Uyarmak Vatan Borcumdur 24 – DEVLET DONKİŞOTLUK YAPMAZ

Değerli Dostlar, bu yazıyı da yine 26 şehit verdiğimiz dertli bir günümde kaleme almıştım. Eğer lütfedip okursanız memnun olurum. Önemine binaen yayınlamak zorunda hissettim kendimi. Saygılar sunuyorum.

DEVLET DONKİŞOTLUK YAPMAZ

 

-26 Şehit ve Yeni Çukurca Saldırısı Üzerine-

Değerli dostlar, aziz milletim,

Karşı karşıya bulunduğumuz kurumlar arası çatışma, iç kargaşa, askerlerin dile getirdiği “asimetrik savaş”, PKK terör örgütünün sadece Güneydoğu’yu değil bütün vatan sath-ı mailini kasıp kavurması, birliklerimize saldırması, yakıp yıkması bize göstermektedir ki, bugünkü devlet adamlarımız düşman stratejilerini hafife almaktadır.

Değerli dostlar, bendenize göre; bin yıllık Haçlı Seferlerinin muhatabı, Mohaç’ın muhatabı, Bizans’ın muhatabı, Viyana’nın muhatabı ve nihayet Mondros Mütarekesi’nin, Sevr’in muhatabı bir büyük devletin, bu çileli milletin başında bugünkü idarecilerin bulunması talihsizliktir. Böylesine büyük bir devletin ve milletin sorunlarını bugünkü zevatın çözmesi mümkün değildir. Başarısızlıkta ısrar etmenin manası yoktur.

Bu hükümet derhal istifa etmelidir.

Sonraki Sayfa »

UYARMAK VATAN BORCUMDUR. 21

Değerli dostlar,

Hepimizin başımız sağ olsun. Vatan sağ olsun. Şu ana kadar epey haber sitesi taradım. Çok insanın Facebook adresine girdim. Birçok insanın şehitlerimizle ilgili yorumunu okudum. Çok çeşitli görüşler, temenniler, istekler ve öneriler var. Mesela; önemli bir ağabeyimiz “OLANLARDAN TBBM’DEKİLERİN HEPSİNİ SORUMLU TUTUYORUM” diye isyan etmiş. Kendisine teşekkür ediyorum. Ahmet Türk’ün açıklamaları, Demirtaş’ın açıklamaları, Ömer Çelik’in ve akşama doğru da Başbakan’ın açıklamaları son derece manidardır. Bu açıklamaların tümünün pratik manası şudur: ŞU ANDA BU ÜLKEDE DEVLET YOKTUR.

Başbakanı canlı yayında özellikle izledim. Sorular çok güzeldi. Sorulara doğru dürüst cevap vermedi. Bu kadar önemli bir konu gündemde iken, hala durumu AKP’nin parti teşkilatlarının Doğu’da ve Güneydoğu’da açık olduğunu söyleyerek particilik yapıyor. Devletin bu kangrenleşmiş durumunu particiliğe dönüştürmeye çalışıyor. Bu ne iz’ansızlıktır. Bu ne anlamazlıktır. Bu ne idraksizliktir böyle. Anlaşılır gibi değil.
“Düşman ülke” tabirini kullanıyor. Ama düşman kim, belli değil. Sayın Başbakan;. “Bunu açıklamak bizim için sıkıntı olabilir” diyor. Bu ne demektir. Sayın başbakan, öleceksek hep birlikte ölelim. Hangi düşman canımıza kastediyorsa bilelim. Neden sıkıntı olsun. Türk milleti düşmanının kim olduğunu biliyor merak etmeyiniz. Tarihi boyunca Türk milleti çok sıkıntı çekmiştir. Bu gün de bu tür sıkıntıları çekmeye hazırız.

Sonraki Sayfa »

Uyarmak Vatan Borcumdur 23 – Allah’ım Aklımıza Mukayyet Ol!

Allah’ım Aklımıza Mukayyet Ol!

Değerli dostlar, aşağıda bir açıklama ve bir tablo bulacaksınız. Bu açıklamayı ve tabloyu lütfen iyice okuyunuz. Tablodaki şahısların kimliklerine iyi bakınız. Bunların birçoğu ülkemizde çok yüksek mevkilere gelmiş insanlardır. Bir kısmı yakından tanıdığımız mütedeyyin insandır. Bunların CIA’nın listelerinde ne işi var diyeceksiniz. Lütfen demeyiniz. Düşmanı “düşman” olarak biliniz. Her zaman söylüyorum. Çin atasözü ne diyordu, hatırlayınız. DÜŞMANINI BİL YENİLMEZ OLURSUN. Türk milleti saf, temiz, kötü niyeti olmayan, herkese iyi niyetle bakan, şüphelenmeyen, hele hele okumayan, araştırmayan bir millettir. Biz yıllarca yırtınıyoruz “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin problemleri neden bu kadar çoktur!” diye. “Neden bir türlü bitmez bu problemler!” diye. İşte bundan bitmiyor değerli dostlar. Aramızda, hem de bizim yakın dostlarımızdan, arkadaşlarımızdan, mütedeyyin insanlarımızdan düşmanın seçip kurduğu 5. Kol Kuvvetleri var.

Sonraki Sayfa »

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 20 – Söylesem Tesiri Yok, Sussam Gönül Razı Değil

Söylesem Tesiri Yok, Sussam Gönül Razı Değil.

Değerli Dostlar,

Âcizane, sizlerle birkaç düşüncemi paylaşacağım.

Geçenlerde sizlerle paylaştığım “Allah Belanızı Versin” başlıklı yazı, biliyorsunuz ki Sayın Mehmet Şevket Eygi’nin bir makalesiydi. Üstadın bu yazısını okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Bir de yine bu bağlamda yazılmış Sayın İhsan Eliaçık’ın “Kervana Son Hücum” yazısını mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

Bu yazıyı paylaştığım için çok yakın dostlarımdan eleştiri aldım. Bana diyorlar ki, sen AKP’den ne istiyorsun. Allah AKP’yi başımızdan eksik etmesin… Değerli dostlar, demek ki yarası olan derhal gocunuyor. Elbette bizim AKP ile bir işimiz yok. Ne tanırız, ne ederiz. Başbakan olmaya, bakan olmaya hevesimiz yok. Ne alakası var. Biz AKP’ye asla düşman değiliz…

Başka bir değerli dostum yazıyı okumuş, bir güzel döşenmiş bana… Sonunda da “kedi uzanamadığı ciğere pis der” demiş, çıkmış işin içinden. İyi mi???

Sonraki Sayfa »

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 19

Değerli Dostlar,

Bir rahatsızlık sebebiyle birkaç gündür evde yatıyorum. Bu süre içinde kitap okuma fırsatı buldum. Şimdi bu arada okuduğum bir kitabı özetlemek istiyorum.

Kitabın adı: Türkler Arasında.

Yazarı: Cyrus Hamlin

Yayın: TBBD. (Tarih Bilincinde Buluşanlar Derneği) Yayınları.

Tercüme: Arzu Taşcan, Mustafa Hizmetli.

Değerli Dostlar, bu kitap, Türkiye’deki Misyonerlik Faaliyetlerini ve Robert Kolej olayını çok güzel anlatan bir kitap.

Biliyorsunuz ki Cyrus Hamlin 1860’lı yıllarda Robert Koleji kuran Amerikalı bir prof.dur. Kitap aslında bu prof.un Osmanlı devletinde kaldığı yılları ve Robert Kolej’in kuruluşu konusundaki hatıralarını anlatıyor.

Hamlin, hatıratına Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarını anlatarak başlıyor. 400 çadırlık bir aşiretten Osman Bey’le başlayan ve Orhan Bey’le şekillenen bu güçlü devletin kuruluşunun sağlamlığını bu beylerin kabiliyetlerinden ziyade İslam’a ve Selçuklu’dan miras kalan kurumlara bağlıyor. Fetih hareketlerinde, Cihadın ve İslam’ın gayr-ı Müslim halka bağışladığı özgürlüklerin önemli ve müspet bir etki ettiğini vurguluyor. İstanbul’un fethiyle, Osmanlıların gayr-ı Müslim tebaaya bahşettiği kurumsal özerkliklerden ve haklardan bahsediyor.

Değerli dostlar, devletimizin güçlü zamanlarda gayr-ı Müslimlere tanıdığı toleranslar o zamanlar bir tehlike olarak görünmüyordu. Bugün aynı toleransları tanıyoruz. Bu büyük millet özelliğidir. Böyle alışmışız. Kendimize çok güveniyoruz. Ama değerli dostlar, bugün o günler değil. Şimdi zayıfız. Bugün yabancı ülkelerin ve misyonerlerin ülkemizde yaptıkları faaliyetler tehlike arz ediyor. Büyük gönüllü milletimiz hala “olsun, ne olacak” diyor. Anadolu, Selçuklu öncesi Bizans dönemini yaşamaya başlıyor. Yerden biter gibi kiliseler boy gösteriyor. Bunu biraz takip eden herkes rahatlıkla görebilir. Ama bizim saftirik Müslümanlar hala; “olsun, ne olacak, adamlar gelsinler ibadetlerini yapsınlar, bize ne zararı var” diyor. Üzgünüm. Sapla samanı birbirinden ayırmada güçlük çekiyoruz. Kitapta Tevfik Fikret’in oğlu Haluk örnek olarak verilmiş. İbret almak lazım! Saftirik olmamak lazım değerli dostlar.

 

Yazar daha sonra Tanzimat yıllarına geçiyor. İmparatorluğun düştüğü çıkmazlara işaret ediyor. Batılı devletlerin yardımlarıyla misyoner teşkilatların Osmanlının gayr-ı Müslim tebaası üzerindeki çalışma ve planlarını detaylı anlatıyor. Özellikle Gülhane Hatt-ı Hümayunu’ndan sonra gayr-ı Müslim tebaanın bu hak ve özgürlüklerden faydalanarak ne tür faaliyetler içine girdiklerinin ipuçlarını veriyor. Tanzimat döneminde çıkarılan yasalarla yabancılara verilen iktisadi imtiyazlar sebebiyle yerli sanayinin nasıl çöktüğünü izah ediyor. Teknolojiye dayalı sanayinin ülkeye getirilmesi için plansız bazı teşebbüslerin devleti nasıl milyonlarca lira zarara uğrattığını örnekleriyle anlatıyor. İkinci Mahmut’un, işlerin kötüye gittiğinin farkına vardığını, yabancı misyonerlerin devlet aleyhindeki faaliyetlerini önlemek için misyon şeflerini tutuklattığını, ancak Sultan’ın ölümü ve Abdülmecit’in tahta geçişiyle İngilizlerin denetiminde ve desteğindeki Reşit Paşa’nın yönetimin iplerini eline geçirmesiyle daha da uygun bir ortam yakala-dıklarını anlatıyor. İngiltere başta olmak üzere yabancı ülkelerin Türkiye’de din hürriyeti üzerinden politika yapılmasını yönetim üzerinde baskı için vazgeçilmez bir araç olarak görüldüğünü ifade ediyor.

Değerli dostlar, bugün de aynı politikaları sürdürüyorlar, değil mi?

 

Hamlin sonra, Robert Kolej’in yapımını anlatıyor.

1859 yılında Boğaz’da muhteşem bir yer alınır. 4 Temmuz 1869’da kolejin temeli atılır. Fransız, İngiliz, Amerikan, Yunan, Ermeni din adamları temel atma törenine katılır. Kolejle ilgili tüm belgeler bir tenekeye doldurularak temele konur. Temel atma töreninde en anlamlı konuşmayı Yunanlı Hatip yapar. Yunanlı Hatip, koleji Fatih’in 29 Mayıs 1453 sabahı Bizans surlarındaki bir kulede açılan gedikten içeri girdiği anla mukayese ederek der ki; “Bu okul, o kulelerden daha yüksek bir tepede yapılıyor. Bu onlara hâkim olacak! Bu kolejin ruhani ve ebedi bir gücü vardır. Bu kolej Türklerin yok oluşunu görecektir. Buna imanım tamdır!”

 

Kolejin tüzüğünde ki ana ilke, yukarıdaki ifadeleri doğrulamaktadır.

“… İncil’in prensipleri doğrultusunda kurulacak ve yönetilecektir. Bu vesileyle ilan edilip mukadder kılınan şudur ki bilimsel ve edebiyatla ilgili bir kurum olmak yanında, orada Tanrı ve o’nun sözleri açıkça onaylanacak ve saygı görecektir. Amerikan veya İngiliz veya Yabancı İncil Cemiyetleri tarafından yayınlanan Kitab-ı Mukaddes kolejin her eğitim devresinde her gün en az bir defa okunacak ve dualar edilecektir. Her Pazar yapılan ayinde tüm Fakülte hazır bulunacak ve Fakülte ile öğretmenler tarafından onaylanan özel ve çok önemli mazeretler olmadıkça bütün öğrenciler katılacaklardır.”

 

Kolejin ilk müdürü olan ve ülkemizde elli yıl kalan, Hamlin’in de damadı olan George Washburn kolejle ilgili olarak şöyle söyler:

Robert Kolej bir iman eseridir. Şimdi de böyledir, gelecekte de böyle olacaktır. Kolejimizin mühründeki slogan ise, HER ŞEY TANRI’DANDIR!.. “

 

Washburn şöyle diyor: Çocuğunun elinden tutarak okulumuza getiren Türk veliler ;

“oğlumu buraya İngiliz terbiyesiyle büyümesi için yolluyorum” derlerdi… Washburn, buradaki “İngiliz terbiyesi”

tabirini yanlış anlayacak odun kafalıları düşünerek şöyle diyor:

“Burada İngiliz terbiyesinden kasıt, Protestanlıktır!” Kısaca Kolejin, tek hedefi vardı: Buraya gelen çocuğu, Mesih’in sürüsüne katmak! Gerisi, teferruattı ve tüm eğitim bu noktaya hizmet etmek üzere kurgulanmıştı. Bunun en bariz kanıtı, Haluk’tur. Tevfik Fikret üzerine yüzlerce çalışma yapan Türk Akademisyenleri, Haluk’un tahsil için Amerika’ya gittiğini ve orada din değiştirerek papaz olduğunu yazar-çizeler. Ama hiç kimse nasıl, neden, nerede, ne zaman Hıristiyan olduğunu yazmaz, çünkü araştırma zahmetine katlanmadıkları gibi, bu işin Amerika’da gerçekleştiğine inanırlar.  Haluk, işte bu Robert Kolej’in kurbanıdır. Fikret oradaki Türkçe bölümünün başkanıydı, çocuğu,  öğretmenlik yaptığı kurumda elinden kaydı, gitti… Fikret, bunu fark etmedi bile… İslam’a olan öfkesi ve düşmanlığı kalbini kararttığı gibi, gözlerini de kör etmişti. Haluk, Amerika’ya Mesih’in sürüsüne rahat hizmet etmek için gönderildi. Zavallı Fikret de Batı’dan fen ve bilim getirecek masalı ile uyutuldu…

 

Kolejin siyasi tarihimiz açısından önemi ise, Bulgaristan’ın bizden koparak bağımsız bir devlet olarak teşekkül etmesinden fonksiyonel rolüdür. American Board’ın misyonerlerinin tamamı Bulgarlar üzerinde faaliyet gösterirken devamlı surette Bulgarlar da milliyetçilik duygularının zayıfladığından hatta hiç kalmadığından şikâyet ederler. Nitekim Kitab-ı Mukaddes’i ilk Bulgarca’ya çevirenler de bu Amerikalı misyonerler arasından çıkmıştır. Bulgar çocuklarını Robert Koleji’ne kaydettiren, onlarla özel olarak ilgilenen, adeta kendini Bulgar gençlerine adayan bu meşhur misyoner Albert Long’dur. Bulgar öğrenciler koleje öylesine damgalarını vurmuşlardır ki, İstanbul’un Müslim, gayri Müslim halkı arasında okulun adı “Bulgar Koleji” olarak anılmaya başlanmıştır. Kolejdeki diğer milletlere mensup öğrenci sayısının toplamı çoğunlukla Bulgar öğrencilerden az olurdu. Örneğin 1871 yılında kolejden mezun olan öğrencilerin tümü Bulgar’dı.

 

Buradan yetişen öğrenciler, Bulgaristan milli şuurunu yaydılar ve bağımsız bir devlet fikrini halklarına kabul ettirdiler. G. Washburn bunu gururla şu kelimelerle ifade eder:

“Bu Kolej, Balkan yarımadasında bağımsız bir devlet kurulmasını sağladı. Bundan dolayı da Avrupa’da iyi tanınıyordu. 50 yıl önce Bulgarlar, Amerika ve Batı Avrupa’da unutulmuş bir ırktı… Bizim onlar için yaptığımız en önemli şey, bağımsız bir devletin yönetimi hakkında çok az şey bilen Bulgarların sayısının az olduğu bir devirde onları, yarınların liderleri olacak genç adamlar olarak eğitmemizdi. Böylece yeni devletin kurulmasını da önemli katkımızın olduğu gerçeği tüm dünyanın ve Koleje karşı sorumluluklarını hiçbir zaman unutmayan Bulgarların bildiği bir gerçek oldu. Robert Kolej, Bulgar devlet idarecisi fidanlığıdır. Bunun hep böyle olmasını temenni ederim.”

 

Değerli dostlar, görüyorsunuz ki mücadele aynen devam ediyor. Bugün başka isimler altında, başka aktörlerin çabasıyla, hatta daha da ciddi, daha da vahim bir şekilde devam etmektedirler. Bana göre bugün ülkemiz tarihinin en kritik virajına girmiştir. Bazı arkadaşlarımızın paylaştığı düşünceler çok doğrudur ve yerindedir. BOP ile ilgili düşünceler, Batı İttifakının bugün aslında Haçlı Seferleri yaptığı yönündeki paylaşımlar çok doğrudur. Ve yerinde görüşlerdir. Bu konularda hassasiyeti olan bütün arkadaşlarımı tebrik ediyorum. Mücadelelerine devam etmelerini temenni ediyorum.

 

Bu kitabın ufak bir özetini aslında bugünü anlamak için paylaştım. Umarım ki gerçekten Saftirik olan Müslümanlar uyanırlar. Ufak dünya menfaatleri bizi aldatmamalıdır. 

Değerli dostlar, Batılılar mağripten maşrika kadar bütün Müslümanları hem katlediyor, hem de Müslümanlar buna rağmen Batılıları seviyor. Bu yaman çelişkiyi bizim izah etmemiz lazım. Okuyan, düşünen, biraz sorumluluk duyan kesimin bu konu üzerinde durması gerekir. Bu Batılıların yaptığı müthiş propagandanın sonucudur. Onları geçip kendi insanımıza sahip olamıyoruz. Kendi insanımızın zihnine hakim olamıyoruz. Bu çok üzüntü verici bir şey…

Paylaştığım bu düşüncelerle ilgili olarak bütün arkadaşların kendine bir pay çıkaracağını düşünüyorum.

Rahmetli kardeşim, arkadaşım, dostum Durmuş Hocaoğlu şöyle derdi:

 

BURASI YA İKİNCİ ERGENEKON OLACAKTIR, YA DA İKİNCİ ENDÜLÜS!

 

Değerli dostlar, bunu lütfen unutmayınız. Herkesi bu konulardaki sorumluluklarını öğrenmeye davet ediyorum. Kısır çekişmelerin asla bir faydası yoktur. Bunu böyle biliniz.

Saygılar sunuyorum.

  Mikdat TOPÇU

Dualar ediyorum.

26 OCAK 2012

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 17

“Adını değiştirmediğin yer senin değildir”

Değerli dostlar,

Biliyorum ki, Batılıların fiilen, savaş olarak yürüttükleri 21. Yüzyıl Haçlı Seferleri, Doğulu milletler tarafından henüz anlaşılamamıştır. Tarihi alt yapısı olmayan, büyük devlet geleneğinden gelmeyen birçok ülkede Haçlı Seferleri askeri olarak yapılmıştır, yapılmaktadır. Dünya kamuoyuna açıkça deklare ettikleri şekilde, sırası gelen ülkelere de askeri hareketler yapılmaya devam edilecektir. Bu ülkeler kendilerini bilmektedir. Ve kaderlerini kurbanlık koyun gibi beklemekte-dir.

Vurulacağı günü bekleyen ülkelere İran da dahildir. Çünkü Irak’ı vurma gerek-çelerinin benzerini bugün İran için de senaryo olarak dile getirmektedirler. Ve İran sesini çıkaramamaktadır. Büyük devlet, düşmanları “suyu bulandırıyorsun” dedikleri anda gereken her şeyi yapabilen devlettir. Asıl iktidar budur.

Değerli dostlar, farkında mısınız bilmiyorum! Büyük Ortadoğu Projesi’nin içinde Türkiye de vardır. Dönüştürülmesi gereken ülkelerden biri de bizim ülkemizdir. Şimdilik müttefik rolünü oynamaktayız. “Model ortak” ız. Birlikte hareket etmekteyiz. Ama günü geldiğinde 21. Yüzyıl Haçlı Seferleri’nin en son seferi  Türkiye’ye yapılacaktır. Ve bu durum Haçlı Seferleri’ni planlayan kurmayların en son ve kesin zaferi olacaktır. Tarih bunu böyle yazacaktır.

Bu konu ile ilgili olarak iki kitap yazdım. Ve onlarca makale yazdım. Tabii ki, basında köşesi olan biri olmadığım için bu kitaplarım ve yazılarım birçok dostu-ma ulaşmadı. Ve üzgünüm ki, milletimi uyarma görevim hedefine ulaşamamak-tadır.

Değerli dostlar,

Türkiye’ye karşı yürütülecek Haçlı Seferleri halen Beşinci Kol faaliyeti olarak de-vam etmektedir. Bununla ilgili yazılar yazmıştım. Şimdi ise, bir başka beşinci kol faaliyetini anlatacağım.

Bu faaliyetin kod adı “Hayali coğrafyalar” raporudur. TESEV sitesinde yer alan ve Ermeni Sevan Nişanyan tarafından yürütülen bir proje bu.  Bu projeyi size ta-nıtmak istiyorum.

Tarihi menkıbelerde Alparslan’ın hocasının “aldığın toprağın adını hemen değiştir, adını değiştirmediğin toprak senin sayılmaz” diye tembihte bulunduğu anlatılmaktadır.

Türkiye cumhuriyeti Devleti de, öteden beri kullanılan Rumca, Ermenice, Kürtçe vs. olan yer adlarını değiştirme yönünde irade göstermiş, kanun çıkarmış ve bu yerlerin adını değiştirmiştir. Bu hepinizin malumudur. Ancak, bundan TESEV’ciler ve bağlı beşinci kol kuvveti rahatsız olmuştur. Ve bir “demokra-tikleşme projesi” çerçevesinde yeniden eski yer adlarına dönülmesi için müca-dele etmektedirler.  

Aslında böyle bir faaliyet, basit, demokratikleşme vs. gibi düşüncelerin ürünü asla olamaz. Bu faaliyetin amacı, bir milletin vaktiyle kendisine ait olduğunu iddia ettiği toprakların tapularının, adlarının kendi çocukları tarafından unutulmamasına yönelik tarihi bir adımdır. Bu unutulmamalıdır.

Bakınız Sevan Nişanyan bu projeyi sunuş bölümünde şöyle demektedir:

“Elinizdeki rapor, TESEV Demokratikleşme Programı’nın, Türkiye’de Cumhu-riyet tarihi boyunca il, ilçe, mahalle, köy ve mezra gibi yerleşim adlarının değiştirilmesinde izlenen siyaset, içerik ve uygulamaları farklılık ve benzerlikleri ile ele almak ve devletin yerleşim adları siyaseti ile vatandaşlık siyaseti arasın-daki ilişkiyi ortaya koymak üzere yola çıktığı bir çalışmanın eseridir”.

Raporda sunulan siyasi, tarihi ve sosyolojik tespitler, yeradları değiştirme siya-seti ile devletin özellikle azınlık vatandaşlar üzerinde uyguladığı mülksüzleş-tirme’ve ‘yerinden etme’ siyaseti arasındaki bağlantıyı da açığa çıkarıyor”.

Son olarak, Türkiye’de Gayrimüslim azınlıklara yönelik yaygın bakış açısında olduğu gibi, eski yer adları birer tarihi kalıntı ve geçmiş Anadolu mozaiğinden hayatta kalan nostaljik birer renk veya seda olarak değil, halen bu toprakların, bu coğrafyanın yaşayan, hakiki ve hayali olmayan birer unsuru olarak görülmelidir. Değiştirilen yer adlarının, kökeninin hangi dilden (Ermenice mi Kürtçe mi?) olduğundan öte, kuşaklar boyu bir coğrafi bölgede yaşayan halkların gündelik hafıza ve anlam dünyalarında nereye tekabül ettiği anlaşılmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, Cumhuriyet dönemi boyunca sürdürülen siyaset ve uygulamalar, hafıza ve anlam dünyalarının hem gündelik hayat pratiklerinden hem de tarihsel dokümanlardan ve arşivlerden nasıl temiz-lenmeye çalışıldığına ilişkin pek de iyi niyetli olmayan bir çabanın ürünü olarak göze çarpmaktadır.  Umuyoruz ki rapor içerisinde sunulan bilgilendirici tarihsel arka plan, veriler ve çözüm önerileri eski yer adlarını kullanıma sokma konusunda mücadele veren bireyler ve toplumsal hareketler için bir kılavuz işlevi görür”. Yani, umuyorum ki Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Araplar, Çerkezler uyanırlar demeye getiriyor.

Raporun Birinci Bölümü’nde Türkçeleştirmenin tarihçesini Enver Paşa’dan başlayan bir serüven olarak anlatılmaktadır. İsmet İnönü döneminde hiçbir yer adının değişmediğini, 1950-1960 arası değiştiğini, 1980 ihtilalinden sonra bunun hızlandığını, bu amaçla genelkurmay başkanlığı bünyesinde Harita Genel Komutanlığı kurulduğunu anlatıyor.

Raporun bir de “Karşıt Akım 2000 Sonrası” bölümü var. Bu bölümde ise 2000 yılına kadar acımasız! bir şekilde yer adlarını değiştiren devlet, hükümet ve ordu yetkililerinin aksine şimdi bütün bu unsurların yaptığı değişiklikleri bir açılım ve demokratikleşme projesi ile ortadan kaldıran karşı akımın var olduğu ifade edilmektedir.

“Yeradları konusundaki resmi politikanın değişebileceğine dair ilk önemli işaretler 2009’da görüldü. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 8 Ağustos 2009’da Bitlis’in resmi adı Güroymak olan ilçesinde halka hitap ederken, kasabanın eski veya “Kürtçe” adı olan Norşin[1] adını telaffuz etti. Hemen ardından 12 Ağustos 2009’da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kendi doğum yeri olan Rize’nin Güneysu kasabasının eski adına atıfla “Potamya’lıyız ezelden” ifadesini kullandı. Kamuoyunda yankı uyandıran bu jestler, yıllardan beri büyük hassasiyetle korunan bir tabunun en üst siyasi otorite tarafından terk edilmesi ihtimalini gündeme getirdi. Bunu izleyen aylarda eski adların iadesine yönelik talepler kamuoyunda sık sık duyuldu”.

“Etnik Nitelikteki Talepler” bölmünde ise bakın neler söylemektedir:

“Türkçeleştirmeden en çok etkilenen iki bölgeden biri olan Güneydoğu’da, eski adların iadesi Kürt siyasi hareketinin başlıca taleplerinden biri olarak ön plana çıktı. Yeradlarının değiştirilmesi, Kürt kültürünü ve ulusal kimliğini sindirmeye yönelik resmi politikaların bir parçası olarak değerlendirildi. Eski adların iadesi, anadilde eğitim ve yayın haklarıyla birlikte, kültürel haklar mücadelesinin asli bir unsuru sayıldı. Günlük yaşamda eski adları kullanmak, bir siyasi duruş ve onur meselesi olarak görüldü. Bu talepte enteresan olan nokta, bir bölümü Ermenice, Süryanice veya başka kökenli olan eski yeradlarının “Kürtçe” kabul edilmesi ve Kürt kültürel kimliğinin bir unsuru olarak benimsenmesiydi. Benzer talepler –bir siyasi oluşuma bağlı olmaksızın– Lazca konuşulan bölgede de güç kazandı. Çerkes çevrelerinde, Çerkes yerleşimlerinin yerel Çerkesçe adlarını canlandırma, hatta bu yapılamıyorsa Çerkesçe ad yaratma gayreti ortaya çıktı. Gürcü ve Arap dil alanlarında henüz kristalize olmuş bir eğilim olmasa da aynı yönde münferit sesler duyuldu”.

Lütfen altı çizili olan bölümleri tekrar tekrar okuyunuz.

Değerli dostlar, görüldüğü üzere Taraf gazetesinin de yazarı olan Sevan Nişan-yan’a büyük imkan verilmiş ve İsak Alaton’un Soros’tan yardım alarak kurduğu TESEV sitesinde bu rapor yayınlanmıştır. Hala Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olmayı kabul etmeyen, azınlık psikolojisi içerisinde hareket eden Sevan Nişanyan aynı zamanda “nisanyanmap.com” adlı sitesinde bu yer adlarını harita üzerine işlemiş ve bu hareketinin kendi cemaatine olduğu kadar, Türkiye’yi bölebilecek diğer unsurlara da örnek olması yönünde uyarıda bulunmaktadır.

Bu tam anlamıyla bir vatan bölme faaliyetidir. Türkçeleştirmeden en çok etkile-nen bölgelerden Güneydoğu’daki Kürt siyasi hareketinin başlıca taleplerinden biri olarak yeradlarının değiştirilmesinin, Kürt kültürünü ve ulusal kimliğini sindirmeye yönelik resmi politikaların bir parçası olduğunu ifade ederek, Kürtlerle ittifak içinde olduğunu izlenimini vermekte ve aklınca Ermeni hareketine haklılık kazandırmak için Kürtleri kışkırttığını düşünmektedir! Kendi milletinin taleplerini perdelemek için Kürt unsurunu kullanmaktadır. Lazların, Çerkezlerin, Arapların, Rumların böyle talepleri olduğunu ileri sürmektedir. Ve bu taleplerin başlangıçtan beri bastırılan talepler olduğunu, bir karşı devrimle 2000 yılından sonra, özellikle 2009 yılından sonra büyük bir cesaretle dile getirildiğini ve uygulamaya konulduğunu anlatmaktadır.

Tabii ki, bu uygulamalara paralel olarak Türkiye’deki bütün kiliselerin imar edil-mesi, Bursa, Mudanya’da, Zeytinbağı bölgesinde “Bursa Metropolitliği” ne merkez olarak büyük bir kilise yapılması, Fener Patrik’inin kiliseden camiye çevrilen bir mekânda, namazdan sonra ayin yapması faaliyetleri üst üste konulduğunda, bütün bunlar gerçekten 21. Yüzyıl Haçlı Seferleri’nin savaştan önceki Beşinci Kol faaliyeti olarak yürütüldüğünün en güzel örnekleri olarak ortaya çıkmaktadır.

Türk kelimesinden huylanan Türk milletinin çocuklarına sesleniyorum. Bizler Müslüman’ız Elhamdülillah. Ama aynı zamanda Türküz. Elbette yüce Peygam-berin (SAV) ümmetiyiz. Bu ümmet olma sadece belirli Müslümanlara has bir hak değildir. Dininizi korumak istiyorsanız önce vatanınıza ve dininize karşı yürütülmekte olan bu büyük saldırıya karşı geliniz. Bu büyük Batı yürüyüşünü anlayınız. Durumu okuyup kavrayınız. Birkaç defa Batılı liderlerin “bu bir haçlı seferidir” kelimesini ağızlarından kaçırdıkları halde, hala uyanmayacak mısınız? Daha ne desinler!

Sizlerin yegane düşünceniz partileriniz mi, cemaatleriniz mi?

Şu yukarıdaki raporda ifade edilen düşüncelere bile “olsun, ne olacak” diyenler var. Bu büyük bir eksikliktir. Büyük bir bilgi noksanlığıdır. Büyük bir gaflettir. Bu büyük bir propagandanın etkisinde kalmış, uyuşturulmuş olmak demektir.

Değerli dostlar, bu konuları bütün teferruatı ile baş başa kaldığımızda değerli bir AKP’li ağabeyime anlattım. Ertesi gün, sabah namazında bana mesaj gönderdi. Uyku uyuyamadım dedi. Bu ağabeyim 63 yaşında bir insandı. 35 yıl devlet memurluğu yapmıştı ve bugüne kadar bu konuları öğrenmemişti. Çünkü okuma ve öğrenme faaliyeti bu yönde değildi. Ben ise bugün müsterihim. Hiç olmazsa bir kişi bile olsa bu meseleyi anlamış oldu.

Değerli dostlar, düşman gaddardır, düşman acımasızdır. Düşman haindir, kalleştir. Bu sebeple düşmanınızı öğreniniz. Atalarımız “düşmanını bil, yenilmez olursun” demiş. Bu sebeple PKK ve Ermeni ittifakını anlayınız. Bunların tarihi alt yapılarının olduğunu, bunların tarihte devletimize başkaldırdığını, insanlarımızı taş binalara doldurarak yaktıklarını, daha dün askeri birliğimize saldırarak 24 askerimizi şehit ettiklerini hatırlayınız.

Bunların arkasında Batılı güçlerin olduğunu, şimdilik Beşinci kol faaliyetlerinde bunları kullandıklarını, devletimizi ve ordumuzu zayıflatıp daha kolay yıkma konusunda bir ön hazırlık yaptıklarını anlayınız. Bu hareketlerin birer kurmay planı olduğunu anlayınız. Bu hareketlerin aslında tarihin birer parçası olduğunu anlayınız. Basit düşünceleri, nakıs particilik hareketini, cemaat saplantılarını lütfen bırakınız. Bir araya geliniz. Bütün vatanseverler birleşiniz.

Uyarmak vatan borcumdur.

Uyanınız.

Dua ile kalınız.

11 Kasım 2011

Mikdat Topçu

 


[1]  Örneğin Cumhurbaşkanı’nın çıkışından sonra

medyada hemen herkesçe “Güroymak’ın Kürtçe

adı” olarak değerlendirilen Norşin, gerçekte

Ermenice bir yeradıdır. (Bu ifade Sevan Nişanya’nın

Dipnotudur).

KALBİM İÇİN

 

Sen
İçimdeki dünya!
Seninle koyun koyuna olup ta
Sensiz yaşamışım ha!
Seni kaale almadan yaşamışım
Hayret!
Nasılda anlayamamışım!

Demek ki hep senmişsin o
Benimle olan
Ben
Yazıda yabanda iken
Tarlada tapanda iken
Oyunda oynaşta iken
Uykuda iken, uyanık iken
Üç günlük dünyanın
Bütün aldatmacalarına kanar iken
Sen hep benimleymişsin
Nasıl da anlayamamışım!

Sen
İçimdeki dünya!
Gönlümün mekânı sen değil miydin?
Gönlümün Sahibinin mekânı
Gönlüm sen değil miydin?
Etten, kandan oluşun aldatmış beni
Senin varlığını bile anlayamamışım
Nede gafilmişim!
Demek ki o hep senmişsin!

Sen
İçimdeki dünya!
En taze çağlarımda,
Gönül toprağına cemreler düşerken,
Körpe duygulara uyanır iken,
Bunaldığım anlarda
Teselliler ararken,
Gönlümün Sahibine yönelirken
Demek ki hep sen vardın

Sen
İçimdeki dünya!
Şafak sökümlerini yaşarken de
Sen benimle imişsin!
Günün beş iklimini
Huşu içinde yaşarken de,
En ulvi duyguları algılarken de…
Gafilmişim,
Dostluğunun değerini anlayamamışım.

Sen
İçimdeki dünya!
Ben
Bunca çileleri çekerken
Bunca dertlere katlanırken
Bir ömrü
Dağ taş demeden,
Şiir, roman demeden,
Kucaklarken
Hala ortaya çıkmasaydın
Heyyy! Neler oluyor demeseydin!
Küserdim sana
Eğer Gönlümün Sahibinin mekânı olmasaydın
Yuh olsun sana derdim
Kaldırıp kaldırıp atardım seni
Gelip şu hastaneye yatmazdım
Değmez! Derdim

Sen
İçimdeki dünya
Demek ki sen o’sun
İçimdeki kocaman dünyasın
İçimdeki dünya
Sen benim KALBİMSİN

Sen
İçimdeki dünya!
Seni ne kadar da ihmal etmişim
Bağışla beni!

02.05.2009

Siyami Ersek Hastanesi

MİKDAT TOPCU

Not: By pass ameliyat sebebiyle düşündüklerim…

 

DÖNÜŞ O’NADIR

 

Buradan martılar geçer, öbek öbek
Gemiler geçer, nazlı nazlı
Buradan tabutlar çıkar, tabutlar
Birkaç kişinin omuzlarında
Meçhule giderler
Hiçbirinin geri dönmeyeceği meçhule!
DÖNÜŞ O’NADIR!

Sen yoksa
Kaf dağının arkasında mısın arkadaş,
Çık ortaya.
Kendini ne sanıyorsun
Süleyman mı? Karun mu?
Güllerin Efendisi bile döndü
O ki, gülleri hiç solmamıştı
Sen de soldurma
“Ömrüm ömrüm, divane ömrüm”
Diye yakınma
En yalın gerçeği anla arkadaş
DÖNÜŞ O’NADIR!

Ömrüm, bir bahar tazeliği içinde
Bahar dalları arasında geçti,
Diyorsun
Bütün aşkların, bütün oyuncakların
Senin olacağını sandın.
Bu çiçekler, bu böcekler
Bu aşklar kimin biliyor musun?
Hani,
“Kök yaprağı yaprak kökü besler dökülünce”
Demişti ya şair,
Demek anlayamadın!
DÖNÜŞ O’NADIR!

Buradan öbek öbek martılar geçer
Gözlerimizin önünde tabutlar çıkar damlardan
Musalla taşlarına
Birkaç yakınının omuzlarında
Herkesin bir namazlık saltanatı olacak
Gerisi boş
DÖNÜŞ O’NADIR!

Çık Kaf dağının arkasından arkadaş
Gel Mevlana ile düğün gecesi yapalım
Ebedi hayatı kucaklayalım
Buradan martılar geçer
Meçhule tabutlar yolcu edilir
DÖNÜŞ O’NADIR

 01.01.2009

Siyami Ersek Hastanesi

Mikdat Topçu

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 16

              

(Ne gülüyorsunuz, bu anlattığım sizin hikâyeniz!)

 Latin şairi Horatios

 Değerli dostlar, aziz milletim,

 

Arap Baharı ve Arap liderlerinin akıbeti ile ilgili olarak çok düşündüm. Bu Arap dünyası bir kabus mu gördü? Ne oldu da birden bire! Bütün Arap alemi demokrasi isteriz diye ayağa kalktı! Şimdiye kadar neredeydiler. Düşünün ki, 30 yıl, 40 yıldan beri bu liderler Arapları yönetiyorlardı! Şimdi ne oldu birden bire?

Dünyadaki hayvanları sevenler derneklerinin, bir kaplumbağaya, bir kediye yapılan işkenceler için bütün dünyayı ayağa kaldırdıkları halde, Kaddafi’ye yapılan işkenceler için neden hiç ses çıkarmadıklarını acaba yorumlama iradesine sahip miyiz? Acaba bütün dünya insanlığı Kapitalizm’in tarafına mı geçti? Halbuki Kapitalizm çökmekte değil midir?

 

Bu denli vahşi bir iştiha ile kendi liderlerini Batının hedefleri için nasıl peşkeş çekebilir Arap halkları? Batılılar bu halkları ne zaman ifsat ettiler? Ne zaman bunları örgütlediler? Hatta bizim ülkemizdeki bir kısım Müslümanların bile Batılı emperyal güçleri haklı göstermeleri nasıl mümkün olabildi? İslam’a karşı Haçlı seferleri yapan, bunu açıkça söylemekten çekinmeyen Batılıların, Müslümanlar tarafından kabul edilmesi, teşvik edilmesi, desteklenmesi, haklı bulunması nasıl mümkün olabilmiştir? Batılı müttefiklerin yanında nasıl yer alabildik? Acaba 21. Yüzyılın bu afetini objektif olarak yorumlama kabiliyetine hala sahip miyiz? Yoksa elimizden bu irademiz alındı mı? Düşmanlarımızın istediği gibi mi düşünüyoruz? Düşünce özgürlüğümüz elimizden gitti mi? Hipnotize edilmiş gibi, nasıl istiyorlarsa öyle mi düşünüyoruz?

Değerli dostlar; bu böyle olmasaydı eğer, Batılıların bunca yaptığı saldırılar karşısında Müslümanların yerlerinde oturmaları, uyku bile uyumaları mümkün olmazdı. Ama merak etmeyiniz, Batılılar şimdi Libya’da seçim yaptıracaklar ve İslam şeriat düzenini kuracaklar! Üzülmeyiniz!

 

Evet, hayvanlara yapılan eziyetler için bile ayağa kalkan dünya insanlığının, Kaddafi’ye yapılan zulme hiç ses çıkarmamaları beni çok düşündürdü. Kaddafi hiç olmazsa hayvan yerine konsaydı ve ona o zulmü yapanlar sadece kınansaydı. Bu bile yapılmadı. Demek ki hayvan sevenler dernekleri bile korkunç bir şekilde değişmişler. Tarafsız yayın organları Kaddafi’nin halkına sağladığı rahat yaşamı anlata anlata bitirememektedir. PKK’ya hiç destek vermemiş. Kıbrıs harekatı sırasında Türkiye’ye karşılıksız yardım etmiş. Hem de malzemeleri uçağa yüklerken bizzat sırtında taşımış. Ama Batı ittifakı, Türkiye’yi yalnızlaş-tırmak ve İslam’ı bitirmek için Kaddafi’yi ortadan kaldırdı.

 

Haçlılar, Kaddafi’nin şahsında İslam’dan intikam aldılar.

 

Saddam Hüseyin asıldığında çok düşünmüştüm. Üzülmüştüm. ABD insanlığın gözlerinin içine baka baka haksız yere suçlamıştı Saddam’ı. Batılıların yaptığı suçlamaların hiçbirini Saddam Hüseyin hak etmemişti. Kimyasal silahları yoktu. Nükleer silah çıkmadı Irak’ta. Buna rağmen Irak yerle bir edildi. Talan edildi. Ve bir arife günü Saddam Hüseyin asıldı.

 

Ama şimdi Saddam Hüseyin’in halkına Batılılar Demokrasiyi getireceklermiş? Üzülmeyiniz!

 

Haçlılar, Saddam Hüseyin’in şahsında İslam’dan intikam aldılar.

 

Mısır’da Hüsnü Mübarek şu anda ölümle cebelleşiyor. İktidarı elinden alındı. Mısır’da Batılıların kontrolündeki asiler Hüsnü Mübarek’in kuyusunu kazdılar. Şimdi Hüsnü Mübarek bir fare gibi kafesin içinde getiriliyor mahkemelere. Süründürülüyor.

 

Ama Mısır halkına Batılılar en kısa zamanda İslam şeraitini rejim olarak sunacaklarmış. Üzülmeyiniz!

 

Haçlılar, Hüsnü Mübarek’in şahsında İslam’dan intikam alıyorlar.  

 

Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali halkın ayaklandırılmasının ardından Suudi Arabistan’a kaçtı. Tunus şimdi allak bullak! Seçim yapılacakmış!

 

Tunus’a Batılılar İslam şeraitini getireceklermiş! Üzülmeyiniz

 

Halen Yemen öyle, Suriye öyle…

 

Arap Baharı denen bir dönem yaşanıyor. Amerikalıların “22 devletin sınırları değişecek “ projelerine bağlı olarak bütün Arap ülkelerinde yetiştirilmiş olan muhalif gruplar ayaklandırıldı. Nasıl oldu anlayamadık! Bu insanlar nasıl teşkilatlandı! Nasıl meydanlara çıktı! Nasıl silahlandırıldı! Başlarına komutanlar nasıl getirildi! Ayaklanan ülkelerde nasıl geçici yönetimler ayarlandı! Kim ayarladı! Kimleri ayarladı! Ne zaman ayarladı! Hep düşünüyorum ki, bütün bunlar Batılılar tarafından organize edildi. Doğrudan doğruya bu ülkelere müdahale edildi. Biraz kuvvetli olan ülkelere, direnme, karşı koyma kabiliyeti olan ülkelere fiilen, müttefikleri ile birlikte Amerikan ordusu girdi. Irak’ta böyle oldu. Yüz binlerce insan öldürüldü. Kadınların ırzına geçildi. Çocuklar öldürüldü. Irak halkı işkenceler gördü.

 

Neden bütün bunlar? Neden?

 

Şimdi Libya! Evet, Libya! Özellikle Kaddafi’nin düşürüldüğü duruma çok üzüldüm. Her şeyden önce bir insan olarak, bir Müslüman olarak üzüldüm. O görüntüleri herhalde izlemeyen kalmamıştır! Kan revan içinde, vücudunda darbe almayan hiçbir yer yok. Kafasına kurşunlar sıkmışlar. Taşlarla başına vurmuşlar. “Yapmayın evlatlarım, ben sizin babanızım, bu yaptıklarınız haramdır, günahtır” diye yalvaran masum bakışları var ya! İşte o çaresiz bakışlar, o duruş beni gerçekten çok üzdü. Daha da üzen şey ne biliyor musunuz? Sarkozy! Sarkozy Kaddafi’nin yakalanışını kutlamış! Halbuki Batılı liderler Kaddafi’nin ziyaretinde yollarına halılar sermişlerdi, elini öpmüşlerdi, çadırını kurmuşlardı! Bu ne riyakârlık! Bu ne canavarlık Ya Rabbi! İşte düşman budur!

 

Savaş değil miydi bu? Savaşı kaybeden komutana böyle mi davranılmalıydı! Alparslan böyle mi yapmıştı Diojen’e? Öldürüleceğini zanneden Diojen’e: “Seni serbest bırakıyorum. Ülkene git, yeniden bir ordu kur, yeniden karşıma gel ve bana yeni zaferler bahşet” demişti, hatırlayınız.

 

Kaddafi’ye, Saddam Hüseyin’e yapılan bu kalleşliği Ruslar Gazi Osman Paşa’ya yapmadılar. O büyük komutanı takdir ettiler. Kılıcını almadılar, rütbelerini sökmediler. Rusya’ya götürdüler ve orada bir kahraman olarak Rus halkına takdim ettiler.

 

Bu canavarlık Batı medeniyetinin karakterinde vardır. Biliniz ki, hiçbir Türk hükümdarı Avrupa şehirlerini yakıp yıkmamıştır. Hâlbuki tarih kitapları Şarlken Roma’ya girdiğinde şehri yerle bir ettiğini yazıyor.

 

Değerli dostlar, Türkler, bin yıldır Haçlılara karşı İslam alemini savunmuştur. Haçlılar, Türk devletini yıkmadan, paslı Türk kilidini kırmadan doğudaki emellerine ulaşamazlar. Bunu böyle biliniz.

 

Aslında yukarıdan beri anlattığım Batının tarihi yürüyüşünün asıl hedefi Türk milletidir. Eninde sonunda bu sorun gelip bizi bulacaktır. Aslında bu sorun bizim sorunumuzdur. Çünkü Arap Baharı’nda Batılıların kullandığı, ayaklandırdığı asilerin teşkilatlanmasına sebep olan kurumlar aynen Türkiye’de de vardır. Türkiye’de Beşinci Kol faaliyeti yürütenlerin asıl hedefi, son olarak bir Türk Baharı yaratarak Haçlı yürüyüşünü sona erdirmektir. Kesin Haçlı zaferi ancak Türk devleti yıkılınca sağlanabilir. Ama bizim entelektüellerimizin bundan henüz haberi bulunmamaktadır. Türkiye’de Müslümanlar henüz bu konuda tek bir kelimelik bilgi sahibi değildir. Dehşetengiz bir şekilde Müslümanların iradeleri kontrol altında tutulmaktadır. Beşinci Kol örgütlerinin barış zamanındaki asıl görevi bu perdeleme işini yapmaktır. Bunu da hakkıyla başarmaktadırlar.

 

Değerli dostlar, demek istediğim şu ki, aslında bu bizim hikayemiz. Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığım hikaye bizim hikayemizdir.

 

Latin şairi Horatios herhalde biraz da meczup bir insan olmalıdır. İnsanlar onun anlattıklarını herhalde ciddiye almamaktadır. Ama halkına aynen şunu söylemektedir:

 

 

“Ne gülüyorsunuz, aslında bu anlattığım sizin hikayeniz!”

 

Herhalde bendeniz bütün bunları anlatırken bir kısım insanlar da gülmüşlerdir. Ben de Horatios’un bu cümlesini bilerek seçtim zaten.

 

Değerli dostlar, Batının yürüttüğü Haçlı saldırıları gerçekten hayra alamet değildir. Türkiye’de yaptıkları mücadele, kullandıkları güçler gerçekten stratejiktir. Özellikle bütün bu yapılanların hiçbirinin, geniş halk yığınlarının bilgisi dahilinde olmaması yapılan stratejik propagandanın nasıl bir teknikle yürütüldüğünün en büyük ispatıdır. Çünkü bırakın geniş halk yığınlarını, Türkiye’de aydınların bile bu konularda henüz bilgisi yoktur. Türk aydını hala bütün bu yapılanları Demokrasi, kalkınma, ilerleme, çağdaşlık gibi algılamaktadır. Türk aydını ikbal peşinde, mal-mülk peşinde, mevki-makam peşindedir. Devletin emin adımlarla kalkındığını, büyüdüğünü düşünmekte, hatta Osmanlı döneminin geri geleceği zehabına kapılmaktadır.

 

Değerli dostlar, biliniz ki bu hikaye gerçekten bizim hikayemizdir.

 

Uyarmak vatan borcumdur.

 

Uyanınız.

 

Mikdat Topçu

26 Ekim 2011

 

 

Not: Van depreminde ölen vatandaşlarıma ALlah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum. Türk milletinin başı sağolsun.

 

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 15

-26 Şehit ve Yeni Çukurca Saldırısı Üzerine-

(DEVLET DONKİŞOTLUK YAPMAZ)

 

Değerli dostlar, aziz milletim,

 Karşı karşıya bulunduğumuz kurumlar arası çatışma, iç kargaşa, askerlerin dile getirdiği “asimetrik savaş”, PKK terör örgütünün sadece Güneydoğu’yu değil bütün vatan sath-ı mailini kasıp kavurması, birliklerimize saldırması, yakıp yıkması bize göstermektedir ki, bugünkü devlet adamlarımız düşman stratejilerini hafife almaktadır.

 Değerli dostlar, bendenize göre; bin yıllık Haçlı Seferlerinin muhatabı, Mohaç’ın muhatabı, Bizans’ın muhatabı, Viyana’nın muhatabı ve nihayet Mondros Mütarekesi’nin, Sevr’in muhatabı bir büyük devletin, bu çileli milletin başında bugünkü idarecilerin bulunması talihsizliktir. Böylesine büyük bir devletin ve milletin sorunlarını bugünkü zevatın çözmesi mümkün değildir. Başarısızlıkta ısrar etmenin manası yoktur.

 Bu hükümet derhal istifa etmelidir.

 Bu başbakan, bu içişleri bakanı, bu adalet bakanı asla içinde bulunduğumuz krizi yönetebilecek güçte değildir. Burası devlet, devlet! Herhangi bir belediye değil! Türkiye devletini idare etmek, bir takım belediyeleri idare etmekle aynı şey değildir. Devlet ayrı bir mefhumdur. Devlet, nihai tahlilde “iktidar” demektir. “İktidar” devlete topyekün hâkimiyet anlamına gelir.

 “Bugünkü devlet idarecilerimizin, devletin sorunlarını sadece; ABD, AB, İngiltere, İsrail, TESEV, Ermeni komitacıları ve daha birçok güç merkezi tarafından ısrarla dikte ettirilen; bir anayasa değişikliği, bir yargıyı ele geçirme veya bir terör örgütü meselesi gibi düşünmemeleri gerekir” diye defalarca ikazlarımız olmuştu. Ama maalesef öyle düşündüler. Yani küçük düşündüler. Yönlendirildiler, değiştirildiler. Gömleklerini çıkardılar. Bugünkü zevat, sadece “hizmet” anlayışıyla hareket ediyor. Yol yapıyor, çiçekler dikiyor. Bunları hizmet zannediyor. Devletin işlerinin bunlardan ibaret olduğunu zannediyor. Ama bakınız, bütün komşularımızla sorunluyuz. Tarihi anlamda, stratejik anlamda “devlet” gibi davranamıyoruz. Hata üstüne hata yapıyoruz. Mısır’da laikliği tavsiye ediyoruz. Hıristiyan devletlerle birlikte Müslüman devletlerin kuyusunu kazıyoruz. Yazık değil mi? Günah değil mi?

 Bakınız; ordu zayıflatılırken hata yapıldı. Türk algısı konusunda hata yapıldı. Azınlık vakıfları konusunda hata yapıldı. Kıbrıs konusunda hata yapıldı. Ve nihayet devletin Güneydoğusu ile ilgili hatalar yapıldı. Yapılmaya da devam ediliyor. Çünkü devlet gibi davranılmıyor. Devlet gibi davrananların aldıkları bütün devlet kararları acemice boşa çıkarılıyor. Hiç, bir devlet adamı çıkar da der mi ki: “devlet gasp etmişti, biz iade ediyoruz”. Velev ki devletin eski yöneticileri böyle yapmış olsa bile, bu politika dosta düşmana karşı bu şekilde ifade edilmemeliydi!

 Devletin astığı asilerin hepsinin heykelleri dikildi. Tunceli sayelerinde “Dersim” oldu. Kiliseler imar ediliyor. Ama devletin asıl unsuru olan Türk milleti yok farzediliyor. Türklerin, tarihi bir hata yapılarak onurları kırılıyor. Anayasadan dahi Türk kelimesini kaldırmaya çalışıyorlar. Bu vahim bir hata! Telafisi mümkün olmayan büyük bir hata! Biz Türkler bunun bedelini bin yıl sonra ancak öderiz!

Siz ABD, AB istiyor diye rejim değiştireceksiniz, ılımlı İslam, Proteston Müslümanlık getireceksiniz, öyle mi? Anadolu’da “federasyon” kuracaksınız, öyle mi? Allah sonunuzu hayır etsin! Türk milleti vatanını yedirir mi sanıyorsunuz? Hatalı ittifaklarınızdan vazgeçiniz. Türk milletinin iktidarı olunuz. Türk milletinin düşmanlarını tasfiye ediniz. Türk milletinin çocuklarını heder etmeyiniz. Tarih bunun hesabını sizden sorar. Uyanınız!

İşte şimdi ittifak yaptığınız güçlerin taşeronları, düşman, tam siper saldırıya geçti. Kan kaybediyoruz, şehitler veriyoruz. Ama siz bu durumu hala hafife alıyorsunuz. Vaktiyle Süleyman Demirellerin verdiği demeçleri aynen tekrarlıyorsunuz. Örnek mi istiyorsunuz. 24 şehit haberi geldiğinde, bazı devlet adamlarımızın verdiği demeçlere bakınız. Demirel’in demeçleriyle aynı, değişen bir şey yok. Demirel de: “akan kan yerde kalmayacak”, derdi, hatırlayınız!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül:

“Bu saldırıların intikamı çok büyük olacaktır ve misliyle alınacaktır”.

TBMM Başkanı Cemil Çiçek:

“Bu olaylar ne kadar yürek yakarsa yaksın girdiğimiz bu yoldan vazgeçmeyeceğiz”.

Recep Tayyip Erdoğan:

“Türkiye’nin düşmanları şunu çok iyi bilmeli: Türkiye Sarıkamış, Çanakkale, Kurtuluş Savaşımız başta olmak üzere şehitlerimizin aziz ruhları üzerinde inşa edilmiş bir ülkedir. Bu ülkenin her karışı şehit kanlarıyla sulanmıştır. Bu ülkenin huzuruna, istikrarına, asil yürüyüşüne kast edenler yine karşısında bu iktidarı, bu milleti bulacaktır”.

Gördünüz mü, değişen bir şey var mı?

Değerli dostlar, aziz milletim, biliniz ki PKK terör örgütü değildir. PKK düşmandır. Düşmana karşı nasıl davranmak gerekiyorsa PKK’ya karşı da aynen öyle davranmak gerekiyor. İşte, bugünkü zevat bunu anlamadı. Hasbelkader başbakan olma, hasbelkader vekil olma hırsı buna engel oldu.

Bu iktidar devletin karşısında bir düşman stratejisi olduğunu anlamadı. Tavizler verdi. TRT ŞEŞ’i kurarken taviz verdi. Habur sınır kapısında teröristleri on bin kişi ile davul zurna ile karşılarken taviz verdi. Habur’a devletin mahkemesini seyyar hale getirip gönderirken taviz verdi. “Silahları bırakın ananızın kucağına gelin” derken taviz verdi. Bunu cahil olan biri söylemez. Düşmanı bu şekilde davet edersiniz ha! İnsana gülerler! Akıl alacak şey değil! Bugünkü zevat; Kürt sanatçıları Türkiye’ye çağırırken, onları kucaklarken taviz verdi. (Hâlbuki Kürt sanatçılar Türk’ün evine ateş düşsün diye TRT ŞEŞ’te türküler söylediler).

Bu iktidar, Güneydoğu’da PKK’ya göz açtırmayan kahraman subayları Silivri’ye tıkarken taviz verdi. Dünya tarihinde, hiçbir milletin tavizler vererek düşmandan paçayı kurtardığı görülmemiştir.

Aslında bütün bu hatalar ABD’nin BOP. Hesapları içinde yapıldı.

Bu zevat; devletin gücünü: manipüle edilen hukuku kullanmak ve bu gücün arkasına saklanarak suçlu-suçsuz bütün insanları kolaylıkla ve yıllarca yargılamadan hapiste tutma gücü olarak algıladılar. Ellerine geçirdikleri bu güç onlara adeta bir haz verdi. Bunu intikam hırsı ile yaptılar.

Değerli dostlar, bendenizin de değişmesini istediğim tarafları var devletin. Bu değişiklikleri barış içinde, kimsenin etkisinde kalmadan, intikam alma hırsına kapılmadan, zaman içinde yapabilirdik. Hâlbuki bu zevat iktidar olmayı, mal biriktirmek, kenz yapmak olarak algıladılar. Bu üstün mali güç onların başını döndürdü. Ama düşman büyük bir stratejinin peşindeydi, haberleri bile olmadı. Bu zevat, nutuk atmakla devletin bütün sorunlarının kürsüde iken çözüleceğini zannettiler. Büyük bir kibir, anlamazlık, yanlış düşünme, yanlış yönlendirilme, kendine güvenme, hırs ve bindirilmiş kıtalardan rahatlıkla oy alındığı için de devletin bizatihi kendi babalarının malı olduğu zehabına kapılarak hata üstüne hata yaptılar.

Ama devlet avuçlarımızın içinden kayıyordu. Haberleri olmadı. Bakınız dış basında bile Türkiye’de iç savaş olduğu yolunda yorumlar var. Wall Street Journal Gazetesi.[1] Dünya basını sürekli olarak Türkiye’deki gelişmeleri takip ediyor elbette ki.

Değerli dostlar;

Görüldüğü üzere şimdi yara kanser oldu. Hangi tür tedaviyi getirirseniz getiriniz, artık çözemezsiniz. Canavarı kendi ellerinizle yarattınız. Düşman devlet gibi davranıyor, büyük strateji uyguluyor. Ara sıra taktikler yapıyor. Sizi onurlandırıyor. Madalyalar takıyor. Ama biliniz ki bunlar asıl büyük savaşın kilometre taşlarıdır, ara hedefleridir. Yapılması gereken şey, devletin bir düşman stratejisini nasıl boşa çıkarmak gerekiyorsa, savaşı nasıl kazanmak gerekiyorsa, acımadan, korkmadan öyle davranmaktı. Devletten daha güçlü hiçbir kurum olmadığını anlamaktı. Ciddi devlet politikası uygulamaktı. Gerçekçi kurmay planları yapmaktı. Düşmanı ciddiye almaktı. Tarihin şakası olmadığını, özellikle bizim düşmanımızın şakası olmadığını bilmekti. Yapılan uyarıları kibre kapılmadan ciddiye almaktı. Ama olmadı.   

PKK’ya ABD’nin lojistik destek verdiğini anladığınız anda,

Kozmik odayı ellerine geçirmeye çalıştıkları anda,

Kürtlerin Demokratik Toplum Kongresi adı altında kongreler toplayıp, TBMM’ye elçi göndereceklerini ifade ettikleri anda,

BDP ileri gelenlerinin, öldürülen PKK’lıların kendi çocukları olduğunu, onların terörist olmadığını ifade ettikleri anda,

“biz bu yola baş koyduk, baş bir yana, leş bir yana” dedikleri anda,

Polisimizi tokatladıkları anda,

 Uyanmalıydınız! Uyanmadınız.

Selahattin Demirtaş’ın, Gülten Kışanak’ın ve bil umum BDP’lilerin demeçlerini okuduğunuz anda uyanmalıydınız.

BDP milletvekillerinin Roj TV.de toplantılara katıldıkları anda bunu anlamalıydınız.

Artık Kürt hareketi kanser olmuştur. Şimdi ne APO, ne yollarına halı serdiğiniz Kürt yazarlar ve ne de Kürt şairler artık sizi kurtaramaz. Barzani, Celal Talabani sizi kurtaramaz. Uyanmalıydınız!

O kadar uyanmadınız ki ve o kadar manipüle edildiniz ki, PKK’yı “Kürt Ergenekon’u” ilan edenleri ciddiye aldınız, devlet adamı yaptınız, vekil yaptınız! Devlete resmen Donkişotluk yaptırdınız.

Değerli dostlar,

Devletin PKK’yı tasfiye etmede hangi yolu takip etmesi gerektiği konusunu “AKTÜTÜN SALDIRISI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER-2 “ başlıklı yazımda anlatmaya çalışmıştım. Eğer lütfeder okursanız memnun olurum.

Değerli dostlar, devlet Donkişotluk yapmaz. Durum ciddidir, hatta vahimdir.  

Bütün vatanseverler birleşiniz.

Uyarmak vatan borcumdur.

Uyanınız.

Dua ile kalınız.

Mikdat Topçu.

20 Ekim 2011

 

 

 

 


[1] 20 Şubat 2010 Gazeteler