlü stratejiler, taktikler uygularlar. Bunu halk katmanları anlayamaz. Çünkü takip etmek imkânları yoktur.
Bugün bizim milletimiz aynen de bunu yaşamaktadır. Bu sebeple milletimize ne pahasına olursa olsun ulaşılmalı, gerçekler anlatılmalıdır. Aslında ortada bir Türk-Amerikan Savaşı’nın var olduğu anlatılmalıdır. Çünkü milletimiz yalnızdır. Arkasında devlet yoktur.
Bir devlet adamının “Büyük bir istiklal mücadelesi veriyoruz” demesi ne anlama gelir, biliyor musunuz? “İstiklal Mücadelesi” deyince acaba ne anlıyorlar, merak ediyorum.
Bugün, Cemaatin, Amerika’nın Türkiye’deki gücü olduğunu henüz anlayanlar, yarın diğer tarafın da nasıl bir Amerikan gücü olduğunu anlayacaklardır. Bundan şüphem yoktur. Ancak çok geç kalınmış olacaktır.
Evet, Cemaatle çarpışıyor gibi görünen güçler de ABD.’nin gücüdür. Bunun böyle olmadığının ispatı ile ilgili kriterlerin neler olduğunu geçen yazımda anlatmıştım.
Gerçekten bir “İstiklal Savaşı” veriyoruz diyen başbakanın bu konuda samimi olup olmadığını Türk Milletinin anlaması için atması gereken bazı adımlar olduğunu anlatmıştım. Bugüne kadar bu adımların hiçbiri atılmamıştır.
Sonuç olarak şunu söylemek isterim ki; eski dönemlerin sömürgeci güçleri çağımızda başka adlar altında, diğer mazlum milletlerin damarlarındaki kanlarını emerek varlıklarını sürdürmeye devam etmektedir.
Ancak; emperyalistler bu yüzyılda hatayı Türk milletine rastlamakta yapmışladır. Türk milleti “esrük” kafasını kaldırıp, doğru bildiği konuları bilinçli bir şekilde anlayıp ayağa kalktığında her şey düzelecektir. Bunun adı Amerikan mandacılığını reddetmektir.
Cemaati anlamak için, hükümet politikalarını anlamak için, yeni CHP politikalarını anlamak için önce ABD stratejilerini anlamak gerekiyor. Tabii ki bunu anlamak için de önce devlet adamı olmak gerekiyor. Kararlı olmak, korkusuz ve gerçek bir İstiklal Savaşı vermeye soyunmuş olmak gerekiyor.
Bunun dışında ne yaparsanız yapın, 500 milletvekili ile bile iktidara gelseniz bir değişiklik yapamazsınız. Bu sözüm ufak partilerimizin çok idealist kurucularına, başkanlarına, başkan yardımcılarına ve yazarlarınadır. Sakın ha, kendinizi aldatmayasınız! Türk milletinin ihtiyacı olan şey bir ufak parti içinde makam sahibi olmak değildir. Özellikle asker kökenli parti liderlerimizi bu konuda uyarıyorum. İçinde bulunduğumuz konuyu önce tarih bilinci, sonra da askeri strateji bilinci ile değerlendirmek gerekiyor. Bu kadar değerli insanların partilerinin 0.01 oy aldıklarında “oylarımız yükselmiştir!” tarzında demeç vermeleri çok trajikomik kaçmaktadır. Önce bağımsızlığın nasıl elde edilebileceği düşünülmelidir.
Boşuna efelenmeyin. Bağımsız değilsiniz.
Bağımsızlığı ancak Türk milleti kendi elleri ile kendi iradesi ile yeniden kazanacaktır. İşte bunun adı o zaman gerçekten bir “İstiklal Mücadelesi” olacaktır.
Benim önerim budur. Bunun alt yapısını oluşturmak gerekir.
Artık anlaşılmıştır ki bu alt yapı yeni bir Türk tarzı savaş alt yapısı olmalıdır.
Gerisi laf-ü güzaftır.
Hem on yıldan fazla ülkeyi idare edeceksin, hem orduyu, MİT’i, anayasayı, yargıyı, basını, her türlü gücü eline geçireceksin, hem de “Paralel devlet”ten bahsedeceksin. Adama sormazlar mı “Bir viski almaz mısınız Sayın Başbakan?”
Paralel devlet, öyle mi?
Hayır! Bunun adı tam anlamıyla Türk-Amerikan Savaşı’dır. Herkes tedbirini buna göre alsın.
Aziz milletim, Uyarmak vatan borcumdur.
Uyanınız.
Mikdat Topçu
22.01.2014
Gidişat maalesef bu istikamette efendim.