4)
Arapların, Çinlilere karşı kesin şekilde vaziyet almaları, Türklerle Müslümanları yaklaştırmış. X. Yüzyılın ilk çeyreğinde Maveraünnehir tamamen bir Müslüman ülkesi olmuştur. Zaten Maveraünnehir, Hunlardan Göktürklerin yıkılışına kadar Büyük Türk Hakanlığı’na dahil bir ülke idi. Müslümanlığı kabul eden Türklerin, Samanilerin (İran) elinde bulunan bu ülkeyi geri alması şarttı. Samaniler askeri bakımdan ezilirse, halkın yeni hanedanı tanımaması için hiçbir sebep kalmazdı. Büyük Türk Hakanlığı’nın yani Karahanlılar’ın Müslüman olması Maveraünnehir ve sonra Horasan’ı, yani Yakın Doğu ile Orta Doğu’nun geçit yerinde olan pek zengin ve kalabalık ülkeleri, olgun bir meyve halinde Türkler’in eline düşürecekti. Siyasi dehaya sahip olan Türk hükümdarlarının bu gerçeği görmemeleri mümkün değildi.
Maveraünnehir ve Horasan alınmadıkça, Türk İmparatorluğu’na istikbal yoktu. Nitekim Uygurlar cihangir bir devlet olamamışlardı. Bir Uzak Doğu devleti olma özelliğini kaybeden Türk imparatorluğu, Orta Asya’ya tıkılıp kalamazdı. Böyle bir kara devletinin cihanşümul rol oynayabilmesine imkan yoktu. Türk imparatorluğunun ise, cihanşümul ehemmiyetten düşmesi, Türkler’in yüzlerce senelik ananelerinin, haysiyetlerinin çiğnenmesi demekti.
İslam dininin kabulünde hakim olan siyasi ve jeopolitik fikirler bunlar olmakla beraber, mesele bundan ibaret değildir. Tabir caizse manevi bir cephesi de vardır.
Türkler’in bir kısmı Şaman dinini bırakmış, Budist, Manihaist olmuştu. Başka din ve mezheplere giren Türkler de vardı. Budist ve Manihaist’liğin milli bünyeye uymadığı bir asır geçmeden kolayca anlaşılmıştı. Türkleri yabancı kültürlere iten, cihangirlik vasfını kaybettiren, hatta askeri meziyetlerine ve teşebbüs dehalarına halel getiren bu dinler, Şaman dininin kısmen terkinden sonra, Türk cemiyetinde buhran doğurmak, manevi kıymetlerini değiştirmekle kalmamış, Türk devletinin siyasi bünyesini adeta tahrip etmiş, felce uğratmıştı. Fevkalade pratik oluşu ve Türkler’in öteden beri değer verdikleri manevi kıymetlere bağlılığı bakımından Müslüman dini, bütün bu kusurlardan ve eksikliklerden uzaktı.
Türkler’in Müslüman dinini samimi olarak ve kendi istekleriyle kitle halinde kabulleri ve İslam’ın az zamanda milli bünyeye tamamen uygun bir din haline gelmesi, Türkler’i tarihlerinin en büyük ve şevketli devrinin eşiğine götürdü.
Karahanlılar’ın kitle halinde Müslüman olmalarından sonra, Müslüman olmayan Türkler asırlarca mevcut bulundu, bugün de vardır. Fakat bundan sonraki asırlarda, hele Cengiz’den sonra Moğol imparatorluğu döneminde Şaman dinine bağlı Türkler, ehemmiyetsiz bir azınlık halinde, Türkler’in Müslüman dinini ve kültürünü kabulünü müteakip, artık Müslüman Doğu’nun, Sibirya’nın ıssız ülkelerinde hayatlarına devam edebildi.
Türkler, Hanefi mezhebini kabul etmişlerdir. Bağdat’taki Abbasi halifesi de bu mezheptendi. İslam dininin pratik ve realistliği yanında bu mezhebin toleranslı oluşu Türkler’i cezbetmişti. Bu asırlarda Şiiler, İslam dünyasında, Irak’ta, Horasan’da ve her yerde halifenin otoritesini geniş ölçüde yıpratmışlardı.
İslam dini ile Türkler’in birbirlerine faydaları karşılıklı olmuştur. Müslümanlık Türkler’e manevi birlik bahşettiği gibi, Türkler de Sünni Müslümanlığın usanmak bilmez savunucusu oldular. Şii mezheplerin bugünkü dar sınırlarına itilmesi, Sünni mezheplerin, bilhassa Hanefi mezhebinin kesin zaferi Türkler’in sayesinde olmuştur.
Diğer taraftan Türk boylarının nüfusunun büyük bir hızla artması da Türkler için İslam dünyasının zengin ülkelerine dalmayı ve açık denizlere erişmeyi zaruri kılıyordu. İslam dünyası, kargaşalıktan ve o zamana kadar en büyük otorite olarak gördüğü hilafetin zaafından usanmıştı. Türkler’in getireceği asayiş, nizam ve müsamahaya can atacağı her şeyden belliydi. Bu eğilimin, büyük çapta teşkilatçı ve derin siyasi dehaya sahip Türk hükümdarlarınca sezilmemesine imkan yoktu.
0 Yorumlar.