Kategori Arşivi Uncategorized - Page 21

Bu Yazı Birilerine Uyarıdır

1)

Değerli dostlar,

“Bendeniz “KORKUNÇ İMANLI BİR MÜSLÜMANIM” ve de düşmanlarını asla affetmez bir OSMANLI’yım. Türk’üm. Bu toprakların, bu sancağın, bu bayrağın ve de bütün millî değerlerimizin yılmaz, usanmaz, korkmaz bir savunucusuyum. Bekçisiyim.

Dinimi asla kimseye tartıştırmam.

Sayfamda gerek İslam dini ile ilglili, gerek Osmanlı ile ilgili ileri geri laf edenler kim olurlarsa olsunlar, asla affetmem. Saygı da göstermem. Bu tür yazıları, paylaşımları ibretle izliyorum ve büyük üzüntü duyuyorum. Hiç olmayacak eleştiriler saygıdeğer dostlarımdan gelince vicdanım kanıyor, kahroluyorum. Bu dostların itirazlarının aslını anlıyorum. Meşrepleri gereği bunu yapıyorlar. Biliyorum. Türkler, yüzyıllardır Batı ile kendi ulvî davalarının kavgasını yaparken, doğudan gelen bu tür engellemeler yüzünden zamanla kuvvetlerini yitirmişlerdir. Şu anda bu tür itirazların sebebinin yine tarihi temelleri olduğunu kabul etmek gerekir. Yoksa; kimse durup dururken bu tür yazıları kaleme almaz, bu tür saldırıları yapmaz.. Hele hele bu tür itirazları yapanların belirli siyasî akımlar içerisinde bulunmaları daha da vahim bir şeydir. Bu demektir ki aslında hareketlerinin de esaslarının ne olduğunu bilmemektedirler. Neye veya kime hizmet ettiklerini anlayamamaktadırlar. Dşüncelerinin hangi toplum temeline dayandığını anlayamamaktadırlar. Bu değerli, saygıdeğer dostlarımın ömürlerinin ahir zamanlarında “imansız” gitmelerini de asla istemem.

Bu sebeple onlara cevap olmak üzere birkaç yazı yazacağım. Biliyorum ki sizler okumayacaksınız. Onlar okusun yeter.

Saygılarımla.

1)

“Türklerin Müslüman olmaları tarihin seyrini değiştirmiştir.

1040’ta Karahanalılar, Kaşgar ve Semerkand’dadır. Büyük Türk Hakanlığı tacı, Selçuklulara geçmiştir. 1037’de Selçuklu başkenti, Nişapur şehridir. Artık Türk İmparatorluğu bir Yakın Doğu devletidir. Uzak Doğu ile binlerce yıllık alakalarını kesmiştir bile. 1071 Malazgirt ve Anadolu’Bufethidir. 1077’de Türkiye devleti kurulmuş ve İznik şehri başkent seçilmiştir. 13 yüzyıllık tekamül o kadar olgunluğa erişmiştir ki, son yüzyılın tarihi baş döndürücü olmuştur.
Aslında Türkler’in Müslüman dinini kabul etmeleri asırlarca süren bir tekamülün ve yüksek milli ve siyasi menfaatlerin icabıdır. Bir anlık bir hadise ve bir tek şahsın içine doğmuş bir ilham neticesi olmaktan uzaktır. Bilindiği gibi bu konuda bir Satuk Buğra Han efsanesi vardır.
Satuk Buğra Han’ın, atalarının yüzlerce, binlerce yıllık dini olan Şamanlığı bırakıp Müslüman olması ve Büyük Türk Hakanlığı’nın resmi dininin İslam dinine çevrilmesi, ilahi bir ilhama bağlanmış ve Türkler arasında meşhur “Satuk Buğra Han Efsanesi” doğmuştur. Bu efsaneye göre; Türk Hakanı rüyasında İslam dininin esaslarını öğrenir ve sabah kalkınca Müslüman olduğunu bildirir. Tebaasına da bu dini öğretir ve bütün Türkler’in “Müslüman” olmalarını buyurur.
Türkler’in Müslüman dini ile temasları VII. Asrın sonlarında başlar. 610 yılında doğan İslam dinini Türkler 1.5 asır iyice tetkik etmişlerdir. Bu müddet zarfında İslam İmparatorluğu hizmetine giren yüz binlerce Türk, Müslüman olmuş, Halifenin başkumandanlığını ele geçirmiş, Mısır-Suriye’de ilk Müslüman Türk devleti olan Tolonlular, bir Oğuz Türk’ü tarafından kurulmuştur. ”

Not: Yazı ile ilgili kaynak göstermeye gerek duymuyorum.

Yarabbi! Aklımıza Mukayyet Ol!

“15 Kasım 2002’de Ankara’daki ABD Büyükelçisi Washington’a şöyle bir telgraf göndermişti: Türkiye’de ordu, bürokrasi ve yargıdan oluşan derin devlet vardır. Derin devletin merkezinde de ordu bulunmaktadır. Derin devlet, ABD’nin de desteklediği reformların önündeki en büyük engeldir.”

İlker Başbuğ.

Başka söze hacet var mı? Ve bu adam “silahlı örgüt kurmak” suçundan içeriye atıldı, yargılandı.

Bir devlet düşmanını bu kadar mı es geçer. Bir devletin devlet adamları düşmanını bu kadar mı tanımaz?

Yarabbi! Sen aklımıza mukayyet ol

Unutmayın

“George W. Bush yönetimi, TSK’ya karşı oynanan oyunu desteklemiştir.”

Eski Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ bunu söylüyor.

ABD “model ortağı” olan Türkiye’nin ordusuna diz çöktürmüştür. Ergenekon davaları aslında ABD patenetli davalardı. Üzgünüm, hala anlaşılamadı.

Allah bu devlete zeval vermesin

 

Vermesin

Ülkemiz üzerinde dolaşan kara bulutları biliyorsunuz. Gelişen olayları herhalde takip ediyorsunuz.

Özgür Suriye Ordusu, El Nusra, IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) gibi örgütleri kimlerin kurup, hangi amaçlar için sevk ve idare ettiklerini biliyorsunuz.

Bunlar, öncelikle Esat karşıtı olarak örgütlendirildiler. Ama bu örgütler aynı zamanda Amerikan ittifakının kullandığı taşeron örgütlerdir. İşin içindeki büyük oyunu herhalde anlıyorsunuzdur. Musul ve Kerkük’ü darmadağın ederek Peşmergelere teslim eden IŞİD örgütünün hangi vazife ile vazifeli olduğunu herhalde bilmeyen kalmamıştır. Şimdi de tutmuş “Hilafet” ilan etmişler!

Bunun nasıl Batı oyunu olduğunu anlıyorsunuz, değil mi? Bu oyun buram buram İngiliz kalleşliği kokuyor!

İsrail başbakanı Netenyahu’nun ve eski Milli Eğitim Bakanımız Hüseyin Çelik’in, kurulmakta olan Kürdistan devleti ile ilgili olarak verdikleri beyanatları okudunuz.

Netenyahu; “Kürdistan devleti artık kurulmalıdır!” diyor.

Hüseyin Çelik ise “Kürdistan bizim kardeşimiz!” diyor.

Ve tabii ki, İçişleri Bakanlığı’na Kürdistan Partisi kurmak için başvuruda bulunuluyor. Hatta Yargıtay bile bunda bir sakınca olmadığı yönünde karar veriyor. Şimdi anladınız mı yargının neden hallaç pamuğu gibi savrulduğunu? Şimdi anladınız mı Suriye sınırındaki mayınlı bölgenin neden temizlenip, açıldığını? Şimdi anladınız mı Musul’da, Kerkük’te neden nüfus idarelerinin, tapu dairelerinin yakıldığını?

Artık sonucu rahatlıkla tahmin edebilirsiniz.

Sonuç;

1)      Yakın vadede Kürdistan devletini kurmak, Musul ve Kerkük’ü kurulacak Kürdistan devleti sınırları içine katmak.

Bu, Türkiye’nin Musul ve Kerkük’le ilgili bir iddiasının artık kalmaması demektir! Rehinelerin kimlerin elinde olduğunu tahmin ediyorsunuz. Acaba IŞİD, Konsoloslukta aldığı rehineleri Peşmergelere mi devretti? Peşmergeler yani Kürdistan devletini kuranlar, rehineleri ne için ellerinde tutuyorlar?

Biliyorsunuz ki, bu konuda yayın yasağı kondu. Kimse bir şey bilmiyor. Etrafımızda nelerin olup bittiğini kimse anlayamıyor.

2)      Orta vadede Suriye ve Irak’ın tam anlamıyla bölünmesi,

3)      Uzun vadede Türkiye Devleti’nin son hedef olarak ortadan kaldırılması!

Türkiye kilidi kırılınca Haçlı sürülerinin sel gibi Avrasya’ya akması! Bölgemizdeki milletlerin sahip olduğu bütün yer altı ve yer üstü kaynaklarına el konulması!

4)      Amerikan hegemonyasının iyice bölgemize yerleşmesi!

 

Uzun vadedeki ana hedef budur.

21. Yüzyıl Haçlı saldırılarının son hedefi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir.

Bunu yıllarca yazıyoruz. Anlatmaya çalışıyoruz.

Halen gelinen noktayı görüyorsunuz.

Samimi vatan evlatları; hala üçüncü köprüden, üçün havaalanından, bu havaalanının yapılmasını Almanların engellemek istediğinden bahsediyorlar. Hastanelere Mescitler yapılmasını büyük bir hizmet olarak görüp, hükümete bu sebeplerle destek veriyorlar. Madalyonun öbür tarafını asla görmüyorlar. Görmelerine müsaade edilmiyor. Hükümetimizin icraatlarının “muhteşem” olduğunu düşünüyor, bu saiklerle destek veriyorlar.

Bütünün içinde yapılan hizmetlerin, bütünün hepsi yok edilince kime faydası olur acaba! Yakın tarihte Yugoslavya’nın bölünmesine şahit olduk. Tarihte; tacını, tahtını altından yapan nice devletler vardı. Hepsi tarihin karanlık sayfalarında! Unutmayınız.

Ülkemiz bölünmekte ve tam anlamıyla Batı ittifakının eline geçmektedir.

İnanıyorum ki, milletimiz henüz içinde bulunduğumuz vahim durumun boyutlarını anlamamıştır.

Anladığı anda gereğini mutlaka yapacaktır.

Bu sebeple diyorum ki,  iş, bu saatten sonra aziz milletimin olayları kavramaktaki ferasetine kalmıştır.

Karar elbette milletimindir. Çünkü yarın bu ülkeyi canıyla, malıyla, dişiyle, tırnağıyla, tıpkı tarihinde olduğu gibi, savunacak olan bu millettir.

Ancak hemen şunu söyleyeyim, vatanımızı gereği gibi savunmak için çok geç kalınmıştır. Seller bütün bentlerimizi yıkmıştır. Bundan aylar önce “Hala Bir Zamanımız Var” diye yazmıştım. Şimdi bu düşüncemi düzeltiyorum. Atı alan Üsküdar’ı geçmiştir. Bunu böyle biliniz.

Aşağıdaki alıntılar benim gibi bağrı yanan bir vatanseverin düşünceleridir. Sizinle paylaşmak istiyorum.

“Erdoğan Güney Doğu’yu bilerek, isteyerek PKK’ya terk etmiştir. Başbakan olduğu günden itibaren bu proje üzerinde sebatla çalışmıştır. ERDOĞAN BU ÜLKEYİ BÖLÜP PARÇALAMAKLA GÖREVLİDİR.

AKP’yi meşru bir partiymiş gibi muhatap alarak AKP gerçeğini örten muhalefet partileri vebal altındadır. Ülkeyi bölmekle görevli bir ihanet şebekesi ile milletin meclisini paylaşarak ihaneti legalleştiren muhalefet partileri suç ortaklığı yapmaktadır. Adi suçlarda bile suçluyu saklayanlar, “yardım ve yataklıktan” yargılanır. AKP-BDP ihanetten, Y-CHP ve MHP (mecliste olan vekiller) yardım ve yataklıktan yargılanmalıdır. Bu durum açık ve nettir!!.

Amerika’ya, efendilerine bilgi vermeye giden Bülent ARINÇ: “Artık Sayın Öcalan Demek, Öcalan Posteri Taşımak, PKK Bayrağı Açmak Suç Değil…” diye açıklama yapıyor.

            Diyarbakır’da devam eden yol kapatma eylemi nedeniyle Diyarbakır-Lice, Kocaköy-Lice, Lice-Bingöl, Kulp-Muş arasında ulaşım sağlanamıyor. Diyarbakır’dan Lice’ye gitmek isteyenler eski Hani yolunu kullanarak Hani ilçesine kadar gidiyor ve burada zırhlı araçlar eskortluğunda Lice’ye geçebiliyor. Bu köy yolları, günlerdir alternatif olarak kullanılıyordu. Ancak PKK, iş makinelerini kullanarak bu yolları da kapattı, yollara dev kayalar koyarak geçişi imkânsız hale getirdi. Terör örgütü, köy yolunda bulunan köprüleri ise tahrip etti ve kullanılmaz hale getirdi.”

Ve hiç dile getirilmeyen bir gerçek;

            Doğu illerinde ki hiçbir devlet ihalesine batılı hiçbir iş adamı giremiyor. Bu durum sessizce kabul edilmiş durumdadır. Batılı iş adamları Doğu’da olan hiçbir ihaleye artık girmiyor. Batı’daki ihaleler zaten ortak(!)..

Maliye Bakanı Mr. Mehmet Şimşek, Batman’ın Gercüş ilçesine bağlı Vergili köyüne törenle yeniden “Becirman” adını verdi. Mr. Şimşek; 1920’li yıllardan itibaren sistematik şekilde Türkiye’deki köylerin neredeyse üçte birinin isminin Türkçeleştirildiğini iddia etti(!)”

Zahide Uçar, Öcalan’ı Takdir Eden Vali’nin Emrindeki Asker adlı makale. 05.06.2014

Kürdistan devleti kurulma aşamasındadır. Bütün alt yapısı hazırdır.

Zamanlamaya lütfen dikkat ediniz.

–          Türk Bayrağının gönderden indirilmesi,

–          IŞİD’in (Amerikan Türk operasyonunun) Irak harekâtı,

–          Yabancı basında, Kürdistan devletini ilk önce Türk hükümetinin tanıyacağı tarzında yazılar çıkması,

–          İsrail Başbakanı Netenyahu’nun “Kürdistan artık kurulmalıdır demesi,

–          Bülent Arınç’ın¸”Artık Sayın Öcalan Demek, Öcalan Posteri Taşımak, PKK Bayrağı Açmak Suç Değil, tarzındaki demeçleri,

–          Hüseyin Çelik’in “Kürdistan kardeşimiz”, demesi aynı döneme denk gelmektedir.

Biliniz ki, bunların hiçbiri tesadüf değildir.

Başbakanımızın Ramazan ayı münasebetiyle çeşitli kuruluşlarda, vakıflarda yaptığı dinî içerikli konuşmalar, milletimizin asıl konuyu anlamasına mani olmaktadır. Bu engellemeyi çok büyük bir başarı ile yapmaktadır. Bu aldatmacayı bilerek yapmaktadır. Onun da başka çaresi yoktur. Hâkim güçler başbakanı buna zorlamaktadır. Başbakan ve onun hükümeti kuşatılmıştır.

Muhalefet partilerinin de, devletimizin karşı karşıya bulunduğu bölünme tehlikesini algılayamaması, gereğini yapmaması, milletimizin olaylara normal, rutin olaylar gibi bakmasına sebep olmaktadır. Muhalefette koca koca generallerimizin kurduğu partiler vardır. Onların, içinde bulunduğumuz durumu normal bir siyasî olay gibi düşünerek algılaması ve masalarında oturmaları yanlaştır.

Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgili olarak yürütülen operasyon tam anlamıyla başarıya ulaşmıştır. Ordumuza diz çöktürülmüştür. Başbakanlığın araştırmasına göre de, Cemaat Türk Silahlı Kuvvetleri’nde “general” seviyesine yükselmiştir. Bu demektir ki, Amerikan istihbaratının Türk Ordu’sunda “general” seviyesinde ajanları vardır.

Bu sebeple görev milletimize düşmektedir.

Dayatmaları asla kabul etmeyiniz.

Düşmanlarınızı tanıyınız.

Çok okuyunuz, olayları bilenlerle istişare ediniz.

Biliniz ki, durumumuz 1919 yılının şartlarından daha vahimdir. Tedbirlerinizi ona göre alınız.

Değerli kardeşim Sayın Naci Memiş Bey; “Allah için, millet için, vatan için düşünme zamanı gelmedi mi?” diye isyan ediyor. Haklıdır. Ancak, düşünmesi gerekenlerin tümünün aklı şu anda malda mülkte, oyunda oynaştadır. Gözlerinizin önünde oynanan tiyatroyu seyrediyorsunuz.

Müslüman Türk milletinin, gerçekten, artık toparlanıp davranma zamanıdır.

Allah bu devlete zeval vermesin.

30.06.2014

 

 

FELAKET GELİYORUM DİYOR

 

“En büyük plan kurucu Allah’tır.”

Enfal Süresi, Ayet 30

 

IŞİD’in Irak harekâtı, Musul’un ve Kerkük’ün işgali göstermiştir ki, Haçlı emperyalizmi, son ve kesin hedefi olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti üzerine, bu defa kesin netice almlak maksadıyla  operasyon başlatmıştır. Sevr anlaşması ile Türk milletinden intikam alamayanlar bu defa intikam için yeni bir fırsatı böylece yakalamıştır. Arap ülkelerinde, Suriye’de ve Irak’ta yaratılan oldu bittilerin nihaî hedefi Türkiye’dir.

2003 yılından önce yani AK Parti iktidarından önce bölgemizde ne IŞİD, ne El Kaide ne de başka bir terör örgütü mevcut değildi. Batılı emperyalist güçler AK Parti ile kendilerine coğrafyamızda çok büyük müttefik elde etmişlerdir.

Şimdi yıl 2014.

Emperyalizm bölgemizde derinlemesine epeyce büyük bir mesafe kat etmiştir. Bizim milletimiz dahil bütün Arap alemi, İslam alemi tabir yerinde ise tam anlamıyla dağıtılmıştır. Bu süreçte Haçlı saldırılarını anlayacak, dengeleyecek bir delikanlı lider bölgemizden çıkmamıştır.

IŞİD örgütü ile ittifak güçleri Suriye, Irak ve Türkiye üzerinde yeni bir tarihî süreci başlatmıştır.

IŞİD hareketinin manasını iyi düşünmek gerekir. Bu örgüt, bölge insanının kendi vatanını kurtarmak için kendiliğinden kurduğu millî bir örgüt değildir. Emperyalist güçlerin, “Cihad” kandırmacası ile dünyanın her yerinden topladığı  çok zalim insanlardan meydana getirilmiş bir örgüttür.

IŞİD saldırılarının asıl amacı, Kerkük’ün Barzani’ye teslim edilmesi ve Kürdistan devletinin kurulmasıdır.

“Kürdistan” demek Türkiye’nin parçalanması demektir. “Kürdistan” demek, Büyük İsrail demektir. Ve “Kürdistan” demek aynı zamanda enerji ve petrol yataklarına Batılı emperyalist güçlerin sahip olması demektir. 

Türkiye Cumhuriyeti çok yanlış ve tehlikeli bir yol seçmiştir. Girdiğimiz Amerika, İngiltere ve İsrail ittifakı yanlıştır. Bu ittifak, bizdenmiş gibi görünen bu tür terör örgütlerini dinî kimliğe büründürerek “bereketli” İslam topraklarına “kurtarıcı” gibi salmıştır.

Neden böyle düşünüyoruz:

1)     Türkiye Cumhuriyeti; ABD, İngiltere ve İsrail ile müttefiktir. Barzani ile de mutabakat halinde olan bu ittifak; İran, Suriye, Irak ve Türkiye toprakları üzerinde yaşayan bütün Kürtleri birleştirerek büyük bir Kürt Devleti (Büyük İsrail Devleti) kurmak istemektedir. 

 

2)     BOP bunun için vardır. Ve bizim başbakanımız kendi topraklarının bölünmsini intaç edecek böyle bir büyük oluşumun içinde “görevli” bir insandır. BOP’un eş başkanıdır. Bunu kendisi ifade etmektedir.

 

3)     IŞİD, yukarıda bahsettiğim büyük ittifakın kullandığı bir maniveladır. İttifakın kontrolünde olan Irak Ordusu’nun; bir kurşun atmadan, ağır silahlarını dahi bırakarak gitmesinin sebebi budur. Bu örgütün alt yapısının Türkiye ve diğer müttefik kuvvetler tarafından oluşturulduğu ve silahlanmasının Türkiye tarafından sağlandığı, yaralıların Hatay’da tedavi edildiği bilinmektedir.

 

4)     İttifakın bir kanadı olan Türkiye’nin yöneticileri, Musul ve Kerkük’e karşı yapılacak IŞİD hareketinden daha önceden haberdar olduğunu söylemektedirler. Türkiye, ittifakın aldığı bu büyük tehlikeli stratejik kararın ortağıdır çünkü. Yönetcilerimiz daha önce; “Bu bölgede bizden habersiz bir sinek bile vızıldayamaz!” diyorlardı.

 

5)     İşgal edilen bölgelerde bulunan Gülen kurumlarının, özellikle bizim iktidarımızın (sözde) kavgalı olduğunu sandığımız  Gülen kurumlarının bir hafta önceden Irak’tan Amerika tarafından tahliye edilmesi, yürütülen harekâtın, ittifakın büyük stratejisi olduğunu göstermektedir.

 

         Musul’a giren IŞİD’i Türkiye destekliyor. IŞİD Türkiye’nin bilgisi dahilinde Musal’a giriyor, kendi soydaşlarını imha ediyor. Türkiye’nin önceden haberdar olduğu bir işgal olayında daha önce orada bulunan Gülen kuvvetleri zarar görmesin diye tahliye ediliyor. Gülen gurubunun tahliyesi Türkiye’nin bilgisi dahilidedir. Demek ki iktidarla Gülen gurubu arasında gerçekte bir kavga yoktur. Kavga göstermeliktir. AK Parti’nin ve Gülen hareketinin ortak paydası Amerikan politikalarıdır.

 

6)     Daha önce Barzani’nin Kerkük üzerinde hak iddia etmesi, orada Türkmenleri yok ederek Kerkük’ü bir Kürt toprağı haline getirmek istemesi, aslında bu büyük projenin bir parçasıdır. Tapu dairelerini, nüfus idarelerini yakarak Türkmenlerin Kerkük’le bağını kesip, Kürt nüfusu oraya yerleştirerek Kerkük’ün bir Kürt toprağı olduğu iddiasını güçlendirmek istedikleri öteden beri olagelen hareketlerdi. Bütün bu olup bitenlere Türkiye yetkilileri ses çıkarmamışlardı. Şimdi ise IŞİD elini kolunu sallaya sallaya Musul’a girdi. Barzani de buna ses çıkarmadı. Acaba neden? Çünkü Barzani’ye Kerkük peşkeş çekildi.

 

7)     Halen Musul ve Kerkük’te bulunan Türkmen nüfusun bu şehirlerden çıkarılması, yüzbinlerce Türkmen’in vatanlarını terketmesi Kürt devleti projesinin en önemli ayağıdır.

 

8)     Türkmen nüfusun tasfiyesi, Türkiye’nin Irak’taki en büyük desteği olan Türklerin yok edilmesi, Türkiye devletini yönetenlerin nedense hiç umurlarında olmamıştır. Halbuki Türkmenler “Gavim gardaş nerdesin!” diye feryad ediyorlar. Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun; “Irak’ta kaos olduğunu iddia ediyorlar!” şeklindeki konuşması son derece manidardır. Türk dış siyasetinin önceliklerinin neler olduğunu anlatması bakımından bu ifade çok önemlidir.

 

9)     Türkiye devletini idare edenlerin Musul Başkonsolosumuza daha önceden IŞİD ile ilgili bilgi vermesi, “Korkmayın, onlar bizden” imajı vermesi bu açıdan çok manalıdır.

 

10)IŞİD’in elinde (sözde) esir bulunan konsolosluk personelimizi, TIR şöforlerimizi  ve 31 kişilik elektrik santrali personelini güya “kurtarmak” için devletimiz çaba gösteriyor gibi hareket etmektedir. Personelimizin IŞİD tarafından tutuklanması bir plan sonucudur. Göstermeliktir. Bu esir almaların sonucu bellidir.

 

11)İttifakı meydana getiren ABD, İngiltere, İsrail ve Türkiye, Suriye ve Irak konusunda tam anlamıyla ikiyüzlü bir aldatma politikası izlemektedir. Bu sebeple bizim milletimiz de İttifakın öngörüleri yönünde manipule edilmektedir.

 

Bazı kardeşlerimizin, “Ahmet Davutoğlu Yeni Osmanlı” adlı facebook hesabından alarak paylaştıkları aşağıdaki düşünceler son derece tehlikelidir. Yarın bu sebeple ülkemizde meydana getirilecek büyük kaosta kardeş kardeşe düşecektir. Bu çok büyük bir tehlikedir. Değerli bir dostumun ifade ettiği gibi böyle bir sonucu “temenni” etmiyorum. Bu yaptığım sadece bir uyarıdır.

 

Bakınız adını verdiğim sitede İslamî hassasiyeti olan insanları etkilemek için hangi propagandaları paylaşıyorlar:

 

Description: Description: Foto&gbreve;raf: Mesele I&Scedil;&Idot;D, Musul de&gbreve;il, sen hala anlamadın mı?<br /><br />
1-Çözüm süreci ile TÜRK-KÜRT karde&scedil;li&gbreve;i birli&gbreve;inden vazgeç,<br /><br />
2-Kuzey Irak petrolünden, M&Idot;SAK-&Idot; M&Idot;LL&Idot; sınırlardan vazgeç,<br /><br />
3-Ortado&gbreve;u liderli&gbreve;inden BÜYÜK TÜRK&Idot;YE'den vazgeç!<br /><br />
4-Beyler kusura bakmayın ama Lozan'ınız tarihin çöplü&gbreve;üne yolcu.... (admin2)</p><br />
<p>ABD RAHATSIZ, &Idot;RAN RAHATSIZ, ESED RAHATSIZ, &Idot;TRA&Idot;L RAHATSIZ, RUSYA RAHATSIZ

 

İlgili facebook hesabına girerek bu hezeyanları görebilirsiniz.

 

Milletimizin dinî ve millî hassasiyeti yüksek olan kesimlerinin; Düzce 81, Musul 82, Kerkük 83 şeklinde istemde bulunmasının sebebi şu yukarıdaki düzmece ifadelerdir.

 

Gerçekte böyle bir durumun olmadığını, Kürtlerin böyle bir şeya razı olmayacaklarını siz de biliyorsunuz. O halde neden bu aldatmaca?  “Osmanlı Devleti” kuracağız diye aldatılarak, başbakanımıza bu büyük Türk devletini yeniden kuracak bir kişilik atfedilmesi son derece tehlikeli bir kurgulamadır. Türk milletini kandırmaktır bu. Yanlıştır. Hayal kırıcıdır. Tehlikelidir. Bu hezeyana sessiz kalınması daha da kritik bir durum arz etmektedir. Belli ki, Türk milletinin bu yeni Osmanlı Devleti kurma takıntısına inması iktidar çevrelerinin hoşuna gitmektedir. Bu argümanla istedikleri neticeyi kolaylıkla alabilmektedirler.

 

12)IŞİD’in Sünnî bir proje imiş gibi takdim edilmesi de son derece sakıncalıdır. Bu, İslam Dini’nin anarşist bir “din” olduğu imajını bütün dünyaya göstermek demektir. İslam Dini’nin savaş kurallarında IŞİD’in uyguladığı prensipler asla yoktur. Kafa kesmek, insan derisi yüzmek, insanların kalbini çıkarıp yemek, yüzlerini Kıble’ye çevirerek Allah’u Ekber nidalarıyla kurban gibi kesmek, insanları yakarak öldürmek bizim mübarek dinimizin kuralları içinde yoktur.

 

Türkiye devleti, devletlerle ilişkileri terkederek politikasını terör örgütleri ile yürütmektedir. Koca Türk devletinin ilişkilerini terör örgütleri seviyesine indirmiştir. Bu, devletin ayağa düşürülmesi demeketir.

 

IŞİD denilen örgüt,  on binlerce hatta yüz binlerce militanı olabilecek bir örgüttür. Çünkü “Cihad” sözkonusu olunca, dinî temayülleri kuvvetli olan  Müslümanlar bu örgüte katılacaktır. IŞİD, kısa süre içinde beyinlerini yıkayıp eğiteceği intiharcılarla, bizim ülkemiz için de büyük tehlike olacaktır.

 

Bu örgüt Haçlı ittifakının kullandığı bir örgüttür. Bu örgütün başımıza büyük bir bela açacağı unutulmamalıdır. Çünkü Haçlı ittifakının asıl hedefi Türkiye’dir. Türkiye’yi idare edenlerin böyle bir hassasiyetleri yoktur. “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” hassasiyetleri yoktur. Haçlı ittifakının emirleri dışına çıkmaları mümkün değildir. Kendi halkına karşı bile saldırgan bir politika izlemelerinin, “Baldıran zehrini içtik, kefenimiz koltuğumuzda” şeklinde düşünce beyan etmelerinin sebebi budur.

 

Ok yaydan çıkmıştır. Türk milleti ve Türk devleti bu meş’um ittifaka karşı yalnızdır. En büyük kaos, Türklerin bunu henüz anlayamamış olmasıdır. Bu da ittifakın stratejisidir. Çünkü, örgütün her olayı “Allah” için yaptığına milletimizi kolaylıkla inandırıyorlar. Hüsnü Mahli bir yazısında ittifakın beyni olan CIA’nin yani Amerika’nın bu başarısına dikkat çekerek şunu söylemektedir.

“Büyüksün CIA! Emrinde ne kadar da uşak varmış bu coğrafyada!” 13.06.2014 İlk Kurşun Gazetesi.

 

13)Türkiye’nin bu konuda NATO’ya başvurması da taktik icabıdır. Ama biliniz ki, devletimizin bu acziyeti karşısında, idarecilerimizin bu ihaneti karşısında celladımız bize gülmektedir. İttifakın baş aktörleri yaptıkları saldırının bir Haçlı saldırısı olduğunu çok iyi biliyorlar çünkü.

         Türkiye’de iktidar makamında bulunanların saldırgan hallerini sürdürmeleri, aklı başında düşünmemeleri, geri dönüşü olmayan bir yola girmeleri, vahim bir ittifakın içinde bulunmaları kendileri için de çok tehlikeli sonuçlar doğuracaktır. 

         IŞİD hareketine görünen yüzüyle bakan www.habervaktim.com sitesi bakın nasıl bir haber geçiyor:

“Örgüt Irak-Suriye sınırının yıkılmasının bölge haritasının bir asır sonra değişmesi anlamına geldiğini iddia etti. IŞİD medya kaynakları tarafından yayınlanan fotoğraflarda sınırın buldozerlerle yıkıldığı görülürken sınırın yıkılmasından sonra IŞİD savaşçılarının “şükür secdesi” yaptıkları ve zafer işaretleri eşliğinde örgüt bayrağını göğe çektikleri görüldü.”

Görüldüğü üzere; hiçbir ciddî endişesi olmayan insanların bu korkunç Haçlı örgütü ile ilgili değerlendirmesi “şükür secdesi” ettiler şeklindedir.

Batılılar Orta Doğu’yu, bu bölge milletlerinin sahibi olduğu enerji kaynaklarını, İslam alemini hallaç pamuğu gibi dağıttılar.

Avrasya’nın ve İslam aleminin yegane gücü ve ümidi olan Türkiye, ne yazık ki yanlış ittifaklarla ateşe atılmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda bu hataya her şeye rağmen düşülmemişti. Türk ordusuna diz çöktürülmesinin sebebi bu imiş meğer. Şimdi vatan parçalama gayretleri son aşamaya gelmiş bulunmaktadır.

Balkan savaşları sırasında o günün devlet adamları, yaklaşan tehlikeyi bile bile ordudan 200 taburu terhis ettirmişlerdi. Yaklaşık 75 bin asker terhis ettirildi. Neticede Balkan Savaşları Osmanlı Devleti’nin vahim bir şekilde mağlubiyeti ile sonuçlanmıştı. Beş milyon kişi Balkanlardan Anadolu’ya göç etmişti.

Şimdi devletimizin aynı hatalar içinde olduğunu görmek ve bunu anlatmak bize zor geliyor, ağır geliyor.

Ama bunları anlatmak gerekiyor. Bütün bu olup bitenler gerçekten “Felaketin ayak sesleri”dir.

Yegane güvendiğim, sığındığım Allah’tır. Batı ne kadar Haçlı seferi yaparsa yapsın, ittifak ne kadar plan kurarsa kursun, biliyorum ki EN BÜYÜK PLAN KURUCU ALLAH’tır.

Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin.

14.06.2014

 

Sabrımızı Saflığa Yormayın

Yeniçağ Gazetesi yazarı Ahmet Takan, bayrak indirme olayı ile ilgili olarak “Elden giden namusun tantanasınıyapıyoruz!” diye yazmış. (Yeniçağ, 11.06.2014 – Fatura Kime Çıkar makalesi)

 

“Elden giden namusun tantanası!”

 

Yeryüzünde, bayrağı “düşmanlık” olsun diye indirilen başka hangi millet bunu bir “namus” meselesi olarak görür.

Lice’deki “Bayrak indirme” olayı sadece bir “bayrak indirme” olayı değildir. Rastgele bir olay değildir. Bu konuyu anlamak için ülkemizin içine atıldığı ateşin bütününü görmek gerekir. Topraklarımız üzerinde tarihî emelleri olan güçlerin yürüttüğü “vatan parçalama” olaylarını görmek, anlamak gerekir. “Topraklarımız üzerinde herhangi bir ameliyata izin vermeyiz!” diye gürleyen devlet ricalimizin gözü önünde, hem de bir askerî birliğin gönderindeki Türk bayrağının indirilmesi öyle sıradan  bir olay değildir.

 

Bu, düşmanlıktır.

 

Ülkemizde Beşinci Kol faaliyetlerini pervasızca yürüten güçlerin, bu olayı “Askerlerin organize işi!”  şeklinde izah etmesi hedef saptırmadır. Askerlerin yani Türk Silahlı Kuvvetleri’nin; “Valiler operasyona izin vermiyor”  gerekçesi ile bundan sonra bölgelerindeki bölücü olaylara karşı rahat müdahale edebilmek için, yani müdahale yetkisini, hükümetin ve valilerin elinden almak için bu bayrak indirme işini bir provokasyon olarak düzenlemiş olabileceğini yazanlar var. “Çözüm sürecini baltalamak için asker provokasyon yapıyor”, diyorlar!

Şaka değil. Bayrak indirme olayını böyle izah ediyorlar. Böylece AKP yanlısı büyük bir kitleyi, Kürt devleti kurulmasına haklılık kazandırmak için, yine orduyu suçlayarak, “ikna” etmeye çalışıyorlar. Gerçekte AKP camiası olan o kitle, inanıyorum ki, böyle bir durumda dünyayı yerinden sarsacak kitledir. Süreç zarar görmesin, AKP hükümeti ve başbakan yıpranmasın diye o kitleyi ustaca ikna eden propaganda merkezleri, aklın almayacağı taktikler kullanıyorlar.

Bu korkunç propagandalarla Türk Milletini yıllardan beri aldatmaya devam ediyorlar.

Türk Milleti bir defa daha uyutuldu. Millet, bayrağı düşmanca gönderden indirildiği halde gerekli tepkiyi gösteremedi. Çünkü bu işi düşmanın yaptığı bir provokasyon olarak gördü. Öyle gösterdiler.

Türk Milleti bir defa daha olup bitenleri anlayamadı.

Vatan parçalanma konusunda bugüne kadar atılan adımlar unutulmadı.

Aynı stratejik oyunlar oynanmaya devam ediliyor.

Aslında;

–      Türk askerinin başına çuval geçirildiğinde,

–      Habur rezaleti yaşandığında,

–      Başbakanın; “Ben BOP’ un eş başkanıyım” dediğinde,

–      T.C.kaldırıldığında,

–      Türk kimliği yerine “Türkiyeli” kimliği kavramı getirildiğinde,

–      Anayasadan Türk kavramı çıkarılmak istendiğinde,

–      Ne mutlu Türküm diyene ibaresi silindiğinde,

–      Andımız kaldırıldığında,

–      Kozmik odalara girildiğinde,

–      Oslo toplantıları yapıldığında,

–      Türk Ordusu’na “kumpas” kurulduğunda,

–      Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı’nın hem de Türkiye devletinin gözetiminde yapıldığında,

–      TRT Şeş kurulduğunda,

–      Akil adamlarla milletimizi ikna etmeye çalıştıklarında,

–      Türk alfabesine bize yabancı o üç harf sokulduğunda,

–      Yer adlarının değiştirilmesine başlandığında

zaten bayrak indirilmişti. Bunların hepsi ayrı ayrı birer “bayrak indirme” olayıdır.

Şimdi, Lice’deki Türk bayrağını indirme olayını başlı başına bir olaymış gibi görmek resmin bütününü görmemek demektir.

Resmin bütününü görmek ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çok büyük bir askerî saldırı ile yani bir iç savaşla karşı karşıya olduğunu anlamak demektir.

Bu konuda Yeni Şafak Gazetesi’nde yazan Ali Bayramoğlu’nun bir değerlendirmesini alacağım. Bakınız ne diyor:

“Türkiye, daha dün, barış sürecinde iplerin kopacak kadar gerildiğine tanık oldu, kimi gözlemcilere göre yeniden savaşın eşiğine geldi.

Lice olaylarının başka bir açıdan anlamı budur.”

(Ali Bayramoğlu, 11.06.2014 – Bayrak, Sorumluluk, Siyaset makalesi)

Bugün, vatan topraklarımız üzerinde bir “Kürdistan” kurulmak istendiği, düşmanlarımızın bu konuda ciddî bir iç savaş yürüttüğü kesindir.

Bunun ne anlama geldiğini anlamayanlara bayrak indirerek mesaj veriliyor aslında. Ama yine de anlaşılmadı. Mesaj yine de alınmadı.

Böylece yine bir fırsatı kaçırmış oldu ülkemiz.

Bu menfur saldırı olayı karşısında milletimizin büyük bir birlik içinde olması gerektiği mesajı verilebilirdi. Ama tam aksine, iktidar kanadından da, muhalefet kanadından da sarf edilen hezeyan dolu düşünceler milletin kafasını karıştırmaya devam etti.

Türk milleti, parti propagandalarından arınıp sağlam düşündüğünde, Türk Bayrağı’nı gönderden indirmenin bir “namus” meselesi olduğunu anlayacaktır. Bu anlaşıldıktan sonra da vatan parçalama olayları karşısında tarihî tavrını koyacaktır.

Türk milletinin sabrını “saflığa” yoranlar tarih boyunca hep aldanmışlardır.

11.06.2014

DEVLET OTORİTE DEMEKTİR

“Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!” özdeyişini bilmeyen yoktur.
İnsan topluluklarının bulunduğu her yerde, yaşama düzenini sağlamak için mutlaka bir otoriteye ihtiyaç vardır. Bu otorite devlettir. Devlet “iktidar” demektir.
İnsan toplulukları (milletler) devlet otoritesi altında nasıl bir “düzen” içinde yaşıyorsa, bazı hayvan toplulukları da belirli bir “düzen” içinde yaşarlar. Arıların muazzam bir toplum düzeni içinde yaşadıkları ve bu düzeni korumakla görevli -tıpkı devlet otoritesi örneğinde olduğu gibi- bir otorite kurdukları kanıtlanmıştır. Bunu televizyon belgesellerinde bile görebilirsiniz.
Toplumun hayatını bir “düzen” içinde korumakla görevli olan devlet otoritesi ortadan kalkarsa o devlet yıkılır.
Son dönem tarihimizden buna yüzlerce örnek verilebilir.
Devletimiz yenilmiş, düşman topraklarımıza girmiş, ordular terhis edilmiş, bütün kuvvetler teslim alınmış, yani devlet çökmüştür. Ama buna rağmen bir devlet yetkilisi çıkıp aşağıdaki gibi bir demeç verebilmiştir.
Rahmetli bir Hamdi amcamız vardı. Çocuklar güreş yaptığında, yenilen çocuğu mahcup etmemek için “Ben yenilene aferin derim” derdi.
Devletimiz halen çok büyük bir yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu halde, devlet adamlarımız ve onların yüzde yüz beyinlerini kontrol altında tutmayı başardığı kitle, bu korkunç sonuçtan habersiz bulunmaktadır.
Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına sebep olan devlet adamları için “kaht-ı rical” (devlet adamı yokluğu) tabiri kullanılırdı. Bu kaht-ı rical bu gün de devam etmektedir.
Bütün bu anlattıklarımı örnek vererek açıklamak istiyorum.
30 Ekim 1918 günü imzalanan Mondros Mütarekesi’nin maddeleri aşağıdaki gibidir.
1- Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının açılması, Karadeniz’e serbestçe geçişin temini ve Çanakkale ve Karadeniz istihkamlarının İtilaf Devletleri tarafından işgali sağlanacaktır.
2- Osmanlı sularındaki bütün torpil tarlaları ile torpido ve kovan mevzilerinin yerleri gösterilecek ve bunları taramak ve kaldırmak için yardım edilecektir.
3- Karadeniz’deki torpiller hakkında bilgi verilecektir.
4- İtilaf Devletlerinin bütün esirleri ile Ermeni esirleri kayıtsız şartsız İstanbul’da teslim olunacaktır.
5- Hudutların korunması ve iç asayişin temini dışında, Osmanlı ordusu derhal terhis edilecektir.
6- Osmanlı harp gemileri teslim olup, gösterilecek Osmanlı limanlarında gözaltında bulundurulacaktır.
7- İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır.
8- Osmanlı demiryollarından İtilaf Devletleri istifade edecekler ve Osmanlı ticaret gemileri onların hizmetinde bulundurulacaktır.
9- İtilaf Devletleri, Osmanlı tersane ve limanlarındaki vasıtalardan istifade sağlayacaktır.
10-Toros Tünelleri, İtilaf Devletleri tarafından işgal olunacaktır.
11- İran içlerinde ve Kafkasya’da bulunan Osmanlı kuvvetleri, işgal ettikleri yerlerden geri çekilecekler.
12- Hükümet haberleşmesi dışında, telsiz, telgraf ve kabloların denetimi, İtilaf Devletlerine geçecektir.
13- Askeri, ticari ve denizle ilgili madde ve malzemelerin tahribi önlenecektir.
14- İtilaf Devletleri kömür, mazot ve yağ maddelerini Türkiye’den temin edeceklerdir.(Bu maddelerden hiç biri ihraç olunmayacaktır.)
15- Bütün demiryolları, İtilaf Devletlerin zabıtası tarafından kontrol altına alınacaktır.
16- Hicaz, Asir, Yemen, Suriye ve Irak’taki kuvvetler en yakın İtilaf Devletlerinin kumandanlarına teslim olunacaktır.
17- Trablus ve Bingazi’deki Osmanlı subayları en yakın İtalyan garnizonuna teslim olacaktır.
18- Trablus ve Bingazi’de Osmanlı işgali altında bulunan limanlar İtalyanlara teslim olunacaktır.
19- Asker ve sivil Alman ve Avusturya uyruğu, bir ay zarfında Osmanlı topraklarını terk edeceklerdir.
20- Gerek askeri teçhizatın teslimine, gerek Osmanlı Ordusunun terhisine ve gerekse nakil vasıtalarının İtilaf Devletlerine teslimine dair verilecek herhangi bir emir, derhal yerine getirilecektir.
21- İtilaf Devletleri adına bir üye, iaşe nezaretinde çalışacak bu devletlerin ihtiyaçlarını temin edecek ve isteyeceği her bilgi kendisine verilecektir.
22- Osmanlı harp esirleri, İtilaf Devletlerinin nezdinde kalacaktır.
23- Osmanlı Hükümeti, merkezi devletlerle bütün ilişkilerini kesecektir.
24- Altı vilayet adı verilen yerlerde bir kargaşalık olursa, vilayetlerin herhangi bir kısmının işgali hakkını İtilaf Devletleri haiz bulunacaktır.
25- Müttefiklerle Osmanlı Devleti arasındaki savaş, 1918 yılı Ekim ayının 31 günü mahalli saat ile öğle zamanı sona erecektir.

En önemli maddeleri özetlersek Mondrok Mütarekesi daha iyi anlaşılacaktır.
– Çanakkale ve İstanbul Boğazları açılacak.
– Osmanlı orduları derhal terhis edilecek,
– Osmanlı donanması derhal teslim edilecek.
– Limanlar, Toros tünelleri, telgraf istasyonları ve bütün demiryolları galip devletlerin denetimine geçecek.
– Galip devletler, güvenliklerini tehlikede gördükleri yerleri işgal edebileclekler.
– Erzurum, Van, Harput, Diyarbakır, Sivas ve Bitlis’te bir karışıklık çıkarsa galip devletler bu illeri işgal edebilecekler.
Bu maddeleri iyi okuyan ve anlayan bir insan, Mondros Mütarekesi ile galip devletlerin Osmanlı Devleti’ni tam olarak teslim aldığını anlar.
Anlaşma 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanmış. İmzalayan kişi o zamanın Bahriye Nazırı (Denizcilik Bakanı) Rauf Orbay’dır.
Rauf Orbay, bu anlaşmayı imzaladıktan iki gün sonra, 02 Kasım 1918 günü basına bir demeç verir. O günkü başbakan da (Sadrazam Ahmet İzzet Paşa) Rauf Orbay’a bir teşekkür mektubu yazar. Mütareke anlaşması oybirliği ile meclisten geçer.
Bu demeci bugünkü dile çevirerek aşağıya alıyorum.
(Yeni Gün Gazetesi, 02 Kasım 1918)
“Bu mütareke ile devletimizin bağımızlığı, saltanatımızın hukuku tümüyle kurtarılmıştır. Bu mütareke, yenen ile yenilen arasında yapılmış bir anlaşma değil, savaş halinden çıkmak isteyen iki devletin aralarındaki düşmanlağı durdurmaları gibi bir şeydir. Sizi temin ederim ki, İsstanbulumuza bir tek düşman askeri çıkmayacaktır..
Batum ve Kars de şimdilik boşaltılmayacaktır. Size tekrar ediyorum ki, İngilizler bize olağanüstü bir iyi niyet gösterdiler. O kadar ki, askerlerimizin ne kadarını terhis etmemiz gerektiğini saptamak hakkını bile bize bırakmışlardır. Evet yaptğımız mütareke, umudumuzun üstündedir. Devletin bağımsızlığı, saltanatın hukuku, milletin onuru tümüyle kurtarılmıştır.”
Bu anlaşmadan sonra neler olduğunu biliyorsunuz.
– İngilizler Çanakkale’yi işgal ettiler.
– 73 parçalık düşman donanması İstanbul’a geldi, Dolmabahçe Sarayı önüne demirledi.
– İngilizler; Maraş, Urfa, Antep, Kars ve Batum’u işgal ettiler. Samsun ve Merzifon’a asker çıkardılar.
– Fransızlar; Mersin, Adana ve Afyonkarahisar’ı işgal etti.
Devamını yazmaya gerek yok. İçinizi karartmayayım.
İtalyanlar, Yunanlılar ve neticede Sevr Antlaşması….
Islahat Hareketleri’nin manasını çok yazdım. Bugünkü “Çözüm Süreci” aslında bir Isalahat Hareketi’dir, dedim hep.
Bulgaristan’ın, Makedonya’nın, Girit’in elimizden çıkışında düşmanlarımızın kullandığı stratejik söylemlerle (propagandalarla) bu günkü hükümetin söylemlerinin aynı olduğunu söylemeye, anlatmaya çalışıyorum.
Balkan Savaşları’nda, Birinci Dünya Savaşı sırasında, zamanın iktidarlarının düşman karşısında nasıl hesapsız, hazırlıksız yakalandıklarını ve nasıl şaşırdıklarını, devletin yıkılışına, yok oluşuna bir çözüm getiremediklerini, bu günkü devlet adamlarımızın da karşı karşıya bulunduğumuz sorunları çözmek konusunda yetersiz olduklarını, ne yapacaklarını bilemediklerini anlatmaya çalışıyorum.
Kürdistan Devleti’nin kurulması konusunda bu günkü devlet adamlarımızın yine aynı hastalıklı siyasî görüşlerle hareket ettiklerini ve devletimizin bağıra bağıra bölündüğünü anlatmaya çalışıyorum.
Daha da müşahhas örnekler vermek gerekirse;
Başbakanın baş danışmanının “Türk ordusuna kumpas kurduk!” dediğini,
Devlet Bakanı Beşir Atalay’ın “T.C. ile hesaplaştık” dediğini,
KCK’nin artık “Asayiş” tabelası koyup, yol kontrolü yaptığını,
Diyarbakırda’ki 2. Taktik Hava Birliği’ne saldıran PKK’lıların gönderden Türk Bayrağı’nı indirdiklerini,
APO’nun “Kürt İslam Kongresi” topladığını,
Bu toplantıya Cizre Kantonu’ndan (!) delegelerin katıldığını
Ve bu toprakların aslında Türk toprağı olduğunu anlatmaya çalışıyorum.
Bütün bu olup bitenlerin hiçbir yetkilinin umurunda olmadığını, mevcut iktidarın kontrolü altında bulunan büyük bir kitlenin “aldatıldığını” anlayamadığını anlatmak istiyorum.
Unutmayınız, bu devlet Türk Milletin devletidir. İktidar dürüst davranıp, olanların anlamını tam ve doğru olarak millete anlatırsa millet devletine sahip çıkacaktır.
Ama neylemeli, devleti idere edenler bu gün yine dürüst davranmamaktadır.
Biz yine hançeremiz yırtılıncaya kadar bağıracağız.
“YA DEVLET BAŞA YA KUZGUN LEŞE”
Gelinen noktadan sonra, millet artık bu zilleti kabul etmeyecektir.
YAŞASIN MİLLİ DEVLET,
YAŞASIN TÜRK MİLLETİ.

Mikdat Topçu
08.06.2014

 

 

 

 

Kılıç Kından Çıkmayınca

“Kılıç kından çıkmayınca it sürüsü dağılmaz!”

Bu sözü Osmanlı Sultanı II. Mahmut’un söylediği rivayet edilir.

1808 – 1839 yılları arasında Osmanlı padişahı olan II. Mahmut’un dönemi, çok büyük siyasi çalkantıların, bunalımların olduğu bir dönemdir.

Yukarıdaki çok önemli sözü hangi saikle söylediği bilinmez. Ama bir şey var ki, Sultan II. Mahmut, devlet içindeki anarşinin sona ermesi için “otorite” kullanmak gerektiğini çok iyi anlamıştır.

Osmanlı padişahlarının bunun gibi çok veciz sözleri vardır.

Osman Bey, oğlu Orhan’a vasiyette bulunur.

O meşhur vasiyette şöyle der:

“Baka Orhan, bizim kavgamız kuru kavga, şan, şöhret kavgası değildir. Bizim kavgamız İ’lay-i Kelimatullah kavgasıdır.”

Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul’un fethi sırasında gazaba gelip söylediği söz de çok meşhurdur. Herhalde bilmeyen yoktur.

“Ya Bizans beni alır, ya ben Bizans’ı!”

Yine Fatih’in; Uzun Hasan’ın elçi olarak gönderdiği annesi Sara Hatun’a verdiği cevap çok önemlidir. Burada onu da zikretmeliyim.

Malum, Uzun Hasan, Osmanlı Devleti aleyhine, o günün büyük devleti olan Venedik’le gizli bir anlaşma yapar. Bu gizli anlaşmayı Fatih öğrenir. Uzun Hasan’ın dersini vermek üzere ordusunu hazırlar. Bu hazırlığı duyan Uzun Hasan, annesini Fatih’e “büyükelçi” olarak gönderir. Fatih’in niyetini anlamaya çalışır.

Sara Hatun Fatih Sultan Mehmet’e sorar:

“Hay oğul! Doğuya doğru yapmaya çalıştığın bu azamet nedendir?” (Doğuya doğru yapmak istediğin bu seferin sebebi nedir?).

Fatih Sultan Mehmet cevap verir.

“Hay ana! Bizim elimize İslam’ın kılıcı verilmiştir. Biz bu kılıcın hakkını vermez isek bize GAZİ demek doğru olur mu?”

Elbette mesaj yerini bulmuştur. Tarih hükmünü vermiştir. Neticeyi biliyorsunuz. Otlukbeli Savaşı’nda Uzun Hasan tarihin karanlık dehlizlerine gömülmüştür.

“Fetih 1453” filmini izleyince bu düşünceler geldi aklıma. Filmi birlikte izlediğim, halen öğrenci olan kızıma şunu söyledim.

“Bak kızım, işte toprak böyle vatan yapılır!”

Ülkemizi bölmeye çalışanların, topraklarımız üzerinde Kürt Devleti (Aslında Büyük İsrail Devleti) kurmaya çalışanların, Türk milletinin, ecdadının veciz sözlerinde kendisini bulan bu doğal yapısını her şeyden önce bilmeleri gerekir.

Topraklarımız üzerinde gözü olan, hele hele vatanımızı bölmek gayesiyle Güneydoğu’da bir “Kürt Devleti” kurmaya çalışanlara en güzel cevabı Profesör Ahmet Bican Ercilasun hoca vermiştir.

Bakın ne diyor Ercilasun Hoca:

“Önce; kendilerine “Kürt” denilen bir topluluk, Anadolu’daki bin yıllık devleti yıkıp, Malazgirt’ten girecek. Erzurum’da Saltukoğulları, Erzincan’da Mengüçekoğulları, Bitlis’te Dilmaçoğulları, Ahlât’ta Sökmenoğulları, Harput’ta Çubukoğulları, Diyarbakır’da önce Yınaloğulları, sonra Artukoğulları gibi devletler kuracaklar.

Daha sonra da, Konya’daki Selçuklular gibi, bütün Anadolu’ya hâkim olacaklar. Selçuklular yıkıldıktan sonra Erciş’te Karakoyunlu, Diyarbakır’da Akkoyunlu gibi devletler kuracaklar. Nihayet Osmanlılar gibi bütün Anadolu, Balkanlar ve Orta Doğu’ya sahip olup, yüzlerce yıl kendilerinden Kürt diye bahsettirecekler. Bunun için yüzlerce yıl şehit verecekler, kan dökecekler, ter dökecekler. Anadolu’yu belde belde, şehir şehir imar edecekler; camiler, hanlar, kervansaraylar, yollar, köprüler yapacaklar.

Bütün bunlardan sonra da bir “Cumhuriyet” kuracaklar ve adına da “Kürdistan” diyecekler.

İşte o zaman o devlette yaşayanlara vatandaş olarak da “Kürt” denebilir. (Vatandaşlık Adımız Niçin Türk, 21.04.2013 Ahmet Bican Ercilasun)

Fatih’in askerlerinin, Bizans’ın surlarına tırmanırken, o müthiş “Rum ateşi” nin altında cayır cayır yanarak can verirken amaçları bu toprakları “vatan” yapmaktı. Bu topraklar böyle vatan oldu.

Prof. A. Bican Ercilasun hocam ne kadar güzel söylemiş. Topraklarımız üzerinde gözü olanlar, vatanımızı parçalamak isteyenler, o kadar ucuz bir şekilde bunu başaramayacaklarını bilmelidirler.

Önce milyonlarca şehit versinler, Türk milletinin bileğini büksünler. Ondan sonra gelsinler Anadolu’yu vatan yapsınlar.

Düşmanlarımızın, bugünkü vatan parçalama gayretleri karşısında Türk Milleti’nin son sözü elbette budur. Bu olacaktır.

Bizler, düşmanını bizzat görmüş bir devletin, hele hele bunu yaşamış Bayburt gibi bir şehrin çocuklarıyız. Bu düşünceler bize elbette bugün ders olmalıdır.

Tarih, sadece dünyadan hangi milletlerin gelip geçtiğini kaydetmiyor.   Özellikle galip milletlerin kahramanlıklarını anlatıyor.

Bu demektir ki tarih bize bugün yine büyük bir görev yüklemiş bulunmaktadır.

Unutmayın, kahramanları çok olan milletler ayakta kalabilirler.

Fatih gibi büyük bir kahraman olmasaydı Fetih’ten herhalde bahsedemezdik!

Demek ki gerçekten de “Kılıç kından çıkmayınca it sürüsü dağılmaz” mış!

Mikdat Topçu

28.05.2014

 

Kürtler Ve İslamiyet – Kürt Sorunu ve İslam’ın Hakemliği

            Soma’da, kömür ocağı faciasında yüzlerce vatandaşımızı, kardeşimizi şehit verdik. Allah hepsine rahmet eylesin. Başımız sağ olsun.

            Milletimizin, devletimizin sorunları çok! Bir yazımda “Vatanımızın Sorunları Neden Bu kadar Çoktur” sorusunun cevabını aramaya çalışmıştım.

Başlığı herhalde merak etmişsinizdir! Bu başlık “Demokratik İslam Kongresi” adı altında, Diyarbakır’da yapılan kongrede bir “sunum” başlığıdır. Sunumu Prof. Kadri Yıldırım yapmıştır.

Demokratik İslam Kongresi’nin toplanmasını APO sağlamıştır.

Ve bu kongre Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iradesi dışında yapılmıştır.

Kongrede “Cizêrê Kantonu Din Akademisi” temsilcisi Nurettin Şakir bir konuşma yapmış ve şöyle demiştir:

 “Rojava devriminin başarısı Kürdistan’ın başarısıdır. Bu nedenle Önder APO’nun çağrısı ile başlayan kongrenin anlamı büyüktür. Rojava halkı için en büyük emeği Önder APO vermiştir. Büyük demokratik özerkliği tüm Kürdistan halkına ve Önder APO’ya borçluyuz. Şehitlerimize borçluyuz. YPG ve YPJ şehitlerimize borçluyuz.”

Toplantıya katılan bazı isimleri buraya yazmaya çalışacağım. 14 kişilik bir “Delegasyon” varmış her şeyden önce.

Önemli isimler şunlar:

– Ayetullah KANHAN,

– Şeyh Sait’in torunu Kasım FIRAT,

– Rojava’dan Cizêrê (Cizre) Kantonu Demokratik Özerk Yönetimi Din İşleri Bakanı Şex (Şeyh)  Mihemed El QADİRİ,

– Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Gülten KIŞANAK,

– HDP Gurup Başkan vekili İdris BALUKEN, (TBMM’de milletvekili!)

– Güney Kürdistan Federal Kürdistan Bölgesi’nden 17 kişilik din âlimi gurubu,

– İlahiyatçı İhsan ELİAÇIK.

–  Avrupa’dan Kürdistan İslam Toplumu temsilcileri!

Toplantı “Kur’anı Kerim okunmasıyla başlamış!

Sunumu yapan Prof. Kadri Yıldırım, Kürtlerin yurdu ve Kürdistan konusunu işlemiş. Sunumun başlığı; “Kürtler ve İslamiyet – Kürt Sorunu ve İslam’ın Hakemliği”

“Tek kimlik”, “tek dil” ve “tek renk” yerine,

“Çok kimliklik”, “çok dillilik” ve “çok renklilik” istediklerini anlatmış.

Açılış konuşmasını yapan Nurettin Şakir’in şu sözleri çok önemlidir:

“Kardeşlerim; Rojava bir onur oldu. Bizler sizin vicdanlarınıza bırakıyoruz artık. Kendisine insan diyen herkesin Rojava’ya destek vermesi gerekiyor. Elimizi vicdanımıza koyalım. Kardeşlerimizin elleri sınırlar yapıyor, hendekler kazıyor. Bu kutlu toplantıda; şehitlerimizin sözüyle, YPG’yle, Önder APO’yla Kürdistan’ı savunacağız. Bizler saldırılara izin vermeyeceğiz.”

İlahiyatçı İhsan Eliaçık ise “Birlikte yaşama” şartlarını anlatırken şöyle söylemiş:

“Bölgemizde Türkler, Kürtler, Aleviler, Sünniler, Şiiler, Süryaniler, Ezidiler, Ermeniler, Rumlar, Araplar ve Farslarla nasıl bir ortaklık kurabiliriz! Bu ortaklıkta nasıl bir arada yaşayabiliriz!”

Bu açıklamadan sonra şimdi, şu soruları azıcık vicdanı, duygusu, vatan endişesi olan herkese sormak istiyorum. Bu büyük bir millî meseledir. Lütfen siyasî düşünmeyiniz.

1)      Cizre, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde çok güzel bir ilçemizdir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir kanun çıkarılarak Cizêrê Kantonu Din Akademisi adıyla bir Akademi kuruldu mu?

2)      “Önder Apo” devletimizin onayladığı bir isim midir? YPG ve YPJ devletimizin onayladığı silahlı örgütler midir?

3)      Sınırlarımız içinde “Kürdistan” diye resmen bilinen, tanınan bir yer var mıdır?

4)      “Şehitlerimiz” diyerek kastedilenler hangi şehitlerdir? Bunların ailelerine şehitlik kaleminden maaş bağlandı mı?

5)      Cizêrê Kantonu Demokratik Özerk Yönetimi Din İşleri Bakanlığı adıyla hükümetimizin kurduğu bir bakanlık var mıdır?

6)      Güney Kürdistan Federal Kürdistan Bölgesi’nden gelen 17 kişilik din âlimi ifadesinde bahsi geçen “âlimler” diplomalarını nereden almışlardır? Bunların âlim olduklarını devletimiz onaylamış mıdır?

7)      Hem “sözde” birlikte yaşamak isteyip, hem de “Kardeşlerimiz elleri ile sınırlar yapıyorlar, hendekler kazıyorlar” demek ne anlama gelmektedir?

8)      “Şehitlerimizin sözüyle, YPG’yle, Önder APO’yla Kürdistan’ı savunacağız. Bizler saldırılara izin vermeyeceğiz” derken, bahse konu Kürdistan hangi ülkeye karşı savunulacak? Hangi ülkenin saldırılarına izin verilmeyecek?

Gerçekte tam bir ateist ve Marksist olan, İslam Dini ile hiçbir ilgisi olmayan APO’nun çağrısı üzerine toplanan Demokratik İslam Kongresi, Diyarbakır’da yapılmıştır. Orada Türkiye Cumhuriyeti Devleti yoktur. T.C Savcıları yoktur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bütün bu olup bitenlere göz yummaktadır. “Paralel” diyerek saldırılan örgütler, aslında paravan örgütlerdir. Paralel örgütle yapılıyormuş gibi gösterilmeye çalışılan kavga, tam bir aldatmacadır. Bir kayıkçı kavgasıdır.

AK Parti hükümeti; Güneydoğumuzda kurulan Kürdistan devletini gizlemek, Kürtlerin rahat hareket etmesini sağlamak için “Paralel” olayını bir manivela olarak kullanmaktadır. Çok büyük bir ustalıkla bu manevra başarılmıştır.

Yukarıdaki soruların hepsine olumsuz cevap vereceğine inandığım milletimizin çocuklarının dikkatleri “Paralel” olayına çekilmiş, Fethullah Gülen “düşman” olarak gösterilmiş, saldırılar, nefretler Cemaat’e yöneltilmiş,  böylece Kürdistan Devleti’nin oluşumu bilerek unutturulmuştur. Demokratik Açılım olayının, Akil İnsanlar olayının da amacı bu idi. Cizre yerine Cizêrê yazılmasını mevcut hükümet sağlamıştır. Türk alfabesine bu isimlerin yazılabilmesi için üç yeni harfi mevcut hükümet bir kanun çıkararak alfabemize ilave etmiştir. Görüyorsunuz ki şimdi Cizre yerine Cizêrê yazıyorlar.

“Kardeşlerimiz elleri ile sınırlar yapıyorlar, hendekler kazıyorlar”, “Kürdistan’ı savunacağız, saldırılara izin vermeyeceğiz” diyenler şimdi büyük bir kararlılıkla Kürdistan devletini kurmaya çalışıyorlar.

Kürtler, “Kutlu Doğum Haftası” kutlayıp, “Biz de Ümmetiz” diyorlar ve Kürt Devleti’nin kuruluşunu Türk milletinin izanından kaçırmaya çalışıyorlar.

Bu durum Kürtlerin başarısı değildir. Bu başarı BOP projeleri ile “Kürt Devleti” yani “Büyük İsrail Devleti” kurmayı büyük bir stratejik hedef olarak ortaya koyan güçlerin başarısıdır. Bu başarı BOP eş başkanlarının başarısıdır.

Bu durum Amerikan devletinin başarısıdır.

Türk milleti çok vahim bir şekilde, hem de kendi idarecileri tarafından aldatılmaktadır.

Soma faciası nedeniyle içimin kan ağladığı böyle bir günde bu konuyu yazmak benim için bir büyük görevdir.

Aziz milletim, Kürt devletinin kurulmasına, vatanınızın parçalanmasına onay verdiyseniz mesele yoktur.

Atalarımızın bilek gücüyle aldığı bu toprakların tapusu bize aittir.

Ümmet meselesini ortaya atanlar coğrafyamızdaki büyük güçlerdir. Irak’ı, Mısır’ı, Libya’yı lütfen unutmayınız. “Bizim yöneticilerimiz Kur’an okuyorlar, namaz kılıyorlar, Müslüman insanlardır, böyle bir ihaneti yapmazlar” demeyiniz.

Tarih kitapları, ihanetlerle yıkılan yüzlerce devletin adından bahsetmektedir. Meşhur Göktürk Devleti hakanının Çinliler tarafından elde edilerek Göktürk Devleti’nin bağımsızlığının ortadan kaldırıldığını ve 50 yıl sonra yeniden, hem de müthiş kanlı çarpışmalardan sonra yeniden bağımsızlığını kazandığını biliyor muydunuz? Göktürk Devleti de bir “Türk” devleti idi. Unutmayınız.

 

 

Mikdat Topçu

16.05.2014

 

Şeyh Nazım Kıbrisî’nin Ölümü Üzerine

2011 yılında Şeyh Nazım Kıbrisî ile ilgili bir video yayınlanmıştı. Video müthiş bir mehter marşı ile başlıyordu. Ve videonun Osmanlı Dergâhı-USA tarafından yüklendiği yazılıydı altına.

Sayın başbakanımızın çok yakın dostu ve son dönemde adı sıkça duyulan iş adamı Remzi Gür, videoda Şeyh Nazım Kıbrısi’nin yanında dizlerinin üzerinde oturmaktadır.

Şeyh Nazım Kıbrısi, Recep Tayyip Erdoğan’a Remzi Gür aracılığıyla nasihatlerde bulunuyor, hükümetin yapacağı işlerle ilgili talimatlar veriyor.

“Kendi akıllarıyla iş yapmasınlar. Bugünkü talimat nedir? Emriniz nedir? Sorsunlar, ona göre iş yapsınlar!” diyor.

Remzi Gür, Türk Ordusu’nu, İngilizlerin evliya olarak (!) yetiştirdiği ve “Evliyalar Sultanı” unvanını verdiği Şeyh Nazım’a şikâyet ediyor: “Felaket hazımsızlar, dün iki tane paşa geldi bizim oraya, ortada fol yok yumurta yok, felaket rahatsızlar”  diyor.

Şeyh Nazım ise Remzi Gür’e; konuşmasında: “Hükümetin bugünkü hizmeti ne olacaktır? Siz ne isterseniz biz ona amadeyiz desinler!” diyor.

Yani AKP hükümeti ABD’den emir almadan iş yapmasın, diyor.

Videoyu izlemenizi tavsiye ederim. Devletimizin korkunç bir tuzağa düşürüldüğünü gözlerinizle görüp, kulaklarınızla duyacaksınız. Bu ilişkimden bile devletimizin içinde 5. Kol Kuvvetlerinin var olduğunu anlayabilirsiniz.

Yukarıda yazdığım ifadelerin tamamını izleyin ve devletiniz hakkında kararınızı ona göre verin.

İşbu Nazım Kıbrisî’yi kim “şeyh” ilan etmiş? İngilizler.

Kıbrıs doğumlu olan Nazım Kıbrisî, kendi vatanı aleyhine, İngilizler hesabına casusluk yapar. Türk Milli İstihbaratı da durumu tespit eder. Nazım’ın casus olduğu anlaşılınca Kıbrıs’tan kovulur.

Tabii ki İngilizler sahip çıkar Nazım’a. Tam da İngilizlerin istediği bir tiptir.

Sonra Nazım’ı yetiştirir İngiliz istihbaratı. Başına koskoca bir sarık takar, sırtına yeşil bir cübbe giydirir, adının başına “şeyh” kelimesini koyar.

Şimdi bizim Nazım olmuştur “Şeyh Nazım Kıbrisî.” Tabii ki sonra da, İslam âleminin terminolojisinde bulunan “hazretleri” kelimesi, isminin sonuna ilave edilir. Bir de unvan verirler. “Evliyalar Sultanı”. İngiliz casusunun adı tam olarak “Evliyalar Sultanı Şeyh Nazım Kıbrisî Hazretleri” olur.

Şeyh Nazım Kıbrisî, bütün İslam dünyasına, hatta bütün insanlığa hizmet etmeye (!) hazırlanmış bir İngiliz vatandaşıdır artık.

İngilizler yüzyıllardır Osmanlı Devleti’ni yıkmak için uğraşmıştır. Mustafa Reşit Paşa’yı, Balta Limanı Antlaşmasını hatırlayınız. Çanakkale Savaşı’nı, İstanbul’un işgalini hatırlayınız.

İngilizler; yetiştirdikleri istihbaratçı şeriflerle, şeyhlerle, yıllar önceden Osmanlı topraklarında istihbarat toplamıştır. Ermeni, Arnavut, Arap azınlıklarını ve Kürt kardeşlerimizi aleyhimize teşkilatlandırmıştır. Neticede Osmanlı Devleti yıkılmıştır.

Yetiştirilen İngiliz istihbarat elemanları camilerimizde imamlık bile yapmışlardır. Hiçbir Müslümanın itiraz edemeyecekleri kurumları ele geçirerek toplumumuzu içten çökertmiştir.

İngilizler bu konularda o kadar başarılıdır ki, Osmanlı ülkesinde “İngiliz Muhipleri Cemiyeti” kuran Türkler bile bulmuştur. Müslümanlar; “Şeriatın hamisi İngilizlerdir!” diyor ve Anadolu’daki Kuvayı Milliye hareketine “isyancı hainler” gözü ile bakıyorlardı. Kuvayı Milliyeciler için İngilizler idam fermanları çıkarttırmışlardı.

İslam Dini’ni kullanarak Müslümanları aldatmak işinde İngilizler çok başarılıdır.

İşte Şeyh Nazım Kıbrisî denen adamı kullanarak, İngiliz istihbaratı, aynı sızma işini yıllarca yapmıştır.

Şeyh Nazım Kıbrisî’nin söylediği birkaç sözü aşağıya alıp, yine yorumu size bırakacağım.

Çünkü devletin haber ajanslarında bile büyük bir mücahit olduğu, Kıbrıs’ta ezanı Arapça okuduğu şeklinde haberlerle Nazım Kıbrisî övülmektedir.

 

Bugün ölen Evliyalar Sultanı Şeyh Nazım Kıbrisî (!) gerçeğini bilmeyen Müslüman kesim, devletin bu haberlerine bakarak; “Nazım Kıbrısi Hak’ka yürümüş, kendisine Rab’bimden rahmet dilerim.” diyerek bir İngiliz ajanına rahmet okumaktadır.

İngilizler yine yapacaklarını yaptılar. Müslümanları Şeyh Nazım Kıbrisî’nin şahsında bir kere daha aldattılar.

Şeyh Nazım Kıbrisî, İngilizlerin, 40. Batından Peygamber Efendimiz’in torunları olduğunu, Tony Blair’ın hafız olduğunu iddia etmektekdir. İslam alemine İngilizler bu haberleri hızla yaymakta ve ne yazık ki Müslümanlar da bu İngiliz yalanlarına inanmaktadır.

Videoda Remzi Gür’e; “T.C. öldü”, “Git onlara söyle bunlardan (ABD’den) habersiz iş yapmasınlar”, Türkiye Cumhuriyeti devletini kastederek; “700 sene Osmanlı dayandı, bunlar 70 senede bitti. Bitti artık, ektiğiniz ekin mevsimlikti!” demiş, Remzi Gür ise “Verilen ömür bu kadar!” diye cevap vermişti.

Şeyh Nazım Kıbrisî’nin istihbarat bağlantılarının olduğu kesindir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın çok yakını, danışmanı olan, hatta çocuklarına burs verecek kadar samimi dostu olan Remzi Gür’ün, Şeyh Nazım Kıbrisî ile olan ilişkisi, talimat alması, göstermektedir ki, mevcut hükümetimiz, yani AKP hükümeti, Batılı istihbarat örgütleri ile sütre gerisi ilişkilerde bulunmaktadır. Demek ki hükümet, ABD ve İngiltere’den talimatları bu istihbarat örgütlerinden, bu gibi şeyhlerin eliyle almaktadır.

Yüzyıllardır Türk milletinin yok oluşu için çalışan Batılılar, kendilerini işte bu şeyh efendiler vasıtasıyla kamufle etmektedirler.

Nazım Kıbrisî’nin ölümü de bir kez daha göstermiştir ki, hala milletimizin aklı başına gelmemiştir.

Demek ki daha çekilecek çok çilelerimiz varmış.

Allah bu milleti bir İstiklal Savaşı daha vermeye mecbur etmesin.

Uyarmak vatan borcumdur.

Uyanınız.

08.05.2014