T A R İ Z

Not: 

Bu şiir; 1978 yılında, askerlik görevimi yaptığım sırada, İstanbul’da, Örnektepe’de şehit edilen iki askerle ilgili televizyon haberi üzerine yazılmıştır. O zamanlar böyle bir saldırı karşısında infial uyanıyordu. Şimdi ruhumuz duymuyor nerde ise!

Malum olduğu üzere o dönemde iktidarlar Süleyman Demirel ve Ecevit arasında değişiyordu. 1978 yılında Ecevit başbakandı. Üç yıllık hububat istihsalimiz yabancı ülkelere rehnedilmişti.  Çünkü kıtlık vardı, kuyruklar vardı, döviz sıkıntımız vardı. Terör had safhadaydı. Maliye Bakanı Ziya Müezzinoğlu “tarihin en büyük borç erteleme operasyonu”nu yapmıştı! Ama her nasılsa başbakan kurtuluşumuzu tünelin karşı ucunda görüyordu!

Kıbrıs harekatı sonrası ABD Türkiye’ye ambargo koymuştu. Ama ABD aynı zamanda müttefikimizdi! Nasıl oluyorsa!

Devlet ileri gelenlerinin son derece klasik sözleri vardı. Yollar yürümekle aşınmazdı! Demokrasiler bünyelerinde biraz da anarşi taşırdı!

Papa Türkiye’yi ziyarete gelecekti ve Papa’nın yüzücü olduğunu yazıyordu basın. Sempatik gösterilmeye çalışılıyordu. Tam bu arada Dinarsu halısının reklamı televizyonlarda sık sık veriliyordu. Yere döşenmiş bir halının üzerinde takla atan reklamcı “kravatı gevşetin, piponuzu yakın” diye tavsiyelde bulunuyordu. Ve hayat devam ediyordu. Şiir bu duygular içinde ve asker iken yazılmıştır.

İşbu şiir ilgili dönemin şartları dikkate alınarak değerlendirilmelidir.

Saygılarımla.

Mikdat Topçu

 

Şimdi,

Emir buyurmak,

Karın doyurmak,

Adam kayırmak için çabalar.

Şimdi,

Seferber olmuş örgütler,

Fora edilmiş

Roketler, stenler, oraklar, çekiçler

Şimdi emir buyurmak

Karın doyurmak için çabalar.

Şimdi

Sahte dostlar,

Ambargolu müttefikler

Kara gözümüze,

Buğday tenimize

Brakisefal kafamıza hayran

İç bir ayran

Beri gelsin bizi NATO’dan ayıran

Kıbrıs’ı kayıran

Örnektepe’de niye öldün bre aslan!

İdealtepe’de plajda boğulmak varken.

Çanakkale’de düşmanı niye böldün,

Dokuz eylülde niye vurdun tekmeyi,

Niye…

 

Gayri milli yüzücü Papa varken

Ayasofya’da, Selçuk’ta ayinler yapılırken

Kitab-ı Mukaddes şirketi

Bütün ilim-irfaniyle Tünel’deyken

Ve kurtuluşumuz

Tünelin karşı ucunda

Foton foton belirmişken

Kotan kotan,

Bakkal bakkal

Kasap kasap

Manav manav kalkınmak varken

Ve de

Bilderberg toplantıları

Yurdumuzda yapılırken

Muhtırayı niye verdin

Niye…

 

Petrol yok diye batıyoruz

Yoksa İMF dost bize

Yurt büyük olduğu için satıyoruz

AET kast bize

Kredi bize,

vatan size

bucak bucak, kulaç kulaç sizin olsun

Klikya, Lidya, Kapadokya, İyonya…

Eski Bizans toprağıydı zaten

Sizin olsun…

Adalar, hatta

Ermenistan, Kürdistan

Lazistan, Çerkezistan

Hep sizin olsun…

Zaten biz işgalci sayılırız

Kıbrıs’ta oluğu gibi!

 

Tapu gibi Evrensel Beyanname

Halklara özgürlük gerekir,

Batıya efendilik yaraşır

Bize

Sütçülük, celepçilik,

Aracılık, tefecilik

Eroin kaçakçılığı

Turistik eşya imalatı

Hububat rehni karşılığında

Viski ithalatı

Halklarımız buhranı

Kafayı bularak atlatmalı

Ondan sonra da

Anarşinin kaynağına nasıl inilir

Onu anlatmalı

Beşiktaş’ta filan apartmanın asansöründe

Dansözlere caka satmalı

Ne olursa olsun

Anarşiyi kurutmalı

Sonra pipoyu yakıp

Kravatı gevşetip

Asayişi seyretmeli.

 

Kaç vagon dolusu borç

Kaç depo dolusu ilaç

Ampul, yağ, tuz, şeker,

Bu millet yoksulluktan ne çeker

Kafa çeker (!)

 

Kaç gazino dolusu içki,

Kaç salon dolusu dans

Kaç piyango bileti şans

Kaç pavyon dolusu seks

Kaç sinema dolusu şehvet.

Ey Devlet Planlama hesap et

Buhranı atlatmak için

Rakam ver.

Demokrasi çare demektir

Meşruiyet içinde çare tükenmez.

 

Beyin beyin ifrit

Kucak kucak keşmekeş

Katmer katmer ıstırap

Tümen tümen örgüt.

 

Şimdi,

Emir buyurmak

Üstümüze sulta kurmak

İçin çabalar.

 

Uyan ey millet evladı

Uyan

Kurtuluş hayal olmadan.

 

21.12.1978

Konya Karapınar-Poligon

 

 

 

 

 

 

 

BAĞDAT

 

Seni anlamak ne zor Bağdat!

Hani “Bağdat gibi diyar” olmazdı!

 Nedir bu gamsızlığın, bu sessizliğin!

Bu çaresiz bekleyişin!

 Sanki

Bir taze gelin süzülmesindesin,

Bir ayrılık türküsündesin,

Bir ölünün sessizliğindesin.

 Ne oldu bu ebedi aşka!

Ben hep tek taraflı mı seveceğim,

Hep ben mi düşüneceğim

Hep ben mi üzüleceğim Bağdat!!!

 Sen hala;

Hammurabi’nin esrüklüğünde misin?

O “hovarda” çağların geçmedi mi?

Dersini hiç mi almadın “hoca”dan?

Hadi;

Harun Reşit giremedi beynine,

Behlül Dane de mi alamadı gönlünü!

Hazreti Hüseyin de mi,

Ebu Hanife de mi,

Abdülkadir Geylani de mi,

Genç Osman da mı,

Süleyman Nazif de mi

Alamadı gönlünü!!

 Sen

Bağdat,

Seni anlamak çok zor!

 Kalk Bağdat, uyan artık.

Şimdiki aşıkların nazları değişti.

Şimdi Genç Osman gibi

Alabildiğine sevmiyor aşıklar.

Şimdi Geylanı’nin sevgisi gibi sevgiler yok

Şimdi esrarlı güzellikler önemli değil,

“Bağdat” olmak önemli değil!

 Şimdinin aşıklarında “köpek sevgisi” var,

Bir parça kemiğin hatırına seviyorlar.

Şimdinin aşıklarında “goril” sevgisi var,

“orangutan” sevgisi var.

Şimdiki aşıkların kafaları dar,

Medeniyetleri barbar,

İnsanlıktan nasipleri yok.

Biz,

İnsanlığı, medeniyeti

Bin dört yüz yıldır öğretemedik

Bu ukala aşıklara

Bu “kovboy” tayfasına

Gözleri dönmüş bir kez,

Vietnam’ı, Afganistan’ı, Somali’yi

Hep “kemik” görüyorlar,

Onların istediği kemik, Bağdat,

“Kemik”!

 Sen beni hiç anlamadın,

Bilsen ne kadar hatalısın

Ne kadar!

 Dinle Bağdat,

Ben o bin yıllık aşığınım.

Usanmadım aşkından.

Kovsan da, horlasan da usanmadım.

Senin,

Karşılıksız, ebedi aşığınım.

Hüseyin’in hatırına,

Numan’ın hatırına,

Murat’ın hatırına,

Genç Osman’ın,

Nazif’in hatırına,

Allah aşkına

Beni anla!

 Başındaki sisi dağıt,

Düşmanını boz, dağıt,

Kol gücünü göster, metanetini göster.

Kaypak aşıklara derslerini ver.

 Bağdat,

Beni anla.

Bil ki,

Canım seni pek ister.

 

Not: Bu şiir ABD tarafından Bağdat’ın işgal edilmeye başlandığı gece saatlerinde yazılmıştır. Şiirde ismi geçen zatları okuyucu herhalde yakından tanıyıacaktır. Bağda 400 yıl Osmanlı hakimiyetinde kalmıştır. Bu yüzden her Türk çocuğu Bağdat’ı bizim bilmelidir. Din ve tarih birliği içinde olduğumuz, bizim coğrafyamzda bulunan ülkelerin teker teker Batılılar tarafınan işgale uğraması elbette ki bütün Müslümanları derinden yaralamaktadır, üzmektedir. Şiiri bu gözle okumanız dileği ile. Saygılarımla.

Mikdat Topçu

 

 

Mikdat Topçu

 

Türk Aydınında İstikamet Krizi

Türk aydınındaki istikamet krizi ve Türk Milleti’nin önümüzdeki bin yıla damgasını vuracak yeni bir çağın başlatılmasında yüklendiği misyon.

Toplumlar, tarihin başlangıcından bu güne kadar yaptıkları sosyal mücadelelerle, adeta kendi kaderlerini yazarak yüzyıllara meydan okumaktadır

Dünya tarihinin fotoğrafına bu şekilde bakarak Türk milletinin kural koyma nöbetindeki aydınlarına konu ile ilgili bir-iki örnek vermek gerekmektedir:

Batı şimdi, bir başka yüzüyle ve başka aktörlerle karşımıza çıkmaktadır. Avrupa Birliği imajı, zamanın Şarlken Avrupa’sı ile aynıdır. Değişen bir şey yoktur. Üretim araçlarının değişmesi, ihtiyaçların farklılaşması, insanlığın elektriği, telefonu, televizyonu keşfetmesi, uzay çağını, bilgisayar çağını, bilişim çağını yakalaması hiçbir şeyi değiştirmemiştir. Marks’ın, Keynes’in, David Ricardo’nun, Jan Jack Russo’nun teorileri hiçbir şeyi değiştirmemiştir. Yine Papalar ne diyorsa aynen o olmaktadır. Biraz düşünen ve okuyan insan bunu çok rahatlıkla anlayabilir. Birinci Dünya savaşı Kanuni’den 400 yıl sonra yaşanmıştır. Türk Milleti tarih bilinci içerisinde ve tecrübelerini de kullanarak Batılı hegemonik güçler arasındaki derin çatlakları gündeme getirmelidir ve bunları tıpkı ataları gibi kullanmayı başarmalıdır. Buna mecburdur.

Mecali bitmiş, bezmiş, aşağılık kompleksine düşmüş, yılgınlık içinde bulunan Türkiye Devleti’nin aydınları bir silkiniş dönemi başlatmalıdır. Bunun için elimizde 1000 yıllık doküman vardır. Hiçbir korku ve kompleksimiz olmamalıdır. Kararlı, disiplinli, hayatını devletine adamış insanlar olarak kendimizi yeni bir döneme hazırlamanın alt yapısını oluşturmalıyız.

Gerçekte Batı kendi içinde çatışmadadır. 100 yıl ve 30 yıl savaşlarında olduğu gibi, içten içe bir takım kaynamalar Batı alemi içinde devam etmektedir. Hem Avrupa içinde bu çatlaklar vardır, hem de ABD ile Avrupa Birliği arasında uçurumlar vardır. Doğu Roma’nın Batı Roma’ya karşı yaptığını bugün Avrupa Birliği ABD’ne yapmaktadır. ABD’ne karşı yeni bir güç ve blok oluşturulmaktadır. Uzun H“Bizans nasıl değerler ve çıkarlar konusunda Batı Roma ile yollarını ayırdı ise, bugün AB de ABD ile aynı gerekçelerle yollarını ayırmaktadır.”
Muhtemeldir ki, ABD ile AB savaşacak. ABD dış politikasında, bir kesimin özellikle kışkırttığı “tek yanlı güç kullanmaya” devam etmekte ısrar ederse, yükselen Avrupa, Amerika’ya karşı gücünü test etmekten çekinmeyecektir. Birleşmiş Batı bir kez daha yollarını ayırarak rakip iki güç haline gelecektir.
Çünkü, “Amerika’nın asıl sorunu yalnızca Ortadoğu ve Hazar petrollerini, doğal gazını ve enerji kaynaklarını kontrol etmek değil. ABD.nin önümüzdeki dönemde asıl sorunu alternatif güçlerin ortaya çıkmasını önlemektir.”
ABD ile Avrupa Birliği arasındaki giderek büyüyen çatlak henüz belirginleşmeye başlamıştır. Avrupa Birliği’nin kendi içindeki çatlakları ortaya koymak için kitaplar yetmez. Güney ülkeleri ile kuzeyin, Protestanlarla Katoliklerin problemleri hiçbir zaman sonuca ulaşmamıştır. Ulaşamaz da…
Türkiye Devleti’nin, Avrupa barışı için veya ABD. nin dünya hegemonyası için vasıta olmaması gerekir.
“ABD karşısında veya AB karşısında yapacak bir şeyimiz yoktur, çünkü borçluyuz” gibi bir yaklaşım son derece hatalıdır.
“Biz cesaretin, dindarlığın ve hakkın hep Kurtuba halkı (Endülüslüler) ile birlikte olduğunu zannederdik. Oysa ne görelim! Ne dinleri ne cesaretleri ne de akıllı önderleri var! Onların başardıkları gelişme ve zaferler, aslında geçmiş hükümdarları sayesindeymiş. Ne zaman ki bu hükümdarlar gittiler, Endülüslülerin gerçek yüzleri ortaya çıktı”
durdurulduktan sonradı İşte şimdi yine bir kriz dönemine girmiş bulunuyoruz. Bu dönem, devlete karşı Fatih Sultan Mehmet dönemindeki gibi bugün de, topyekün bir Haçlı saldırısından doğan bir tehlikeli dönemdir. Bu, Kurtuluş Savaşı şartlarının yeniden ortaya çıktığı çok büyük bir krizdir.
Ve bu tehlikeli tırmanışı tetikleyen çok daha önemli bir kriz vardır ki, o da “istikamet krizidir”.
İstikamet krizi; haritaların yeniden çizildiği, klasik savaşların, asimetrik saldırıların her türlüsünün yaşandığı ve en önemlisi; Haçlı saldırılarının, acımaksızın, hiçbir insani ve ahlaki sınır tanımadan, adeta gözü dönmüşçesine sürdürüldüğü günümüzde, Türkiye elitlerinin gösterebileceği en büyük zaaftır. Bu saldırılar bütün dehşetiyle sürerken bizim elitlerimizin kafası karışmış ve “İstikamet”i gerçekten bozulmuş bulunmaktadır. Bugünkü aydın, Kurtuluş Savaşı sırasındaki; milli değerlere sonuna kadar bağlı olan aydın olsa idi sorun bu kadar keskin olmazdı. Ama bugün sorun çok keskin ve aşılması epeyce zor boyutlarda ulaşmış bulunmaktadır. Çünkü; harbi harpten önce kazanmasını bilenler, Türkiye elitlerinin gerçek yörüngesini bulamaması için çok çeşitli kombinezonlarla istikametlerini bozmuş bulunmaktadır. İstikameti bozulan, kafası karışan, galip ülkelerin mantığı ile düşünmeye alışmış bir elit kadro ile Türkiye Devleti’nin, içinde bulunduğu sorunları çözmesi mümkün değildir.

Size Göre De Vatan Tehlikede Mi?

Tarih boyunca hiçbir toplumun rahat rahat yerinde yurdunda oturması mümkün olmamış. Kendi toprağında istediği gibi hareket etmesi, üretmesi, tüketmesi, çoğalması, sevincini, üzüntüsünü, heyecanlarını istediği gibi yaşaması mümkün olmamış. Tarihin her devrinde milletlerin düşmanları olmuş. Milletlerin özgürce kendi hayatlarını yaşamasına düşmanları fırsat vermemiş. Televizyonlarda hayvan belgesellerini sanıyorum izlemeyen yoktur. Toplumlar da, tıpkı bu hayvan belgesellerinde olduğu gibi, biri diğerine musallat edilerek yok ediliyor. Ve gerçekten de anlıyoruz ki, milletlerin de bir ömürleri vardır ve bu ömür sınırlıdır. Çok çok, 120 yıl, 130 yıl ile sınırlıdır… En uzun ömürlü olan devletlerin bile ömürleri en çok 600 yıl sürmüş… Sonunda yine devletlerin yıkılacağı mukadder an gelip çatmış.
Evet, milletlerin de sınırlı ömürleri vardır. Günü gelince her millet tarihin sahnesinden çekilecek ve yerine, kendisine yine sınırlı bir ömür biçilen yeni bir toplum gelecektir.
Günümüzde de bu toplumlar arası boğuşma alabildiğine sürüyor. Kural aynı kural… Bu kuralın elbette ki istisnası vardır. Belki daha uzun ömürlü bir hayat sürülebilir… Nasıl! Eğer, toplumlar kendi kültür pınarlarını kendi elleriyle kurutmamışlarsa, daha uzun bir ömür yaşayabilirler.

Bence bu konunun sosyolojisini en iyi yapanlardan biri İbn-i Haldun’dur. İbn-i Haldun’u okudukça bugünkü problemleri ve çözüm yollarını insan daha iyi kavrayabiliyor. Bu sebeple İbn-i Haldun’dan aşağıdaki özeti alarak sonra bir değerlendirme yapacağım. Buna göre siz de lütfen yorumlayınız. Size göre de vatan tehlikede mi?

Bugünü anlamak için İbn-i Haldun’un devletlerin; kuruluş, gelişme ve çöküşü konusundaki düşüncelerini aktarmak istiyorum. Belki okumamış olan liderler veya başka yetkililer vardır. Belki sebep oluruz, birileri aklını başına toplar, kim bilir!
Bir millet yeni devlet kurduğunda bu devletin şu aşamalardan geçtiğini gözlemiş İbn-i Haldun.

“Kuruluş Devresi:

Her türlü karşı koymanın bastırıldığı, daha önce onu elinde tutan hanedandan zorla alınması devresidir. Ele geçiren grupta canlılık ve etkinlik en üst düzeydedir. Henüz geleneksel alışkanlıklarını yitirmemiş, mütevazı ve kanaatkârdır. Siyasi lider henüz kendisini vatandaşlarından ayrı tutmaz.

Otorite Devresi:

İktidarı elinde tutan lider kendi grubu üzerinde otoritesini tesis eder, mülkü ve nimetlerini kendisi için istemeye başlar. Grupta rakip olacak ileri gelenler yönetimden uzaklaştırılır, kendine bağlı itaatkâr kişiler yönetime gelir.

Rahatlık Devresi:

İktidarın meyveleri toplanır, servet genişletilir, şan ve şöhret ön plana geçer, kendini ölümsüzleştirecek eserler meydana getirilir. Siyasi liderin hem kendi grubunu hem de diğer grupları tam egemenlik altına aldığı dönemdir. Güçlü ordu, iyi çalışan sivil bürokrasi ve düzenli toplanan vergiler vardır.

Taklit Devresi:

Siyasi iktidar, atalarının bıraktıklarını yeterli görmeye başlar. En doğru yolun kendisine miras bırakılan yolu takip etmek olduğuna inanır. Taklitçilik ve gelenekçilik, yenileşmenin önünü tıkar.

Savurganlık Devresi:

Siyasi iktidar, atalarından kalan mirası arzu ve hevesine göre israf etmeye ve savurganlık yapmaya başlar. Devlet yönetimine ehliyetsiz kişiler geçirilir. Devletin çözülme ve yıkılma süreci başlar. Ordusunu, memurunu besleyemez ve giderlerini karşılayamaz hale gelir ve yıkılır.

İbni Haldun, devletin çözülmesinde dış faktörlerden ziyade iç etkenlerin öncelik taşıdığını kabul eder. Bununla birlikte devletin tümüyle ortadan kalkışı bir dış saldırıyla gerçekleşir. Devletin yıkılışındaki en temel sebepleri; Lider, Ekonomi ve Ahlak olmak üzere 3 temel başlık altında ifade eder.

Lider; devletin kurulma safhasında grubuyla ahlaki bir otorite ilişkisi içindedir. Zamanla otoritesini paylaşmak istemez. Liderin kibir, bencillik ve başkalarına hakim olma duygusu öne geçer. Ona göre siyasetin kendisi de “tek bir hakim” olmayı gerektirir.

Ekonomi; güç olarak iki temele dayanır : Asker ve Para. Devletin kuruluş safhasında fazla paraya ihtiyaç olmaz. Devlet büyüyüp geliştikçe yeni ihtiyaçlar paraya olan ihtiyacı da ortaya çıkarır. Koruyucu sınıfı ile yönetim arasında ücretlerin ve ihtiyaçların karşılanmasına paralel bir hoşnutluk ilkesi vardır. Yönetimin tek para kaynağı vergilerdir. Vergilerin akması içinse sağlam ve gelişen bir ekonomik yapı gerekir. İbn-i Haldun, ekonominin kendine has kanunları olduğunu belirtir ve “herhangi bir zorlama ekonomik hayatı alt-üst eder” der. Ekonomik gelişmenin bir üst sınırı vardır ve ondan sonra duraklama ve gerileme başlar. Tahrik edilen insani ihtiyaçların artma hızı, bunları karşılayacak kazanç ve gelirlerin artış hızından fazla olduğu için bir noktada yetersizlik başlar. Bu noktada Devlet, ya giderlerini kısmak ya da gelirlerini artırmak şeklinde iki yoldan birini kullanmak durumundadır. Ne yazık ki bu noktadan sonra bu iki yol da başarıya ulaşamaz. Rahatlığa alışmış olanlar kemer sıkamazlar. Devlet gelirlerini artırmak için ya var olan vergileri artırır ya da yeni vergiler koymak isteyebilir. Oysa vergi ile kazanç arasında tecavüz edilmemesi gereken sınır aşılırsa teşebbüs arzusu zayıflar. Vergide de gelir sağlayamayan Devlet, bu defa ekonomik hayata girmek ister. Üreticilerden mallarını değerlerinin altında almaya, tüketiciye fahiş karla satmaya çalışır. Bunun sonucu üretici üretimden, tüccar ticaretten vazgeçer. Tüketiciler şehirden kaçış yolları arar. Devlet bunun da fayda etmediğini görünce, önce yakınındaki varlıklı kişilerden başlayarak herkesin malına ve mülküne el koyar. Bu da vatandaşların yönetimden yüz çevirmesine, dış güçlerle ittifak yapılmasına, ekonomik hayatın durmasına ve devletin ortadan kalkmasına yol açar.
Ahlak; ilkesinin uygarlığın -ilimlerin, sanatların, şehir hayatının, zenginliğin, konforun, ince alışkanlıkların- gelişmesine paralel olarak bozulup bozulmadığı tarih boyunca tartışma konusu olmuştur. Eski Atina’dan başlayarak Rönesans’a kadar pek çok düşünür, ahlaki yozlaşmanın bir devletin çöküşünde önemli bir etken olduğunu savunur.
Berkeley; “Büyük Britanya’nın çöküşünü önlemek üzerine yazdığı düşüncelerinde, İngiliz halkının maddi heveslerinin artışından ve ahlaki niteliklerini kaybedişinden önemle bahseder. Kurtulmak için Hıristiyan ahlakının ilkelerinin yeniden saygınlığa kavuşturulması gerektiğini belirtir.”
Aynı şekilde Fransa’da J.J. Rousseau; “Uygarlığın gelişmesinin ahlakın bozulmasına yol açtığını” savunur.
Spengler; “Batının çöküşünü konu ettiği eserinde gelişmeyle birlikte ahlaki değer ve kurumların yozlaşmasından” söz eder. Örneğin; Yürek dili yerine, ilmi dinsizlik; saygı ve gelenek yerine, soğuk olgusallık; halk yerine, kitlesellik; gerçek ve canlı değerler yerine, para ve soyut değerler; Devlet ve Toplum yerine, milletlerarası toplum değerleri hakim olur. İnsanlar; kanaatkâr, dayanıklı, kendine güvenen, cesur, yardımsever, namuslu, dindar olmak yerine, haris, mağrur, korkak, tembel, bencil, müsrif, rahatına düşkün, dini değerlere lakayt hale gelirler. Doymak bilmeyen ihtiyaçlarını meşru yollardan tatmin edemeyenler, gayrı meşru yolları zorlar ve ahlaki değerleri yıkarlar.
Çözülme sürecinde Devlet bütün vatandaşlarına karşı adil değildir. Halk bireyselleşmiş, gayrı meşru ilişkiler yaygınlaşmış, din ve ahlak duyguları zayıflamıştır”

İbn-i Haldun böyle değerlendiriyor devletlerin çöküşünü.

Şimdi başlıktaki soruyu sorabilir miyiz? Size göre de vatan tehlikede mi?

Yukarıda bahsi geçen çöküş şartlarını zannediyorum şu anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti taşımaktadır. Bir karanlık döneme girdiğimiz kesindir. Gerçekten, kültürün, siyasetin, ekonominin tamamen savrulduğu, toplumun kökten sarsıldığı bir dönemdeyiz. İster doğru anlayalım, ister yanlış anlayalım, artık bu saatten sonra önemli değil. Sekiz eyalete mi bölü-nelim, adem-i merkeziyet mi sağlayalım, din mi değiştirelim, Büyük Ortadoğu Projesi içinde eriyelim mi, Haçlılara teslim olalım mı, hiç önemli değil. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çöküş akıbetine uğramaması tabii ki benim duamdır. Hayır! sadece dua’m değil, Vatan benim hayatımdır, canımdır. Bunun için Türkiye’nin bugünkü liderlerine, zinde kalmış güçlerine sitemimi ve ikazımı yapmak istiyorum. Herkes buna göre aklını başına toplamalıdır. Ve merak ediyorum, acaba bugün Türkiye’de zinde kalmış güçler idarenin kimlerin elinde olduğunu düşünmüyorlar mı? TBMM.’de verilen kanun tekliflerinin gerekçesine “AB. direktifi gereği” yazabilmek ne anlama gelmektedir? Ne demek AB Uyum Yasaları!
Bu ülkenin aydınları ve vatanını seven zinde güçleri, ülkenize acı bir son hazırlandığını anlamalısınız!
Ey Türkler! Bütün dünyadaki “çok kolay devlet kurma iradesi” ile meşhur Türk soyundan insanlar! Üç yüz yıldır düşmanlarınızdan kaçtığınızı, size Anadolu’yu vatan yapan şehitlerin mirasının elinizden gitmek üzere olduğunu, vatan toprakları üzerinde ne idüğü belirsiz ajanların cirit attığını, elimizde kalan son vatan parçası Türkiye devleti topraklarının taksit taksit satıldığını, bütün milli güçlerin tasfiye edildiğini, şirket tasfiye eder gibi devletin tasfiye edilmek istendiğini, kendi madenlerimizi işletemediğimizi, kendi toprağımıza pancar, tütün, fındık vs. ekemediğimizi, kendi topraklarımızdan petrol çıkaramadığımızı, kendi kardeşlerimizle sarmaş dolaş olmamıza dahi izin verilmediğini anlamıyor musunuz? Bu gelişmeler size bir şeyler ihtar etmiyor mu? Biliniz ki, sizler sahneye çıkmazsanız bu ülkenin çöküşünü önlemek mümkün olmayacaktır.
Ey binlerce yıllık mazisi olan silahlı kuvvetlerimizin bugünkü mensupları!
Paralı asker kullanmayan, yabancı kavimleri askere almayan, Malazgirt’in, Mohaç’ın, Niğbolu’nun, Çanakkale’yi geçilmez yapan 57. Alay’ın mensubu Türk ordusunun değerli komutanları!
Bu vatan size emanet değil mi? Vatanınıza bir Afganistan, bir Filistin, bir Bosna Hersek ve bir Irak sonunun hazırlandığını görmek gerekli değil midir? Bu gün Amerika’nın bize vuracağı zamanı bekleyen, vuracağı şekli hayal ederek, “Türk komandoları fare deliğine kaçtı” diye hezeyanlar dizenlerin televizyonlarda boy gösterdiğini, kitaplar yazdığını bilmiyor musunuz?
Türk Ordusu diyince bu milletin gönlünden neler geçtiğini bilmiyor musunuz? Hasan’ların, Ahmet’lerin, Ayşe’lerin, Fatma’ların haklarını, vatanlarını kim koruyacak? Avrupa Birliği politikaları ile, İMF politikaları ile doğmamış çocuklarımızın dahi borçlu olduğunu, insanlarımızın çöplerden yiyecek topladığını ve yurdumuzun ipotek altına sokulduğunu anlama gerekli değil midir?
Tanzimat’tan beri Batı’nın baskısı ile ülkemizde aslında asırlarca huzur içinde yaşayan azınlıklar bugün bile rahat yaşarken, her türlü haklara sahipken, kendi insanınızın, yani meşhur şu Büyük Türk Hakanlığı mensubu olan çekirdek milletin hiçbir hayat hakkı kalmadığını, onun bütün müesseselerinin çökertildiğini ve kendi öz kültürümüzün tarihin çöp sepetine atılmak istendiğini kavrama ferasetinden uzak bulunduğunuzu düşünmek dahi istemiyorum.
İçimize çöreklenmiş “topyekün savaş” tellallarının, “dinimizi değiştirmeliyiz” diyen ajan kılıklı insanların bin yıldan beri kavgalı olduğumuz düşman kuvvetlerin bugünkü uzantıları olduğunu görmezden gelemezsiniz!

Diyeceğim şudur ki; devletimizin yıkılacağı mukadder an gelip çatmışsa bir şey diyemeyiz. Ama Türkiye Devleti’ni idare edenlerde de asgari tarih şuuru yok mudur acaba! Acaba bu konuları okuma ve değerlendirme fırsatı bulabiliyorlar mı?

Allah’tan tekrar dileğim, vatanımızın korunmasında zinde kalmış güçlere akıl ve feraset vermesidir.

Eyüp, Mikdat Topçu 29.04.2004

Siz Korkak Bezirgânlar

Türk Milleti yüzyıllardır ağlıyor. İslam alemi yüzyıllardır ağlıyor. Doğu kültürü yüzyıllardır mağlup. Haber bültenlerinde hep bizim insanlarımızın gözyaşları var. Hep biz şehit veriyoruz. Hep bizim izzet ve şerefimiz ayaklar altına alınıyor. Türkiye’de, Irak’ta, Filistin’de, Pakistan’da, Afganistan’da, Kıbrıs’ta, Bosna Hersek’te… Hep bizim insanlarımızın feryatları var. Haber bültenleri adeta ölüm bültenleri gibi!

Türkiye Cumhuriyeti Devleti yine şehitler veriyor. Yine kan kaybediyoruz. Şırnak’ta, Batman’da, Tunceli’de, Çukurca’da, Dağlıca’da ve şimdi Aktütün’de… Hain saldırılar, kurşunlar, şehitler, şehitler… Evet esirler… Ah şehitlerimiz! Müsterih olunuz, size “ölüdür” demiyoruz!

İhanet şebekesinin yayın organında Türk askerine namluyu doğrultup, nişan alıp ateş edildiğini izliyorum. Bilmem hangi örgütün yürütme konseyi üyesiymiş… Türk milletine hakaret ediyordu. “Bunlar, her kuşu leylek, her ağacı kavak ve her insanı Türk sanıyorlar” diyordu… Alay ediyordu. Kendimden utanıyorum, üzülüyorum.

Ve karar veriyorum, artık ben de kendimden bir şey verinceye kadar bundan sonra mücadele edeceğim. Devletime karşı yapılanlar bana ağır geliyor. Türk Milleti’ne, Türk Devleti’ne namlusunu çevirip hedef almış bir şahıs, bir millet, bir ordu hatta bir devlet düşünemiyorum.

Şehit annelerinin ve hele o babaların, o evlatların vakur duruşları, içinden içinden ağlamaları ve “vatan sağolsun”, “oğlumun görevinin kalan kısmını ben gideyim tamamlayayım” demeleri yok mu? Ciğerime ciğerime saplanan kurşunlar gibi… Dayanamıyorum!

“İhaneti gördüm” diyor bir emekli albay. Görevi sırasında Güneydoğu’da yaşadıklarını yazmış. Vatanımızın güneyinde akan kanın neden bir türlü durdurulamadığını anlatıyor ve “ihanet var”, “ihaneti gördüm” diyor. İsyan ediyor. (Erdal Sarızeybek, İhaneti Gördüm)

Gerçekten ihanet mi var işin içinde! Bu gelinen noktada ihanet edilebilir miydi? Kim, nasıl ihanet edebilirdi. Ya da ihanet etmeye nasıl cesaret edebilirdi!

Gelinen nokta neresiydi!

Türkiye’nin düşünen beyinlerini takip etmeye çalışıyorum. Bir kısmı; “Türkiye’yi YENİDEN MİLLİ MÜCADELE iklimine götüren bir süreç oluşmaktadır” diyor. Acaba Türkiye bu iklime ihanetlerle mi geldi? Kimler ihanet etti! Biz bu ihanet edenleri nasıl bulacağız! Şehitlerin anneleri, babaları, eşleri, çocukları bu ihanet edenleri nasıl bulacak! Türk milleti ihanet edenleri nasıl bulacak! Ve bu ihanet nasıl bitirilecek, kim bitirecek!

İhanetin yanında acaba “kaht-ı rical” de var mı? Devlet adamlarımız yine Osmanlı’nın son döneminin devlet adamları gibi mi yoksa! Devlet adamı noksanlığı mı var yine!

Devleti idare edenlerdeki bu vukufsuzluk, bu çaresizlik neyin göstergesi! 25 yıldır PKK karşısında aynı çaresizlik yatıyor. PKK kaç kişi ile kuruldu acaba? Şimdi gücü nedir? Kim bu örgütün bu kadar palazlanmasına imkân verdi? Niçin verdi?

Emekli komutanın anlattıkları doğru mu acaba? Gerçekten Türkiye Milli Mücadele sürecine mi sürükleniyor. Olayın boyutları bu kadar ciddi mi? Bu hale gelininceye kadar neden tedbir alınmamış? Devletin bu konuda bir politikası var mı?

Acaba diyorum, PKK ile ilgili politikalarımız da bir devlet politikası mıdır? PKK bu ülke için gerekli midir? Öcalan İmralı’da niçin tutuluyor? Muhakkak devlet büyüklerimizin bildiği şeyler vardır diyorum!

Şehitler boşuna mı veriliyor!

Türkiye PKK’yı hem besleyip büyütüp, kâğıttan kaplan yapıp karşısına alıyor, hem de kendi elleriyle büyüttüğü canavara karşı göstermelik mücadele mi ediyor! Askerlerimizin şehit verilmesi bu ülkenin acaba yüksek menfaatleri için gerekli mi? Büyüklerimizin bildiği, kimsenin bir türlü anlayamadığı, şehit annelerinin bir türlü anlayamadığı devletin yüksek politikası, devletin yüksek menfaatleri mi var gerçekten! Öyle ya devlettir bu. Derin bir stratejisi vardır, biz göremeyiz. Şartlar ne olursa olsun, 35 bin şehit pahasına devletin bu yüksek hedefi mutlaka gerçekleştirilmelidir. Buna katılmamak mümkün değil. Ama böyle bir derin strateji var mı acaba! Orada mücadele eden Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları bunu göremiyorlar mı? Boşuna mı mücadele ediyorlar! Şehitler boşuna mı veriliyor!

İnsan, devletimin gerçekten bir siyasi arka planı olsaydı diye düşünüyor. Bunu arzu ediyor. Her olayda devletin bir sinsi planının izlerini arıyor. Ama beyhude… Devlet hiçbir yerde yok…

Acaba PKK muvazaalı bir düşman olarak karşıya alınıp, onun peşine düşerken Kerkük ve Musul’a girme hedefi mi vardır Türkiye’nin! Gerçekten böyle bir hedef konulmuş olabilir mi? Olamaz mı? Keşke böyle olsaydı! Öyle ya, Özal ve Süleyman Demirel cumhurbaşkanlıkları sırasında PKK’yı yok edecek bazı askeri harekâta izin vermemişlerdi. Bu ihanet olabilir miydi? Bu insanlar Türkiye devletinin cumhurbaşkanlarıydı. Yoksa bunlar da mı ihanet ettiler! Kafa karıştırıcı değil mi? PKK’nın imha edilmesi sırasında devlet politikasının; “aman ha!” dediği bir sürü örnek veriliyor. Bu nasıl bir iştir! Acaba devletin çok yüksek politikaları mı var gerçekten.

Bu konu ile ilgili görüşleri derliyorum. Çok görüş var. Strateji uzmanları bu saldırı şunun içindir, bunun içindir diyorlar. Bazen çok basit sebeplere indirgiyorlar. “Kart-kurt” diyorlar!

Elbette ki durum çok karışıktır, kritiktir. Bu olaya sadece PKK hareketi olarak bakmamak gerekir. ABD’nin patronajında Ortadoğu’ya verilecek yeni şekille ilgili bakmak gerekiyor. Yapılan yorumların tümü, bu genel harekâtın taktik kısımlarıyla ilgili.

DEVLETİN GİZLİ GÜNDEMİ VAR MI?

Devletin Terörle Mücadele Yüksek Kurulu’nun gizli gündeminde bu meselenin genel bir stratejik harekât olarak değerlendirilmiş olmasını isterdim. Devletin gizli gündeminin olmasını isterdim. Acaba var mı? Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek Dağlıca saldırısı sırasında “sözün bittiği yere gelindi” diye açıklama yapmıştı. Ya şimdi Aktütün karakolu saldırısı… Ya şimdiki 15 şehit! Bugüne kadar yapılan saldırılar! Acaba devlet Ortadoğu’daki bu genel stratejiyi iyi değerlendirdi mi? ABD senatosunda oylanan Ermeni tasarısı ile ilgili olarak Egemen Bağış: “eğer tasarı geçerse biz de ABD’nin Irak harekâtına lojistik desteği keseriz” diye tehdit etmeye çalışıyordu. Demek ki Irak’ta yüz binlerce insanın ölmesine, ABD’nin Ortadoğu’ya girmesine Türkiye devleti lojistik destek veriyormuş! “Şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler” demişler, değil mi?

ABD’nin Irak’ta silahları kaybolmuş. PKK’da çıkıyor. Askerlerimizin başına çuval geçiriyorlar. Dağlara PKK için erzak, silah bırakıyor ABD helikopterleri. Ve Türkiye PKK’nın yok edilmesi sürecini ABD’ye bırakmak istiyor. “Lütfen PKK’yı yok eder misiniz” diyor. Ve devletin bu uğurda mücadele eden en güzide evlatlarını birileri şehit ediyor. Ortada hiçbir sonuç yok, hiçbir sorumlu yok.

Hayır, bence bu vukufsuzluk, bu devlet adamı noksanlığı. Bu ihanet! Evet ihanet! Bence de Türkiye gerçekten YENİDEN MİLLİ MÜCADELE iklimine girmiştir.

Kürt liderlerinin açıklamalarını dinliyorum. Bu açıklamaları bu adamlar nasıl yaparlar, nerede yaparlar! Türk istihbaratı ne iş yapıyor! Bu adamlar nasıl, nerede yetişti! Bölük bölük PKK sürülerini gösteriyor televizyonlar. Ellerinde her türlü silahlar. Adamlar ordu kurmuşlar. Harp okullarından öğrenci mezun ediyorlar. Bu öğrenciler için mezuniyet töreni düzenliyorlar. Bütün kurumlarını kurmuşlar. Siz, Kandil’deki, Gabar Dağı’ndaki ve daha bilmem neredeki kampları imha edemiyorsunuz öyle mi? Ve Türk Silahlı Kuvvetleri dünyanın en büyük ordularından biri! Evet, gerillaya karşı savaşın kolay olmadığını kabul etmek gerekir. Ama sizin bahsettiğiniz gerilla esas itibariyle Meclis’te, Gazi Mahallesi’nde, Esenler’de, Okmeydanı’nda, Diyarbakır’da, Mersin’de ve bir kısım belediyelerde. Sizin meclisinizin üyeleri Roj TV.de açık oturumlara katılıyorlar. Sizin bahsettiğiniz PKK’nın arkasında Barzani var, ABD var, Avrupa Birliği var. Sizin kırmızı bültenle arıyoruz dediğiniz insanlar Avrupa Parlamentosu’nda toplantılara katılıyorlar.

Kürt halkının, neredeyse Türk devletinden ümidi keserek, bundan böyle artık yeni bir Kürt devletine bel bağladığını görmek gerekmez mi? Yurdun her tarafındaki PKK yanlısı insanların fütursuzluğu, başkaldırısı, Altınova’daki, bilmem hangi yöremizdeki insanlarımıza tazyik etmeleri, bulundukları yerlere hakim olmak istemeleri ve bizim insanımızın sahipsizliği devlet adamlarımıza bir şeyler yapmak gerektiğini anlatmıyor mu? Siz, kendi ellerinizle, vaktiyle ordular arasında yapılan savaşları şimdi halklar savaşı haline getirdiniz. Hem de kendi kardeşlerimizle savaş haline getirdiniz. Siz, bir düzine birinci sınıf vatandaştan, yani asil Türk milletinden zorla Kürt milleti çıkardınız. Şimdi onlara, bireysel haklar, kültürel haklar vererek diğer birincilerin üstüne çıkarmaya çalışıyorsunuz. Artık bizim üstümüze höreleniyorlar. Diğer birincileri sindirdiniz. İrtica dediniz, Kur’an dediniz, Şeriat dediniz, türban dediniz, yeşil sermaye dediniz, diğer birincileri sindirdiniz. Yaş kararlarıyla diğer birincileri sindirdiniz. Söylemleriniz, yaklaşımlarınız ABD.’li yetkililerin, Avrupa Birliği yetkililerinin, hatta “dağdan analarının yanına indireceğiz” değiniz PKK.ların, DTP’lerin söylemleriyle aynı. Hasip Kaplan’ın “bizim görüşlerimiz Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşleriyle aynı” dediği demecini hatırlayınız. Siz de tıpkı onlar gibi seküler dünya görüşünü savunmuyor musunuz!

“Hıristiyanları ve Yahudileri dost edinmeyin” ayetini kaldırdınız. Bir sürü Kur’an ayetinin hükmünü kaldırdınız. Avrupa Birliği yetkililerinin talimatlarına uydunuz, “Allah’ın indinde din İslam’dır” ayetini tıpkı onlar gibi kaldırmaya çalışıyorsunuz. Kur’an’ın ancak yüzde beş hükümlerini uygulayabiliriz, diğerlerinin uygulama alanı yoktur diye en yetkili ağızlardan demeçler veriyorsunuz. Siz, milli kültürümüzü alaya alan düşüncelere sahip köşe yazarlarını “ilah” kabul ediyorsunuz. Onların gazetelerini devletin resmi yayın organları sayıyorsunuz. Diğer birinciler onlara itibar etmiyor, üzüntü duyuyorsunuz. Diğer birinci vatandaşlara “mürteci” gözü ile bakıyorsunuz. Siz, diğer birinci vatandaşları vatandaş yerine koymuyorsunuz. Siz, diğer birincileri rencide ediyorsunuz.

Siz, Ilgaz’ın dağ köyünden, sırtında küfesiyle Ilgaz’a dört kg. dolmalık biberi indirip satarak toz şekeri alıp, yine dağ köyüne küfesi sırtında çıkan yetmiş beş yaşındaki şehit torununu, şehit dedesini gerçek vatandaş yerine koymuyorsunuz. Siz, hala evlatlarının ellerine kına yakarak askere gönderen anneleri birinci sınıf olarak görmüyorsunuz.

Birinciler içerisinden diğer birinciye öncelik veriyorsunuz. Onlar da artık şımartılmışlığın tadını çıkarıyorlar. Artık onlara, Otobüslerde ses çıkaramıyoruz, minibüslerde ses çıkaramıyoruz. Hamile kadınlar, “Apo’ya asker doğuracağız” diyorlar.

Alanya’da sahilde Rus kızlarına: “Biz Türk değiliz, bu toprakların tümü Kürt topraklarıdır, biz Kürt’üz” diyordu bir genç, ses çıkaramadık.

Çocuklarını şehit verenler adam yerine konmadı, mağdur edildi. Bütün yatırımları Güneydoğu’ya yaptınız. Karadenizlililer, Egeliler, Anakaralılar, Ardahanlılar, Edirneliler ses çıkarmadı. Devlet herhalde bir şey biliyordur diye düşünüyorlardı. Ama hiçbir şey devleti haklı çıkarmadı.

Şimdi gelinen nokta bölünme noktası. İstenen bu sonuç mudur yoksa! Hani bir çakıl taşı dahi vermeyecektik!

Devlet, bu hareketin düşmanın genel saldırısı, genel bir stratejisi olduğunu görmelidir. ABD’nin büyük bir projesi olduğunu bilmelidir. Beş Kasım 2007 ‘de Türkiye Cumhuriyeti başbakanının ABD’de çözüm araması son derece hatalı olmuştur. Orada alınan kararlar belki de bugün çok büyük manevra olarak karşımıza çıkmaktadır. Yabancı her şeyi ve herkesi düşman olarak gören, bütün dünyada askeri harekât yapmaya alışmış, tecrübeli ve güçlü bir ülke ile böyle bir manevra alanına girilmemeliydi. Bu sebeple; ABD ile ittifaktan vazgeçilmeli ve ABD’nin bütün menfaatlerini Irak’ta, Afganistan’da ve dünyanın her yerinde baltalamalıdır. ABD Türkiye’nin müttefiki olamaz. Türkiye ABD’ye karşı tavır almalıdır. Düşününüz ki hala ABD’nin Ankara büyükelçisi bizi üstü kapalı tehdit etmektedir. Bizim ülkemizde bir ABD senatörü Kürt siyasetçilerle görüşüyor. ABD.’nin büyük bir manevra peşinde olduğu açık olarak belli değil midir?

Ayrıca, bu oluşumları destekleyen basın yayın organları var. Onların da kimliklerine bakarak, geçmişlerine bakarak kimin kimle ittifak yaptığı gayet açık bir şekilde görülmüyor mu?

Bütün bunlara bakılarak denilebilir ki Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük kırılma noktasındadır. Devlet, bu manevraları düşman manevrası olarak algılamalıdır. Artık biz de her yabancı şeyi düşman veya hedef olarak görme alışkanlığını kazanmalıyız. Her halde güvenliğin temel şartı bu olmalıdır.

Demek ki; Türkiye ABD’nin bu işleri kotardığını anlamadan, ABD’ye karşı tavır almadan PKK bitmez. Türkiye AB.’ne karşı tavır almadan PKK bitmez. Türkiye “Türkiye” olmalıdır. Bilinmelidir ki bu millet gerektiğinde YENİDEN MİLLİ MÜCADELE vermeye hazırdır.

Devlet adamlarımızın korkak bezirgan tavrını bırakması ve artık risk almayı bilmesi gerekmektedir.

Aktütün Karakolu Saldırısı Üzerine Düşünceler-1

“Bize göre her yabancı şey düşman ya da hedeftir.
Hiçbir şey ve hiçbir kimse bizim dostumuz olamaz.
Hiçbir şey ve hiçbir kimse…”
Mossad-İhanet Çemberi
Victor Oskrovsky-Claire Hoy

Türk Milleti yüzyıllardır ağlıyor. İslam alemi yüzyıllardır ağlıyor. Doğu kültürü yüzyıllardır mağlup. Haber bültenlerinde hep bizim insanlarımızın gözyaşları var. Hep biz şehit veriyoruz. Hep bizim izzet ve şerefimiz ayaklar altına alınıyor. Türkiye’de, Irak’ta, Filistin’de, Pakistan’da, Afganistan’da, Kıbrıs’ta, Bosna Hersek’te… Hep bizim insanlarımızın feryatları var. Haber bültenleri adeta ölüm bültenleri gibi.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti yine şehitler veriyor. Yine kan kaybediyoruz. Şırnak’ta, Batman’da, Tunceli’de, Çukurca’da, Dağlıca’da ve şimdi Aktütün’de… Hain saldırılar, kurşunlar, şehitler, şehitler… Evet esirler… Ah şehitlerimiz! Müsterih olunuz, size “ölüdür” demiyoruz!
İhanet şebekesinin yayın organında Türk askerine namluyu doğrultup, nişan alıp ateş edildiğini izliyorum. Bilmem hangi örgütün yürütme konseyi üyesiymiş… Türk milletine hakaret ediyordu. “Bunlar, her kuşu leylek, her ağacı kavak ve her insanı Türk sanıyorlar” diyordu… Alay ediyordu. Kendimden utanıyorum, üzülüyorum.
Ve karar veriyorum, artık ben de kendimden bir şey verinceye kadar bundan sonra mücadele edeceğim. Devletime karşı yapılanlar bana ağır geliyor. Türk Milleti’ne, Türk Devleti’ne namlusunu çevirip hedef almış bir şahıs, bir millet, bir ordu hatta bir devlet düşünemiyorum.
Şehit annelerinin ve hele o babaların, o evlatların vakur duruşları, içinden içinden ağlamaları ve “vatan sağolsun”, “oğlumun görevinin kalan kısmını ben gideyim tamamlayayım” demeleri yok mu? Ciğerime ciğerime saplanan kurşunlar gibi… Dayanamıyorum!
“İhaneti gördüm” diyor bir emekli albay. Görevi sırasında Güneydoğu’da yaşadıklarını yazmış. Vatanımızın güneyinde akan kanın neden bir türlü durdurulamadığını anlatıyor ve “ihanet var”, “ihaneti gördüm” diyor. İsyan ediyor. (Erdal Sarızeybek, İhaneti Gördüm)
Gerçekten ihanet mi var işin içinde! Bu gelinen noktada ihanet edilebilir miydi? Kim, nasıl ihanet edebilirdi. Ya da ihanet etmeye nasıl cesaret edebilirdi!
Gelinen nokta neresiydi!
Türkiye’nin düşünen beyinlerini takip etmeye çalışıyorum. Bir kısmı; “Türkiye’yi YENİDEN MİLLİ MÜCADELE iklimine götüren bir süreç oluşmaktadır” diyor. Acaba Türkiye bu iklime ihanetlerle mi geldi? Kimler ihanet etti! Biz bu ihanet edenleri nasıl bulacağız! Şehitlerin anneleri, babaları, eşleri, çocukları bu ihanet edenleri nasıl bulacak! Türk milleti ihanet edenleri nasıl bulacak! Ve bu ihanet nasıl bitirilecek, kim bitirecek!
İhanetin yanında acaba “kaht-ı rical” de var mı? Devlet adamlarımız yine Osmanlı’nın son döneminin devlet adamları gibi mi yoksa! Devlet adamı noksanlığı mı var yine!
Devleti idare edenlerdeki bu vukufsuzluk, bu çaresizlik neyin göstergesi! 25 yıldır PKK karşısında aynı çaresizlik yatıyor. PKK kaç kişi ile kuruldu acaba? Şimdi gücü nedir? Kim bu örgütün bu kadar palazlanmasına imkân verdi? Niçin verdi?
Emekli komutanın anlattıkları doğru mu acaba? Gerçekten Türkiye Milli Mücadele sürecine mi sürükleniyor. Olayın boyutları bu kadar ciddi mi? Bu hale gelininceye kadar neden tedbir alınmamış? Devletin bu konuda bir politikası var mı?
Acaba diyorum, PKK ile ilgili politikalarımız da bir devlet politikası mıdır? PKK bu ülke için gerekli midir? Öcalan İmralı’da niçin tutuluyor? Muhakkak devlet büyüklerimizin bildiği şeyler vardır diyorum!

Türkiye PKK’yı hem besleyip büyütüp, kâğıttan kaplan yapıp karşısına alıyor, hem de kendi elleriyle büyüttüğü canavara karşı göstermelik mücadele mi ediyor! Askerlerimizin şehit verilmesi bu ülkenin acaba yüksek menfaatleri için gerekli mi? Büyüklerimizin bildiği, kimsenin bir türlü anlayamadığı, şehit annelerinin bir türlü anlayamadığı devletin yüksek politikası, devletin yüksek menfaatleri mi var gerçekten! Öyle ya devlettir bu. Derin bir stratejisi vardır, biz göremeyiz. Şartlar ne olursa olsun, 35 bin şehit pahasına devletin bu yüksek hedefi mutlaka gerçekleştirilmelidir. Buna katılmamak mümkün değil. Ama böyle bir derin strateji var mı acaba! Orada mücadele eden Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları bunu göremiyorlar mı? Boşuna mı mücadele ediyorlar! Şehitler boşuna mı veriliyor!
İnsan, devletimin gerçekten bir siyasi arka planı olsaydı diye düşünüyor. Bunu arzu ediyor. Her olayda devletin bir sinsi planının izlerini arıyor. Ama beyhude… Devlet hiçbir yerde yok…
Acaba PKK muvazaalı bir düşman olarak karşıya alınıp, onun peşine düşerken Kerkük ve Musul’a girme hedefi mi vardır Türkiye’nin! Gerçekten böyle bir hedef konulmuş olabilir mi? Olamaz mı? Keşke böyle olsaydı! Öyle ya, Özal ve Süleyman Demirel cumhurbaşkanlıkları sırasında PKK’yı yok edecek bazı askeri harekâta izin vermemişlerdi. Bu ihanet olabilir miydi? Bu insanlar Türkiye devletinin cumhurbaşkanlarıydı. Yoksa bunlar da mı ihanet ettiler! Kafa karıştırıcı değil mi? PKK’nın imha edilmesi sırasında devlet politikasının; “aman ha!” dediği bir sürü örnek veriliyor. Bu nasıl bir iştir! Acaba devletin çok yüksek politikaları mı var gerçekten!
Bu konu ile ilgili görüşleri derliyorum. Çok görüş var. Strateji uzmanları bu saldırı şunun içindir, bunun içindir diyorlar. Bazen çok basit sebeplere indirgiyorlar. “Kart-kurt” diyorlar!
Elbette ki durum çok karışıktır, kritiktir. Bu olaya sadece PKK hareketi olarak bakmamak gerekir. ABD’nin patronajında Ortadoğu’ya verilecek yeni şekille ilgili bakmak gerekiyor. Yapılan yorumların tümü, bu genel harekâtın taktik kısımlarıyla ilgili.
Devletin Terörle Mücadele Yüksek Kurulu’nun gizli gündeminde bu meselenin genel bir stratejik harekât olarak değerlendirilmiş olmasını isterdim. Devletin gizli gündeminin olmasını isterdim. Acaba var mı? Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek Dağlıca saldırısı sırasında “sözün bittiği yere gelindi” diye açıklama yapmıştı. Ya şimdi Aktütün karakolu saldırısı… Ya şimdiki 15 şehit! Bugüne kadar yapılan saldırılar! Acaba devlet Ortadoğu’daki bu genel stratejiyi iyi değerlendirdi mi? ABD senatosunda oylanan Ermeni tasarısı ile ilgili olarak Egemen Bağış: “eğer tasarı geçerse biz de ABD’nin Irak harekâtına lojistik desteği keseriz” diye tehdit etmeye çalışıyordu. Demek ki Irak’ta yüz binlerce insanın ölmesine, ABD’nin Ortadoğu’ya girmesine Türkiye devleti lojistik destek veriyormuş! “Şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler” demişler, değil mi?
ABD’nin Irak’ta silahları kaybolmuş. PKK’da çıkıyor. Askerlerimizin başına çuval geçiriyorlar. Dağlara PKK için erzak, silah bırakıyor ABD helikopterleri. Ve Türkiye PKK’nın yok edilmesi sürecini ABD’ye bırakmak istiyor. “Lütfen PKK’yı yok eder misiniz” diyor. Ve devletin bu uğurda mücadele eden en güzide evlatlarını birileri şehit ediyor. Ortada hiçbir sonuç yok, hiçbir sorumlu yok.
Hayır, bence bu vukufsuzluk, bu devlet adamı noksanlığı. Bu ihanet! Evet ihanet! Bence de Türkiye gerçekten YENİDEN MİLLİ MÜCADELE iklimine girmiştir.
Kürt liderlerinin açıklamalarını dinliyorum. Bu açıklamaları bu adamlar nasıl yaparlar, nerede yaparlar! Türk istihbaratı ne iş yapıyor! Bu adamlar nasıl, nerede yetişti! Bölük bölük PKK sürülerini gösteriyor televizyonlar. Ellerinde her türlü silahlar. Adamlar ordu kurmuşlar. Harp okullarından öğrenci mezun ediyorlar. Bu öğrenciler için mezuniyet töreni düzenliyorlar. Bütün kurumlarını kurmuşlar. Siz, Kandil’deki, Gabar Dağı’ndaki ve daha bilmem neredeki kampları imha edemiyorsunuz öyle mi? Ve Türk Silahlı Kuvvetleri dünyanın en büyük ordularından biri! Evet, gerillaya karşı savaşın kolay olmadığını kabul etmek gerekir. Ama sizin bahsettiğiniz gerilla esas itibariyle Meclis’te, Gazi Mahallesi’nde, Esenler’de, Okmeydanı’nda, Diyarbakır’da, Mersin’de ve bir kısım belediyelerde. Sizin meclisinizin üyeleri Roj TV.de açık oturumlara katılıyorlar. Sizin bahsettiğiniz PKK’nın arkasında Barzani var, ABD var, Avrupa Birliği var. Sizin kırmızı bültenle arıyoruz dediğiniz insanlar Avrupa Parlamentosu’nda toplantılara katılıyorlar.
Kürt halkının, neredeyse Türk devletinden ümidi keserek, bundan böyle artık yeni bir Kürt devletine bel bağladığını görmek gerekmez mi? Yurdun her tarafındaki PKK yanlısı insanların fütursuzluğu, başkaldırısı, Altınova’daki, bilmem hangi yöremizdeki insanlarımıza tazyik etmeleri, bulundukları yerlere hakim olmak istemeleri ve bizim insanımızın sahipsizliği devlet adamlarımıza bir şeyler yapmak gerektiğini anlatmıyor mu? Siz, kendi ellerinizle, vaktiyle ordular arasında yapılan savaşları şimdi halklar savaşı haline getirdiniz. Hem de kendi kardeşlerimizle savaş haline getirdiniz. Siz, bir düzine birinci sınıf vatandaştan, yani asil Türk milletinden zorla Kürt milleti çıkardınız. Şimdi onlara, bireysel haklar, kültürel haklar vererek diğer birincilerin üstüne çıkarmaya çalışıyorsunuz. Artık bizim üstümüze höreleniyorlar. Diğer birincileri sindirdiniz. İrtica dediniz, Kur’an dediniz, Şeriat dediniz, türban dediniz, yeşil sermaye dediniz, diğer birincileri sindirdiniz. Yaş kararlarıyla diğer birincileri sindirdiniz. Söylemleriniz, yaklaşımlarınız ABD.’li yetkililerin, Avrupa Birliği yetkililerinin, hatta “dağdan analarının yanına indireceğiz” değiniz PKK.ların, DTP’lerin söylemleriyle aynı. Hasip Kaplan’ın “bizim görüşlerimiz Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşleriyle aynı” dediği demecini hatırlayınız. Siz de tıpkı onlar gibi seküler dünya görüşünü savunmuyor musunuz!
“Hıristiyanları ve Yahudileri dost edinmeyin” ayetini kaldırdınız. Bir sürü Kur’an ayetinin hükmünü kaldırdınız. Avrupa Birliği yetkililerinin talimatlarına uydunuz, “Allah’ın indinde din İslam’dır” ayetini tıpkı onlar gibi kaldırmaya çalışıyorsunuz. Kur’an’ın ancak yüzde beş hükümlerini uygulayabiliriz, diğerlerinin uygulama alanı yoktur diye en yetkili ağızlardan demeçler veriyorsunuz. Siz, milli kültürümüzü alaya alan düşüncelere sahip köşe yazarlarını “ilah” kabul ediyorsunuz. Onların gazetelerini devletin resmi yayın organları sayıyorsunuz. Diğer birinciler onlara itibar etmiyor, üzüntü duyuyorsunuz. Diğer birinci vatandaşlara “mürteci” gözü ile bakıyorsunuz. Siz, diğer birinci vatandaşları vatandaş yerine koymuyorsunuz. Siz, diğer birincileri rencide ediyorsunuz.
Siz, Ilgaz’ın dağ köyünden, sırtında küfesiyle Ilgaz’a dört kg. dolmalık biberi indirip satarak toz şekeri alıp, yine dağ köyüne küfesi sırtında çıkan yetmiş beş yaşındaki şehit torununu, şehit dedesini gerçek vatandaş yerine koymuyorsunuz. Siz, hala evlatlarının ellerine kına yakarak askere gönderen anneleri birinci sınıf olarak görmüyorsunuz.
Birinciler içerisinden diğer birinciye öncelik veriyorsunuz. Onlar da artık şımartılmışlığın tadını çıkarıyorlar. Artık onlara, Otobüslerde ses çıkaramıyoruz, minibüslerde ses çıkaramıyoruz. Hamile kadınlar, “Apo’ya asker doğuracağız” diyorlar.
Alanya’da sahilde Rus kızlarına: “Biz Türk değiliz, bu toprakların tümü Kürt topraklarıdır, biz Kürt’üz” diyordu bir genç, ses çıkaramadık.
Çocuklarını şehit verenler adam yerine konmadı, mağdur edildi. Bütün atırımları Güneydoğu’ya yaptınız. Karadenizlililer, Egeliler, Ankaralılar, Ardahanlılar, Edirneliler ses çıkarmadı. Devlet herhalde bir şey biliyordur diye düşünüyorlardı. Ama hiçbir şey devleti haklı çıkarmadı.

Şimdi gelinen nokta bölünme noktası. İstenen bu sonuç mudur yoksa! Hani bir çakıl taşı dahi vermeyecektik!

Devlet, bu hareketin düşmanın genel saldırısı, genel bir stratejisi olduğunu görmelidir. ABD’nin büyük bir projesi olduğunu bilmelidir. Beş Kasım 2007 ‘de Türkiye Cumhuriyeti başbakanının ABD’de çözüm araması son derece hatalı olmuştur. Orada alınan kararlar belki de bugün çok büyük manevra olarak karşımıza çıkmaktadır. Yabancı her şeyi ve herkesi düşman olarak gören, bütün dünyada askeri harekât yapmaya alışmış, tecrübeli ve güçlü bir ülke ile böyle bir manevra alanına girilmemeliydi. Bu sebeple; ABD ile ittifaktan vazgeçilmeli ve ABD’nin bütün menfaatlerini Irak’ta, Afganistan’da ve dünyanın her yerinde baltalamalıdır. ABD Türkiye’nin müttefiki olamaz. Türkiye ABD’ye karşı tavır almalıdır. Düşününüz ki hala ABD’nin Ankara büyükelçisi bizi üstü kapalı tehdit etmektedir. Bizim ülkemizde bir ABD senatörü Kürt siyasetçilerle görüşüyor. ABD.’nin büyük bir manevra peşinde olduğu açık olarak belli değil midir?
Ayrıca, bu oluşumları destekleyen basın yayın organları var. Onların da kimliklerine bakarak, geçmişlerine bakarak kimin kimle ittifak yaptığı gayet açık bir şekilde görülmüyor mu?

Bütün bunlara bakılarak denilebilir ki Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük kırılma noktasındadır. Devlet, bu manevraları düşman manevrası olarak algılamalıdır. Artık biz de her yabancı şeyi düşman veya hedef olarak görme alışkanlığını kazanmalıyız. Her halde güvenliğin temel şartı bu olmalıdır.

Demek ki; Türkiye ABD’nin bu işleri kotardığını anlamadan, ABD’ye karşı tavır almadan PKK bitmez. Türkiye AB.’ne karşı tavır almadan PKK bitmez. Türkiye “Türkiye” olmalıdır. Bilinmelidir ki bu millet gerektiğinde YENİDEN MİLLİ MÜCADELE vermeye hazırdır.

Devlet adamlarımızın korkak bezirgan tavrını bırakması ve artık risk almayı bilmesi gerekmektedir.
Mikdat TOPÇU
İstanbul, 03.10.2008

Hiç Düşündünüz Mü?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin problemleri neden bu kadar çoktur! Bu problemler nereden kaynaklanmaktadır! Sebepleri nelerdir! Kurumları oturmadığı için mi? Devlet adamlarımızın yeterli devlet tecrübesi olmadığı için mi? Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Atatürk’ün de tasfiye edilmesiyle iktidara gelen yöneticilerin devlet geleneğinden koptukları için mi? Bize Sevr’i dayatan güçlerin bu antlaşmanın sonuçlarını almak üzere devleti kontrol altında tuttukları için mi? Bu amaçla Batılıların devletin önemli kurumlarını, sivil toplum örgütlerini kendine bağlı ajan kılıklı insanlarla kontrol altında bulundurduğu için mi?
Elbette ki; her ülkenin kendine göre sıkıntıları olabilir. Ama bizim kadar can alıcı, hedefleri vatan parçalamaya kadar varan problemleri olan ülke herhalde az bulunur.
Orta Asya’dan Viyana’ya kadar uzanan topraklar üzerinde tarihi boyunca yaşama mücadelesi veren, bu kadar engin, uçsuz bucaksız coğrafya üzerinde hâkimiyet kuran ve bu coğrafya üzerinde yaşayan bir düzine millete altın çağlar yaşatabilen, yüksek bir kültür ve medeniyetin sahibi bu millet, neden üç yüz yıldır buhranlarla karşı karşıyadır? Hiç düşündünüz mü?

Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik açıdan önem taşıyan çok büyük bir ülke. Ama Avrupa Birliği, ABD, NATO, Balkanlar, İslam Konferansı, Gümrük Birliği, Kıbrıs, Güneydoğu meselesi ve benzeri bir düzine iç ve dış dinamik karşısında adeta bocalıyor. Eski kuvvetli günlerimize sahip olmak için zaman zaman yaptığımız hamlelerin hiç biri sonuç vermiyor. Bize; “Batılılaşırsanız kalkınırsınız” diyorlar… Bu düşünceye aldanan Türk aydını problemler karşısında üç yüz yıldır çaresiz ve çözümsüzdür. Hala problemlerinin çözümünün nerelerde gizli olduğunu anlamayan aydın geçmişteki hatalarını tekrarlamaya devam ediyor, geçmişinden ders almayı aklına bile getirmiyor!

Ne garip tecellidir ki, bize hep Batı’yı hedef gösterenlerin başka yerli ve milli çözüm önerileri yoktur. Batı’nın aydını kendi halkına; Irak politikasını, Somali politikasını, Afganistan politikasını anlatarak oy toplamaya çalışıyor. Hatta yıldız savaşları politikalarını anlatarak oy topluyor. Geri kalmış Türkiye gibi ülkelerin nasıl parçalanacağını, bu ülkelerin zenginliklerinin nasıl çalınacağını anlatarak iktidara geliyor. Bizim aydınımız ise kuzu kuzu boynunu uzatıyor. Hazır, basmakalıp laflarla politika yapıyor. Ruhunun derinliklerinden, beyninin derinliklerinden gelen çözüm önerisi yok.
Devletin kontrol mekanizmalarının nasıl işlediğini, bu kontrol merkezlerinin kimlerin elinde olduğunu doğrusu biz bilemeyiz. Sonuçlara bakarak karar verebiliyoruz.
İşte şimdi bu mekanizmalardan biri bir karar verdi. İktidar partisi kapatılmalıdır, dedi.
Kapatılmak istenen partiler belki kapatılmayı hak etmişlerdir. Özellikle iktidar partisinin ABD. ve AB. Politikaları gerçekten çok yanlış ve vesayet getirici politikalardır. Vakıflar Yasası, Özelleştirme, bankaların yabancıların eline geçmesi ve hele Türkiye’de misyoner faaliyetlerine göz yumulması affedilecek hatalar değildir. Yoksa turban problemi, emeklilik yasaları fazlaca önemli değildir. Belki emeklilik konusunda bazı yüksek bürokratların menfaatleri bozulduğu için kriz çıkardılar diyenler olabilir. Buna ihtimal dahi vermek istemiyorum. Bunlar pek önemli problemler değildir.
Ama vatanı parçalamaya yönelik, Türk Milleti’nin can evine el atmaya yönelik hataları asla görmezden gelemeyiz. Partinin kapatılması ile ilgili iddianame aslında bu konuda bize pek de önemli ipuçları vermektedir. Bu iddianame, Türkiye devletinin devlet olma misyonunun nerelerde saklı olduğunu ortaya koyması ve devlet statükosunun nasıl hatalar üzerine bina edilmiş olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Devletimizin hayatının söz konusu olduğu günümüzde bu kemikleşmiş statükoyu hala korumak gibi bir ısrarı sürdürmek bence hataların en büyüğüdür. Bu hata statükocuların ihanetinden değil, çözüm üretmekteki yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.
Birkaç örnek vermek gerekirse;

İddianamenin 17. sayfasında;
“Siyasal İslam demokrasiyi bir araç, şeriatı da bir amaç edindiği için demokrasinin kendisini korumaya ilişkin kural ve kurumlarının takibinden kurtulmak için kaynağını da yine şeriat düzeninden alan takiyye yöntemini kullanmaktadır”. Denmektedir.

117. sayfasında;
“Sadece bu durum bile laik devlet ilkesini ve Türkiye’de laikliği savunanları nasıl bir tehlikenin beklediğini göstermeye yeterli olup, şeriatın içerdiği şiddet unsurunu da sergilemektedir”.
4. sayfasında
“Yukarıda değinildiği üzere siyasi partilere tanınan bu özgürlük kuşkusuz sınırlandırılamayan bir özgürlük değildir. Avrupa kamu düzenini oluşturan ve koruyan sözleşme uyarınca, bir siyasi partinin eylemlerinin, Avrupa kamu düzeniyle çatışması ve sözleşmeyle korunan alanın dışına taşması durumunda, yine sözleşmede öngörülen nedenlere dayalı olarak yasaklama ve sınırlandırmalar öngörülebilecektir”.
“Avrupa kamu düzeniyle bağdaşmayan şeriatı yerleştirme amacıyla çoğulcu demokrasinin argümanlarından yararlanarak işlenen eylemler de kapatma yaptırımına dayanak olarak kullanılabilir”.
Demek ki İddianame:
a) Türkiye’yi Avrupa kamu düzeninin bir parçası olarak görmektedir. Bizim ülkemiz Avrupa kamu düzeninin bir parçası mıdır?
b) Şeriat düşüncesinin bir dini inançlar manzumesi olarak “takiyye”ci olduğu ve “terör” içerdiği gibi düşüncelere yer vermektedir. Türk milletinin kendi medeniyet anlayışını belirleyen temel kurallar takiyyeci mi, şiddet mi içeriyor?
İşte bu düşünce devletin temelini oluşturmaktadır. Devletin ideologları Türkiye’nin bu topraklarda bağımsızlığını
koruyarak yaşayabilmesini Batıya verdiği tavizlerle mümkün görmektedir.
Türkiye Devletinin bu denli çözümsüz kalışının sebeplerini bence buralarda aramak gerekmektedir. Türkiye Devleti’nin
temel felsefesi, üzerine oturduğu düşünce platformu yanlıştır. Demek ki Türkiye Devleti, AİHS.’e imza atmakla aslında
Avrupa kamu düzenini oluşturan, koruyan bir bekçilik görevi yüklenmiştir. Türk milleti bunu asla onaylamış mıdır? Türk milleti biliyor ve inanıyor ki Batı Haçlı Seferleri yapıyor. Batı Türkiye Devleti’nin temel felsefesini bozmuş, Türkiye aydını uyuyor. Batı bütün gücünü seferber ederek, Orta Çağ’da olduğu gibi yönünü yeniden Doğuya çevirmiş bulunuyor. Batı, cadı kazanı gibi kaynıyor. Batı bütün gücüyle fütursuzca üzerimize yürüyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin idarecileri hala Batı’nın kamu düzenini korumakla nasıl kendilerini görevli kabul ettiklerinin hesabını aslında Türk milletine vermelidir. Batı’nın Türkiye’ye bakış açısını demek ki devletinin şu anki ideologları bilmiyor?
Batı saldırı halinde aslında, ama Türk aydını bunu karşılamaya bile hazır değil. Türk ideologları; “Biz Avrupalıyız” diyor ve Avrupa kamu düzenini korumaya çalışıyor. Türk milletinin medeniyetini Batı için tehlike görüyor. Türk milletinin temel değerlerini “şiddet” içeren ve “takiyyeci” değerler olduğunu kabul ediyor. Bilmiyor mu ki, Batı da bu değerlere karşı. Batılı liderlerin açıklamalarını hiç mi görmüyorsunuz? Türk milletinin temel değerlerine karşı savaş Batı ile ittifak halinde yapılıyor ise Türk milleti bu takiyyeci duruşu anlayacak ve affetmeyecektir. Demek ki, Cumhuriyet’in seçkinleri Batı’ya verdikleri taahhütler sebebiyle ihtilalleri yaptırdılar, öyle mi? Türk milleti de bir türlü neden kalkınamadığını, bir türlü neden huzur içinde olamadığını anlayamıyordu. Neden bu durumu, Tapınak Şövalyelerine verdiğiniz bu sözü Türk milletine açıklamıyorsunuz da, darbelere, andıçlara başvurarak Türk milletinin, bu toprakların sahibi Türk milletinin bizatihi kendisini sorguluyorsunuz. Emirler Batıdan mı geliyor.
Türkiye Devleti’nin seçkinleri şunu unutmayınız. Batının savaşı Orta Çağ’da ne ise bugün de aynı. Zerre kadar değişiklik yok. Ellerinde bulunan kuvvetlerini yere ve coğrafyaya bakmaksızın ve kendi stratejik hedefleri için acımasızca kullanıyorlar. Bütün Orta Doğu’yu hallaç pamuğu gibi dağıttılar. Sizin halkınız da Batının hedefleri içinde… Ama sizler bunu anlamıyorsunuz. Zannetmeyiniz ki, Batı bu devleti Irak haline getirirse siz bundan vareste kalırsınız.
Irak’ın, Filistin’in bugün içinde bulunduğu durumu unutmayınız. Teodor Harzl’in İsrail’i kurma savaşımını unutmayınız.

Biliniz ki, Batı ile stratejik ortaklık imzaladığınız için, vizyon belgeleri imzaladığınız için problemlerimiz bir türlü bitmemektedir. Batıya karşı duruşu bilmediğiniz için, çözüm üretemediğiniz için sorunlarımız bir türlü bitmemektedir. Bunu böyle biliniz. Gönül isterdi ki iddianame iktidar partisinin Türkiye Devleti’nin geleceğini tehlikeye attığı için hazırlanmış olsaydı! Üzüntü verici ki devletin temel yaşama şartlarını da açıklayan bu iddianame nasıl büyük problemlerle karşı karşıya bulunduğumuzun en açık belgesi niteliğindedir. .

Bize Batının kamu düzeninin bekçiliğini yaptırmaya çalışan Türkiye’nin hakim seçkinleri bunun hesabını tarihe veremezler.

ERTEKİN KARDEŞİME

Değerli Kardeşim,
Bana zaman zaman Türkiye’nin meselelerini ilgilendiren konularda yazan köşe yazarlarının makalelerini gönderiyorsun. İlgine teşekkür ederim. Bu demektir ki; benim de bu konulardaki görüşlerime değer veri-yorsun. Ve benden elbette ki bu konulardaki yaklaşımımı, yani görüşlerimi istiyorsun. Ya da ilgili konulardaki fikirlerimi merak ediyorsun. Belki de mevcut siyasi iktidarın uygulamalarına bakıyorsun, bu uygulamaları onaylıyorsun, benim bu uygulamaları onaylamadığımı düşünerek beni ikna etmeye, değiştirmeye çalışıyorsun. Bunların hepsi ayrı ayrı değer verdiğim düşünceler. Senin de bu konularda elbette ki bir siyasi görüşünün bulunduğunu ve bu siyasi görüşün mevcut siyasi uygulamalarla örtüştüğünü ima etmeye çalışıyorsun. Elbette ki saygı duyarım. Bir arkadaş olarak beni eleştirmenden daha tabii bir şey olamaz. Bundan mutluluk duyuyorum. Ama isterdim ki bu konularda yazdığım iki kitabı okuyarak beni anlasaydın. Yazdığım kitaplar aslında birer araştırma. Ben filozof değilim, yeni bir şey yazmadım. Tarihi ve sosyal olayları araştırarak bazı sonuçlara vardım. İsterdim ki vardığım sonuçları kitaplara bakarak eleştirmiş olsaydın…
Neyse…
Değerli kardeşim,
Bana son gönderdiğin makale Ergun Babahan’ın Star Gazetesi’nde yazdığı makale idi. Elbette ki okudum. Özellikle Yahudi lobisi ile ilgili tekrar yazmışsın. O tekrarı da okudum. Geçenlerde de Ayşe Hür’ün bir yazısını göndermiştin. Onu da okumuştum.
Ertekin, seninle bu konularda fikir teatisi yapamam. Sen benden daha tecrübelisin. Görüşlerin daha ileri ve devlet memuru olman hasebiyle daha olgunsun. Senin eline su dökemem. Zaten benim de seni bu konularda ikna etmek gibi bir çabam söz konusu olamaz.
Ancak, benim fikirlerimin, daha doğrusu endişelerimin kaynağını da sana izah etmem gerektiğine inanıyorum. Çünkü; Allah esirgesin, farkında olmadan bir “kozmopolitan” davranış içerisine girilirse, bu davranış yavaş yavaş bütün bir kitlenin davranışı haline gelirse, bu, devletimizin sonu demek olur. Bunun için düşüncelerimi açıklamak ve neden böyle düşündüğümü anlatmak mecburiyetindeyim.
Yukarıda “kozmopolitan” kelimesini kullandım. Herhalde ne demek istediğimi bana soracaksın. İzah etmeye çalışayım.
“Kozmopolitan” kelimesinin lûgat anlamı “yeryüzü vatandaşlığı” demektir. Kökü çok eskilere, milât öncesi üçüncü binyıla kadar dayanıyor. Yunan Stoa mektebinde felsefî bir nitelik kazanan ve bilhassa devletin, vatandaşlarını dinî inançları dolayısıyla dışladığı hâllerde ortaya çıkan Kozmopalitanizm, en trajik örneğini Roma İmparatorluğu’nun beklenmedik bir şekilde suratının üstüne yere çakılmasında oynadığı rol ile göstermiştir. Bu son derece yıkıcı bir tesir yaratmıştır. Çünkü; kozmopolitanizm “belirli bir vatan” fikrini reddeder. Anarşist Emma Goldman’ın ifâdesiyle, “vatanseverliği hürriyete yöneltilmiş bir tehdit” olarak görür ve ekstrem hâllerde, düşman, evinin eşiğinden içeri girmeğe teşebbüs etmediği takdirde, ona direnç göstermez. Bu Roma’da böyle olmuştu. Asırlarca Hıristiyan vatandaşlarına sırf Hıristiyan oldukları için zulmeden Roma -sonradan her ne kadar bu dini resmî din hâline getirmiş olsa da- vatandaşlarıyla arasındaki kalbî bağ kopmuştu. Öyle ki, 410 yılında Gotlar Roma’ya girdiklerinde sokaklardan dereler gibi kan akıttılar ama Hıristiyanlara dokunmadılar. Çünkü Roma’nın çift başlı kartalını kendileri için bir değer ve anlam ifâde etmez bulan Hıristiyan Romalılar Gotlara, kendilerine dokun-madıkları sürece onlara karşı mukavemet etmeyeceklerini bildirmişlerdi. Bilmem anlatabildim mi?
Şunu demek istiyorum. Bu ülkenin omurgası, asıl taşıyıcı elemanı olan milleti kozmopolitanlaştırırsanız, yarın bunun bedelini ödeyemezsiniz. Çünkü kozmopolitanların intikamı korkunç olur. Zira vatan, evlatlarından kan bedeli isteğinde vermeğe yanaşmazlar, devlet çatırdamaya başladığında, “zâten benim devletim değildi ki” derler. Nitekim işte şimdi bu gelenekten gelen bu ekip Türkiye’yi tasfiye ediyor. Öyle bir şekilde tasfiye ediyor ki (mesela Ali Bulaç anlamış olmalı herhalde), Türk halkı gözlerinin önünde oynanan trajediyi anlayamıyor. Türkiye’nin durumu bu değil mi? Bununla ilgili de ayrı bir yazı yazayım mı? Yoksa Kitap mı göndereyim?
Yandaş basın diye nitelendirilen basındaki köşe yazarlarının tümü milleti işte bu şekilde kozmopolitanlaştırmakla meşguldür. Bir Ahmet Altan’ı oku, bir Mehmet Altan’ı, bir Yasemin Çongar’ı, bir Mümtazer Türköne’yi oku. Ama sistemli oku. Göreceksin ki gerçekten bunlar bir stratejinin köşe taşları. Görevli insanlar.
ABD’nin yurdumuzda yaratmak istediği büyük değişime “açılım” diyen ve aslında bunun bir “Kürt açılımı” olduğunu inkar etmeyen ve “Kürt açılımının” mimarlarından olan, bizim camiamızın eski duayenlerinden Mümtazer Türköne’yi örnek vermek istiyorum. Ergun Babahan, Ayşe Hür gibi üçüncü, beşinci, onuncu dereceden yazarlar hiç önemli değil. Onlar ellerine tutuşturulan verilere göre teknik olarak yazıyorlar. Tam anlamıyla beşinci kol faaliyeti yürütüyorlar. Yoksa bu ülkenin çocukları kendi vatanları aleyhine bu kadar suçlamalarda bulunmazlar. Velev ki devlet bu cürümleri işlemiş olsa bile, gaz odalarında fareler gibi kendi vatandaşlarını yakmış olsa bile vatanları aleyhinde bulunmazlar.
Kürt açılımının mimarı, Turgut Özal’ın çevresini kuşatan “Yeni Osmanlıcı” ekibin içinde yer alan, Tansu Çiller’e danışmanlık yaparak kendisine kimlik arayan Mümtazer Türköne “Barış ve Geleceği Birlikte Aramak-Kürt Sorunu” adlı konferansının açılış konuşmasında şunları söylüyor:
“Hepimiz Kürd’üz. Türkiye’de yaşayan 72 milyon insan gibi ben de biraz Kürd’üm. Bir Kürt gibi düşünüyor, yaşıyor ve geleceğe bakıyorum. Ortada büyük bir Kürdistan haritası var. İsteyen rüya görsün, isteyen kabus. Artık bu gerçeklerle yüzleşmemiz lazım.”
Sabah Gazetesi’nde yayınlanan bir röportajında hızını alamayarak şunu söyleyebiliyor:
“Siyasi çözüm evresine girdik. Ana dilde dilekçe, referandumla bir kentin adını değiştirme hakkı verilebilir. Diyarbakır’ın adı “AMED” olabilir”.
Mümtazer Türköne yine hızını alamamış ve 4-6 Haziran 2006 tarihli Zaman Gazetesi’nde yazdığı “TÜRK KANI VE KANGAL KÖPEĞİ-ERGENEKON” başlıklı yazısında bak ne buyuruyor:
“Saf Türk kanı diye tek tip bir kan cinsi mevcut değildir. Bu topraklarda saf kan bir ırk ararsanız ancak Türk çoban köpeği olan Kangal’ı bulabilirsiniz. Şayet Türk milletini bir hayvanla sembolize etmek gerekirse, bu sıfata layık tek canlı, damarlarında yüzde yüz Türk kanı dolaşan asil Kangal köpeği olabilir. Türk milletinin tarih boyunca en büyük dostu, sürülerini koruyan ve sonuna kadar sadık kalan köpek olmuştur. Bu toplumun liderlerinde ve koruyucularından beklediğini de ancak Kangal karşılar”.
Aynı Türköne “Apo’ya paşa unvanı verelim, maaş bağlayalım, Türkbükü’ne sürgüne gönderelim” buyuruyor.
Burada Mümtazer Türköne’den bu mücadelenin bir prototipi olarak bahsettim. Diğerlerinin tümünü oku, Hüseyin Gülerce dahil, göreceksin ki hepsinin ortak paydası Amerikan beşinci kol komitacısı olmaktır. Yoksa Türk milletini niye bu kadar aşağılasınlar, niye bu kadar düşmanlık göstersinler, niye devlete düşman olsunlar. Keşke sana, okumaya tahammül etsen de, daha bir sürü örnek verebilsem. Mesela Obama Türkiye’ye geldiğinde “evin büyüğü geldi” diyenleri yazabilsem.
Değerli kardeşim, devlet, nihai tahlilde iktidar demektir. Vaktiyle devletin bir takım uygulamaları olmuşsa, bu uygulamaları bugün kalkıp ta anlayıp dinlemeden hatalı bulmak, o devrin şartlarını bilmeden bugün olmuş gibi eleştirmek, devleti suçlamak ve milleti devletine karşı kozmopolitan bir hale getirmek son derece tehlikeli girişimlerdir. Biraz okuyan, devamlı takip eden, düşmanını bilen elit tabaka yavaş yavaş bunu anlamaya başlıyor. Nitekim yine bizim yelpazenin önde gelen yazarlarından Ali Bulaç, Yeni Harman Dergisi’nin Kasım sayısında bak ne diyor:
“Ben bu telefon dinlemelerinin cemaatin insiyatifi ile olduğunu sanmıyorum. Cemaate sempati duyanlar bu işlerin içinde olabilirler, ama bence bu NATO merkezli bir operasyondur. Türkiye’nin bir başkalaşım geçirmesini öngören bir projedir. Türkiye Postkemalizm bir döneme girmektedir. Bütün eskiye dair kodları değişmektedir. Yeni ve daha katılımcı bir projedir. Buna dahil olamayacak bölümler tasfiye olmaktadır. ABD’nin lojistik desteği de çok kuvvetlidir hiç şüphe yok.”
Bilmiyorum görebildin mi? Ali Bulaç son derece mülayim bir üslupla anlatıyor. Devletin tasfiye edildiğini görebiliyor, ancak bu kadarını söyleyebiliyor.

Değerli kardeşim,
Yakında rahmetli olan arkadaşım, köylüm, değerli bilim adamı, filozof Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu şöyle bir ifade kullanmıştı: “Türk milleti halet-i nezdedir.” Yani ölüme yönünü dönmüştür. Allah esirgesin. Ama gerçek bu. Eğer elit tabaka, aydın tabaka şu anda bunu anlamazsa, millet kozmopolitan duruma gelirse, devletimiz Roma’nın akıbetinden kendisini kurtaramaz.
Daha çok yazmak isterdim. Okumaya tahammülünün olmayabileceğini düşündüğüm için yazmıyorum.
Umarım ki, benim bu konudaki görüşlerimin nerelerden kaynaklandığını anlamışsındır.
Sana en derin muhabbetlerimi sunuyorum sevgili kardeşim.
Kardeşin Mikdat
28.11.2010

DEVLET TASFİYE EDİLMEK İSTENİYOR

Olup bitenler kafamızı karıştırdı değil mi? Eğer amaç devlet ise, millet ise bütün bu olup bitenlerin anlamı nedir? Şu anda yürütülen kavganın tarafı kim, hedefi kim, muhatabı kim anlayabiliyor musunuz? Türk milletinin kafası şu anda karışmış bulunmaktadır. Zaten asıl istenen de budur.
Kafaların karışmaması mümkün değil. Türkiye Devletini zaafa uğratan bütün taraflar devletin kurumları. Demokratik kurumlar. Bir tarafta yüksek yargı organları (geçmişte ordu), bir tarafta seçimlerde yüksek oy almış bulunan parti ve bu partinin çoğunlukta bulunduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin seçtiği Cumhurbaşkanı… Bakıyorsunuz; yargı, ordu, meclis, hükümet, parti… Devletin bütün organları… Ama bakıyorsunuz keşmekeşi yaratan bu organlar! Böyle bir şey olabilir mi? Kafalar karışmaz mı? Hele basın yayın organlarının tutumu… Tam bir keşmekeşle karşı karşıyayız. Türk milleti nasıl karar versin neyin ne olduğuna… Millet karar veremiyor belki ama gönül koyuyor.
Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’nun içlerine kadar gelen Yunan Ordusu’na “bu ordu padişahın ordusudur” diyen insanlar vardı. Düşmanın yarattığı bu derin, bu kesif propagandaya insan direnebilir mi?
İşte şimdi yine aynı kargaşa ile karşı karşıyayız. Türk milletinin kafası bir güzel karışmış durumdadır.
Peki, bu karışıklık gelişigüzel bir olay mıdır? Taraflar bunu bilerek mi yapıyorlar? Bu kargaşadan kimler karlı çıkıyor. Yani; asıl olarak ne yapılmak isteniyor” İşte asıl cevaplandırılması gereken sorular bunlardır. Bu sebeple tarafların hedeflerini iyi irdelemek gerekiyor.
Türk milletinin, tarihinde en yüksek seviyeye çıkardığı atalarının medeniyetinden vazgeçilerek Batı medeniyetine tam anlamıyla girme operasyonu bunlar. Türkiye’de yaratılan kargaşa “Türkiye’nin demokratik yapısı sayesinde Avrupa Birliği’nin kapılarına dayandığı-Deniz Baykal” hatalı düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Türkiye’de şu anda tarafların tümü Batı ile bütünleşmek savaşı vermektedir. Başka bir fikir üretimi yoktur. “Tabelaya ortak geliyor” başlığı ile verilen “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ibaresini Anayasa’nın 90. maddesi değiştirilerek Avrupa Birliği’nin vesayeti altına sokmak ve milletin egemenliğine Avrupa Birliği’nin ortaklığını kabul etmek gibi hatalı bir yola girmiş bulunmaktadır Türkiye’nin elit tabakası. Nasıl ki, AKP Avrupa Birliği Uyum Yasaları çıkararak Türk milletinin milli hakimiyetini AB.ye teslim etmek istiyorsa, AKP’yi kapatmak isteyen güçler de aslında bilerek veya bilmeyerek aynı hedefe en azından doktrin olarak yönelmiş bulunmaktadır. Aslında her iki taraf ta Batı medeniyetini hedef alarak hareket etmektedir. AK Parti’nin yüzü nasıl Batıya dönükse, bu partiyi kapatmak isteyenlerin de hatta muhalefetin de yüzü Batı’ya dönüktür. Türkiye devletinin doktrinini bu şekilde ortaya koyanların niyetlerini anlamak oldukça güçtür. Atatürk’ün doktrini asla bu değildi.
Bugünkü seçkinci zümre belki bunu bir modernleşme olarak düşünmektedir. Ama bu Avrupa ile Türkiye arasındaki tarihi bir meseledir ve izleri derindedir. Gerçekte bunu “modernleşme” süreci olarak görmektedirler. Bu süreç 1826 yılından beri yürütülmektedir. O tarihten beri geçirilen Islahat tecrübeleri, Meşrutiyet tecrübeleri, Balkan Savaşı, I. Dünya Savaşı ve nihayet Kurutuluş Savaşı tecrübesi milletimizin mukadderatında kendi yapısına devlet ve millet olma ruhuna uygun bir sonuç asla doğurmamıştır.. Bugünkü elitler bunu göz ardı ediyor. Batı tarafından mağlup edilen bir milletin elitleri bu mağlubiyeti galibiyete çevirmenin çarelerini asla düşünmüyor. Ormanın içinde ormanı görmüyorlar. Sadece yapılan şey aynı sahada maç yapan iki takımın kendi galibiyetini düşünmesi gibi bir şey… Başka bir şey yok. Nasıl ki AK Parti’nin Avrupa Birliği, Batı medeniyeti düşünceleri sakatsa, ona karşı imiş gibi görünen, bugün “yargı” olarak karşısına çıkan takımın da İddianamede ortaya koyduğu görüşler sakat ve Türk milletinin bin yıllık mücadelesinin neticesini alacak görüşleri ve girişimleri ortaya koymaktan uzaktır. Devletin geleceğini, bağımsızlığını kurtarma adına ortaya çıkan taraflar aslında devleti tasfiye etme sürecini hızlandırmaktadırlar. Türk milleti bütün bu kargaşaya, kafa karıştırıcı girişimlere rağmen bu süreci yürüten güçlerin kimler olduğunu, ne yapılmak istendiğini neticede anlamakta ve devletimizi emperyalizmin kucağına atacak her hareketi ne olursa olsun başarısızlığa uğratmaktadır. Türk milletinin; ihtilallerin sonucunda ortaya çıkan siyasi partileri seçmekteki amacı aslında devleti Batı’nın vesayeti altına sokmayacak ekipleri tercih etmektir. Ama ne yapıp yapıp milletin karşısında bulunan güçler yine milletin imkânları ile bir şekilde duruma yeniden hâkim olup devleti kargaşaya sürükleyecek ortamı yaratmaktadır.
Bu süreç böyle uzayıp gider. Ne zamana kadar? İşte burada Selçuklular örneğini hatırlamak gerekir. Dağılan, on iki beyliğe bölünen, İlhanlı valileri tarafından idare edilen Türk milleti Osman Bey etrafından yeniden toplanarak Batı karşısında altı yüz yıl daha hayatını devam ettirmiştir.
İşte yeni Osman Beylerin çıkacağı zamana kadar bu oyunlar böylece sürdürülecektir.
Şartlar ne olursa olsun, ümitsiz olunamaz. Türk milleti mukadderatına elbette ki sahip olacaktır. Tasfiye girişimleri netice vermeyecektir. Bütün taraflar buna göre yeniden öz eleştiri yapmalıdır. Yoksa bugünkü devlet doktrinini ve stratejisini oluşturanların ve bu kavgaları yapanların Türk milleti ve tarih karşısında sorumlu olacaklarını anlamaları gerekir.
Mikdat TOPÇU

BEŞİNCİ KOL FAALİYETİ NASIL YÜRÜTÜLÜYOR!

2 Eylül 2011 tarihli BEŞİNCİ KOL NEDİR başlıklı yazımda ülkemizde beşinci kol faaliyetlerinin nasıl yürütüldüğü konusunu yazacağıma söz vermiştim. Ancak araya başka konular girdi, Bayburt seyahati girdi, bu yüzden yazamadım.
Değerli dostlar, bir cenaze münasebetiyle gittiğim Bayburt’ta bazı köyleri gezdim. Köylerde kiliselerin yeniden yapıldığı konusu ile ilgili tedirginlikler var. Bu sebeple araştırma yapmak üzere birkaç köyü ziyaret ettim.
Gerçekten gittiğimiz köylerin muhtarlıklarına “kiliselerin etrafını boşaltın, kiliseye 50 m. Mesafeye kadar olan bütün yapıları yıkın” diye yazılar gitmiş. Muhtarları bulamadık. Köyün birinde muhtarın oğlu ilgilendi, anahtarı getirdi ve metruk kiliseyi açtı, içeriyi gezdik. Yapı olarak kilise ayaktaydı. Tarihi dokusuna hiç dokunulmamıştı. Ermenice yazılı kitabeler duvarlarda duruyordu. Anlaşılan o ki, bu kiliselerin etrafı boşaltılıp ortaya çıkarılacak ve eski kimliğine kavuşturulacaktı. Bu tabloyu bizzat kendi memleketimde gördüm.
Biliyorsunuz ki, yurdumuzda bir “değişim-dönüşüm” yaşanmaktadır. Osmanlı zamanında, askeri mağlubiyetlerimiz başladığında, Batıya yenildiğimiz zamanlarda buna “Islahat” deniliyordu. “Islahat Hareketleri” şimdi “Açılım” olarak karşımıza çıkarılıyordu. 1826 yılında ordunun değişmesi, 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı hep bu cümleden olan “Islahat” hareketleriydi. Her “Islahat Hareketi” sonunda toprak kaybediyorduk. Mesela; tarihçiler der ki, 1826 hareketi olmasaydı Yunanistan bağımsızlığını ilan edemezdi… Bunun gibi… Her Islahat Hareketi sonunda toprak kaybettik ve bugünlere geldik.
Şimdi Islahat Hareketlerinin adı “değişim-dönüşüm” oldu. “Açılım” oldu.
Bu sebeple artık kilise onarma olaylarına sık sık rastlamaktayız. Akdamar kilisesi olayını biliyorsunuz. Bundan 90 yıl önce kadınlarımızın ırzına geçildiği, birçok kadınımızın, kızımızın Van gölüne atlayarak intihar ettiği Akdamar kilisesi şimdi onarılarak tekrar Ermenilerin istifadesine sunuldu.
Sümela Manastırı keza öyle! 15 Ağustosta Sümela’da ayinler yapılmaya başlandı. Çünkü 15 Ağustos tarihi Trabzon’un Türkler tarafından alındığı tarihti.
Bursa’da yeni bir Metropolitlik kuruluyor. Bursa, Mudanya, Zeytinbağı bölgesinde, Rus Metropoliti ile Türk Metropoliti ortaklaşa yeni Bursa Metropolitliğini kurmaya çalışıyorlar. İsteyen araştırabilir.
Sivas, Hafik Belediye Başkanı, Hafik’e bağlı Tuzhisar köyünde erken faaliyete başlamış. Bu köydeki kilise onarılmaya başlanmış. Belediye başkanı basın toplantısı yapmış. Kameraların karşısına geçmiş ve “Amerika’daki, Fransa’daki Ermeni Diasporasına sesleniyorum, değerli dostlarımız, burası sizin, burası Allah’ın evi, gelin, destek verin, bu Allah’ın evini birlikte yapalım” demiştir. Yine ilgilenenler mutlaka bu videoya ulaşabilirler. Ulaşamayanlar bendenizi arayabilirler.
Benzer bir mücadele TESEV’in sitesinde verilmektedir. Lütfen bu siteye giriniz. TESEV Demokratikleşme Programı’nın Azınlık Hakları çalışma alanı çerçevesinde Günay Göksu Özdoğan ve Ohannes Kılıçdağı tarafından kaleme alınan “Türkiye Ermenilerini Duymak: Sorunlar, Talepler ve Çözüm Önerileri” başlıklı rapor yayımlandı. Bu raporu mutlaka okumanızı istiyorum. Kürt raporu ile birebir aynı. Anadilde eğitim vs. aynı talepler. Ermenilerin Anadolu’daki eski medeniyetlerinin yeniden ortaya çıkarılması, edebiyatlarının canlandırılması gibi temenniler.

Değerli dostlar, biliyorsunuz ki TESEV İsak Alaton tarafından kurulmuştur. İsak Alaton TESEV’i kurarken parayı Soros’tan aldığını Zaman Todays’daki bir söyleşisinde ifade etmiştir. Halbu ki; bir zamanlar TSK TESEV’i “Soros destekli zararlı vakıf” olarak görmekteydi. (Şimdi Ergenekon meselesi sebebiyle artık zararlı vakıf olarak göremiyor!) Yine malumunuz olduğu üzere meşhur Kürt raporunu, Dağdan İniş raporunu da TESEV yayınlamıştır. Bu raporların sunuş bölümlerini Etyen Mahçupyan yapmıştır. TESEV’in şu anda başında Türk Amerikan Dostluk Cemiyeti başkanı Can Paker bulunmaktadır. Soros’un Açık Toplum Enstitüsü’nün de danışma kurulunda olan Can Paker Mehmet Barlas’ın kayınbiraderidir ve Can Paker’in diğer kız kızkardeşi AKP’nin bir önceki Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’dur. TESEV’in danışma kurulunda Kanal 24 ve Star Gazetesi’nin eski sahibi Ethem Sancak bulunmaktadır. Ethem Sancak “ben Türk olmaktan gurur duymam, utanç duyarım, ben Arap asıllıyım” diyen biridir. (Sahibi olduğu Kanal 24 ve Star Gazetesi’ni AKP milletvekili Tevhit Karakaya’ya satmıştır.)

Yine aynı TESEV, Demokratikleşme Programı-“Azınlık Hakları” alanında Sevan Nişanyan tarafından kaleme alınan raporu yayımlamıştır. Programın adı: “Hayali Coğrafyalar: Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Değiştirilen Yer adları – Sevan Nişanyan”.

Bu programda yaklaşık 41000 yerin isminden 27000 tanesinin eski ismini ve bu yerlerin hangi milletlere ait olduğunu gösterdiğini gözlerinizle görünüz. Bu programa TESEV’in sitesinden ulaşabilirsiniz veya direkt olarak www.nisanyanmap.com şeklinde yazıp internete girip bakabilirsiniz.

Değerli dostlar, Açık Toplum Enstitüsü’nün sitesine de lütfen giriniz. Burada kendi açıklamalarını bizzat okuyunuz. Bu sitenin Soros’a ait olduğunu gözlerinizle görünüz. Bu sitenin merkezi İstanbul Bebek’te diye adres verilmektedir. Bu enstitüye 10 milyon dolar, vakfına ise 1,5 milyon dolar Soros tarafından para verilmiştir. Danışma kurulunda birçok tanıdık isim yanında, eski bir AKP milletvekili, büyük bir sendikanın başkanı olan Salim Uslu’nun bulunduğunu görünüz. İşbu Açık Toplum Enstitüsü sitesinde 119 adet projeyi desteklediğini ifade etmiş ve desteklenen bu projelerin hangi projeler olduğunu tek tek belirtmiştir. Lütfen girip bu programların neler olduğuna da bakınız. İnanıyorum ki, bu konuyu iyi anlarsanız Arap Baharı’nın da alt yapısının nasıl hazırlandığını anlamış olursunuz.

Değerli dostlar, bizim milletimizin çocuklarının bir türlü asıl konulara gelememesinin sebebi bu tür kuruluşların yaptığı 5. Kol faaliyetleridir. Biz birbirimizle sen-ben kavgası yaparken, birbirimizle fikir üstünlüğü, kendini mutlaka başkalarına kabul ettirme hırsı ile kavga ederken, el vaktiyle başlatmış olduğu projelerini Kırgızistan’da, Gürcistan’da ve şimdi “Arap Baharı” adı altında büsbütün Arap ülkelerinde kabul ettirmiş, uygulamış bile! Sıra bizim ülkemizdeki kuruluşların uygulamalarına gelmiştir. Bence başarmaları için çok da az bir zaman kalmıştır.

Değerli kardeşlerim, biliniz ki, Türkler Batı karşısında İslam’ın serhat milletidir. Asırlardır Türkler İslam’ı Batıya karşı savunmuşlardır. Bu uğurda milyonlarca şehit vermiştir. Eğer Türkiye Cumhuriyeti kilidi kırılırsa Batı doğuya doğru sel gibi akacaktır. Alparslan’ın açtığı Bizans kilidi şu anda Türklerin elindedir. Bin yıl sonra Batı bu kilidi Türklerin elinden alırsa, açarsa, yani Türkiye devleti Arap Baharı sendromunda olduğu gibi dize getirilirse, biz bin yıl daha ayağa kalkamayız.

Lütfen olayları düşünürken, basite indirgemeyeniz. Bir kavmin, bir aşiretin, bir gurubun basit bir savaşımı değildir bu. Daha dikkatli bakınız lütfen. Tıpkı Cengiz Han gibi, tıpkı Büyük İskender gibi savaş yapıyor Batılılar. Tarih yazıyorlar. Batı karşısında bizim milletimizin tarihi uyanışı olmaz ise, tarihi manada karşı koymayı başaramaz isek, işte bu bizim sonumuz demektir.

Değerli dostlar, bilinmelidir ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin şu anda karşı karşıya bulunduğu durum sadece PKK terörü tehlikesi değildir. Gazze meselesi, Mavi Marmara meselesi değildir. Türkiye Cum-huriyeti Devleti’nin problemi büyüktür, tarihidir, ciddidir, önemlidir, hatta vahimdir. Devletimiz tam manasıyla 5. Kol faaliyetiyle karşı karşıyadır.

Kaht-ı rical tehlikesi yaşadığımız bu günlerde en büyük görev Türk milletine düşmektedir. Türk milletinin aydını konuyu iyi kavramalı ve Türk milletini tarihi manada ayağa kaldırmalıdır.

Bu konuya bir sonraki yazımda devam edeceğim.

Dua ile kalınız.

Mikdat Topçu

27.09.2011