Kategori Arşivi Uncategorized - Page 22

“Aydın Vicdandır, Siyasetin Vicdanı Yoktur!”

(İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak eder misin Allah’ım!)

Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına 1915 olayları sebebiyle Ermenilere taziyede bulunmak, devletimizin bir politikası olamaz.

Konuyu aşağıda listesini vermeye çalıştığım olaylarla birlikte değerlendirmenizi rica ediyorum.

Bu konu, klasik particiliğin, partizancılığın ötesindedir.

Burası ortak vatanımızdır. 1915’li yıllarda ninelerimizin, dedelerimizin başına yine böyle önemsememizlik, aldırmazlık sebebiyle facialar gelmişti. Milletimiz o zaman da “Ermeniler bizim kardeşimizdir!” diyordu. Hiç onlardan bu ihaneti ummuyorlardı.

İngiliz muhibbi hain Mustafa Sabri Efendi’yi kahraman olarak kabul edip, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in şehadetini kabul etmemek bugün bizim en büyük handikapımızdır. Ölçümüzdür.

  • Dün “ak” dediğine bugün rahatlıkla “kara” diyebilen,
  • Yolsuzlukları, hırsızlıkları ayyuka çıkan,
  • Vatanımızı bölünmenin eşiğine getiren,
  • Milletin anasına avradına açıkça sövenlerle birlikte hareket eden,
  • Ermenilere, Süryanilere, Rumlara, Kürtlere yeni vatan toprakları hediye eden,
  • Azınlık Cemaatlerinin her isteğini yerine getiren, İstanbul’un fethinden önceki tapularımızı geri verin diyenlere tapu vermeye kalkan,
  • Anadolu’nun her tarafında kiliseler diken,
  • Kahramanlarını Ermenilerden, Süryanilerden, Kürtlerden, tarikat mensuplarından seçen,
  • “Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin, onlar birbirlerinin dostudurlar” buyurulduğu halde Müslümandan ve Türkten başka herkesi dost edinen,
  • Sümela Manastırı’nda 15 Ağustos günlerinde ayin yapılmasına ses çıkarmayan,
  • Akdamar Kilisesi’nin devletin kesesinden trilyonlarca lira harcayarak onaran,
  • Akdamar Kilisesi’nden, Ermeni katliamları sırasında, Van Gölü’ne atlayarak namuslarını kurtaran, şehit olan analarımızı, bacılarımızı kendi anası ve bacısı olarak görmeyen,
  • Bursa’da yeni bir “Metropalit” binası kurarak, Anadolu’nun Hıristiyanlaştırılmasına göz yuman,
  • Türk milletinin düşmanları ile gizli anlaşmalar yapan,
  • Anayasa’dan Türk, Türk Milleti, Türkiye Cumhuriyeti gibi kelimeleri kaldırmaya kalkan,
  • Devletimizin münasip gördüğü yer adlarını değiştirerek, eskiden var olan Ermenice, Kürtçe ve Rumca yer adlarının yeniden geri getirilmesini sağlayan,
  • Yer adlarının değiştirilmesine Türk Ordusu’nu bile alet eden,
  • Diyarbakır’da yapılan Kürt kongrelerine ses çıkarmayan, hatta bu kongrelere katılan, Kürt delegasyonu ile tokalaşan,
  • Türk Ordusu’nu uydurma bahanelerle Silivri’ye mahkûm eden,
  • 21. Yüzyıl Haçlı saldırılarını anlayamayan,
  • ABD, İngiltere ve İsrail ile ittifak yaparak, bütün İslam âleminin yerle bir edilmesine çanak tutan,
  • Türk milletini aldatmak için “Osmanlıyı yeniden geri getireceğiz” propagandası yapan ama Osmanlıya sövenlere, “cinsî sapık” diyenlere (Ayşe Hür) diyenlere ses çıkarmayan,
  • Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i reddedip, İngiliz Muhipleri Cemiyeti Kurucusu Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’yi Müslüman zannedip onun arkasından giden,
  • Asala’nın şehit ettiği 36 diplomatımıza rahmet okumayan, onların ailelerinden, milletimizden özür dilemeyen

Mevcut siyasi yapı, bugünkü iktidar, Türk milletinin temsilcisi olamaz.

Ben de bu milletin bir aydını olarak haykırıyorum:

Sayfalarımızda yazılarımızı okuyup, gerçekleri anlamadan, sanki bu yazıları siyaset yapıyormuşuz gibi maksatlı yazdığımızı zannedip, bizi siyasetin basit, mülevves, çamurlu ortamında yüzen bir zavallı yerine koyarak eleştiren ağabeylerimi, kardeşlerimi buradan uyarıyorum. Yukarıda sıraladığım konuların tümü, ülkemizde milletimizin yani bizim aleyhimize olarak yapılan icraatlardır. Mevcut siyasiler milletimizi basit taşra politikaları ile aldatmaktadır.

İyi biliniz ki siyasetçiler sizin gibi düşünmüyorlar.

Siz, Ermeni özrünü kabul edecek birileri değilsiniz. Bu hezeyana göz yumacak insanlar değilsiniz, çok iyi biliyorum.

Yüzünüze karşı “Allah Allah!” diye haykırıp, gizliden sizin kuyunuzu kazanları anlamanın zamanı geçmiştir.

Bu taşralı düşüncelerinden, klasik taşra politikacılarını takip etmek huylarından vazgeçin.

Biliniz ki, bu ülkede bıçak kemiğe dayanmıştır.

1915’lerde yapılan siyasi, askeri hareketler bugün de aynen yapılmaktadır.

Oy verdiğiniz, size sempatik davranan, gözlerinizin içine baka baka “Ya Allaaah, Bismillah!” diye kurdele kesenlere inanmayın. Onlar “göz boyacıdırlar”.

Ah Rahmetli Durmuş Hocaoğlu, hayatta olsaydın!

Şu ifadeleri dikkatlice okuyun lütfen! En son satır çok önemlidir, dikkat edin. “Ancak, bu da vicdanı olan bir cemiyette bir iş yapabilir.” Rahmetli, acaba bu cümleyi bizim için mi kurmuştu!

Sizleri vicdanlarınızla baş başa bırakıyorum.

Durmuş Hocaoğlu şöyle diyor:

“Bir milletin aydını, cemiyetinin düşünen beyni ve kanayan vicdanıdır.

Düşünen beynidir, çünkü “iktidarın gücü, aklın muhakeme kabiliyetini ifsad eder”.

Yani aydın da siyasete girince, her siyasetçi gibi, siyasetin mülevves çamuruna bulaşır ve “gerçeği” söyleme kabiliyetini kaybeder. Hâlbuki aydın, Kant’a göre, “Gerçeğe ihanet edemeyen kişi”dir.

Siyaset ise umumiyetle gerçeğin katili ve hainidir. Ve yine bu sebeple, aydın, ancak siyasette müşavir, yani danışman, hakkın ve hakikatin yolunu gösteren, fikirlerinin kaale alınmadığını görünce de tereddüt etmeden siyasetçiyi terk eden şaşmaz prensip sahibi er kişi olabilir; daha fazlası değil.

Keza “aydın” vicdandır. Vicdan olduğu için de fiziki gücü yoktur.

Fiziki güç siyasettedir, ancak onun da vicdanı yoktur.

Binaenaleyh, “aydın” ancak manevi baskı gücüne sahiptir ve onu kullanmalıdır. Bu onun için bir tercih meselesi değil, mecburi tek istikamettir.

Ancak, bu da vicdanı olan cemiyette bir iş yapabilir.”

 

Not: Rahmetli, makalesinde “entelektüel” kelimesini kullanmıştır. Ben bu kelime yerine “aydın” kelimesini koydum.

26.04.2014

KABUL ETMİYORUM!

Kadın Milisler adlı romanımda Bayburt’taki, özellikle yaşadığımız yörelerdeki, Ermeni komitacılarının yaptıkları katliamları anlatmaya çalışmıştım.

 

Birinci Dünya Savaşı yıllarında sonuç almaya çalışan büyük devletler Ermenileri iyiden iyiye kışkırtmışlardı. Şımartmışlardı.

 

Büyük devletleri arka bulan Ermeniler de ellerine geçirdikleri fırsatı iyi kullanmışlardı.

 

Eli silah tutan herkes askere alındığı için köyler, kasabalar, şehirler savunmasız kalmıştı. Sadece kadınlar, çocuklar ve yaşlı insanlar vardı köylerde.

 

99 yıl geçmiş aradan. Büyük bir zaman değil aslında. Daha birkaç yıl öncesine kadar canlı şahitleri vardı yaşananların. Ermenilerin katliama, zulme, tecavüze uğrattığı insanların yaşadıkları korku dolu günleri bizzat dinleyen, o insanların torunları olan bizler, henüz hayattayız.

 

Romanda sözünü ettiğim Terzi Hasan, dedemdi. Dedem de Taşmağazalar’da yakılanlar arasında idi.

 

Devletimiz topyekûn saldırıya uğramıştı. Kendisine göre halkı zarar görmesin diye tedbir almaya çalışmıştı.

 

Yenilen bir devletin gücü ne olabilir ki! Yenilmişti zaten!

 

Canhıraş bir İstiklal Savaşı’ndan sonra çekildiğimiz Küçük Asya’da yeniden toprağı devlet yaparak yaşamaya başlamıştık.

 

Ancak, görüldüğü üzere düşmanın mücadelesi bitmedi.

Hem de düşman bugün daha kesin netice alıcı stratejiler uygulamaktadır.

 

Gizli ve sinsi mücadele yöntemleri uygulamaktadır.

 

Kendilerini Türk ve Müslüman olarak tanıtan öyle yetkililer, yazarlar, çizerler var ki; resmen haçları koyunlarından çıkıyor.

 

Gizli din taşıdıkları, gizli kimlik taşıdıkları için, bizden göründükleri için onların yaptıklarını anlayamıyoruz.

 

Birçok defa örnekler vererek anlatmıştım. TESEV sitesindeki yer adlarının değiştirilmesi ile ilgili olarak yapılan programları anlatmıştım. Elif Şafak olayını anlatmıştım. Bir zamanlar kitaplarında yazdıklarından dolayı mahkemelerde sürünüyordu Elif Şafak.

 

Nobel ödülü alan bir yazarımız vardı. Orhan Pamuk! Ne demişti; “Türkler 30 bin Kürt’ü ve 1.5 milyon Ermeni’yi katletmişlerdir.”

 

Aramızdan bu tip insanların çıkması, yetişme süreleri de dikkate alını , düşmanın uzun soluklu mücadele içinde olduğu anlaşılır.

 

Daha önce silahlı hareketler yapmayı denemişlerdi. Birçok diplatımızı dünyanın her yerinde şehit etmişlerdi.

 

Şimdi mücadele şekli değişti. Hükümetlere sızdılar. Bürokrasiye sızdılar, basına sızdılar. Hatta sızmaya de gerek yok. Doğrudan doğruya kurdukları basın yayın organlarında açıkça mücadele etmektedirler.

 

Bugün gelinen noktada başbakanın çıkıp Ermenilere “taziye” sunması bence bu minvalde değerlendirilmelidir.

 

Bunun böyle olacağını defalarca anlatmıştım.

 

Bunu;

 

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i şehit kabul etmediklerinden anlamıştım.

 

Elif Şafak’ı protesto eden Kemal Kerinçiz gibileri Ergenekon tertibinden Silivri’ye tıkmalarından anlamıştım.

 

Milleti “hepimiz Ermeniyiz” diyecek hale getirmelerinden anlamıştım.

 

“Anadolu’da bir Türk’e karşılık üç Süryani ailesi, üç Ermeni ailesi yok edilmiştir” diyenlere karşı Türklerin en ufak bir protestoda bulunmamasından anlamıştım.

 

Azınlık Cemaatleri meselesinden anlamıştım.

 

Dicle Nehri’nin kenarındaki Mor Aho Kilisesi’nin yeniden ihya edilerek oraya bilmem kaç bin Süryani’nin devlet tarafından getirilmek istenmesinden anlamıştım.

Akdamar Kilisesi’nin devlet tarafından onarılarak Ermeni aleminin hizmetine sunulmasından anlamıştım.

 

Anadolu’nun her tarafında yerden biter gibi kiliselerin yükselmesinden anlamıştım.

 

Anlamıştım aslında. Ama bir türlü ANLATAMAMIŞTIM.

 

ANLATAMIYORUM.

 

Anlatmaya devam edeceğim. Tek başıma kalsam da mücadele edeceğim. Devletin yanlış yolda olduğunu anlatacağım. Bu kadar büyük hataları, ancak kimlikleri şüpheli olanların yapabileceğini anlatacağım.

 

Türklerin Osmanlı devleti zamanından beri birçok hata yaptığını, bu hataları bugün daha elim ve daha vahim bir şekilde sürdürmeye devam ettiğini görmekten büyük üzüntü duyuyorum.

 

Bu yapılanları kabul etmiyorum.

Ermenilerden özür dilemeyi kabul etmiyorum.

 

Hükümetin Ermeni politikasını, Kürt politikasını kabul etmiyorum.

 

Sizleri de bu konuları bir daha, bir daha düşünmeye davet ediyorum. Bu durum hepimizin ölüm kalım davamızdır.

 

Kuzum siz de etrak-i bi idrak misiniz yoksa?

 

24.04.2014

Uyarmak Vatan Borcumdur 81

Firkateynler Afrika’ya Neden Gönderiliyor?

Yazmasam olmaz. Vicdan azabı duyarım. Duyuyorum!

Kırım’da şu anda büyük bir “ilhak” olayı yaşanırken, Türkiye devletinin kuzeyinde Rusya, vaktiyle Türk toprağı olan, halen büyük bir Türk nüfusun bulunduğu toprakları fethederken (evet, bu Ortaçağ’da olduğu gibi bir fetih olayıdır!), donanmamızdan dört savaş gemisinin, durup dururken Ümit Burnu’na gönderilmesi aklın alacağı bir şey değildir.

Tarihî tecrübesi olmayan, devlet disiplini olmayan, ihmalci, kolay aldanan, kendi ordusunun dağılmasına dahi sebep olan, “strateji”, “taktik” nedir bilmeyen, askerlikle hiç ilgisi olmayan, mağlubiyetler karşısında kılı bile kıpırdamayan devlet adamları yüzünden Osmanlı Devleti’nin başına gelmeyen kalmamıştı. Koca imparatorluk dağılmış gitmişti.

Bugünkü devlet ricalimizde de aynı basiretsizliği görüyorum. Bu gidiş hayra alamet değildir.

Osmanlı yöneticilerinin nasıl aldatıldıklarını gösteren birkaç örnek vermek istiyorum. Bu örnekleri bugünkü devlet idaresi ile herhalde karşılaştıracaksınız!

Konu Rusya ile Osmanlı Devleti arasındaki 1768 – 1774 yılları arasında geçen savaşlardır.

Biliyorsunuz ki bu savaşlar sonunda Kaynarca Muahedesi yapılmıştır.

Reconquista ve Türk Milleti’nin Mukadderatı adlı kitabımdan aynen aktarıyorum.

“Rusya, Lehistan’ı işgal edince elbette ki savaş başladı. Ancak Türk ordusu hazırlıksız idi. İyi komutanlar yoktu. Hele Sadrazam’ın askerlikle hiçbir ilgisi yoktu.

Hem Hotin harekâtında, hem de Mora harekâtında, şans eseri Türk Ordusu üstün geldiği halde, Rusların ani ve sinsi saldırıları ile her iki savaş ta kaybedildi. (…)

Ordu galip geldiği halde galibiyet mağlubiyete nasıl dönmüştü!

1-Hotin Bozgunu:

Hotin savaşını Ruslar kaybeder, geri çekilir. Ancak Türk vezir, asi askerle işbirliği yapar ve idam edilir. Yani içeri karışıktır. Rus ordusu bunu fırsat bilir, geri döner ve boşaltılmış olduğunu gördüğü Hotin’i 300 topla birlikte işgal eder. Böylece Türk başarısı ile başlayan savaş, mağlubiyetle biter.

2-Çeşme Bozgunu:

1770 yılında “Mora Harekâtı” yapılır. Bakınız ibret dolu bir tarih sayfası size. Görünüz ve anlayınız ki, Osmanlı devletinin düşmesi öyle kendi kendine olamazdı. Bu ancak ihanetlerle, bazen Türk milletinin karakterinde var olan, devlet ve askerlik işlerinde olmaması gereken safdil olmak ve merhamet duygularının yersiz bir şekilde kullanılması ile mümkün olabilirdi. Ve öyle olmuştu.

Savaş başlar başlamaz Rus donanması, Baltık Denizi’ni, Kuzey Denizi’ni, Atlas Okyanusu’nu, Cebelitarık Boğazı’nı geçerek Akdeniz’e girer. Fransız büyükelçisi, Rus donanmasının bu harekâtını Bab-ı Ali’ye bildirir. Ancak devlet tedbir almaz. Kimse inanmaz ve kulak asmaz. Ruslar Güney Mora’da “Maynot” denen Rumlara güvenmiştir. Bu Rumlar, Ruslar Mora’ya asker çıkarırlarsa isyan etmeye söz vermişlerdi. Ruslar karaya çıkar çıkmaz Maynot’lar ayaklanmışlardı. Eli silah tutan 70 bin kadar Maynot erkeği Ruslara katılmıştı.

Türk ordusu Rusların desteklediği bu 70 bin Maynot’u imha etmişti. Ruslar, Kapdan-ı Derya Hüsameddin Paşa’nın yaklaşması üzerine Mora sularından çekilmişlerdi. Savaş 4 saat sürmüştü. Türk toplarının üstünlüğü sayesinde Rus donanması geri çekilmişti.

Kapdan-ı Derya Hüsameddin Paşa donanması ile, Rusların yeniden bir savaşı göze alamayacakları düşüncesiyle, gün batarken Çeşme Limanı’na girmişti. Gece yarısına doğru, iki küçük Rus yardımcı gemisi Çeşme Limanı’na girdi. Türkler, iki küçük geminin donanmalarına zarar verebileceğini akıllarına bile getirmediler. Bu gemileri, düşman donanmasından kaçıp kendilerine sığınıyor sandılar. Bazı reisler bu gemileri batırmak istedilerse de, diğer reisler, bunların batırılmamasını, İstanbul’a götürülüp zafer alayında teşhir edilmesini teklif ettiler.

Aslında bu iki düşman gemisi “ateş gemisi” idi. Düşman amirali çılgın ve cesur bir şekilde Türk gemilerine iyice yaklaştı. Bu teknelerden atılan “kundaklar”, bir Türk gemisinin yelkenlisini tutuşturdu ve ambarına sirayet ederek cephanesini infilak ettirdi. Yangın yanaşık nizamdaki bütün gemilere sıçrayarak, çok kısa zamanda Türk donanmasını yaktı. Türk cephaneliklerinin patlaması 230 km. uzaklıktaki Atina’da bile duyuldu.

3-Kartal Bozgunu:

Kartal Bozgunu’nda da yine Ruslar, ümitsiz bir durumda iken ve ikinci Prut gerçekleşmek üzere iken, kalleşçe bir karşı saldırı ile 50 bin Türk askerini şehit ettiler.

Daha nice büyük hatalar yapıldı Osmanlı Devleti yıkılırken. Boşuna yıkılmadı koca imparatorluk.

Osmanlı yöneticileri, kaptanları, reisleri, generalleri bu hileleri anlayamadılar. Aldandılar. Rahatlıkla oyuna getirildiler.

Çünkü başlarında artık Fatih, Yavuz, Kanuni gibi büyük devlet adamları yoktu.

Düşman propagandasına kapılarak Milli Güvenlik derslerinin kaldırılması, çocuklarımızın zihninden “etrafımız düşman çemberi ile çevrili değil” imajı verilerek “düşman” algısının kaldırılması, “and”ımızın kaldırılması, TC.nin kaldırılmak istenmesi, devletimizle ilgili bir sürü milli olayı “inkarın bile inkarı” anlayışıyla tamamen yok sayma olayları bana hep Osmanlı yöneticilerinin yaptıkları hataları hatırlatıyor. Türklerin, nasıl gerçekten “etrak-i bi idrak” olduklarını hatırlatıyor.

Düşmanınızı bilmezseniz, ciddiye almazsanız hangi yok oluşla karşı karşıya kalacağınızı bir gün size tarih anlatır. Ama geç olur, değil mi?

Bugün, durup dururken donanmanın bir bölümünün Ümit Burnu’na gönderilmesi haberini okurken bu tarih sahneleri gözlerimin önüne geldi.

Aziz milletim, yöneticilerimiz üç yüz yıllık tarihi hatalarını yapmaya hala devam ediyor. Onları uyarmak bile artık bir mana ifade etmiyor. Gözlerinin önüne perde inmiş. “Dünya malı” hırsı ile gözleri dönmüş bulunuyor.

Bendeniz ise hala asil milletimin çocuklarını uyarmaya gayret ediyorum.

Aziz milletim,

Uyarmak vatan borcumdur.

Uyanınız.

19.03.2014

Uyarmak Vatan Borcumdur 80

Kırım Yeniden Rusya’ya Bağlanırken

Seçimlerin yaklaştığı şu günlerde, AK Parti yanlıları başbakanımız için; “Sayın dünya liderimiz!”  diye bağırıp duruyor.

Kabul etmek gerekir ki; başbakan da büyük bir kitle üzerinde bu imajı çok güzel yakaladı. Bir kısım insanımızı ikna etti. Zihinlerini iğfal etti. Ve böylece gerçekten de çok büyük bir “rüzgârı” arkasına almış oldu.

“Sayın dünya liderimiz!” diye başbakana samimi niyetlerle bağlı olanlar, aynı zamanda  “Türk tankı – Türk savaş uçağı” üretiyoruz gibi haberlerle de psikolojik olarak besleniyor. Bu psikoloji içinde insanlarımız vatanlarına karşı en büyük görevlerini yapmış olmanın huzuru ile başbakanı alkışlamaya devam ediyorlar.

AKP sempatizanlarının görmeği arzu ettikleri güçlü ve büyük bir Türkiye, elbette ki hepimizin arzusudur.  “Büyük Türkiye” tıpkı onlar gibi bizim de en derin, en mukaddes hayalimizdir.

Ancak kader; Osmanlı Devleti’nin atlattığı bir sürü badireden sonra, şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin önüne de getirmiş çok büyük bir handikabı koymuştur.

Halen devam etmekte olan “Doğu Türkistan” problemi ile ilgili olarak devletimiz zaten hiçbir şey yapamamaktaydı.

Bunun üstüne; devletimizin önüne tarih şimdi “dağ gibi” yeni bir sorun ekledi:

Kırım meselesi.

Biliyorsunuz Kırım’da dün (16.03.2014) referandum yapıldı. Referandumda halk Rusya lehine oy kullandı. Ve Kırım Rusya’ya bağlandı.

Malumdur ki, Kırım’da büyük bir Türk nüfus bulunmaktadır. Kırım, yüzyıllarca Osmanlı Devleti’ne bağlı kalmış bir Türk yurdudur.

Şimdi dünya lideri başbakanımız pirincin taşını ayıklasın bakalım. Rusya’ya “dur” desin bakalım! Beşar Esad’a esip gürlüyordu! Putin’e de esip gürlesin bakalım!

Şu anda; tecrübesi olmayan bir yönetimle karşı karşıyayız. Güvenliğini, savunmasını garanti altına alamayan, kültürel olarak, ekonomik olarak, siyasî olarak, askerî olarak çökertilmiş bir devlet yapası ile karşı karşıyayız. Düşman silahlanırken, sınırlarımızdaki; tarih birliği, inanç birliği, kültür birliği içinde olduğumuz komşularımıza saldırırken, fiilen savaşırken, biz “Ergenekon” meselesi ile uğraşıyorduk!

Bir devlet düşünün ki; kendi eli ile bindiği dalı kesmiş, donanmasını, hava kuvvetlerini, genelkurmay karargâhını kendi eli ile yok etmiştir. Kriptolarını kendi elleriyle düşmana teslim etmiştir.

Bir “Ergenekon” meselesi tutturulmuş, Türk Ordusu bilerek çökertilmiştir. Türk Ordusu’nun çökertilmesi düşman işidir. Şimdi ne olduysa söylem değiştirip, “Ordumuza kumpas kuruldu” diyenler, tarih karşısında bunun hesabını nasıl vereceklerdir!

Kendi ordusunu kendi elleriyle yok eden devletlerin başına neler geldiğini tarihten okuyunuz.

Osmanlı Devleti’nin gerçek yıkılış sebebini acaba aramızdan kaç kişi biliyor.

Kendi ordusunun en önemli sınıfını, Akıncı (Komando) sınıfını kendi elleriyle yok eden Sinan Paşa’nın bu hatasının neye mal olduğunu acaba çocuklarımız biliyor mu? Bugünkü Sinan Paşaların kimler olduğunu “Sayın dünya liderimiz!” diye bağıran çocuklarımız biliyor mu acaba?

Bir Osmanlı paşasındaki “dünya malı” hırsının, Osmanlı ordusunun çökmesine sebep olduğunu, bir hatanın nasıl koskoca devletin yıkılışına mal olduğunu milletimizin çocukları biliyor mu?

Milletimizin çocuklarının; bugünkü yöneticilerin de aynı “dünya malı” hırsı ile davrandıklarını, benzer bir hata içinde olduklarını görmesi en büyük temennimdir. Bugün devleti idare edenlerin yaptıkları yolsuzluklarla Sinan Paşa’nın yaptığı yolsuzluğun neticesi aynıdır. “Dünya malı hırsı!” Bu davranış devleti uçuruma götürür. Bu unutulmamalıdır.

Düşmanlarımız elbette ki ordumuzu yok etmeye çalışacaktır. Harbin kuralı budur. Düşmanı ya tamamen imha edeceksin, ya da esir edip kendi emrine tabi hale getireceksin!

Unutmayınız ki devletimizin düşmanları bu hükümetin eliyle “Türk Ordusu’nu” tarihi manada çökertmiştir. Devletimize diz çöktürmüştür. Bu hataları tarih elbette ki sorgulayacaktır.

İşte Osmanlı örneği!

Konu ile ilgili olarak 2006 yılında yayınladığım Reconquista ve Türk Milleti’nin Mukadderatı atlı kitabımdan alıntı yapacağım. Tabii ki kitaptaki dipnotta da rahmetli Yılmaz Öztuna’nın Türkiye Tarihi adlı eseri bulunmaktadır. (Cilt 8, sayfa 116-117)

“Sinan Paşa Akıncıları İmha Ettirmiştir:

Sinan Paşa’nın,  Eflak Seferi’nden dönerken (1595) Yerköyü-Ruscuk köprüsü üzerinde, Türk fetihlerinin büyük yapıcısı olan akıncı (komando) sınıfını imha ettirmesi Osmanlı tarihinin en büyük facialarından biridir. Voyvoda Mihai’nin 70.000 kişilik ordusunun saldırısına akıncıları açık bırakması tarihin en büyük ihanetlerinden biridir. Bu olayı kısaca özetlemek istiyorum. Bugün Yüce Divan’a gidenlerin devlet anlayışlarının da bu örnekle herhalde daha iyi anlaşılması gerekir.”

“Sinan Paşa, Yerköy’üne erişir erişmez karşı yakaya, Rusçuk’a geçti. Ordunun, topların ve ağırlıkların geçmesi üç gün, üç gece sürdü. Orduyu korumaya memur akıncı sınıfı, en son geçecekti. Mihai, ordunun karşı yakaya geçmesini bekledi. Akıncılarla baş başa kalınca, 70.000 kişi olduğu söylenen kuvvetleriyle taarruza geçmeyi gözü kesti. Ancak akıncıların can vermeden silah teslim etmemelerinin ocak nizamlarından olduğunu bildiği için, köprüyü top ateşine tutmakla işe girişti. Yüzlerce metrelik köprü üzerindeki akıncıları Tuna’ya döktükten sonra, geri kalanını kılıçtan geçirecekti. Bu faciada Sinan Paşa birinci derecede mes’uldür. Hatta bütün mes’uliyet ona aittir”.

“Şöyle ki; asker, bilhassa akıncılar, büyük ganimet almışlardı. İktidarını her zaman için servetine borçlu olan Sinan Paşa, bu ganimetten beşte bir devlet hissesi ve bilhassa serdar payının kaçırılmaması için, köprü başlarına tahsildarlar koymuştu. Böyle bir iş, savaş sahasında bulunan bir orduya şimdiye kadar yapılmış değildi. Sinan Paşa’nın şahsi icadıydı. Tahsildarlar köprüden geçen her askerin eşyasını yoklayıp, hazine ve serdar payını aldıktan sonra geçiriyorlardı. Mihai’nin gittikçe yaklaştığı ve ordunun Tuna’nın iki yakasında ikiye ayrılmasının çok tehlikeli olduğu Paşa’ya birkaç defa ihtar edildiyse de, mal hırsına kapılan seksenlik sadrazam kulak asmadı. Düşman topları köprü üzerine gülle yağdırmaya başladığı zaman Paşa emrini geri alarak,  son süratle geçilmesini bildirdiyse de, iş işten geçti. Birkaç isabet alan köprü çöktü. Binlerce ve binlerce akıncı, sonbahar coşkunluğu ile kaynaşan “kanlı Tuna deryasının” dalgalarına gömüldü. Henüz geçemiyen birkaç  bin akıncı da imha edildi. Bu suretle “akıncı taifesinin ekseri karşı yakada bulunmakla, hiç ferd halas olmayıp, ol zamanda akıncı kökü kesilip münkariz oldu”. Ve ‘bir mertebe musibet ve hasaret oldu ki, bir asrda naziri vakı’ ve bir tarihde böyle bir şayi’ olmamıştı.”

“Tabii ki, bu olayın ardından Mihai Yerköyü kalesini kuşattı ve Paşa’nın gözünün içine baka baka Türk askerini kılıçtan geçirdi. Ve kaleyi ele geçirdi.”

“Osmanlı duraklamasının mühim sebeplerinden biri olarak tımarlı sipahisi, yani Türk ordusunun esasını teşkil eden süvari sınıfının, Kapıkulu Ocakları, bilhassa Yeniçeriler lehine önemini kaybetmesi gösterilir. Ama bu “köprü” faciasıyla, devşirme olmayan ve Türk aslından gelen ikinci bir askeri sınıf, “akıncı” denen atlı komando sınıfı da ortadan kalkmış oldu.”

80 yaşında bir Paşa. Kocasinan Paşa! Görüldüğü gibi, ganimetten pay almak için askeri köprüden önce oyalıyor, askerin üzerini arıyor, uyarılara aldırmıyor, düşman gerçekten geliyor. Ve “Akıncı Ocağı”nın imha edilmesine sebep oluyor. Bu olay koca bir devletin yıkılmasının nedeni oluyor.

Para hırsı! Demek ki her yaşta insan paraya tamah edebiliyormuş!

Bu olay belki bugünkü idarecilerimize ders olur. Hiç olmazsa bu idarecileri sorgulaması için milletimize ders olur.

Hiç ümidim yok aslında. Çünkü gerçeklerle milletimizin arasına “perde” koyuyorlar. Milletin bu gerçekleri öğrenmesini engelliyorlar.

Kendi ordusu üzerinde operasyon yapan bir devletin şimdi Kırım sebebiyle Rusya’ya müdahalesi imkânsız bulunmaktadır.

Hâlbuki düşman silahlanırken uyarmıştık. Düşman yaklaşırken uyarmıştık. Düşman Muavenet gemimizi vururken, düşman başbakanımızı “eş başkan” olarak tayin ederken, düşman ülkemize füze rampalarını yerleştirirken, düşman ülkemize radarlar yerleştirirken, düşman PKK’yı besleyerek Kürt devleti kurmak isterken hep uyarmıştık.

Şimdi yine dünya malı hırsı ile gözü dönen yöneticilerin aynı hatalara düşmesini önlemek bizlerin irademize bağlıdır.

Aziz milletim gerçekleri görünüz.

Uyarmak vatan borcumdur.

Uyanınız.

17.03.2014

 

Uyarmak Vatan Borcumdur 79

Vebal Altında Olanlar

 

Niçin “uyarmak”  ihtiyacını duyuyoruz.

Kimi uyarmaya çalışıyoruz.

Derdimiz nedir?

 

Toplumlar zaman zaman bunalıma düşebilirler. Devletler zaman zaman kaosa sürüklenebilirler. Bu durum dünya tarihinde hep görülmüş bir şeydir. Düştükleri buhrandan kurtulamaya devletler yıkılır.  Yıkılan devletlerin yerine yeni devletler kurulur. Tarihte çok büyük imparatorlukların yıkıldığını hatırlayınız. O halde; bir defa bu genel kaideyi hiç unutmamak gerekir.

 

Kabul etmek gerekir ki, şu anda bizim ülkemiz de büyük bir bunalım içindedir. Milletimiz buhran içindedir. Ülkemizde 1000 yıldan beri tesis edilmiş bulunan toplum yapısı çökertilmiştir. Devletimiz bölünme noktasına getirilmiştir.

 

Ülkemizin içinde bulunduğu durumu, sebeplerini, sonuçlarının ne olabileceğini ve çözüm yollarını yıllardır anlatıp duruyoruz.

 

Elbette, bu durum karşısında vicdan azabı duyan, yüreği sağlam kalmış bir insanımız var. Ağabeylerimiz, kardeşlerimiz var.

 

Bunlardan biri de değerli ağabeyim, yazar, Sayın Hasan Erden.

 

www.anahaberyorum.com sitesinde 11 Mart 2014 tarihinde bir makale yazmış. Makalesinin başlığı: “ İslam Düşmanlarıyla İşbirliğinin Büyük Vebali.”

 

Makalesinde, İslam tarihinden bir örnek vererek Müslüman liderleri uyarmaya çalışmış.  (M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Medine Devri, c: 8, s: 185-197, Şamil Yayınevi, İstanbul, 1984.)

 

Olayı ben de özetlemek istiyorum.

 

Peygamber Efendimiz S.A.V. büyük bir gizlilik içinde Mekke’ye yapacağı seferin hazırlıklarını sürdürmektedir. Mekke tarafına kuş uçurtulmaması yönünde emirler vermiştir.

 

Ancak, Bedir Savaşı’na katılan ve ashaptan biri olan Hatip, Mekke’ye doğru yapılacak askerî hareketle ilgili olarak bir kadın vasıtasıyla Mekke’ye, yani düşmana haber göndermeye çalışmış.

Düşmana karşı yapılacak askerî harekâtı bildiren istihbarat olayı Peygamber Efendimize (S.A.V.) vahiy yolu ile bildirilir.

 

Ve haberi götüren kişi yakalanır. (Bu bir kadındır. Kadın mektubu saçlarının arasına saklamıştır.)

 

Bu olayı Hz. Hatip adlı bir sahabe düzenlemiştir. Sorgusunda; Mekke’de akrabalarının bulunduğunu, onların zarar görmemesi için böyle bir yola başvurduğunu anlatmıştır. Durum anlaşılmıştır.  

 

Hz. Hatip Bedir Savaşı’na katılmış olması sebebiyle öldürülmemiştir.

 

Olayla ilgili olarak gelen Ayet-i Kerime ise şudur:

 

“Allah, ancak din uğrunda sizinle savaşanlara ve sizi ülkenizden çıkaranlara ve çıkmanız için onlara yardımda bulunanlara dost olmanızı nehy etmektedir ve kimler, onları severse onlardır gerçekten de zâlimlerin ta kendileri.”

(Müntehine Suresi, Ayet 1-9)

Değerli Hasan Erden ağabeyim makalesinin son paragrafında şu hükmü ifade etmiştir:  

 

“Peki, bugün, Hz. Hatip’in yaptığının çok daha kötüsünü yapan, İslam düşmanları ile işbirliği çalışmaları dolayısıyla Haçlı savaşçılarının ve Yahudiliğin övdüğü ve ödül verdiği Müslüman temsilciler ve cemaatler Allah katında sorumluluktan ve vebalden nasıl kurtulacaklar?”

 

Ülkemizin içinde bulunduğu durumun;

 

  • Bir “iç savaş” durumu olduğunu,
  • Bu savaşın gerçekte bir Türk Amerikan savaşı olduğunu,
  • Halen birbiri ile çatışıyormuş gibi görünen Hükümet ve Cemaat’in aslında Amerika’nın önderliğinde sürdürülen bir asimetrik savaş yürüttüklerini,
  • Amerika asimetrik savaşın bütün stratejik usullerini Türkiye’de uyguladığını, Beşinci Kol Kuvvetlerini kullandığını,
  • Amerika’nın Türkiye’de gizli bir ordusu olduğunu,
  • Savaşı yürüten Hükümet ve Cemaat ileri gelenlerinin fiilen Amerikan istihbaratı ile organik işbirliği içinde olduklarını,
  • Savaşın sebebinin Orta Doğu’da “Büyük İsrail Devleti” kurmak olduğunu,
  • Bunun aslında 21. Yüzyıl Haçlı saldırısı olduğunu,
  • Arap Baharı denen stratejinin, Büyük Orta Doğu ve Kuzey Afrika Eş Başkanlığı meselesinin bu amaca yönelik büyük bir stratejik harekât olduğunu,
  • Türkiye Cumhuriyeti Devleti başbakanının, eğer samimi ise, yani Türkiye devletinin menfaatlerini savunuyorsa bu eş başkanlıktan istifa etmesi, Yahudi Cesaret Ödülü’nü iade etmesi gerektiğini,
  • Düşmanın; yeri geldiğinde Müslüman gibi görünüp, savaşı kazanmak için her yola başvuracağını,

     

    Daha bunlar gibi bir sürü meseleyi anlatıp durmuştuk. Bunun için kitap bile yazdık. Allah rızası için, vatanımızın birlik ve bütünlüğü için çırpındık, durduk. Hala da çırpınmaya devam ediyoruz.

     

    Savaşı yürütenlerin Müslüman kisvesi altında davranmaları Müslüman milletimizi aldatmaktadır, yanıltmaktadır.

     

    Bu çok korkunç bir durumdur ve büyük bir VEBAL’dir.

     

    Bu durum karşısında yukarıdaki Ayet-i Kerime’yi tekrar hatırlatarak Müslüman milletimi uyarmak istiyorum.

     

    “Allah, ancak din uğrunda sizinle savaşanlara ve sizi ülkenizden çıkaranlara ve çıkmanız için onlara yardımda bulunanlara dost olmanızı nehy etmektedir ve kimler, onları severse onlardır gerçekten de zâlimlerin ta kendileri.” (Mümtehine Suresi, Ayet 1-9)

     

    Biz uyarı görevimizi yapıyoruz.

     

    Aziz milletim, uyanın ve gerçekleri görün. En azından şüphelenin, şüphe ile bakın karşınızdakilere. Okuyun, dinleyin, araştırın, öğrenin gerçekleri. Müslüman suretinde karşınıza gelen kurtlara aldanmayın.

     

    Tabii biz uyarıyoruz.

     

    Bütün vatanseverler uyanınız.

     

    Uyarmak vatan borcumdur.

     

    15 Mart 2013

Uyarmak Vatan Borcumdur 78

Savaş Barış Zamanında Kazanılır.

 Türkiye’de meydana gelen olaylarla ilgili olarak hep söylemek istediğim şey şudur.

Ülkemizin içinde bulunduğu durumun adı tam anlamıyla bir Türk Amerikan savaşıdır. Ve bu savaş halen bütün hızıyla sürmektedir.

Bugünlerde birilerinin (!) piyasaya servis ettiği yeni bir video var. İngilizce bir video! Yetkilileri her kimse, herkes anlayamayacağı için videoyu Türkçe bir metin haline getirmişler.

Bu yazı bazı internet sitelerinde yayınlandı. Okuması gereke kesimlere bir şekilde ulaştırılıyor. Tabii ki malum kesimler bu yazı ile bir kere daha yüreklendirilmiş oluyor.

 

Yazıda başbakanın ne kadar haklı, yürekli, cesur, korkusuz, cemaate ve onu koruyan ABD’ye karşı nasıl “yiğit” bir şekilde başkaldırdığı ve ölümden bile korkmadığı anlatılıyor.

 

Anlatan kişi Sibel Deniz Edmons adında bir bayan ajan. İranlı Azeri bir babanın kızı! Türkiye’de Türk bir  anadan doğmuş. Amerika’da eğitim görmüş. Türkçe, Farsça, İngilizce ve Azeri dillerini biliyormuş. Bu sebeple Amerika’da FBI onu “çevirmen olarak” işe almış.

 

Edmons, yine istihbaratçı olan bir Türk hanımı şikâyet etmiş. Bu hanımın eşi Türkiye’de de görev yapmış olan bir Amer ika’lı subaymış!

 

Fehmi Koru elbette bu konuya da vakıf! Şöyle yazmış:

 

“Sibel Edmonds FBI’dan atıldı, buraya yazdım; Kongre’ye şikâyette bulundu, ’60 Minutes’ adlı önemli bir tv programında konuştu, FBI ilk bulgularını açıkladı.”  Taha Kıvanç, Yeni Şafak Gazetesi l7 Ocak 2005 (Fehmi Koru Yeni Şafak’ta Taha Kıvanç takma adı ile yazıyordu.)

 

Basında çıkan başka bir haberin başlığını aşağıya alıyorum:

 

“Eski FBI çalışanı Sibel Edmonds, Hatay’da bir kampta bulunan Özgür Suriye Ordusu militanlarının Adana’daki İncirlik Üssü’nde eğitildiğini ve buradan yönlendirildiğini iddia etti.”

 

Tabii ki, ajan ya! Her konudan haberi var!

 

Şimdi gelelim asıl konuya.

 Servis edilen yazıda şöyle diyor Edmons:

 “Amerikalı insanlar şaşırıyor, Erdoğan önceleri bir melekken, nasıl oldu da ABD için şimdi bir şeytan, bir düşman haline gelebildi, bu sistem nasıl çalışıyor?”

“CIA’nin kukla hükümetler kurduğu, onları kullandığı ve ardından bir gecede onları nasıl yok ettiği bilinen bir gerçek. Aynı şey Erdoğan’ın da başına getirilmeye çalışılıyor.  Ah evet, bu durum pek çok Amerikalı’ya Donald Rumsfeld’in Saddam’la tokalaştığı o unutulmaz görüntüleri ve daha sonra gözden düştüğünde işgal ve yok edilişini hatırlatıyor. Aynı süreç, Erdoğan’la ilişkilerde de açıkça görülüyor.”

 

Peki, bu değişimin nedeni nedir? Erdoğan neden gözden düştü?

 

Evet, bütün bunlar Gülen ve Erdoğan arasındaki kavgayla başladı. Gülen cemaati AKP’nin hükümet olması için çok ciddi destek verdi, Erdoğan ve Gül’ün bütün bürokratları Gülen cemaatinin desteğiyle geldi o noktalara.”

 

“1997’den sonra CIA Gülen’i oyuna dâhil etti. CIA onu ABD’ye getirdi ve ne tesadüf ki, CIA merkezinin hemen yanı başında bir eve yerleştirdi.

 

Gülen 15 yıldır ABD’de yaşıyor. Gülen Gladyo’nun A planıdır.”

 

FBI’da çalışan Sibel Edmons; Gülen’in doğrudan doğruya Amerikan ajanı olduğunu, Yahudi lobisinin Gülen’i desteklediğini, dolayısıyla Amerika’nın vaktiyle başbakanı da desteklediğini, başbakanın, daha önce Amerika’ya göre  “melek” olduğu halde şimdi “şeytan” haline geldiğini anlatıyor. Cemaatle başbakanın arasının açılmasını ise başbakanın İsrail’e karşı sert çıkışlarına ve Suriye konusunda Amerika ile düştüğü çelişkiye bağlıyor. Yahudi lobisinin desteklediği Gülen, Erdoğan’ın İsrail’e karşı sert çıkışlarını doğru bulmuyor.

 

“Ayrılık çanları çalmaya başlamıştı. Ve ardından Suriye konusu geldi. “Türkiye, AKP hükümeti Suriye’deki muhalifleri eğitiyor, silahlandırıyor ve bütün bunların ABD tarafından İncirlik üzerinden yönetiliyor” iddiası vardı.”
“Erdoğan’ın El Kaide ile ilişkili olduğu iddia edilmeye başlandı. Ki, El Kaide’nin de ne tür bir operasyon olduğunu biz açıklamaya, deşifre etmeye daha önce çalışmıştık. Erdoğan artık El Kaide’nin parasal kaynak sağlayıcıları ile bağlantılandırılmaya çalışılıyordu. Ve bütün bunlar, bu operasyonlar CIA tarafından yönetiliyordu.”

 

Sibel Edmons böyle söylüyor.

 

Videoda röportajı yapan kişi şu soruyu soruyor:

 

“Soru: Peki, bütün bunlar gayet açık, anlaşılabilir ancak benim kafama takılan soru şu, Gülen’le, daha doğrusu CIA ile Erdoğan arasında bir sorun varsa eğer, bu sorunun nedeni nedir? CIA Türkiye’den, Erdoğan’dan ne istiyor?”
Bu sorunun cevabını Sayın Sibel Hanım şöyle veriyor:

 

“Erdoğan, AKP sadece birer sembol, tıpkı diğer ülkelerdeki kukla hükümetler gibi, Obama gibi, George Bush gibi. Asıl önemli olan, bu sembolleri yönetmeye çalışan güç, yani CIA, yani ABD Silah Sanayi. CIA’nın yapmak istediği, sözkonusu hangi ülke ise onu tamamen kontrol altına almak, iç ve dış politikasını yönetmekti. Ki son derece düzgün bir şekilde çalıştı bu sistem uzun seneler. Diledikleri kukla hükümeti getirmeyi ve uzun süre hükümette tutmayı başardılar.”

Buraya kadar anlatılardan Amerika’nın Sayın başbakanı ve onun şahsında AKP’yi kullanmış, sevk ve idare etmiş olduğu belli oluyor, değil mi? Yani Türk hükümetini de “kukla” gibi kullanmış oldukları anlaşılıyor, değil mi?

Biz bunun böyle olduğunu Türkiye’de kimseye anlatamadık. Hala da anlatamıyoruz. F. Gülen’le ilgili anlattıklarımız nihayet anlaşıldı. O zamanlar bize karşı çıkanlar, şimdi kafalarını masalarının altlarına sokuyorlar. İnanınız yüzleri kızarıyor.

Şimdi aynı iddiaları Sayın Başbakan için de sürdürmeye devam ediyoruz. Sayın Başbakanın ABD istihbaratı ile “organik” birlikteliği vardır. Şu yukarıda anlatılanlar acaba bir bilgi vermiyor mu?

Devreye ajanlar sokularak şimdilerde Sayın Başbakanın; çok mert, cesur, korkusuz olduğunu, Yahudi lobisine, İsrail’e, Amerika’ya, hatta AB’ne bile karşı geldiği imajını vermeye çalışıyorlar. Bu Edmons meselesinin aslı bu. ABD’nin yapmak istediği budur! Gerçekte Sayın Başbakanla organik birliktelik devam etmektedir.

Bakın ne diyor ajan Edmons:

“CIA, Erdoğan’ın kontrolünü kaybediyordu, Bu arada Gülen’le hiçbir sorunları yoktu. Gülen iyi bir uşak olmuştu, emirleri harfiyyen uyguluyordu.”

Yani Türkiye’de yürüttükleri yapmacık kavgada başbakanın vaziyetini kamuoyu nezdinde kurtarmaya çalışıyor. Seçimler de yaklaştı ya! Seçmene mesaj vermeye çalışıyorlar. Seçmen de el altından bu mesajı alıyor ve bir güzel yutuyor.

Edmons devam ediyor:

“Erdoğan, CIA ile sorunu daha da büyütmek için rest çekti. Boyun eğmeyeceğini göstermek için, bir mesaj vermek için “milyarlarca dolarlık silah alımlarını ABD ile değil, Çin’le yapacağım” dedi. Tüm dünya bu reste şaşırdı. Bu, ABD ve NATO’nun en üst düzey kurallarından birinin ihlali anlamına geliyordu, yapılabilecek son şeydi. İşte bu, NATO ve ABD Silah Sanayiini çileden çıkardı.”

Ve ekliyor:

“Ve Erdoğan daha da ileri giderek, “AB’ye girmek için yıllardır beklediklerini ve bunun gerçekleşmeyeceğini anladığını, bunun yerine Şanghay Birliği’ne katılmak istediğini” söyledi. Ve resmen başvuruda bulundu.

 

Bu davranış yine, çiğnenebilecek en son kurallardan biriydi. Batı için yüz senedir kukla olan Türkiye, kukla oynatıcısına karşı, sahibine karşı isyana kalkmıştı. Batı, zorla kurduğu bu kukla düzenini, kolay yıktırmazdı.

 

İşte bunları yaptığınızda, son kullanma tarihiniz dolmuş demektir. Kim olursanız olun artık bitmiştir. Ve ABD’nin uygulayacağı cezanın diğer ülkeler için ibretlik olması gerekiyordu, çünkü bu durum başkaları tarafından örnek alınabilirdi, bu risk göze alınamazdı.”

 

Erdoğan’ın bütün bu riskleri göze aldığını ve başbakanın bu kahraman başkaldırısının temel olarak Batı ve Amerikan düşmanı olan Türk kamuoyunun hoşuna gittiğini anlatmak istiyor.

 

Tabii ki aşağıdaki tehditleri de kasıtlı bir salvo olarak savuruyor Edmons. Güya başbakana gözdağı veriyor. Yahudi lobisine, İsrail’e, Amerika’ya, hatta AB’ne başkaldıran böylesine büyük bir kahramana Türk milletinin ihtiyacı olduğunu, bütün bir Cumhuriyet tarihi boyunca böyle bir liderin beklendiğini, böyle bir lideri düşmana karşı koruyacağını, onu destekleyeceğini, bunun için bütün varlığını ortaya koyacağını Türk milletinin deklare etmesini temin etmeye çalışıyor.

 

Daha da kışkırtıcı olması için aşağıdaki, aslında en can alıcı, tehditleri savuruyor.  ABD bizim başbakanımız için şu tekliflerde bulunuyormuş:

 

“Erdoğan’a şu ihtimaller sunuldu, tabii bunları hiçbir yerde duyamazsınız;

 

1) Geri adım atacaksın. Her şeyi geri saracak, İsrail’le ilişkilerini düzeltecek, Çin’den silah almaktan vazgeçeceksin. Şanghay’dan uzak duracaksın. Gülen’den özür dileyeceksin. Bu senin birinci seçeneğin!

 

2) Sessizce istifa edip gideceksin. Çünkü biz hali hazırda senin yerine gelecekleri belirledik. (Tabii ki CHP kastediliyor.) Şu ana kadar çalıp çırptığın paralar varsa, onları da beraberinde götürebilirsin. Senden öncekiler de çaldı. Paralarınla İngiltere’ye gitmene izin vereceğiz.

 

3) Bunları kabul etmezsen, bizi bekle.

 

Bu sana iki senaryo sunar;

 

a) Kaddafi gibi, Saddam gibi yok edilirsin, seni Taksim meydanında, Gezi Parkı’nda öldürürüz.

 

b) Mübarek gibi korkak bir şekilde teslim olabilirsin. Seni İngiltere’de bir hapishaneye atarız, yaşamının kalanını orda sürdürürsün.

 

İşte şu anda, Erdoğan bu seçeneklerle karşı karşıya! Bu seçenekler Kaddafi, Saddam ve Mübarek’e sunulanlarla aynı. CIA böyle çalışıyor. Senaryolar o kadar aynı, şaşmaz ve detaylarıyla benzer ki, insan neredeyse aynı şeyleri tekrar tekrar görmekten sıkılıyor. Ama aynı CIA, Esad’a bu seçeneklerden hiç birini sunmadı, Obama’ya rağmen.

 

Ve birkaç ay içinde kavga daha da büyüyecek.”

 

 

Gördünüz değil mi? Hiçbir millet, liderini tehdit eden dış düşmana karşı yalnız bırakmaz. Onu destekler. ABD istihbaratının da sağlamak istediği zaten bu! Ve bunu büyük bir ustalıkla başarıyorlar.

 

Ancak sorular var tabii ki! El Kadı meselesi var. Bunu nasıl izah edeceğiz!

 

Edmons El Kadı olayını şöyle anlatıyor:

“El Kadı ile Erdoğan’ın ilişkisi şu anda piyasaya sürülüyor ancak, El Kadı 1990 ortalarından beri FBI tarafından biliniyordu. El Kadı’nın çalışma merkezi Chicago idi ve garip olan, Gladyo B‘nin de çalışma merkezi Chicago. Aynı zamanda Abdullah Çatlı da Chicago’ya geldi, orda ona ABD’de sürekli kalma izni (Yeşil Kart) verildi, daha sonra çeşitli bölgelere gönderildi. Mesela Azerbaycan’a, baba Aliyev’i öldürmek üzere gönderildi vs. Yani Chicago bu işlerin merkezi, yönetim noktasıdır.
FBI, El Kadı’yı ne zaman Chicago’da sıkıştırıp da yakalamak istese, araya CIA giriyordu. Ve nihayet, El Kadı’ya toparlanıp Arnavutluk’a kaçması için yeterli zaman verildi. Ve kaçınca da “Hay Allah, elimizden kaçırdık!” dendi.
ABD bu kez, “Onun Arnavutluk’ta olduğunu biliyoruz, adresi, her şeyi elimizde, Arnavutluk hükümetinden onu resmen isteyelim!” dediler. Ancak ona Türkiye’ye geçmesi için gereken iki haftalık süreyi vermeyi de ihmal etmediler.

 

ABD bu kez “Hay Allah, Arnavutluk’tan da kaçırdık adamı!” deyiverdi. Bu defa Türkiye ile yazıştı ve “Bu adamı sizden istiyoruz!” dedi. Türkiye tarihinde ilk defa, “Pardon, aramızda böyle bir suçlu değişim anlaşması yok. Bu adam herhangi bir suç da işlemedi burada, bu yüzden onu size veremeyiz!” dedi. Ve ABD “Ah öyle mi, tamam sorun değil!” diyerek dosyayı kapattı!”
El Kadı, Azerbaycan dahil pek çok yere rahatça gidip gelen bir adam. Sadece Asya bölgesine değil, aynı zamanda Avrupa’ya da gidiyor. Örneğin Londra’ya, iş gezileri!

 

Ama ne olduysa, aniden Erdoğan’ın oğlunun El Kadı ile fotoğrafları servis edilmeye başlandı!

Bu tür haberler yayılmaya başlandı. Ve bu haberlerin pek çoğu Gülen cemaati tarafından servis ediliyordu. Ve tabii ki CIA destekli MİT’ten bir grup tarafından!”

 

Sadece başlı başına şu El Kadı meselesi bile başbakanımızın ABD istihbaratı ile organik bütünlüğü olduğunu ortaya koyar.

 

El Kadı bir arkadaşı ile Yeşilköy Hava Limanı’na gelir. Bir taksiye atlarlar. Arabaları (herhalde İstanbul Bahçelievler’de bir yerde) kaza yapar. El Kadı yaralanır. Arkadaşı hemen telefona sarılır ve sayın başbakanımızı arar. “Ağabey biz kaza geçirdik, El Kadı yaralandı ne yapalım? Başbakan endişe eder. El Kadı’da önemli bir şey var mı? Der. Sonra onları Bahçelievler’de (kendisine ait olduğu iddia edilen) bir hastaneye yönlendirir. Sonucu takip eder. El Kadı’nın sağlığı ile yakından ilgilenir.

 

Bu olay telefon dinlemelerine takılır. Tape’si yayınlanır.

 

Sayın Türk başbakanının yukarıda ayrıntıları anlatıldığı şekilde, doğrudan doğruya CIA bağlantısı olan El Kadı ile yakın arkadaştır.

 

Acaba kim kimin kontrolündedir?

 

Şu yukarıda anlatılanlar sizce ne ifade etmektedir?

 

Türk milleti bu büyük oyunu gerçekten görmekten aciz midir?

 

Milletimize bu işlerin doğrusu neden bir türlü anlatılamamaktadır.

 

CHP’nin de ABD ile organik bağın vardır. Kılıçdaroğlu bir alternatif olarak istihbarat bağlantılarının, Amerikan politikalarının içindedir. Mesela TESEV üyesidir. Görüşmeler yapmak üzere Amerika’ya gitmiştir. Orada Cemaat ileri gelenleri ile görüşmüştür. Bu bilgiler CHP’nin organik bağlarını anlatmak için yeterli değil midir? Ya da ABD’nin ne yapmak istediğini anlamak için yeterli değil midir?

 

Peki, ya diğer muhalefet partileri! Diğer muhalefet neden bangır bangır bağırarak tozu dumana katamamaktadır? Anlaşılır gibi değildir!

 

Sayın başbakanın gerçekten Yahudi lobisine, İsrail’e, Amerika’ya başkaldırdığına, sert çıktığına ve “… yoksa seni öldürürüz!” tehditlerine inandırılan milletimize bu bilgiler nasıl aktarılacak?

 

Ve şu sorular nasıl cevap bulacak?

 

Başbakan gerçekten kahramansa;

 

–          Neden Yahudi lobisinden aldığı Yahudi Cesaret Ödülünü iade etmemektedir?

 

Amerika’ya karşı çıkıyorsa;

–          Neden Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi Eş Başkanlığı’ndan istifa etmemektedir?

–          Neden Suriye konusu ile ilgili, füze rampaları ile ilgili, NATO üsleri ilgili olarak milli menfaatlerimizi koruyan tedbirler almamaktadır?

–          Neden Soros’un önerdiği şekilde Anayasa değişikliği yapmaya çalışmaktadır?

–          Neden Soros’un sitelerinde önerdiği raporları dikkate almakta, Soros’un adamlarını “akil adam” olarak seçmektedir?

–          Neden Soros’un istediği (dolayısıyla ABD’nin –Ermenilerin- istediği) yer adlarının değişmesini başbakanımız da kabul etmektedir?

–          Neden Soros’un istediği harfleri Türk alfabesine monte etmiştir?

–          Neden Ergenekon meselesini ihdas ederek Türk Ordusu’nu dize getirmiştir?

–          Neden ne idüğü belirsiz insanların “kozmik oda”lara girmesine müsaade etmiştir?

–          Neden Türk askerlerinin başına çuval geçirilirken ses çıkarmamıştır, çuval geçiren komutanlarla haşir neşir olmaktadır?

 

Başbakan eğer gerçekten İsrail’e karşı çıkıyorsa;

 

–          Neden İsrail’in de düşmanı olan Suriye’ye vurmaktadır? (Suriye’ye İsrail güneyden, Türkiye kuzeyden vurmaktadır.)

–          Neden Suriye’ye silah göndererek iç savaşı körükleyip, Suriye’de Müslüman olan halkın kardeş kavgası yapmasına sebep olmaktadır?

–          Neden Irak’ta katledilen yüz binlerce insanın sorumlularının kim olduklarını açıklamamaktadır?

 

Başbakan şu anda başıboş bir şekilde yazılı ve görsel medyada arz-ı endam eden bu videoya ve yazıya ses çıkarmamaktadır?

 

Ve Sibel Deniz Edmons son olarak şu soruyu sormaktadır:

 

“Soru: Sizce Erdoğan’ın başına gelenler, Kaddafi ve Saddam’ın başına gelenlerle tıpatıp aynı mı olacak, yoksa biraz daha farklı bir versiyon mu göreceğiz burada?”

 

Görüldüğü gibi düşman bütün sebeplere sarılmakta, çok temelli, esaslı çalışmalar yapmaktadır. Günümüzün en büyük emperyal devleti olan Amerika’nın, hükümetleri nasıl bir “kukla” gibi kullandığını, işi biten liderlerin nasıl buruşturulup çöp sepetine atıldığını açık açık anlatmaktan çekinmiyorlar.

 

Ne olursa olsun ülkemizi ilgilendiren bu konuyu anlatmaktan çekinmeyeceğim.

 

Namık Kemal’in şu beytini hatırlatmak istiyorum.

 

Felek bütün esbab-ı cefasın toplasın gelsin,

 

Dönersem kahpeyim millet yolunda bu azimetten.

 

Aziz milletim, şu anda ülkemizin kaderinde aktif rol oynayan ve düşman tarafından kahraman olarak lanse edilerek düşüncelerinizin değişmesini isteyenlere karşı kendiniz birer kahraman olarak cevap veriniz.

 

Bir milletin kahramanlığı böyle günlerde belli olur. Biz kahraman bir millet olduğumuzu dünya tarihinde binlerce defa ispat etmiş bir milletiz

 

Şimdi geri çekilmeyiniz. Güçlü olunuz. Savaş yarı yarıya barış zamanında kazanılır. İradeniz güçlü olsun. Teslim olmayınız. Olaylara eleştirel bir gözle bakınız. Bu elbette bilgili olmayı gerektirir.

 

Bilgi ise “güç” demektir, unutmayınız.

 

Aziz Milletim,

 

Uyarmak vatan borcumdur.

 

Uyanınız.

 

14 Mart 2014

Hükümet – Cemaat Çatışması Kayıkçı Kavgasıdır

Değerli dostlar,

Malumunuzdur ki, bendeniz Hükümet – Cemaat çatışmasını muvazaalı (göstermelik, aynı hedefe ulaşmak için gerçek amacı perdelemek üzere yapılan anlaşmalı) bir kavga olarak görüyorum. Bunun için www.paslikilit.com adlı sitemde bugünkü olayları değerlendirirken Türk – Amerikan Savaşı başlığını kullanmıştım.

Sakın ola ki, halen ülkemizde yaşanan bu alçak kayıkçı kavgasının şekli sizleri aldatmasın. Bu işi politik bir malzeme olarak da kullanmayın. Bu göstermelik çekişme, Türkiye’de iç savaş çıkarmak için ABD’nin patronajında yürütülen bir strateji oyunudur. Doğrudan doğruya bir “kayıkçı” kavgasıdır.

Zamanın ABD büyükelçimizin ifadesinin bunun bir kanıtı olduğunu düşünüyorum. F. Gülen için Türk hükümeti ABD’li yetkililere “referans mektubu” veriyor. O zamanki Türkiye Büyükelçisi anlatıyor:  “Abdullah Gül’ün Gülen için yazdığı referans mektubunu kendi ellerimle ABD’ye verdim” diyor.

 Lütfen aşağıdaki haber-analizi dikkatle okuyun. Bana hak vereceğinizi zannediyorum.

 

“Başbakan Erdoğan’ın  ‘Obama ile ilgili “Ülkemdeki huzursuzluğun kaynağındaki kişi sizdedir, Pensilvanya’dadır’ dedim, “mesaj alınmıştır” dedi” açıklamasının yalanlanmasından sonra yeni bir gelişme daha ortaya çıktı.

AKP hükümete geldiğinde Türkiye’nin Washington Büyükelçisi (2001-2005) olarak görev yapan eski Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı, CHP milletvekili Faruk Loğoğlu,

“Hükümet Gülen hakkında öyle kırmızı bülten filan çıkaramaz. Çıkarsa dahi, Amerikan yönetimi onu iade etmez. Çünkü elinde bazı belgeler var. O belgeleri, iadeyi isteyen Türk makamlarının önüne koyuverir!”dedi.

 Loğoğlu, dönemin Dışişleri Bakanı Bakanı Abdullah Gül’ün, Gülen’e yardımcı olunması için yazdığı mektubu bizzat teslim ettiğini açıkladı.

AKP’DEN ABD’YE ‘GÜLEN MEKTUBU’

Faruk Loğoğlu’nun anlattıklarını Cumhuriyet’ten Utku Çakırözer, köşesine taşıdı.

Çakırözer’in konu ile ilgili yazısı şöyle:

“Böylesine kritik öneme sahip olan bu belgeler neler? İçlerinde ne tür mesajlar var? Loğoğlu’ndan aktarmaya devam edelim

“Sanırım 2004 yılıydı. Ben Washington’da büyükelçiyim. Ankara’dan Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yazı geldi. ABD Dışişleri Bakanlığı’na yazılmıştı. Konsolosluk İşleri Genel Müdürü imzalı. Ekinde de 6 ya da 7 sayfalık bir mektup vardı. Fethullah Gülen ile ilgili. Bu mektubu Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na resmi kanaldan iletmem isteniyordu.”

Loğoğlu bu yazıyı Amerikan tarafına iletmeyi reddetmiş:

“Bakanlıkta yazıyı gönderen birime ‘ABD yönetiminden bize bu yönde bir talep gelmemişken, niçin bu yazının verilmesi gerektiğini bana bildirin’ diye sordum. Birkaç ay boyunca yanıt verilmedi.”

Gül’ün özel ricası

Ancak Erdoğan hükümetinin, mektubun Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na iletilmesi konusundaki ısrarı sona ermemiş. Birkaç ay sonra Başbakan Erdoğan ile birlikte Washington’a giden Dışişleri Bakanı Abudllah Gül aynı talebi bu kez sözlü olarak yinelemiş. Loğoğlu o görüşmenin ve daha sonra ABD yönetimi ile yapılan görüşmenin ayrıntılarını şöyle anlattı:

“Abdullah Gül gayet nazik bir şekilde, ‘Size bir şey göndermiştik. Eğer sakıncası yoksa onu Amerikan Dışişleri’ne verebilir misiniz’ dedi. Ben de bunun üzerine özel bir randevu almadan, başka bir vesile ile Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na gittiğimde, Amerikan Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Marc Grossman’a bu yazıyı ilettim. İletirken de ‘Dışişleri Bakanımız bu yazıyı size vermemi istedi’ diyerek ilettim. Yani resmi kanaldan bir iletim olmadı. Gayri resmi biçimde ben verdim.”

Greencard başvurusu için destek

Loğoğlu’na referans mektubunun gerekçesini de sorduk:

“Gülen’in daimi ikamet için‘Greencard’ başvurusu vardı. O başvuruyu güçlendirmek ve kartın alınmasını kolaylaştırmak için yazılmıştı. Sonra Amerikalılar neye göre karar verdi, o mektubun bir yararı oldu mu olmadı mı bilemiyorum.”

Beraat kararı bildirilmiş

Peki mektubun içeriğinde ne vardı?

“Bir sayfalık bir üstyazı. Dışişleri Bakanlığı’nın yazısı. Altında da 6-7 sayfalık bir ek. Gülen’in avukatlarının kaleme aldığı bir yazı. Fethullah Gülen hakkında genel ve hukuki bilgi veriyor. Türkiye’de hakkındaki davalardan beraat ettiğini belirtiyor.”

‘Muteber din adamıdır’

Hükümet, Amerikan yönetimine Gülen için nasıl bir referans vermişti? Loğoğlu’nun hafızasında kalanlar şöyle:

“Çok yıl oldu. Hatırlayabildiğim kadarıyla onu ‘iyi bir din adamı’, ‘hayatını eğitime adayan bir insan’ ve ‘muteber’ bir kişilik olarak tanıtıyorlardı. ‘Filantropist (topluma hizmet eden)’ yanını da özellikle vurguluyorlardı.”

Gülen hakkında AKP hükümeti tarafından yazılan referans mektubunun ABD yönetimine verilmesine aracılık eden eski Washington Büyükelçisi Loğoğlu’nun anlattıklarından çıkan sonuç şu:

Türkiye kırmızı bülten çıkartıp isteyecek olursa ABD yönetimi bu talebe,

“Zamanında siz bu isim için Dışişleri Bakanlığı kanalıyla yazı gönderip böyle böyle dememiş miydiniz” karşılığını verebilir.

Peki, bu yanıtı alacağını bile bile Erdoğan kırmızı bülten çıkarabilir mi?”

 

11.03.2014

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 19

Değerli Dostlar,

Bir rahatsızlık sebebiyle birkaç gündür evde yatıyorum. Bu süre içinde kitap okuma fırsatı buldum. Şimdi bu arada okuduğum bir kitabı özetlemek istiyorum.

Kitabın adı: Türkler Arasında.

Yazarı: Cyrus Hamlin

Yayın: TBBD. (Tarih Bilincinde Buluşanlar Derneği) Yayınları.

Tercüme: Arzu Taşcan, Mustafa Hizmetli.

Değerli Dostlar, bu kitap, Türkiye’deki Misyonerlik Faaliyetlerini ve Robert Kolej olayını çok güzel anlatan bir kitap.

Biliyorsunuz ki Cyrus Hamlin 1860’lı yıllarda Robert Koleji kuran Amerikalı bir prof.dur. Kitap aslında bu prof.un Osmanlı devletinde kaldığı yılları ve Robert Kolej’in kuruluşu konusundaki hatıralarını anlatıyor.

Hamlin, hatıratına Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarını anlatarak başlıyor. 400 çadırlık bir aşiretten Osman Bey’le başlayan ve Orhan Bey’le şekillenen bu güçlü devletin kuruluşunun sağlamlığını bu beylerin kabiliyetlerinden ziyade İslam’a ve Selçuklu’dan miras kalan kurumlara bağlıyor. Fetih hareketlerinde, Cihadın ve İslam’ın gayr-ı Müslim halka bağışladığı özgürlüklerin önemli ve müspet bir etki ettiğini vurguluyor. İstanbul’un fethiyle, Osmanlıların gayr-ı Müslim tebaaya bahşettiği kurumsal özerkliklerden ve haklardan bahsediyor.

Değerli dostlar, devletimizin güçlü zamanlarda gayr-ı Müslimlere tanıdığı toleranslar o zamanlar bir tehlike olarak görünmüyordu. Bugün aynı toleransları tanıyoruz. Bu büyük millet özelliğidir. Böyle alışmışız. Kendimize çok güveniyoruz. Ama değerli dostlar, bugün o günler değil. Şimdi zayıfız. Bugün yabancı ülkelerin ve misyonerlerin ülkemizde yaptıkları faaliyetler tehlike arz ediyor. Büyük gönüllü milletimiz hala “olsun, ne olacak” diyor. Anadolu, Selçuklu öncesi Bizans dönemini yaşamaya başlıyor. Yerden biter gibi kiliseler boy gösteriyor. Bunu biraz takip eden herkes rahatlıkla görebilir. Ama bizim saftirik Müslümanlar hala; “olsun, ne olacak, adamlar gelsinler ibadetlerini yapsınlar, bize ne zararı var” diyor. Üzgünüm. Sapla samanı birbirinden ayırmada güçlük çekiyoruz. Kitapta Tevfik Fikret’in oğlu Haluk örnek olarak verilmiş. İbret almak lazım! Saftirik olmamak lazım değerli dostlar.

 

Yazar daha sonra Tanzimat yıllarına geçiyor. İmparatorluğun düştüğü çıkmazlara işaret ediyor. Batılı devletlerin yardımlarıyla misyoner teşkilatların Osmanlının gayr-ı Müslim tebaası üzerindeki çalışma ve planlarını detaylı anlatıyor. Özellikle Gülhane Hatt-ı Hümayunu’ndan sonra gayr-ı Müslim tebaanın bu hak ve özgürlüklerden faydalanarak ne tür faaliyetler içine girdiklerinin ipuçlarını veriyor. Tanzimat döneminde çıkarılan yasalarla yabancılara verilen iktisadi imtiyazlar sebebiyle yerli sanayinin nasıl çöktüğünü izah ediyor. Teknolojiye dayalı sanayinin ülkeye getirilmesi için plansız bazı teşebbüslerin devleti nasıl milyonlarca lira zarara uğrattığını örnekleriyle anlatıyor. İkinci Mahmut’un, işlerin kötüye gittiğinin farkına vardığını, yabancı misyonerlerin devlet aleyhindeki faaliyetlerini önlemek için misyon şeflerini tutuklattığını, ancak Sultan’ın ölümü ve Abdülmecit’in tahta geçişiyle İngilizlerin denetiminde ve desteğindeki Reşit Paşa’nın yönetimin iplerini eline geçirmesiyle daha da uygun bir ortam yakala-dıklarını anlatıyor. İngiltere başta olmak üzere yabancı ülkelerin Türkiye’de din hürriyeti üzerinden politika yapılmasını yönetim üzerinde baskı için vazgeçilmez bir araç olarak görüldüğünü ifade ediyor.

Değerli dostlar, bugün de aynı politikaları sürdürüyorlar, değil mi?

 

Hamlin sonra, Robert Kolej’in yapımını anlatıyor.

1859 yılında Boğaz’da muhteşem bir yer alınır. 4 Temmuz 1869’da kolejin temeli atılır. Fransız, İngiliz, Amerikan, Yunan, Ermeni din adamları temel atma törenine katılır. Kolejle ilgili tüm belgeler bir tenekeye doldurularak temele konur. Temel atma töreninde en anlamlı konuşmayı Yunanlı Hatip yapar. Yunanlı Hatip, koleji Fatih’in 29 Mayıs 1453 sabahı Bizans surlarındaki bir kulede açılan gedikten içeri girdiği anla mukayese ederek der ki; “Bu okul, o kulelerden daha yüksek bir tepede yapılıyor. Bu onlara hâkim olacak! Bu kolejin ruhani ve ebedi bir gücü vardır. Bu kolej Türklerin yok oluşunu görecektir. Buna imanım tamdır!”

 

Kolejin tüzüğünde ki ana ilke, yukarıdaki ifadeleri doğrulamaktadır.

“… İncil’in prensipleri doğrultusunda kurulacak ve yönetilecektir. Bu vesileyle ilan edilip mukadder kılınan şudur ki bilimsel ve edebiyatla ilgili bir kurum olmak yanında, orada Tanrı ve o’nun sözleri açıkça onaylanacak ve saygı görecektir. Amerikan veya İngiliz veya Yabancı İncil Cemiyetleri tarafından yayınlanan Kitab-ı Mukaddes kolejin her eğitim devresinde her gün en az bir defa okunacak ve dualar edilecektir. Her Pazar yapılan ayinde tüm Fakülte hazır bulunacak ve Fakülte ile öğretmenler tarafından onaylanan özel ve çok önemli mazeretler olmadıkça bütün öğrenciler katılacaklardır.”

 

Kolejin ilk müdürü olan ve ülkemizde elli yıl kalan, Hamlin’in de damadı olan George Washburn kolejle ilgili olarak şöyle söyler:

“Robert Kolej bir iman eseridir. Şimdi de böyledir, gelecekte de böyle olacaktır. Kolejimizin mühründeki slogan ise, HER ŞEY TANRI’DANDIR!.. “

 

Washburn şöyle diyor: Çocuğunun elinden tutarak okulumuza getiren Türk veliler ;

“oğlumu buraya İngiliz terbiyesiyle büyümesi için yolluyorum” derlerdi… Washburn, buradaki “İngiliz terbiyesi”

tabirini yanlış anlayacak odun kafalıları düşünerek şöyle diyor:

“Burada İngiliz terbiyesinden kasıt, Protestanlıktır!” Kısaca Kolejin, tek hedefi vardı: Buraya gelen çocuğu, Mesih’in sürüsüne katmak! Gerisi, teferruattı ve tüm eğitim bu noktaya hizmet etmek üzere kurgulanmıştı. Bunun en bariz kanıtı, Haluk’tur. Tevfik Fikret üzerine yüzlerce çalışma yapan Türk Akademisyenleri, Haluk’un tahsil için Amerika’ya gittiğini ve orada din değiştirerek papaz olduğunu yazar-çizeler. Ama hiç kimse nasıl, neden, nerede, ne zaman Hıristiyan olduğunu yazmaz, çünkü araştırma zahmetine katlanmadıkları gibi, bu işin Amerika’da gerçekleştiğine inanırlar.  Haluk, işte bu Robert Kolej’in kurbanıdır. Fikret oradaki Türkçe bölümünün başkanıydı, çocuğu,  öğretmenlik yaptığı kurumda elinden kaydı, gitti… Fikret, bunu fark etmedi bile… İslam’a olan öfkesi ve düşmanlığı kalbini kararttığı gibi, gözlerini de kör etmişti. Haluk, Amerika’ya Mesih’in sürüsüne rahat hizmet etmek için gönderildi. Zavallı Fikret de Batı’dan fen ve bilim getirecek masalı ile uyutuldu…

 

Kolejin siyasi tarihimiz açısından önemi ise, Bulgaristan’ın bizden koparak bağımsız bir devlet olarak teşekkül etmesinden fonksiyonel rolüdür. American Board’ın misyonerlerinin tamamı Bulgarlar üzerinde faaliyet gösterirken devamlı surette Bulgarlar da milliyetçilik duygularının zayıfladığından hatta hiç kalmadığından şikâyet ederler. Nitekim Kitab-ı Mukaddes’i ilk Bulgarca’ya çevirenler de bu Amerikalı misyonerler arasından çıkmıştır. Bulgar çocuklarını Robert Koleji’ne kaydettiren, onlarla özel olarak ilgilenen, adeta kendini Bulgar gençlerine adayan bu meşhur misyoner Albert Long’dur. Bulgar öğrenciler koleje öylesine damgalarını vurmuşlardır ki, İstanbul’un Müslim, gayri Müslim halkı arasında okulun adı “Bulgar Koleji” olarak anılmaya başlanmıştır. Kolejdeki diğer milletlere mensup öğrenci sayısının toplamı çoğunlukla Bulgar öğrencilerden az olurdu. Örneğin 1871 yılında kolejden mezun olan öğrencilerin tümü Bulgar’dı.

 

Buradan yetişen öğrenciler, Bulgaristan milli şuurunu yaydılar ve bağımsız bir devlet fikrini halklarına kabul ettirdiler. G. Washburn bunu gururla şu kelimelerle ifade eder:

“Bu Kolej, Balkan yarımadasında bağımsız bir devlet kurulmasını sağladı. Bundan dolayı da Avrupa’da iyi tanınıyordu. 50 yıl önce Bulgarlar, Amerika ve Batı Avrupa’da unutulmuş bir ırktı… Bizim onlar için yaptığımız en önemli şey, bağımsız bir devletin yönetimi hakkında çok az şey bilen Bulgarların sayısının az olduğu bir devirde onları, yarınların liderleri olacak genç adamlar olarak eğitmemizdi. Böylece yeni devletin kurulmasını da önemli katkımızın olduğu gerçeği tüm dünyanın ve Koleje karşı sorumluluklarını hiçbir zaman unutmayan Bulgarların bildiği bir gerçek oldu. Robert Kolej, Bulgar devlet idarecisi fidanlığıdır. Bunun hep böyle olmasını temenni ederim.”

 

Değerli dostlar, görüyorsunuz ki mücadele aynen devam ediyor. Bugün başka isimler altında, başka aktörlerin çabasıyla, hatta daha da ciddi, daha da vahim bir şekilde devam etmektedirler. Bana göre bugün ülkemiz tarihinin en kritik virajına girmiştir. Bazı arkadaşlarımızın paylaştığı düşünceler çok doğrudur ve yerindedir. BOP ile ilgili düşünceler, Batı İttifakının bugün aslında Haçlı Seferleri yaptığı yönündeki paylaşımlar çok doğrudur. Ve yerinde görüşlerdir. Bu konularda hassasiyeti olan bütün arkadaşlarımı tebrik ediyorum. Mücadelelerine devam etmelerini temenni ediyorum.

 

Bu kitabın ufak bir özetini aslında bugünü anlamak için paylaştım. Umarım ki gerçekten Saftirik olan Müslümanlar uyanırlar. Ufak dünya menfaatleri bizi aldatmamalıdır. 

Değerli dostlar, Batılılar mağripten maşrika kadar bütün Müslümanları hem katlediyor, hem de Müslümanlar buna rağmen Batılıları seviyor. Bu yaman çelişkiyi bizim izah etmemiz lazım. Okuyan, düşünen, biraz sorumluluk duyan kesimin bu konu üzerinde durması gerekir. Bu Batılıların yaptığı müthiş propagandanın sonucudur. Onları geçip kendi insanımıza sahip olamıyoruz. Kendi insanımızın zihnine hakim olamıyoruz. Bu çok üzüntü verici bir şey…

Paylaştığım bu düşüncelerle ilgili olarak bütün arkadaşların kendine bir pay çıkaracağını düşünüyorum.

Rahmetli kardeşim, arkadaşım, dostum Durmuş Hocaoğlu şöyle derdi:

 

BURASI YA İKİNCİ ERGENEKON OLACAKTIR, YA DA İKİNCİ ENDÜLÜS!

 

Değerli dostlar, bunu lütfen unutmayınız. Herkesi bu konulardaki sorumluluklarını öğrenmeye davet ediyorum. Kısır çekişmelerin asla bir faydası yoktur. Bunu böyle biliniz.

Saygılar sunuyorum.

  Mikdat TOPÇU

Dualar ediyorum.

26 OCAK 2012