Aylık Arşiv: Aralık 2015 - Page 2

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (9)

Önce Karlofça (1699) ve şimdi Pasarofça (1718) antlaşması… Bundan sonra Sevr’e kadar, Lozan’a kadar bu tip antlaşmalar hep olacaktır.

Görüldüğü gibi; hala kaybedilen toprakları geri almak isteyen, mağlubiyete dayanamayan devlet adamları vardır. Ama, artık eskinin siyasi ve askeri dehaları yetişmemektedir. Toprak kayıpları giderek artmış ve Türkiye, geri çekilmesini sürdürmeye devam etmiştir.

İslam alemi ise, bu savaşlarda Türkiye’nin kayba uğramasından sadece üzüntü duyuyordu. Vaktiyle Osmanlıların kazandığı zaferler nasıl bütün İslam aleminde sevinç yaratıyor idiyse, şimdi de mağlubiyetler acı ve elem veriyordu. Hepsi o kadar…

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (8)

Evet miras yenmiştir. Türkiye Avrupa’da 356 bin km2. toprak bırakarak geri çekilmiştir.  Daha sonraki yıllarda kaybedilen bu topraklar geri alınmak istenecektir. Ama, Almanya’ya bırakılan topraklar bir daha geri alınamayacaktır. 1718’de Türkiye’nin kaybedilen toprakları geri almak maksadıyla, Almanya ile savaşı da mağlubiyetle bitmiş, binlerce Türk kılıçtan geçirilmiş, binlercesi göç etmiş ve sonunda Türkiye Pasarofça Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmıştır. Bu antlaşma ile Venedik ve Rusya’ya verilen bazı topraklar geri alınmış ama, Almanya Macaristan’dan Türkiye’yi kovmuş ve Belgrad’ı almıştır.

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (7)

1683’ten sonra kuşatmaları hep Batı’lı müttefikler yapacaktı. İşte şimdi Almanlar Budin’in kapısına dayanmışlardı. Ve Budin kuşatılmıştı.

Kaleden çıkarak “huruç” hareketi yapma sırası, yani “savunma” sırası bize gelmişti. Bundan böyle hep “savunmada” olacaktık. Ama, yazık ki savunamayacaktık!

“Şehirde çok büyük sayıda Türk ve daha büyük sayıda Macar yaşıyordu. Türkler’in mühim kısmı boğazlandı. Kadınlar, ihtiyarlar ve çocuklar istisna edilmedi. Katliamdan bıkan düşman, binlerce Türk’ü esir olarak aralarında paylaştı. 160 yıldan beri bir Türk şehri olan, Kanuni’nin fethettiği Budin’in akibeti  işte böyle oldu. Kanuni şehre girerken bir tek Hıristiyan’ın burnu kanamamıştı”[1].

“Matem” tutma sırası şimdi bizde idi. Zaman zaman elde edilen zaferler, artık “Türk geri çekilmesini” durduracak çapta değildi.

Budin’in acısı, ancak asırlar sonra düşman sürüleri Edirne önlerinde, Selimiye Camii’nde görüldüğü zaman hafızalardan silinecekti.

Müttefik kuvvetler, Mohaç’tan 160 yıl sonra rövanşı aldılar. Türkler bozularak geri çekildi. Toplarını ve ağırlıklarını götüremediler. Bu rövanşın kaybı, Türkiye için büyük felaketlere zemin hazırladı.

Atina düştü, Mora düştü, Eğri düştü, İstolni-Belgrad düştü, Banyaluka ve Zvornik düştü, Niş düştü. Erdel’de Türk hakimiyeti son buldu. Macaristan’ın yarısı elden çıktı.  İrili ufaklı birçok kale düşmanın eline geçti. Düşen her şehir ve kale halkı kılıçtan geçirildi.  Ve bu savaşların sonunda 1699’da Karlofça antlaşması yapıldı.

Bu 1699 yılı tarihin önemli yıllarından biridir. Artık bu yıldan itibaren üstünlük Asya’dan Avrupa’ya geçecektir.

[1] Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi. Cilt 10 Sayfa 88

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (6)

Evet, miras giderek tükenmişti. Türk ordusunda “düşmanı yok etme fikir ve kabiliyeti” yok olmuştu. Türkler’in yenilmezliğini sabit fikir haline getiren Batı’lılar, Viyana’dan sonra kendilerini aştılar. Komplekslerinden sıyrıldılar. Buna rağmen, Türkiye’ye, Köprülüler ailesi ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa epey zaman kazandırmıştı.

Merzifonlu’nun bir takım entrikalar sonunda idam ettirilmesinden sonra Batı, -tabiri yerinde ise- “gemi azıya almıştı”. Viyana bozgunundan Karlofça antlaşmasına kadar geçen zaman içinde, atalarımızın yaptığı fetihlerin tersine olarak, yeni fetihler bizim topraklarımızdan ve müttefik Batı tarafından yapılıyordu.

Bir ince ayrıntı vardı! O da şu idi: Batı’lı tarihçilerin dahi kabul ettiği gibi, Osmanlı hiçbir zaman fethettiği yerlerde zulüm yapmamıştı. Sivil halktan bir insanın dahi burnu kanamamıştı. Ama, Batı ittifakı, girdikleri her yerde inanılmaz zulümler yapıyordu.

Türkiye artık “felaket yılları”nı yaşıyordu. Mağlubiyet ve geri çekilmenin elemli acıları yaşanmaya başlamıştı. Bu dönemde IV. Mehmed, kardeşleri II. Süleyman ve II. Ahmet ve nihayet II. Mustafa saltanat makamını işgal etmişlerdi. İşgal etseler ne yazardı. Hiç biri atalarının adeta ilahi olan, üstün vasıflarına erişemezdi. Zaten, devleti de “vezirler” idare ediyordu. Onların hiç ismi bile geçmiyordu. Vezirler de iktidar çekişmelerine giriyor, liyakat ve ehliyeti olanlar –tıpkı bugünkü gibi- bir türlü sadaret makamına (başbakanlık) gelemiyorlardı.

Viyana bozgunu ile, Kara Mustafa Paşa gibi, devleti ve orduyu demir ellerle tutabilecek tek adamın yok edilmesi, müttefiklere çoktan aradıkları fırsatı vermişti. Şimdi Türkiye, çok kudretli bir Haçlı koalisyonu ile karşı karşıya idi. PAPALIK, TOSKANA, MALTA ŞÖVALYELERİ, ALMANYA İMPARATORLUĞU, FRANSA,  LEHİSTAN KRALLIĞI, VENEDİK CUMHURİYETİ, İSPANYA KRALLIĞI, RUS ÇARLIĞI Türkiye’ye karşı birleşmişlerdi. Bu ittifaka “Sainte Alliance” yani “Mukaddes İttifak” demişlerdi.

 

Acaba bu kaçıncı Haçlı seferiydi! Kaçıncı Mukaddes İttifaktı! Bu ittifakların ardı arkası kesilmeyecektir.

 

Artık Türk kaleleri  “vire”[1] ile teslim olmaya başlamıştı. Yani, kaleler savunulmadan  teslim ediliyordu.

 

Budin elimizden gitti.

 

“Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i”

 

diye ağıtlar yapıldı ve Türk milleti ağladı!

[1] Kalenin hiç silah kullanılmadan teslimi

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (5)

1769’da Türkiye, dünyanın birinci devleti olma vasfını kaybedecek ve tam bir gerileme, hatta çözülme ve yıkım dönemine girecekti.

Yine görüldüğü gibi, bütün Avrupa ittifak halinde ve kendi aralarında kanlı bıçaklı oldukları halde, bir Hıristiyan beldesi olarak kabul ettikleri Anadolu’yu kurtarmak için topyekün saldırıya geçecekti. Anadolu Reconquistası’nı başarmaya çalışacaktı…

Fransa ile Almanya savaşta oldukları halde, Viyana kuşatılınca derhal aralarında  barış imzalayacaklar ve birlikte Viyana’yı savunacaklardır.

DİRENİYORUZ AMA ASLINDA GERİ ÇEKİLİYORUZ.

Demek ki, Türk milleti için, tarihin zirvesindeki platodan artık inmenin zamanı gelmişti. Acaba bu kesin dönüş mü olacaktı!

Fransız akademisyenin işaret ettiği, toplumların gel-git olayında, biz Türk toplumu olarak 1683’te başlayan geri yürüyüşle ve halen devam eden geri çekilmeyle, gerçekten Asya’nın yolunu tutmuş bir toplum durumundayız. Geri çekilirken belki vuruşa vuruşa çekiliyoruz. Ama “geri çekiliyoruz”.

Viyana’daki ihanetin ve -tabii ki hataların- bedelini çok ağır ödedik ve şu anda bile ödemeye devam ediyoruz.

Mağlup olduk. Bu kesin. Mağlup milletler, galip milletleri taklit ederlermiş. İşte şimdi tam da o anı yaşıyoruz.

Aslında, hala bazı mevzilerde direniyoruz.

Anadolu’ya çekilirken kaybettiğimiz bütün topraklarımız üzerinde şimdi hiçbir hak iddia edemiyoruz. Şu anda Anadolu’da tutunmak için gerekli stratejik mevzileri bile zor koruyoruz.

Direniyoruz.

Kıbrıs’ta, Güney Doğu’da, Batı Trakya’da, Bosna-Hersek’te mevzileri kaybetmemek için direniyoruz.

Vatan toprakları üzerinde de dahili düşmanlara karşı direniyoruz.

Cami için, Kur’an için, ezan için, İmam Hatip okulları için, başörtüsü için, yani kendi öz kültürümüzü yaşamak için şartları zorluyoruz. Ama kime karşı direndiğimizi bilmiyoruz. Sanki gizli bir güç Türk çocuklarını kontrol ediyor. Aslında “arif” olanlar elbetteki biliyor. Ama, millet yine de direniyor.

Direniyoruz.

“1683 yılı sonbaharında Türkiye, üç yüzyıl sürecek bir çekilme, gerileme ve çökme devresine girmişti. Viyana kuşatması sebebiyle Avrupa’yı, bir kere daha karşısında birleşik bir halde bulmuştu. Bu defa, tarihinde ilk defa olarak, birleşmiş bir Avrupa’yı yenemeyecek, yenilecekti. Buna rağmen 1769’a kadar daha 86 yıllık bir duraklama devresi yaşayabilecek güçtedir. İspanya’nın, Hıristiyan aleminin Osmanlı İmparatorluğu olan bir devletin nasıl zirveden başdöndörücü bir şekilde yuvarlandığı hatırlanacak olursa, Osmanlı Türk duraklamasının yavaş yavaş tecelli ettiğini kabul etmek gerekir. Bu, şüphesiz Türk Cihan İmparatorluğu’nun temellerinin pek sağlam atılmış olmasındandır. 17. yüzyılın sonlarında henüz Batı medeniyetinin, zirvesini Türkler’in teşkil ettiği Doğu medeniyetine üstün olduğu iddia edilemez. Bu üstünlük, bir asra yakın bir zaman geçmeden gerçekleşmeyecektir. Ancak Batı, üstünlüğünün bütün sebeplerini hazırlamış, bütün imkanları ele geçirmiş veya ele geçirmek üzeredir. Başta okyanuslar üzerinde egemenlik kurması gelmek üzere, Doğu’nun henüz farkına varamadığı birçok değerlere sahip olmuştur. Doğu, pek azametli olan mirasını yemektedir. Bu miras, az zamanda tükenecektir” Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna Cilt 10 Sayfa 55

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi (4)

“Yedi ve dokuz kral sakalımızdan bir kıl koparamamışlardır”.

“İnşallah, daima böyle olacak ve devletimiz, dünya durdukça duracaktır”.

Böyle diyordu meşhur Osmanlı sadrazamı…

Bu kadar samimi, bu kadar vatanperver olan ve devletine Kanuni dönemini tekrar yaşatmak isteyen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, II. Viyana bozgunu sebebiyle, bir dünya devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nu “Duraklama Devri”ne soktu.

Kara Mustafa Paşa zamanında Türkiye imparatorluğu, siyasi kudret ve prestij bakımından, en yüksek dereceye ulaşmıştı. Köprülülerin sağladıkları iç huzur, asayiş, devlet otoritesi, dış zaferler, hatta bazı fetihler, siyasi üstünlüğün de zirvesini bulmasını sağlamıştı. Osmanlı tahtının prestiji, ölçülmez derecede olağanüstüydü.

Ancak, Fransa’nın, hatta İngiltere’nin bile tazminat ödemeye mecbur kaldığı devletin, hemen hemen bütün devletlerle arası bozulmuştu. LEHİSTAN, VENEDİK, İSPANYA, PAPALIK, hatta FLORANSA ile devlet daimi savaş halindeydi. Bu defa RUSYA büyümüştü ve gözlerini açmış fırsat bekliyordu. Yine eskiden olduğu gibi –bir Müslüman devleti olan- İRAN ve hatta bu defa Fas Türkiye’ye dost değillerdi.

Kudretli Türk diplomasisi, farkında olmadan devletin böylesine “tecrit” edilmesine zemin hazırlamıştı.

Fatih Sultan Mehmet de 20 devletle birden savaşa girmişti, ama muzaffer çıkmıştı.

Şimdi durum aynı değildi;

Padişah’ın esamisi okunmuyordu, devleti yine vezirler idare ediyordu.

–  Ordu disiplini o zaman ki ordunun disiplini değildi. “Yağma” hırsı ile hareket ediyordu. “Gaza” misyonu kaybolmuştu.

– Batı, Roma imparatorluğundan beri görülen bu en büyük siyasi kuruluşu “sarsmayı” bir defa daha tecrübe etmek istiyordu. Şimdi bir ümitleri vardı.

– Roma, İran sınırında, İskoçya’da, Orta Avrupa’da nasıl durdurulmuşsa, artık, Türkler’in de bir yerde durdurulması gerekiyordu.

– Orta Avrupa’yı almaya hazırlanan bir Türkiye’yi hep beraber durdurmak, mümkünse itmek, geriletmek ve bu husustaki gayreti hiçbir zaman gevşetmemek gerekiyordu.

1683 yılının arifesinde Avrupa’da hakim fikir buydu ve bu fikrin düşünürleri bile yetişmişti.

Coğrafya konumu bakımından Avrupa ile Türkiye, kozlarını Almanya’da paylaşacaklardı. Bu defa Türk milletinin kaderi Almanya ile Viyana’da münakaşa edilecekti.

Viyana 154 yıl önce de Kanuni tarafından kuşatılmış ve alınamamıştı.

 

Meğer, Viyana felaketli yılların başlangıcı imiş, bunu Merzifonlu Kara Mustafa Paşa nereden bilebilirdi. İşte bu “ilahi tecelli” idi!

Kendisine güvenen ve kesin zafer için çok ümitli olan Merzifonlu, burada ihanete uğradı ve geri çekilmek zorunda kaldı. Serdar-ı Ekrem’in muhteşem bir saray halindeki otağı, 5000 çadır, 300 top, ordu arşivleri ve pek çok ağırlık düşmanın eline geçti. Osmanlı devleti kurulduğundan beri, Timur hariç, hiçbir düşman, Osmanlı Türkleri’nden bu kadar ağır ganimet ele geçirememişlerdi. 10 bine yakın Türk şehit düşmüştü.

Merzifonlu,  İbrahim Paşa ve Kırım ordusunun ihaneti sebebiyle Viyana’da mağlup oldu. Çünkü dışarıdan gelen yeni bir Haçlı ordusu, vaziyeti değiştirdi. İbrahim Paşa kuşatmadan çekildiği gibi, Kırım ordusu da gelen bu yeni Haçlı ordusunun önünü kesmedi. Bu büyük ihanetti. Ama, kaderin de cilveleri vardı. Osmanlı geri çekilecekti!

Ordu artık Viyana’dan çekilmeye başladı.  Bu, güneye ve doğuya doğru bir çekilişti. Bu uzun bir yürüyüştü.  Öylesine bir uzun yürüyüştü ki, tam 300 yüz yıl devam edecekti.

Bu yürüyüş, bu geri çekiliş (ric’at) bugün de devam etmektedir. Öncelikle bunu anlamak bu milletin aydınının vatan borcudur.

1683 Viyana bozgunundan beri Türkiye devleti, Sultan Alparslan’ın 26 ağustos 1071 günü başlayan taarruz ve genişleme hamlesini kaybetmişti. Bundan sonra kah duraklama, kah gerileme, bazen de ilerlemeyle geçen bir süreç başlayacaktı. Ve Türkiye devleti 1683’te “hamle” gücünü kaybedecekti.

1683 Viyana bozgunundan beri, milletimizin devam eden mücadelesi, ne yazık ki, mağlubiyetle sonuçlanmıştı. Bu tarihten itibaren milletimiz, Türkiye’nin on katı kadar toprak parçasını, ata yadigarı camileri, mescitleri, medreseleri, her türlü zenginliğini ve milyonlarca şehidin mezarını bıraka bıraka, Türkiye topraklarına sığınmış bir duruma gelecekti.

Ders Alınsaydı Tarih Tekerrür Mü Ederdi? (3)

Osmanlı Devleti’nde, II. Selim’den sonra idarede eski Türk gelenekleri terk edilmişti. Padişahlar artık her şeye hakim olmuyorlar, işleri vezirlere bırakıyorlardı.  Artık devletin idaresinde sıkça ismi geçenler, devletin idaresine damgasını vuranlar padişahlar değil, sadrazamlardır. Köprülüler, Fazıl Ahmet Paşa, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa gibi… Osmanlıların tarih sahnesinden neden çekildiğini sadece bu durum izah etmeye yeter. Padişahların devlet idaresinden fiilen ellerini çekmesinden sonra işler kötüye gitmeye başlamıştır. Rusya ve Batı artık yönlerini Osmanlılara doğru döndürmüşlerdir. Düşman sinsi sinsi yaklaşmış, devlet idarecileri yaklaşan tehlikeyi anlayamamışlardır.

Aşağıda bir seri yazı paylaşacağım. Bu yazılar hemen hemen birbirinin devamıdır ve bu günlere nasıl gelindiğinin de açıklamasıdır. Konu ile ilgilenenlerin zevkle okuyacaklarını sanıyorum. Bu yazıları Reconquista ve Türk Milletinin Mukadderatı adlı kitabımdan aktarıyorum. Kitabı baştan başa kimse okumuyor. Sadece bu günleri izah etme adına ilgili konuları aldım. Bir fikir edinilebileceğini sanıyorum. Rusya ile ve Avrupa ile nasıl adım adım bu günlere gelindiğini en güzel şekilde anlatmaya çalıştım. Ders alınsaydı elbette tarih tekerrür etmezdi.

***************

En kötü günlerde bile bir sadrazamın verdiği cevabı ibretle okuyunuz.

1677 de Rusya, etrafındaki ufak Fin ve Türk kavimleri yutmaya, Ukrayna ve Lehistan’a müdahale etmeye başlamıştı. Ancak, bu dönemde Lehistan Rusya ile bir anlaşma yaptı. İşte bu muahedenin Lehistan’ın yüksek menfaatlerine uygun olmadığı hakkında Lehistan kralına Merzifonlu Kara Mustafa Paşa bir mektup yazdı. Bakınız 1677 yılının Osmanlı sadrazamı bir krala nasıl mektup yazıyor:

“Sizinle Rusya arasında akdolunan musalahanın bizi asla tehdit etmediğini biliyorsunuz. Malumunuz olsun ki, lehü’l-hamd İslam kuvveti ve kudreti o derecededir ki, Rus ve Lehistan ittifakının hiçbir ehemmiyeti yoktur. Devlet-i Osmaniye üzerine yürüyen yedi ve dokuz kral, Allah’a ve Resulullah’a şükürler olsun, sakalımızdan bir kıl koparamamışlardır. Onların tac-u tahtları şimdi kimlerin elinde bulunduğunu tarih size söyler. Bizim devletimiz, tesisinden beri, suret-i vahidede bulunmuştur. Şimdiye kadar kuvvet ve kudret mütemadiyen terakki etmiştir, İnşallah, daima böyle olacak ve devletimiz, dünya durdukça duracaktır”. (Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, Cilt 9 Sayfa 233