UYARMAK VATAN BORCUMDUR 14

Cinnet Mi Geçiriyoruz!

Bendeniz devletimizin büyük bir tarihi yol ayrımında olduğunu düşünenlerdenim. Bu düşüncemi anlatmak için, biliyorsunuz ki, iki büyük araştırma yaptım. Bu araştırmalarımı da kitap haline getirdim ve yayımladım. Bana göre bu araştırmalar tarihi önem taşımaktadır.

Milletimizin çocukları henüz “parçalanma” ve “bağımsızlık” kavramlarını bilmemektedir. Kendi aklı ile de gelişen olaylardan ders alarak bu kavramları bulmaya gayret etmemektedir. Dünya tarihinin başlangıcından beri milletlerin sürekli olarak savaştıklarını, her milletin, her medeniyetin daima hakimiyet peşinde olduğu gerçeğini çocuklarımız fark edememektedir. Bizim de halen böyle bir savaşım içinde olduğumuzu, devletimiz yavaş yavaş tasfiye edilirken bu tasfiyenin ne olduğunu, nasıl olduğunu anlayamamaktayız. Kazana konan kurbağanın su kaynadıkça ölümü hissedememesi gibi bir durumla karşı karşıya olduğumuzu milletimiz hissedememektedir. Devletimiz adım adım tasfiye edilirken bizler hala bir devletimizin var olduğunu ve kuvvetli olduğunu düşünmeye devam ediyoruz. Elde edilen bir takım ilerlemelere, bir takım güzelleştirmelere bakarak, hala kuvvetli bir devletimizin var olduğunu, hatta daha ileri giderek, eski Osmanlı devleti büyüklüğüne ulaştığımızı düşünerek tasfiyeyi aklımızın ucundan bile geçirmiyoruz. Çünkü Zerdüşt böyle buyuruyor! Beşinci Kol’un yoğun propagandası düşüncelerimize hükmediyor.

Hep anlatıyorum. Mağlubiyetlerimizin başladığı zamanlardan beri Batı devletimizi baskı altında tutmak, parçalamak için içimizdeki azınlık haklarını ileri sürmüştür. Azınlıkları algılamamızı istemiştir.

Bugün Beşinci Kol aracılığı ile Kürt raporları, Ermeni raporları hazırlanmaktadır.

TESEV sitesinde “demokratikleşme programı” adı altında “TÜRKİYE ERMENİLERİNİ DUYMAK-SORUNLAR, TALEPLER VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ” başlığı ile güya Ermenilerin sorunlarını, taleplerini ve bu konudaki önerilerini yayımlamaktadır. İsak Alaton’un Soros sermayesi ile kurduğu TESEV sitesine ne oluyor? Neden Ermeni meselesi ile Kürt meselesi ile uğraşıyor. Türkiye’de demokratikleşmeyi istiyor. Bu düşünceleri acaba Arap Baharı’ndan hatırlıyor musunuz? Hiç düşünüyor musunuz? İşte Beşinci Kol faaliyeti budur.

Şimdi size TESEV’in sitesinde Ermeni sorunları dile getirilirken, bizlere okumamızı önerdiği bir kitaptan alıntı yapacağım. Çok duygusal bir biçimde Ermenilerin durumu ve Türklere bakışı tasvir edilmektedir. Belki bazı çocuklarımızın kanına dokunur. Uyanışına vesile olur. Zira yüzyıllardır yapılan saldırılar sonucu Anadolu’da Türk nüfusu azalmaktadır. Kalanlar ise kandırılıp, kendimize Türk dememizin günah olduğunu, zire önemli olanın “ümmet” olduğunu sürekli anlatarak birlik ve beraberlik içinde olmamızı engellemeye çalışmaktadırlar. Amenna! Elbette ki ümmetiz. Ancak diğer “ümmet” kardeşlerimiz bizi her gün yok ediyorlar. Onlar da “ümmet”! Durumu nasıl izah edeceğiz! Bize; aman ha “Türk” demeyin, ırkçılık olur, günahtır diyenler, diğer taraftan bütün milletlerin millet olduğunu devamlı işleyip, onları üzerimize salmakta bir sakınca görmemektedir. Onlar Beşinci Kol propaganda araçlarına güvenmektedir. Nasıl olsa sürekli anlatarak Türklerin bir araya gelmesine mani olabilmektedirler.

Aşağıdaki alıntıyı uzun olduğu için keserek alacağım. İsteyen TESEV sitesinden bu yazıya ulaşabilir. Biliniz ki; Ermeni sorunlarını algıladığımız gün, Kürt sorunlarını, Rum sorunlarını, yani azınlıkların sorunlarını algıladığımız gün, Türkiye Devleti’nin bizatihi kendi sorunlarının bittiği gündür. Yani devletimizin tasfiye olduğu gündür. Sahi biz niye binlerce yıldır savaşmıştık! Unutmayınız Mete Han “toprak milletin köküdür” demişti.

Şimdi lütfen sıkılmadan aşağıdaki yazıyı okuyunuz.

Kâbus
“Işığı söndür!” dedi anneannem, “Çabuk!” Anneannem sinirli. “Çabuk dedim sana!” Fakat neden? Karanlığı sevmiyorum, karanlıktan korkuyorum. “Gürültüyü…” diyor anne-annem, “Gürültüyü duymuyor musun?” Gürültü mü? Hangi gürültü? (…) “Buraya gel!” de-di anneannem. “Penceremin yanındaki koltuğa.” Bunu ben de biliyorum, orada olduğunu biraz önce fark etmiştim. “Şimdi duyuyor musun gürültüyü?” Neden bu kadar sinirli anneannem?
Yavaş yavaş ayağa kalkıp, ona doğru yürüdüm. (…) “Ne olur bir şeyler söyle, anneanne!” Anneannem susuyor, cevap vermiyordu. Sağ eliyle tül perdeyi araladı; yukarıya, Taksim Meydanı’na doğru bakıyordu. Boynumu uzattım, ben de görmek istiyordum. Geri itti beni, izin vermedi. “Neden?” diye sordum. Yine sessizlik. Hayır, sessizlik filan yoktu, gitgide şiddetlenen sesler geliyordu sokaktan. Duymamak olanaksızdı.

“Kıbrıs Türk’tür! Kıbrıs Türk’tür!”

Başka gürültüler de geliyordu. Buna benzer bir şeyi nerede duydum ben? Anneannem “Gel!” dedi ve aniden ayağa kalktı. Ne kadar çevik ve güçlüydü! Omuzlarımı sıkıca tutu-yor, canımı acıtıyordu. Beni çekip, pencereden uzaklaştırdı. Hiç alışık olmadığım boğuk bir sesle “Sana göre değil bu!” dedi. Koridordan geçip, kapıya doğru gittik, durduk. Anneannem ne yapmak istiyordu? Titreyen elleriyle kapının zincirini taktı, anahtarı iki defa çevirdi. Bakışlarını kapıdan ayırmadan geri geri gitti. Yalnız tek eliyle tutuyordu beni, az önceki gücü kalmamıştı galiba. Odasına girdik birlikte. Yatağının önünde diz çöktü, elimi bırakmıştı. Yüksek sesle dua etmeye başladı. Allah’ım, herkes duyacak şimdi! En başta da üst komşumuz Ayşe Hanım. Odadan dışarı koştum, pencerenin önüne geçtim yine, perdeyi açıp, ağzımı burnumu cama yapıştırdım.

“Kıbrıs Türk’tür! Kıbrıs Türk’tür!”.

Sesler ve insanlar daha da yaklaşıyordu, bütün ayrıntıları seçebiliyordum artık. Kollarını yukarı kaldırmış sallıyorlardı, bir şeyler vardı ellerinde. Duruyorlar mı? Niçin? Duracak ne var? Kırılan cam sesleri duyuyorum. Bir dükkândan içeri giren insanlar görüyorum; fakat o dükkân bu saatte kapalı değil mi? (…) Kumaş toplarıyla dışarı çıktılar. Bir adam kumaş topunu ucundan tutup havaya attı. Ne güzel yaptı bunu, çok becerikli olmalı bu adam. Yerdeki kumaşı ayaklarıyla çiğniyor, paramparça ediyordu. Başkaları da yapıyordu aynısını. Yer rengârenk kumaş parçalarıyla dolmuştu. Anlayamadım, kumaş toplarını neden alıp götürmediler? Çarpılmış ağızlardan durmadan çıkan “gâvur” kelimesini duyuyordum yalnızca. Sonra, bir an için kumaşçı dükkânını unutmuş göründüler. (…) Adamlardan biri Franguli’ye baktı, elini vitrine uzattı. Üstü başı düzgün bir adamdı bu, belli ki fakir fukara değildi. Yemin ederim ki değildi. Onu tanıyordum. Babamın müşterilerinden biriydi, Halil Bey. Maşallah, ne akıllı çocuk! Al oğlum, ye şu poğaçayı. Ye oğlum, ye! Franguli’nın camekânından ve içerideki mücevherattan geriye bir şey kalmadı. Onları yere atmıyorlar. Bir şey kalmadı orada da. Annem, o vitrinin önünde durup bakamayacak artık, babam da hep yaptığı gibi, sabırsızlıkla annemi kolundan çekiştiremeyecek. Adamlar şimdi Japon Mağazasının içinde. Yine kapıdan girmediler, buranın da vitrini kapısından genişti. O güzelim bebekler, mekano kutuları, tahta atlar, oyuncak tanklar, hep düşlediğim, fakat hiç sahip olamadığım bir sürü şey, havada uçuşuyordu. Orası benim Franguli’mdi. (…) Bizim eve yaklaşıyorlar, fazla bir şey kalmadı. Halil Bey yok ortalıkta. Nerede kaldı? “Halil Bey, Halil Bey!” diye bağırıyorum pencerenin arkasından. Yok, kaybolmuş. Yaklaşmaya devam ediyorlar, neredeyse bizim evin önündeler. (…) Bizim daireden içeri girerlerse ne yapacağım? Ya kapımızı kırıp, un ufak ederlerse? Allah’ım, ne yapayım, ne yapabilirim ki? Keşke babam burada olsaydı, annemle seyahate çıkmamış olsalardı. Gör bak o zaman sen, neler olurdu burada! Babam bir eliyle bir adam, öbürüyle bir başkasını tutar, tüy gibi yukarı kaldırır, kafalarını ceviz gibi birbirine çarpar, bir köşeye savururdu. Sıra başkalarına gelirdi sonra. Babam çok güçlüdür, her şeyi yapabilir. Birine bir tekme, öbürüne bir kafa! Sonuçta, hepsini dışarı atardı. Vallahi, billahi öyle yapardı! (…) Bu ne gürültü? Kapımızı paramparça ediyorlar. Kırılan cam sesleri. Fakat bizim kapının camı yok ki. Yani? (…) Babacığım, neredesin babacığım, sana ihtiyacım var! (…) Gelmediler, bizim eve girmediler. Yollarına, aşağıya doğru devam ettiler. Başka vitrinler vardı daha.

“Kıbrıs Türk’tür, Kıbrıs Türk’tür!”

Evet, Raffi Kebapcıyan adlı bir Ermeni’nin kitabı. TESEV’in sitesindteki“Konuş Halil Bey Konuş” adlı kitaptan alıntı yaptım. Kitabın büyük bir bölümünü TESEV’in sitesinde bulabilirsiniz. Bu bir psikolojiyi yansıtıyor elbette! Ancak bu azınlık psikolojilerini toparlayıp bir yöne kanalize etmek Türkiye’deki Beşinci Kol görevlilerine düşüyor görüldüğü üzere. “Sadık milletten talep eden yurttaşa” yönlendirmesini elbette ki onlar yapacaklar! Bir zamanlar Ermeni Komitacıları’nı yönlendirenler gibi. Cennetmekan II. Abdülhamit’e suikast düzenleyenler gibi.

“Çarpılmış ağızlardan durrmadan çıkan “gâvur” kelimesi”! Tabii ki “çarpılmış ağızlar biz Türklerin ağzı! Tıpkı “Türklerin kanı kirlidir” sendromunda olduğu gibi!

Bu “gavur” kelimesini Tanzimat Fermanı’ndan da hatırlayacaksınız, Paris Konferansı’ndan da… Gavura gavur denmeyecekti… Yüzyıllardır bizi suçladılar… İşte şimdi de suçluyorlar. Açılımlar, kilise onarmaları, “gasp edilmiş” vakıf mallarının iadesi bunun için. Türklerin “çarpılmış ağızları” ile “gavur” kelimesinin telaffuzu şimdi TESEV’in kontrolünde ve Beşinci Kol’un kullanımında.

Ama Türkler hala 1800’lü yılların rehavetinde! Hala uyanamamış!

Kendinizden korkuyorsunuz “Ey Türkler”! Cinnet mi geçiriyorsunuz?

Rahmetli Durmuş Hocaoğlu;

“Ey Türkler!

Sizler ki, Asya’nın çocuklarısınız; Asya’nın, yani bütün büyük dinlerin ana rahmi, hikmetin kaynağı ve ahlâkın menbâ’ı, Güneş’in doğduğu bu azametli kıtanın en muhteşem çocukları! Sizler ki Asya’dan kopup Küçük Asya’ya geldiniz, burada bütün tarihin tanıdığı en muhteşem imparatorluğu kurdunuz ve burada kendi tarihinizin de zirvesine çıktınız; geniş ve kudretli kanatlarınızın altında dinleri, dilleri, ırkları, renkleri sulh ile idare ettiniz, sonra küçüldünüz ve tekrar Küçük Asya’nıza ric’at ettiniz; Edirne ile Ardahan arasına, bu gayri tabii hudutlara sıkıştınız!” demişti. (Allah rahmet eylesin.)

Ama bizlerde bir cevher görmeyen Hocaoğlu; “Türklere küstüm, çünkü Türkler vatan ve devletlerini korumuyorlar” diye feryat etmişti.

Ey Türkler vatanınızı ve devletinizi koruyunuz. Beşinci Kol faaliyeti yürütenleri tanıyınız ve onlara geçit vermeyiniz.

Uyanınız.

Uyarmak vatan borcumdur.

Dua ile kalınız.

Mikdat Topçu

9 Ekim 2011

BEŞİNCİ KOL FAALİYETİ NASIL YÜRÜTÜLÜYOR!

02 Eylül 2011 tarihli BEŞİNCİ KOL NEDİR başlıklı yazımda ülkemizde beşinci kol faaliyetlerinin nasıl yürütüldüğü konusunu yazacağıma söz vermiştim. Ancak araya başka konular girdi, Bayburt seyahati girdi, bu yüzden yazamadım.

Değerli dostlar, bir cenaze münasebetiyle gittiğim Bayburt’ta bazı köyleri gezdim. Köylerde kiliselerin yeniden yapıldığı konusu ile ilgili tedirginlikler var. Bu sebeple araştırma yapmak üzere birkaç köyü ziyaret ettim.

Gerçekten gittiğimiz köylerin muhtarlıklarına “kiliselerin etrafını boşaltın, kiliseye 50 m. Mesafeye kadar olan bütün yapıları yıkın” diye yazılar gitmiş. Muhtarları bulamadık. Köyün birinde muhtarın oğlu ilgilendi, anahtarı getirdi ve metruk kiliseyi açtı, içeriyi gezdik. Yapı olarak kilise ayaktaydı. Tarihi dokusuna hiç dokunulmamıştı. Ermenice yazılı kitabeler duvarlarda duruyordu. Anlaşılan o ki, bu kiliselerin etrafı boşaltılıp ortaya çıkarılacak ve eski kimliğine kavuşturulacaktı. Bu tabloyu bizzat kendi memleketimde gördüm.

Sonraki Sayfa »

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 12

HPG’nin 17 Ağustos saldırısı ile ilgili olarak yayınladığı videonun ruhumdaki aksülameli…
Değerli Dostlar;
Söz vermiştim, Beşinci Kol hareketi ile ilgili yazı yazacaktım. Ama olmadı. Habip kardeşime cevap verdim. Şimdi de aşağıda paylaştığım video ile ilgili görüşlerimi yazmam icabetti. Bağışlayınız. Bilahare yazacağım İnşallah 5. Kol Hareketinin nasıl yürütüldüğünü.
PKK’nın Çukurca saldırısını HPG videoya çekmiş. Tarih 17 Ağustos 2011. Bugün, yani 9 Eylül 2011 günü yayınlamışlar. Ben de ibret olsun diye sizlerle paylaşmak istiyorum. Belki hepiniz bu videoya ulaşamazsınız, bu yüzden paylaşmak istedim.
Belki bu video hepinizin ruhunuzda fırtınalar koparacak! Belki, tıpkı benim yaptığım gibi, hüngür hüngür ağlayacaksınız! Belki bazılarınız Suriye’de kim tarafından öldürüldüğü kesin belli olmayan insanlar için daha çok üzülecek, onlara ağlayacaklar. Bilemiyorum. Bu video benim ruhumu alt-üst etti. Büsbütün benliğimi sarstı. Duygularımı serapa dağıttı!
İslami hassasiyeti olan sitelerde, Haçlıların manipüle edip, Haçlı ajanlarının öldürdüğü insanları sanki Kaddafi, sanki Suriye yönetimi öldürmüş gibi servis ederek, Müslümanları galeyana getirmeye çalışıyorlar. Müslümanlar da bu kara propagandaya sazan gibi atlıyorlar. Hassasiyetlerinin mihveri sadece İslam ortak değeri! Sanki biz Müslüman değilmişiz gibi bize anlatıyorlar, bizi yola getirmeye çalışıyorlar. Başka hiçbir ortak değer yok. Vatan yok, millet yok, bayrak yok. Ortak düşmanı bile “düşman” olarak anlayamıyorlar. Stratejik derinlik yok, düşünce yok. En önemlisi damarlarına basılmamış! En önemlisi “kervan” kendi ellerinde! En önemelisi sırça köşklerde yaşıyorlar! En önemlisi “vatan” kavramıyla alakaları yok. “Düşman” kavramıyla alakaları yok. Tarih okumamışlar, coğrafya okumamışlar!
Çok daha da vahimi, vicdanları sızlamıyor. Nasıl olsa kendi ocağına henüz ateş düşmemiş. Vatan kavramı da önemli değil! Bu sebeple, olanların hepsi bu zavallı güruha macera gibi geliyor. Hala üzerine ölü toprağı atılmış, klan topluluğu olmaktan kurtulamayan, nakıs İslam anlayışından başka hiçbir şeyi anlamayan, anlayamayan, kendisine hiçbir şey anlatılmamış pasif, adeta Mütareke Basını artığı zavallı insanlar!
Videoyu ibretle izleyiniz. Yahu vicdanlarınız sızlamıyor mu? Sahi ağlayamıyor musunuz? Siz nasıl milletsiniz! Cevap verin, sizler nasıl insanlarsınız? Kimin arkasında yaşıyorsunuz! Sizleri kim böyle pasifize ediyor! Kim kandırıyor! Hiç kendi ferasetiniz yok mu? Kendi vicdanınız yok mu, imanınız yok mu? Yüreğinizden kan damlamıyor mu?
Videoyu ibretle izleyiniz. Bu video size Timur’u, Uzun Hasan’ı, Şah İsmail’i hatırlatmıyor mu? Bu video size Şahkulu ayaklanmasını hatırlatmıyor mu? Bu video size Canbirdi isyanını hatırlatmıyor mu?
Değerli dostlar; bu nasıl bir devlet, bu nasıl bir ordu! Bu nasıl bir hükümet, nasıl bir yönetim! İsyan etmiyor musunuz? Sahi isyan etmeyi bilmiyor musunuz? Sizin isyanınız “nasıl olsa benim canımı yakmaz” diyen, hasbelkader aldatılıp fare kapanına düşürülen kardeşlerinize mi? Allah aşkına, siz “düşman” nedir bilmez misiniz? Bakınız, kaç tane yazımda “uyarmak vatan borcumdur” diye isyan ediyorum. Yahu bu isyanların ne manaya geldiğini anlayamıyor musunuz? Düşünmüyor musunuz?
Değerli dostlar; bakınız Balkanlardan çekildik. Belki hatırlayan vardır. İttihat Terakki içinde bir Hafız Hakkı Paşa vardı. Ah! Nasıl da pişman olmuştu, nasıl da! Ortaköy’de 1913 yılında yazdığı “Bozgun” kitabının bir yerinde bakınız neler söylüyor:
“Rumeli’nin ortasında, Perister’in yalçın eteklerinde, çağlayanlar, ormanlar, bahçeler, yeşillikler içinde, bugün düşman ayakları altında sevimli bir Türk şehri var. Orada beyaz bir camiin, ince beyaz minaresinin dibinde, dallarına sarı güller sarılmış, küçük bir servinin gölgesinde yirmi sene evvel biricik kardeşimi gömdüğüm; sarı saçlarını, ela gözlerini, uçuk yüzünü, narin zayıf endamını bir daha görmemek üzere kara topraklara bıraktığım zaman, gözümün önünde cihan zindan kesilmiş idi. Ondan sonra bir kumral saç, bir ela göz, bir narin vücut, ince bir servi, sarı bir gül gönlümü elemle titretir, ruhumda fırtınalar uyandırırdı. Benim benliğime, ruhuma, kalbime ezelden bağlı olan kardeşimi elimden alan ecel canımı almak için karşıma çıksa, gözümü kırpmadan üzerine atılır, bütün maddi, manevi kuvvetlerimle uğraşırdım. Sevgili bir kardeşin ölümü, kalbimde bütün insanlar için sızlayan bir yumuşaklık, bir hassasiyet, fakat ölüme karşı ateşli bir husumet uyandırmış idi.”
“Bugün Manastır’ın Orizar ovasında, Gavat geçitlerinde, Pirlepe Dağları’nda kardeşim kadar sevdiğim nice canlar yatıyor… Kumanova tepelerinde, Kosova Sahrası’nda, Siroz’un altın ovalarında yüz binlerce kardeş ve kız kardeşimizin ruhları, bizlere vazifesini yapamayan, bozgun afetine kapılarak o candan aziz toprakları, düşmanlara bırakan orduya, melul ve sitemkar bakıyor”.
“Daha pek genç yaşımda, bir kardeş ölümünden yüreğimde duyduğum garipliği, ruhumda hasıl olan ateşli fırtınaları şimdi daha büyük, daha şiddetli, daha acı, daha ateşli, daha kanlı olarak duyuyorum”.
Şimdi Manastır’a pek benzeyen Bursa’nın zümrüt ovaları, ince uzun kavakları bana Manastır ovalarını hazin hazin hatırlatıyor. Şimdi bana Kızılırmak’ın uğultusu, birçok kadınlara, kızlara, ihtiyarlara mezar olan koca Vardar’dan bir sürü şühedanın müşterek ah-u vahı gibi geliyor”.
“Yüksek hayaller, şairane tasavvurlar uyandıran Bursa’nın Keşiş Dağı, Selanik’in Beyaz Kale bahçesinden beyaz şahikalarıyla görünen ve dünkü Yunan hududumuzda yükselen Olemp’i, Tesalya ovalarını, Çatalca’yı, Dömeke’yi hazin hazin düşündürüyor. Manzarasıyla benliğime, ruhuma kuvvet veren Fatih minarelerinden bir sürü ruhlar bana; “Ey Meşhed’i bırakan bedbaht ordunun subayı! Hala nasıl yaşıyorsun!” diyor. Bütün ordunun bozgunlukları omuzlarımı çökertiyor, yüzümü yerlere kapatıyor. Kan ağlayan kalbim kalan vatan parçalarının bütün güzellikleri için kardeşini kaybetmiş bir insan şefkatiyle titriyor. Güzel Rumeli’nin acı, ateşli hatıraları bana Konya, Erzurum, Bağdat, Mekke için yavrusu çalınan bir kartal şefkati ve hırçınlığını veriyor”.
“Altın mehtaplar, gümüş çağlayanlar, zümrüt ormanlar, güzel göller, çiçekler, şakıyan bülbüller, cıvıldayan kuşlar, bana hep Osmanlılığın sevgili Rumeli’sini acı acı düşündürüyor. Yüreğimde Anadolucuğumuza büyük şefkat, mübarek Rumeli’yi çiğneyenlere pek ateşli fırtınalı bir husumet uyandırıyor”.
Değerli dostlar; biraz uzun yazdım biliyorum. Bağışlayınız. Konu çok önemli!
O gün Balkanlara ağlayan millet, bugün Güneydoğusuna ağlayacak, ağlıyor. Tarih işte yeniden yazılıyor. Düşman, tarihi yeniden yazıyor. Allah aşkına, bırakın partiyi, cemaati, bırakın süfli duyguları, bırakın kara propagandayı… Vatanınıza bakın. Vatanınızı elinizden alıyorlar, uyanın. Şu Paşa’ya bir kulak verin, ne olur?
Bu videoyu izledikten sonra inanıyorum ki sizlerin de duygularınızda bir şeyler değişecektir. En azından ben bazı düşüncelerinizin değişmesini diliyorum. İnşallah bazı dostlarımızın uyanışına vesile oluruz. İnşallah!
Uyarmak vatan borcumdur.
Dua İle kalınız.
Mikdat Topçu
9 Eylül 2011

HABİP BEY KARDEŞİME

Değerli Kardeşim Habip,
Sitemde paylaştığım bir video ile ilgili yorum yaptın. Yorumunu ilgiyle okudum. Yorumunun cevabını facebook’taki “yorum yap” sütunlarında vermek istemedim. Özellikle sana ayrıntılı olarak yazmak istedim. Çünkü sen benim çok yakınımsın. Değer verdiğim bir kardeşimsin.
Her şeyden önce bu gibi konularda duyarlı olduğun için teşekkür ederim. Bu konuda yorum yapan ilk kişisin yakınlarım arasında. Çok memnun oldum. Bu demektir ki, bu tip konularla ilgileniyorsun, bilgilisin ve sosyalsin. Desteklediğin yazarlar var, partiler var, cemaatler var, kişiler var. Bu duyarlılığın bana inan gurur verdi. En azından bu konuları tartışabileceğim çok yakınım olan bir arkadaşım var demektir.
Tabii ki bu konularla ben de ilgiliyim. Benim de desteklediğim, karşı olduğum kişiler, partiler, görüşler var. Bundan daha olağan bir şey olamaz. En azından bizim zihnimize kazılan “demokrasi” kavramının biz de oluşturduğu izlenim bu. Demokrasi söyleminin bize sağladığı kazanım bu. Herkes hür bir şekilde istediğini düşünebilir!
Habip, video ile ilgili yorumuna gelince… Bu videoyu Yılmaz Dikbaş direkt olarak bana gönderdi. Yılmaz Dikbaş’la doğrudan görüşüyorum. Şu anda Antalya’da oturuyor, İstanbul’da doğmuş. Vatanperver bir insan! Kitapları var. Atatürkçü bir düşünür ve yazar. O da kendisine göre düşünceleri, görüşleri olan bir insan. Mesela; kitaplarından birinin adı: Avrupa Birliği Yolunda Tabuta Çakılan Son Çivi! Diğer biri kitabı “İğfal”. Yani Avrupa Birliği’nin yardımlar yaparak kullandığı gazetecileri ve kuruluşları anlatan bir kitap. Para verilerek düşünceleri iğfal edilmiş, satın alınmış gazetecileri ve kuruluşları anlatıyor. Bu kitapları alıp okumanı tavsiye ederim.
Yılmaz Dikbaş, Suriye’ye yanlız gitmedi. Türkiye Suriye Dostluk Komitesi’nin daveti ile Türk basınından birçok gazeteci ve televizyoncu ile birlikte gitti. Heyette yer alan gazeteci, televizyoncu ve yazarlardan bazıları şunlar: Refah Partisi Adalet Eski Bakanı İsmail Müftüoğlu, CHP Eski Milletvekilleri Fuat Çay ve Bayram Meral, yazar Yılmaz Dikbaş, İskenderun Ziraat Odası Başkanı Selim Kamacı, Prof. Cüneyt Akalın, Türk Ocakları İstanbul Şubesi Başkanı Cezmi Bayram, Prof. Semih Koray, Prof. Caner Karavit, Yeniçağ’dan Arslan Bulut, BengüTürk televizyonundan Murat İde, Meltem televizyonundan Muharrem Bayraktar, Ulusal Kanal’dan Fikret Akfırat, Cumhuriyet’den Ümit Zileli, İskenderun Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Şehmus Aslan ve internet medyasından İlk Kurşun ve Güncel Meydan siteleri gazetecileriydi. Bağımsız gazetecilerden ben, Bartu Soral, Mete Akıncı ve Faik Bulut. Ayrıca CNN, Habertürk, NTV… Ve birçok televizyon muhabiri…
Ben bu gazetecilerden çoğunun bu seyahatle ilgili düşüncelerini okudum. Başta eski Refah Partisi hükümetinin Adalet Bakanı olan İsmail Müftüoğlu olmak üzere, birçoğunun görüşlerini ilgi ile takip ettim. Hepsini takip etmenizi, okumanızı öneriyorum. Yılmaz Dikbaş bu konu ile ilgili bir yazı kaleme aldığı gibi, kendi geleneği olarak bir de video yapmış ve onu göndermiş.
Katılırsın veya katılmazsın… Bu ayrı bir şey! Ama bir kalemde silip atmak, karalamak doğru değil. Önce genel konjonktürü anlamak, Batı aleminin İslam alemine doğru yaptığı saldırıyı, Haçlı seferini anlamak, sonra da, bütün İslam aleminde neler olup bittiğine bakmak gerekiyor. Sadece Yılmaz Dikbaş’ı eleştirmek doğru değil.
Mesela bu yazarlardan birinin bu konudaki görüşleri özet olarak şöyle:

“Suriye topun ağzında! Libya’nın NATO güçlerince bombalanmasından izahı mümkün olmayan bir zevkle bahsedenler, Suriye için de kalem bilemekteler…”

“Batıya her yanlarıyla bağlı bu ‘dolma’ kalemler ve “ekran gülleri” bir komşu ülkede olan bitenle ilgili tarafsız yayın yapmanın çok ötesinde, yalan haber üretme merkezlerine dönüştüler… Neden? Bağlı oldukları merkezlerden gelen emir böyle! Rahat rahat yaşamaları için olayların gerçek yüzünü görüp yazmak değil, ağababalarına yaranmak ve ‘uluslar arası yalan merkezleriyle’ aynı doğrultuda olmaları gerek!”
(…)
“Aptallar! Ortalık kan gölüne döndüğünde o kanın sizi affedeceğini mi sanıyorsunuz? Yoksa Amerikalı dostlarınızın yardıma geleceğini mi umuyorsunuz? Bu kadar saf olabilmek için hangi kolejlerde beyin travmasına uğradınız? Hangi yurtdışı burslarda beyninizi kiraya verdiniz?”
(…)
“Suriye 2001’den beri Pentagon’un VUR! Listesindeydi! Ve tabii ki ‘uluslar arası camia’ (!) Suriye’ye ne kader biçmişse hayata geçmeliydi…”
“Amerika 2007′de söylemişti: Suriye terörist devletti! Çünkü ABD ile anlaşmaya yanaşmamıştı. ABD ve İsrail politikalarına karşıydı. Bölgede küresel çetelerin politikalarının karşısında yer almaktaydı. Lübnan’da Hizbullah’la ve İran’la dosttu. Irak savaşından kaçan 2 milyon mülteciye kapılarını açmıştı. Ürdün’deki Filistinlileri destekliyor Filistin’in haklarını kolluyordu. Bu onu terörist yapmaya yeterde artardı!”
“Dünya televizyonundan programına katıldığımız ünlü gazeteci Hanna El Saleh, ‘Hayretler içindeyim!’ diyordu. ‘Çok uzun zaman olmadı, Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’la röportajlar yaptım. Suriye’ye ne övgüler düzüyorlardı. Birden ne değişti! Şimdi çok farklı söylemleri!”

Tabii ki bütün gazetecilerin izlenimlerini anlatamam. Senin de biraz okuyan ve araştıran bir tarafın olduğuna göre bu konuları da herhalde araştırma ihtiyacını duyacaksındır!
Ama en güzeli uygun bir zamanda, bol bol konuşacak bir ortamı hazırlamaktır herhalde! Ben her zaman için hazırım. Eğer bana bir zaman verirsen, yer gösterirsen (ve de tabii ki bir bardak çay ısmarlarsan) bu konularda uzun uzun seninle konuşmak isterim. Ya da benim davetimi kabul edip icabet edersen, benim çay ikramımı kabul edersen, bizim tarafta bir muhabbet edebiliriz. Ne dersin?
Habip kardeşim,
Hiçbir zaman bir partiye, kişiye karşı husumetim yoktur. Hiçbir partinin, cemaatin veya grubun da üyesi değilim. Beynimi hiçbir zaman kiraya vermedim. Hayata ve olaylara objektif olarak bakmayı tercih ediyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tarafı olarak araştırıyorum ve yazıyorum. Kimseye karşı boynum eğri değil. Kimseye diyet borcum yoktur. Bu bakımdan son derece müsterihim.
Bu duygu ve düşüncelerle saygılarımı sunuyorum. Bilvesile hayırlı işler diliyorum.
Görüşmek ümidiyle İnşallah!
Dua ile kalınız.
Mikdat Topçu
08 Eylül 2011

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 11

Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin getirildiği noktanın neresi olduğunu vatandaşların çoğu anlayamamaktadır. Ne kadar anlatsak anlatalım, Türk Milleti, devletinin ABD ve AB tarafından kuşatıldığını, Batının doğrudan doğruya Haçlı Seferi yaptığını bir türlü anlayamamaktadır.
Bunun asıl sebebi nedir? Bakınız, asıl mesele; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliğidir. Devletimizin, milletimizin ve dinimizin karşı karşıya bulunduğu tehlike aslında dünya çapında büyüktür. Devletimiz parçalanma noktasına gelmiştir. Millet çatışmaya sürüklenmek istenmektedir. Dinimiz iğdiş edilmeye çalışılmaktadır. Bizim milletimizin bu konulardaki bilgisi propagandadan arınmış, tam ve doğru bilgi olsa mevcut durumu kabul etmeyeceği aşikardır. Ancak ne var ki, devletleri ve tabii ki bizim devletimizi yıkmaya, sömürge haline getirmeye yönelik emperyal kuvvetlerin çalışmalarının belirlenmiş temellere oturtulduğu, bütün dünyada 5. Kol faaliyeti yapmakta tecrübe kazandığı ve bu 5. Kol faaliyetlerini bizim ülkemizde de ustalıkla yürüttüğü gerçeğini kimse anlayamamakta veya kabul edememektedir. Ama bu bir gerçektir. Tabii ki bu tür çalışmalar, arkalarında devlet desteği olduğu için, gayet ustalıkla yürütülür. Düşman, hedef ülkelerin halklarını ürkütmeden, korkutmadan, kendi üzerine düşmanlık çekebilecek yanlışlıklara düşmeden manipüle eder ve zamanı geldiğinde de çatıştırır ve hedef ülkeyi kendi emrine alır. Böyle bir çalışma yürütülürken devreye sokulan sivil toplum kuruluşları halkla ilişkilerini düşmanın istediği gibi kontrol eder. Böylece millet bir türlü gaflet uykusundan uyanamaz.
Gerçekten de bizim ülkemizde şu anda böyle bir faaliyet mevcuttur. 5. Kol faaliyetleri düşmanın bütün gücüyle yürütülmektedir. Ama nasıl yürütüldüğünü milletimiz bir türlü anlayamamaktadır. Ağzımızla kuş tutsak bu durumu milletimize anlatıp uyanışı sağlayamıyoruz. Anlıyorum ki, Türk milletinin bu 5. Kol faaliyetiyle ilgili bilgisi yoktur. Zaten okullardan da bu konuda bilgi verebilecek Milli Güvenlik Dersleri kaldırılmaktadır. Bu konuda milletimizi uyandırması gereken güçler de, üzgünüm ki, 5. Kol moduna geçmiştir. Bu yüzden insanlarımızla bir türlü mutabık kalamamaktayız. Anlaşamamaktayız. TESEV, AÇIK TOPLUM ENSTİTÜSÜ, TOSAV gibi kuruluşlar devamlı surette ve çok ciddi bir biçimde beyin temizleme faaliyeti yapmaktadır.
Bütün bunları yazmaktaki maksadım, bu uyanışı sağlamak için, yürütülen faaliyetlerin 5. Kol faaliyeti olduğunu anlatmaktır.
O zaman 5. Kol faaliyeti nedir? Şu anda yurdumuzda nasıl yürütülmektedir? Teknik olarak bu konuda bilgi vermeye çalışacağım.
“Beşinci kol; Ajanlık, casusluk, psikolojik savaş gibi faaliyetlerdir. Klasik düzende ordular dört kol halinde yürüdükleri için, bir toplumu içten çökertmeye yönelik faaliyetlere “beşinci kol” denmektedir.

Düşmanın, elindeki her türlü aracı kullanarak, bir milletin birlik ve bütünlüğünü yok etmeye, devletini parçalayıp bölmeye ve devleti kendi emrine geçirmeye yönelik çalışan yıkıcı hareketlerinin bütününe 5. Kol faaliyeti denmektedir.

Beşinci Kol faaliyetleri milletlerin önce ruhunu, sonra bedenini çürütme faaliyetleridir. Fikir farklılıklarını çatışmaya dönüştürür. Şantaj kullanır, dedikodu çıkarır, filmler, kumar, fuhuş, içki düşkünlüğü gibi konuları kullanarak milletleri içten çürütür.

5. Kol faaliyetleri ülkelerin ve toplumların bünyesinin silahsız yöntemlerle zayıflatılarak kontrol edilmesini, çöküntüye uğratılmasını hedefler. Bu yöntemler Nazi Almanya’sı ve Sovyetler Birliği tarafından yoğun olarak kullanılmıştır. Günümüzde ABD’nin, “Açık Toplum Enstitüsü” gibi kuruluşlar üzerinden “beşinci kol faaliyetleri” uyguladığı, hedef ülkeleri sivil toplum örgütleri, gazeteler televizyon kanalları, siyasi partiler kanalıyla yapısal değişimlere hazırladığı bilinmektedir”.

Teknik olarak bu konu ilgili kitaplarda bu tarifler ve benzetmeler yapılmaktadır.

Peki, düşman bu faaliyetleri nasıl yürütür? Yine aynı şekilde ilgili kitaplardan alıntı yaparak bu faaliyetlerin nasıl yürütüldüğünü anlatmaya çalışalım. Böylece milletlerin neden bir türlü uyanamadığı ve bizim de neden milletimizi uyandırmakta başarılı olamadığımız daha iyi anlaşılmış olacaktır.

“Ulus devlet adım adım yıkılır. Paralel yönetimin oluşturulma süreci, uygulamada ülkeden ülkeye küçük değişiklikler gösterse de ana program değişmiyor. İçine sızılan devletin bürokratlarının da yardımıyla, yaygın bir medya ve entelektüel yedek güç operasyonuyla, Amerikalıların “manufacturing public perception” dedikleri “kamuoyunun algılama dizgesini üretme” sürecinde, aşamalar bir bir geçiliyor, ülke insanları, aslında kendilerine benimsetilmiş olan düşünceleri ya da eylem planlarını, kendi kurumlarının ve beyinlerinin ürünüymüş gibi algılayıp eyleme geçiyorlar.
Beyin temizleme, beyne yeni algılama düzeneği yerleştirme, örgütleme, kimlik oluşturma ve eyleme geçirme süreci 22 adımda gerçekleştiriliyor:
1) Kamuoyu oluşturucuları devşirilir. Bizdeki adlandırmayla aydınlar, yazarlar, bilim adamları, içerde ve dışarıda, masrafları karşılanarak, konferanslara çekilir. Katılımcılarla doğrudan ilişkiye girilerek ülkeleri hakkında bilgi alınır ve düşünce – örgütlenme özgürlüğü başlığı altında yeniden yapılanma düşüncesi benimsetilir.
2) Yeni örgütler kurulur. Alt örgütler yoksa hemen Helsinki Nihai Senedi kapsamında Helsinki Yurttaşlar ve Ortak Zemin merkezleri örgütlenir ve koşullar olgunlaştıkça, uzaktan yönlendirilebilecek bir ilişkiler ağı altında insan hakları dernekleri ve benzeri örgütler kurulur.
3) Yeni propaganda aygıtları kurulur. Radyo, gazete, dergi, televizyon, video yayınları devreye sokulur. Bilimsel ve magazinsel içerikli, insan hakları ilkeleri üstüne sürdürülen yayınlar yoğunlaştırılır. Kışkırtmalarla insan hakları ihlalleri yaratılarak süreç hızlandırılır.
4) Gazeteciler devşirilir. Casuslar yerine (gazete, radyo, tv. Dergi) muhabirleri aracılığıyla yerinden bilgi elde etmek için, içeride ve dışarıda gazeteci eğitim programları düzenlenir.
5) Akademisyenler devşirilir. Bilimsel ve toplumsal konferanslar çoğaltılır, yeni ilişkilerle yerel vakıf ve think tank dernekleri kurulur.
6) İşadamları ve işçiler örgütlenir. İşadamları dernekleri, sendikalar kurulur. Var olanların içine bilim danışmanlarıyla sızılır. Siyasal partilere eğitim programlarıyla, particilik dersleriyle yaklaşılır ve kadrolar yönlendirilir. Gençlik, düşünce özgürlüğü ve siyasal katılımcılık propagandasıyla örgütlenir.
7) Açık istihbarat ağı kurulur. Gizli ve yarı gizli istihbarat çalışmaları, medya muhabir ağıyla açık ve yaygın istihbarat toplanır. Olanaklıysa Amerikan televizyonlarının yerli şubeleriyle (CNNTÜRK vs. gibi-MT) yayına geçilir. Eksik ve yanlış bilgilendirmeyle kitleler yönlendirilir. Eğitim seminerleri, konferanslar, geziler düzenlenerek yerel medya ile kalıcı bağlar oluşturulur.
8) Etnik ayrılıklar derinleştirilir. Etnik ayrılıkları güçlendirmek için kültür anımsatma programlarına başlanır. Yerel toplantılardan uluslar arası toplantılara adam taşınır. Ulusal ve bölgesel tarihin bütünleştirici özellikleri azımsatılarak, yerel tarih, yerel kültür araştırması adı altında en eskiye özlem yaratılır. (Kürt hareketi, Laz, Çerkes vs. hareketleri gibi. MT)
9) Kitleler yanlış ve eksik bilgilendirmeyle yönlendirilir. Kitlelerin akıl denetimlerini ele geçirmek için, yoğun propaganda ve yanlış bilgilendir-meyle tarihsel devlet kurumları ve etnik sürtüşmeleri önleyen geleneksel kurumlar yıpratılır. Toplumsal kimliği karıştırmak için tarihsel ve toplumsal gelişim gerçekleri değiştirilir, çarpıtılır ve yeni kimlikli topluluklar yaratılır.
10) Güvensizlik ve çaresizlik yaygınlaştırılır. Yolsuzluk kampanyaları, yerinden yönetim istemleri yükseltilerek devlet egemenliği zayıflatılır, yolsuzluk olayları abartılarak topluma aşağılık duygusu yerleştirilir. Halk çaresizliğe itilerek kuraldışı yaşama alışkanlığı yerleştirilir.
11) Ekonomik yaşam ele geçirilir. Borç ekonomisinde dalgalanmalar yaratılır. Para piyasaları dışarıdan gelen uluslar arası vur-kaç tefecilerine sonuna dek açılır ve varlıklar ucuza kapatılır.
12) Merkez devlete güvensizlik yaratılır. Kritik dönemlerde ekonomik bunalım yaratılmasıyla umutsuzluğa düşürülen yerel sanayicilerle ve üreticilerle konferans, sempozyum adı altında doğrudan ilişkiye geçilir. Devlet merkezine karşı güvensizlik aşılanır.
13) İşadamları devşirilir. Yerel işadamı örgütleri ve ilişki büroları kurulur. Başına buyruk, devlet denetiminden giderek uzaklaşan serbest ekonomi ve serbest Pazar düzeni kabul ettirilir.
14) Ulusal sanayi yıkılır. Ulusal ekonominin çökertilmesi için, ulusal sanayileşme ve enerji kaynakları programları dağıtılır. Çevreci örgütler, toplum ile devlet arasında çatışmayı içerecek biçimde desteklenir ve ulusal madencilik, doğal yakıt üretim kaynakları işletmeciliği ulusal egemenlik alanı dışına çıkarılır.
15) Ordular ulusal savunma kimliğinden koparılır. Ulusal yapıların korunmasına yönelik müdahaleleri önlemek için güvenlik güçleri, geleneksel eğitim ilkelerinden uzaklaştırılır. Profesyonelleştirilerek devlet egemenliğine sahip çıkmaya çalışan ordular geriletilir. Subaylar ve polisler yarı askersel eğitim için yabancıların sözde düşünce örgütlerine gönderilir. Kışkırtmalara başvurularak ordu yönetimleri günlük siyasete çekilir. Ordu içinde politik tartışmalar başlatılır, ordu ile halk arasında cepheleşme yaratılır. Bağımsızlık isteyebilecek ordu unsurları, güdümlü ihtilal komitelerine çekilerek etkisizleştirilir ve ordudan uzaklaştırılır.
16) İnanmış liderler yetiştirilir. Liderlik programlarıyla, yeni dünya düzenine tapınan ultra-liberal önderler üretilir, yeni partiler kurulur, eski örgütlere yeni liderler yerleştirilir. Parti programları, rejimle hesaplaşmaya yönelik, kışkırtma programlarına dönüştürülür.
17) Ulusal bunalımlar yaratılır. Ülkede sık sık ekonomik dalgalanmalar yaratılarak bunalım araları azaltılır. Ulusal devlet merkezinin elindeki en önemli güç olan para kaynakları, bankalar, devlet şirketleri kapatılır. Yabancı şirket egemenliğine geçilir.
18) Ulusal üretim birimleri ele geçirilir. Yaratılan ekonomik bunalımlar sonucunda, ağır sanayi, enerji ve iletişim kurumları özelleştirme adı altında yabancılara yok palasına devredilir. Bağımsızlığı pekiştirecek büyük projeler önlenir.
19) Belediye hizmetleri yabancılara devredilir. Yerel yönetimi güçlendirme projesiyle toplumsal hizmetler, karlılık esasına oturan şirketlere devredilir. Su ve elektrik işletmeleri gibi kentsel kurumların yabancılara verilmesi için düşüncel alt yapı oluşturulur.
20) Silahlı gücün zayıflatılması: Ekonomik bunalımı bahane ederek, toprak bütünlüğünü koruma aracı olan ulusal ordunun, silah donanımlarında, komuta kontrol ve iletişim sistemlerinde yenilenme alımları kısıtlanarak zayıflatılır ve ulusal sınırlar gevşetilir.
21) Devlet yönetimi kargaşayla ele geçirilir. Seçim darbesiyle egemen devlet ele geçirilir. Merkezde direniş olursa, yaygın ve sürekli kitle gösterileri düzenlenir, sürecin hızlandırılması için halkı ikna edici etnik çatışmalar yaratılır, ölümle sonuçlanan kışkırtmalarla etnik ya da mezhepsel kimlikler kemikleştirilir.
22) Kültürel kaynaşma yıkılır. Çok kültürlülük propagandasıyla toplumsal ortak kültürün temelleri yıkılır. Din kültürünün parçalanmasıyla geleneksel akış kesilir. Ulusal dayanışmayı pekiştirici etkisinin yok edilmesi için din-kültür ortamı, medeniyetler arası diyalog programıyla, Batı’nın dinsel kurumlarının güdümünde eritilir. Din siyasetçileriyle azınlık kurumları bağdaşıklığı kurularak ulusal egemenliğin karşısında bir ortak, dinsel cephe oluşturulur”.

Değerli okuyucu, bu 22 maddeyi tek tek gözden geçiriniz. Göreceksiniz ki, bu yöntemler birebir, tam anlamıyla bizim ülkemizde halen uygulanmaktadır. Bunda hayret edilecek bir şey de yoktur. Düşman düşmanlığını yapacaktır. Hayret edilecek şey sadece şudur: Düşman bize rağmen, bizim dinimizin büyüklüğüne rağmen, bizim imanımızın büyüklüğüne rağmen, bizim üstün vatanperverliğimize rağmen, bizim vatanımız için şehit olmaktan asla çekinmeyeceği-mizi bilmesine rağmen, bütün bunları bize nasıl yapabilmektedir? Soru budur. Bu soru can alıcı sorudur. Düşman beyin temizleme ve beyne yeni algılama düzeneği yerleştirme işini çok profesyonelce yaptığı için bu soruların cevabını bulamamaktayız. İnsanlarımız derin propaganda karşısında gerçekten beyinlerine yeni algılama düzeneği yerleştirildiği için bir türlü gerçekleri anlayamamaktadır. Bizi anlamamakta ısrar edenler, aslında kendilerine benimsetilmiş olan düşünceleri kendi devletimizin kurumlarının veya kendi beyinlerinin ürünüymüş gibi algılıyorlar. Halbuki o düşünceler yerleştirilmiş, ezberletilmiş düşünceler. Peşin kabuller… Bu yüzden bizi anlamakta güçlük çekiyorlar.

Aziz milletim, değerli dostlar, karşı karşıya bulunduğumuz, devletimizin güvenliği, milletimizin geleceği sorunumuz ciddidir. Sakın ha! Biz güçlü devletiz, bizim ordumuz kuvvetli, biz yıkılmayız demeyiniz. İmparatorluklar bile yıkılmıştır. Libya, Mısır, Irak, Yemen, Suriye, Afganistan, Pakistan olayları bizi uyandırmalıdır.

Direniş gücünüzü toparlayınız. Okuyunuz, öğreniniz, dinleyiniz. Teslim olmayınız. Ümidinizi asla kaybetmeyiniz. Bizi tehlikeli yarınlar beklemektedir. Bu badireleri ancak birlikte olursak aşabiliriz. Bunu unutmayınız.

Bütün vatanseverler, uyanınız ve birleşiniz.

Uyarmak vatan borcumdur.
Dua ile kalınız. 2 Eylül 2011

Not: Bir sonraki yazımda, 5. Kol faaliyetini bizzat yürüten kurumları yazacağım.

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 10

A’RAF’TA YAŞAYAN MÜNEVVERLER
Rahmetli Erol Güngör’ün çok sevdiğim bir sözü vardır: “Hayata ve olaylara şaşı bakan A’raf sakini aydınlar”… Ne kadar muhteşem bir ifade, değil mi?
Dün Libya devleti düştü. Libya’yı düşüren galip devletler şimdi ganimetin paylaşılması için birbirleri ile çekişiyorlar. 25 Ağustos 2011 tarihli Türk basınındaki ana konulardan biri bu.
Diğer konu ise; eski genelkurmay başkanı Işık Koşaner’e ait olduğu ileri sürülen ses bandı. “Komutandan acı itiraf” şeklinde veriyor basın.
İslam aleminin ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin (devletin ismini böyle yazınca hayıflananlar var ha!) içinde bulunduğu savaşımın kilometre taşlarını bir bir yazmak gerekiyor. Yani tek tek hatırlatmak gerekiyor.
Libya düştü. Kaddafi’in sonunu ne olacağı meçhul. Mısır düştü. Devlet başkanı Mübarek yeni yönetim tarafından mahkemeye kafes içinde getiriliyor. İslam’a hakaret olsun diye.
Irak düştü. Saddam Hüseyin bir arife günü asıldı. Müslümanlar ders alsın diye.
Afganistan’da, Pakistan’da her gün onlarca insan öldürülüyor. Afganistan ve Pakistan düştü düşecek.
Suriye düştü gibi bir şey. Biliyor musunuz; Suriye düşerse Türkiye de düşer.
Kıbrıs’la ilgili 2012 yılında yapılacak yeni bir referandumla KKTC ortadan kaldırılacak. Kıbrıs tek devlet haline getirilecek. Bu yeni haliyle AB üyesi olduğu için de Türkiye güneyinden AB tarafından da kuşatılmış olacak.
Daha Yemen var, Tunus var… Sırada bilmem hangi İslam ülkeleri var. Tabii ki bazı aklı evvel Müslümanlar, bu ülkelerin diktatörler tarafından idare edildiğini, demokratikleşmeleri gerektiğini, Batılıların bu konudaki saldırılarının normal olduğunu söylüyorlar. Haçlı saldırılarını mazur gören, yani düşmanı haklı bulan Müslümanlar var. Bakarsanız yeni haberlere, rejimleri değiştirilen bu ülkelerde AKP gibi partiler kurulacakmış!

Aşağıya bir anekdot alacağım. Roger Garaudy’nin Çöküşün Öncüsü ABD eserinden. (Sayfa, 285-286)

“Ticareti ve endüstrisi olmayan halklar savaş yapmak mecburiyetinde değillerdir, fakat iş adamlarının oluşturduğu bir toplum, fetih politikası izlemek zorundadır. Savaşların sayısı, bizim üretici faaliyetimizle birlikte kaçınılmaz olarak artar. Endüstrilerimizden biri ürünlerini pazarlayacak yer bulamaz duruma düşer düşmez, bir savaşın buna derhal yeni piyasalar açması gerekir. O yüzden bu sene biz bir kömür savaşı, bir bakır savaşı ve bir pamuk savaşı yaptık. Üçüncü-Zelanda’da, halkın geri kalan kısmının bizden şemsiye ve pantolon askısı alması için nüfusun üçte ikisini öldürdük”.
Bizim aydınımız her gün “hümanizm” nutukları atarken, ne oluyor, savaş mı var, ne bu telaş, yere düşen kim, kimin yanındasınız, cephe savaşından kasıt nedir gibi sorular sorarken, Batı kültürünün mensubu milletler işte böyle düşünüyor ve düşündüğünü de yapıyoyr. Yukarıdaki düşünce bunu pek güzel ifade etmekte değil midir?
Roger Garaudy Anatole France’nin Penguenler Adası kitabından naklen vermektedir bu düşünceyi. Ve devamında bakınız Amerikan kongresinden bir savaş kararının nasıl çıktığını şöyle anlatıyor:

“Bu esnada, meclisin ortasında oturan iri kıyım bir adam kürsüye çıktı.
Cihanın bütün pazarlarındaki jambon ve sosis hegemonyamızı küstahça elimizden almaya kalkışan Zümrüt Cumhuriyeti hükümetine karşı bir savaş açılmasını istiyorum, dedi.
Kim bu kanun koyucu? Diye sordu Doktor Obnubile.
Bir domuz tüccarı.
Muhalefet eden var mı? Dedi başkan. Teklifi oylamaya sunuyorum.
Zümrüt Cumhuriyeti’ne karşı savaş el kaldırılarak yapılan oylamada ezici bir çoğunlukla kabul edildi.
Ne? Dedi Obnubile tercümanına; siz bir savaşı nasıl olur da bu kadar süratle ve böylesine lakaydilikle oylarsınız!…
Dert etmeyin canım! Çok olsa sekiz milyon dolara mal olacak önemsiz bir savaş bu.
Ya insanlar…
Sekiz milyon doların içine insanlar dahil.”

Bugün basında Libya’da ganimet paylaşımı başlığını görünce irkildim. Acaba Libya’daki muhalifler de bu ganimetin içinde var mı? Bir Müslüman ülkenin Hıristiyan alemi ile birleşerek vurduğu bir diğer Müslüman ülkenin Müslüman halkı da acaba ganimet olarak paylaşılacak mı?
Görüldüğü gibi ortalık toz duman. Dünya toz duman.
Ülkemiz toz duman. Vatan parçalanıyor. (Vatan kavramını kabul etmeyenler de var ha!). Asimetrik savaşın her türlüsü yapılıyor. Sahi, hiç düşündünüz mü; Işık Koşaner’in o ses kaydını kimler yaptı? Acaba Cumhurbaşkanımızın da, Başbakanımızın da birilerinin elinde ses kaydı var mı? Zamanı gelince kulanı-lacak mı?
Saddam Hüseyin’i hatırlayınız. Ta Kuveyt işgaline kadar ABD destekledi. Sonra bir arife günü idi asıldı. Bu acaba bizim münevver takımımızı uyandırmak için bir sebep olabilir mi?

Evet, Türkiye’de bir iç savaş vardır. Tartışmanın Faydası Yoktur, Bu Bir İç Savaştır. Bu saatten sonra düşmanın bu iç savaşı nasıl yürüttüğü ve Türkiye devletini kuşatarak sömürge haline nasıl getireceği ile ilgili teknik detayları tartışmanın faydası yoktur. Düşmanın İslam alemindeki uygulamalarına bakmak yeterli olacaktır. Artık bunu da hala göremeyenler varsa, hala sırça köşklerde yaşayanlar varsa, onlara hiçbir sözümüz yoktur. Bu durum sadece kendisini münevver, pardon aydın yerine koyan insanların nasıl bir istikamet krizi içinde olduklarını gösterir. Ya da nasıl korkunç bir kozmopolitanizm içinde debelendiğini gösterir.
Ortada ne var, hayırdır neler oluyor gibi gaflet belirtisi düşüncelerin bize nasıl bir akibet hazırlayacağını düşünmek bile istemiyorum.
Düşman bütün köşe başlarını da tutarak, milletimizde akıl tutulması meydana getirmiştir. Akıl tutulmasına uğrayarak farkında olmadan düşman saflarına geçenler, ne var, ne oluyor diyenler kuşatmayı yarmada işimizi zorlaştırmaktadır. Çünkü askeri bilimler bakımından da, toplum bilimleri bakımından da Türkiye Cumhuriyeti Devletinin içinde bulunduğu durumun adı “asimetrik” savaştır. Kaidesi, kuralı yoktur. Artık, Anadolu’daki tabiriyle “at izi it izine karışmıştır”. Evet, bunun adı tam da İÇ SAVAŞTIR.

Türkiye’de oluşturduğu cunta ya da Amerikan Beşinci Kol Kuvvetlerini kullanarak, ordu ve yargı üzerinden Türkiye’yi parçalayıp Kürt devletini, diğer adıyla yeni İsrail devletini kurmak için müttefikimiz ABD, iç savaş çıkarmaktan hiçbir zaman çekinmemektedir. Kendi iç savaşında Kızılderilileri soykırıma uğratan, bütün dünyada milyonlarca insanın ölümüne sebep olan, her türlü suikastı, cinayeti işleyen bu iki ruhlu “model ortak”ın diğer ruhunu anladıktan sonra, herhalde bu ülkenin geleneksel dostluğuna Türkiye devleti de, Türk milleti de ve hatta bütün dünya insanlığı da, hala güvenmeye devam etmeyecektir.
Bölgemizdeki Sünni üçgene kurtçuk sokan, Irak’ı işgal eden, ırk savaşlarından sonra mezhep savaşlarını çıkaran, Türk, Kürt, İranlı, Arap, Pakistanlı, Afganlı veya Sünni, Şii demeden bütün bölgenin milletlerini, dinlerini ve mezheplerini çarpıştıran ABD, gerçekte Türkiye’yi tecrit etmektedir. Etrafımızı boşaltmaktadır. Türkiye’den doğuya doğru, Afganistan ve Pakistan’a kadar uzanan bütün bölgeler her gün Amerikan bombaları ile sarsılmaktadır.
Bütün bunları fotoğrafın bütününe bakar görmek gerekmektedir. Bizim endişemiz bunlardır.
Hayata ve olaylara şaşı bakan A’raf sakini aydınlarımızı uyarmak bizim için görevdir.
Uyarmak vatan borcumdur.
Uyanınız.
Dua ile kalınız.
Mikdat Topçu
25 Ağustos 2011

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 9

“Derin bir uyku içindesiniz. Rahatsınız, huzurlusunuz, memnunsunuz! Olup bitenleri görememenin, uyandırılacağınızı düşünememenin keyfini sürüyorsunuz.
Saadetinizin hep böyle devam etmesini, hiç uyandırılmamanızı isterdim.
Ama maalesef bir gün gelecek, siz de uyandırılacaksınız. Yazık ki o zaman, «Artık çok geç olacak!» Bir daha uyumak şöyle dursun, yatak bile bulamayacaksınız.
İşte o vakit, sizin hesabınıza üzülmek yine bize düşecek.
Biliyorum: Düşünmeyi sevmiyorsunuz. Düşünürseniz rahatınızın kaçmasından korkuyorsunuz.
Yuvanızın temeline dinamit koymak istiyorlar, diyoruz, aldırmıyorsunuz.
Sözümüze kulak verirseniz tedbir almak gerekeceğini anlıyor, zahmete girmek istemiyorsunuz.
Bir tek endişeniz var: Gününüzü gün etmek, dilediğiniz gibi yaşamak.
Mücadeleden ürküyorsunuz. Öylesine ürküyorsunuz ki, sizin için yapılan mücadelelerle ilginiz olmadığını göstermek ihtiyacını duyuyorsunuz.
Memleketimizin bin bir davası var.
Nizamınızı yıkmak isteyen düşman kuvvetler sayılamayacak kadar çok. Diken üzerindesiniz.
Fakat dikenli bir yolda ayağınızı yaralamadan yürümenin mümkün olmayacağını unutuyorsunuz.
Tehlikeyi görünce, korkulu bir rüya görmüşçesine, sırtınızı dönüyor, yeni ve eskiden daha derin bir uykuya dalıyorsunuz.
Canınıza kastedenler her geçen gün yatağınıza daha fazla yaklaşıyor, korunma imkânlarınızı gittikçe azaltıyorlar.
Hiçbir feryat sizi uyandıramıyor, tehlikeyi anlamanızı temin edemiyor Yaklaşan düşmanın ara sıra yumruğunu yiyor, hassas bir yerinize iğne batırılmış gibi şöyle bir sıçrıyor, şaşkın şaşkın bakıyor ve sonra da sayın başınızı tekrar yastığa gömüyorsunuz.
Kurtuluş ümitlerine veda etmeden uyanmanızı istiyoruz.
İyi niyetimize akıl erdiremiyor, gayretlerimize yabancı kalıyorsunuz.
Hattâ biz olmasak daha rahat uyuyacağınızı sandığınız, bu yüzden bize düşman kesildiğiniz bile oluyor.
Yine de başucunuzda davul çalmaktan vazgeçmeyeceğiz.
Gözünüzün açılması için ne mümkünse yapacağız.
Gafletten sıyrılmağa biraz da sizin çalışmanızı bekliyorsak, acaba haksızlık mı ediyoruz?
Galip ERDEM
3 Ocak 1963 / Yeni İstanbul Gazetesi”
Değerli Dostlar,
Bu yazı, görüldüğü üzere, 3 Ocak 1963 yılında yazılmış. Sanki bugünleri anlatıyor, değil mi? Bu yazının altına imza atmamak mümkün değil.
Yine bir yazısında rahmetli Galip Erdem şöyle diyor:
“Bizler davayı Ağrı Dağı’nın zirvesine çıkaracaktık. Yola koyulduk. Bin zahmet ve emekle, acılar çekerek dağa tırmandık. Zirveye vardığımızda sevincimiz sonsuzdu. Ama küçük (!) bir noksanımız olduğunu fark ettik. Davayı dağın eteklerinde unutmuştuk. Meğer biz davayı değil, kendimizi zirveye çıkarmışız.”
Bunları “dava”sı olanlar için yazdım. Her satırını tek tek okunmanızı istirham ediyorum sizlerden. Her satırını!
Daha önce, bu yeni komuta kademesinin de yavaş yavaş yeni davalarla bıktırılacağını, çekilmeye zorlanacaklarını söylemiştim. Ta ki Türk Ordusu’nun başına Pentagon’dan, Pensilvanya’nın onayı ile yeni komutanlar atanıncaya kadar bu devam edecek demiştim. “Uyarmak Vatan Borcumdur 8” başlıklı yazımda bunu görebilirsiniz. Çünkü düşman, düşmanını diz çöktürünceye kadar, kendi emrine tabi hale gelinceye kadar tasfiye etmeye çalışır. Harbin ana kuralı budur.
Bakınız, malum yandaş basının hemen hepsinde, Yeni Şafak, Zaman, Star, Sabah, Taraf vs. hemen hepsinde şu andaki Kara Kuvvetleri Komutanı Hayri Kıvrıkoğlu ile ilgili kampanya başlatılmış. Onu da yiyecekler muhtemelen. Sonra sıra diğerlerine gelecek. Sonra diğerlerine… Ta ki, hepsi tasfiye oluncaya kadar! Sarı Öküz olayında olduğu gibi!
Değerli dostlar, unutmayınız, bu doğrudan doğruya savaştır. Sizden bu yapılanların savaş olduğunu saklıyorlar. Gözünüzü sizin çok hassas olduğunuz konularla perdeliyorlar. Bu yüzden bir şey fark edemiyorsunuz.
Şu yukarıdaki yazıyı bir daha, bir daha okuyunuz lütfen. Tabii ki, derdi olanlara, davası olanlara söylüyorum. Belirli bir “vatan” fikrinden henüz vazgeçmemiş olanlara söylüyorum. Düşünmeyi sevenlere, rahatının kaçacağından korkmayanlara, yuvasının temeline dinamit konulduğunu şimdiden anlama kabiliyeti olanlara ve tabii ki, mücadele etmek gerektiğini anlayanlara, zahmete girebilecek olanlara söylüyorum.
Sözüm tehlikeyi görenleredir.
Uyarmak vatan borcumdur.
Uyanınız.
Dua ile kalınız.
22 Ağustos 2011

UYARMAK VATAN BORCUMDUR – 8

Değerli dostlar, Sevgili kardeşlerim, Aziz milletim.

Aktütün Karakolu’na saldırı yapılıp şehitler verdiğimizde bu olay üzerine “Aktütün Saldırısının Düşündürdükleri” başlığı altında iki makale yazmıştım. Orada şöyle söylemiştim[1]:

“Türk Milleti yüzyıllardır ağlıyor. İslam alemi yüzyıllardır ağlıyor. Doğu kültürü yüzyıllardır mağlup. Haber bültenlerinde hep bizim insanlarımızın gözyaşları var. Hep biz şehit veriyoruz. Hep bizim izzet ve şerefimiz ayaklar altına alınıyor. Türkiye’de, Irak’ta, Filistin’de, Pakistan’da, Afganistan’da, Kıbrıs’ta, Bosna Hersek’te… Hep bizim insanlarımızın feryatları var. Haber bültenleri adeta ölüm bültenleri gibi!

Sonraki Sayfa »

Türk Aydını Ve Bir Başarı Hikayesinin Hikayesi

Değerli dostlar, yazıdan da anlaşılacağı gibi 7 Mayıs 2011 tarihinde tesadüfen katıldığım bir toplantı ile ilgili düşüncelerimi sizinle paylaşmak istedim. Toplantı ile ilgili olarak yazdığım düşüncelerimi, toplantıyı düzenleyen İstanbul Muharip Gaziler Derneği Başkanına da mail olarak gönderdim.

İlginizi çekeceği ümidiyle…

———————————–

Sayın Başkan,

07 Mayıs 2011 tarihinde Sheraton Ataköy Oteli’nde düzenlediğiniz yemekli Kore Gazilerini Anma toplantısına hasbelkader katıldım. Zat-ı alinizi tanıdım. Mümtaz bir insan olduğunuz görmekten mutluluk duydum. Ancak, Kore gazilerini anma etkinliğinden sonra yapılan Tarikat toplantısı beni şaşırttı. Tarikatın dağıttığı broşürü okuduktan sonra zat-ı alinizi uyardığımı herhalde hatırlayacaksınızdır. Netice itibariyle uluslarası bir Tarikattır. Bu konularda Türk aydınının duyarlı olması gerekmektedir. Bu toplantı ile ilgili görüşlerimi bir makale şeklinde yazdım. Ek’te sunuyorum. Umarım, milletlerarası mücadele sürecinde bizim nerede bulunduğumuzu anlamamız bakımından faydalı olacaktır. “Boşverin bu düşmanlıkları” demeyiniz. Zira devletimiz ciddi bir kuşatma altındadır. Bu kuşatma da her Türk aydınının mutlaka yapacağı birşeyler vardır. Beneniz zat-ı alinizin bu anlamda çok duyarlı bir insan olduğunuza inanıyorum. Makaleyi okumanızı diliyorum. Değerli başkan, konu ile ilgili görüşlerinizi mail adresime gönderirseniz minnettar kalacağımı bilmenizi isterim.

Saygılarımla. Mikdat Topçu.

Mobil tel: 0533 725 26 15

Not: Toplantıya katılan bir değerli “gazi”nin yakınıyım.

—————————————————————————————————————————Önce bir hatırlatma yapmalıyım. “Bir başarı hikâyesi” nin ne olduğunu bilmeyenlere anlatmalıyım.

Malum, ABD devlet başkanı Obama, başkanlığa seçildiğinin ilk günlerinde önce Türkiye’yi ziyaret eder. Obama’nın Türkiye ziyareti Türk basınındaki bazı yazarları çok ama çok derinden etkiler. Bazı köşe yazarları Obama’ya methiyeler dizerler. Bazıları “evin büyüğü geldi” derler, bazıları Türkiye’de iki dönemden bahsederler: “Obama’dan önceki dönem, Obama’dan sonraki dönem”… Strateji uzmanı olan bir zat! Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Çanakkale On sekiz Mart Üniversitesi rektörlüğüne atanan bir zat, bir köşe yazarı, Uluslar arası Strateji Kurumu (USAK) başkanı olan bir zat, Obama’nın Türkiye’ye gelişinden en çok etkilenenlerden biri! Sedat Laçiner! Prof. Sedat Laçiner; Obama’nın Türkiye’ye gelişiyle birlikte Türk-Amerikan ilişkilerinin yeni bir safhaya girdiğini, eskiden “Stratejik Ortak” olduğumuz ABD ile artık bundan böyle “Model Ortak” olduğumuzu ifade eder ve “Model Ortak” olmanın ne anlama geldiğini anlatır. Meğer Model Ortaklık, Doğu ile Batı arasında bir başarı yaratmanın hikâyesi” anlamına gelecekmiş! İlgili makalesinden bir bölümü aşağıya alıyorum: “Model Ortaklık, stratejik ortaklığa göre çok daha spesifik bir kavram. Batı ile Doğu arasındaki bir başarı hikâyesi yaratılmasıyla ilgili. Obama’nın konuşmasından anladığımız, Afganistan’dan Filistin’e kadar Müslüman coğrafyadaki tüm sorunlarda, ABD ve Türkiye ortaklığı ile çözümü belirlemek ve bu çözümü uygulamaya koymak. Bu model başarılı olursa, ABD’nin bölgedeki diğer Müslüman ülkelerle ilişkilerinde de bu model uygulanacak.” [1] İşte Bir başarı hikâyesi bu! Şimdilerde Afganistan’dan Filistin’e kadar hatta Tunus’tan Suriye’ye kadar Müslüman coğrafyadaki tüm sorunların nasıl bir “başarı hikayesi”ne dönüştüğünü hepimiz herhalde daha iyi anlamış olmalıyız! ABD ile “Stratejik Ortak” iken bu ortaklık şeklini eleştirmeyen, “Model Ortak” olunduğunda bu ortaklık şeklini öven Türk aydını! Düşmanına aşık olan Türk aydını! Ardını önünü düşünmeyen, strateji uzmanı ama geleceği asla kestiremeyen, ufuksuz Türk aydını! Tasavvufsuz, felsefesiz Türk aydını! Milletlerin mücadelesini düşünmeyen, anlamayan Türk aydını! Türk olmaktan utanan, vatanının tapusuna sahip çıkamayan, bunun ne anlama geldiğini dahi anlamayan, derdi olmayan Türk aydını! Ve bu aydın anlayışının hakim olduğu devlet! Devlet adamlarımız! “Dilim varmıyor ama kötü şeyler olacak” diyen, adeta Meşrutiyet Parlamentosu müdavimi bir bayan vekile asla sesini çıkarmayan, bir milletvekili adayını; “aman aday ol, bu sefer bizim grubumuz Kürt Devleti’nin kurucu meclisi olacak” şeklinde ikna eden, açıkça televizyonda niyetlerini belli eden hainlere asla sesini çıkarmayan devlet adamlarımız! Düşünüyorum, okuyorum, yaşıyorum ve anlıyorum ki Türklerin vatanı tam anlamıyla kuşatma altında! Haberimiz olmamış! Meğer sorun bizde imiş! Meğer sorun bizmişiz! Sorun bizim aydınımızmış! Değerli okuyucu, İstanbul’un fethi sırasında, “Ortodoks mezhebini bırakın, gelin Katolik mezhebine girin sizi destekleyelim” diyen Venedik’e (Vatikan’a) İstanbul’daki Patrik’in tarihi cevabını herhalde hatırlamayan yoktur. “Biz Bizans sokaklarında Kardinal külahı görmektense Osmanlığı sarığı görmeyi tercih ederiz” demişlerdi. Osmanlıyı idare edenler bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı. Düşman parçalanmış olmalıdır. Bir araya gelmemelidir. “Bursa’da, olmayan cemaat için atanan Metropolit, Bizans dönemi Bursa haritası ile Yunanca ve İngilizce broşürler bastırmıştır. Rum Patrikhanesi, Anadolu ve Trakya’daki eski, metruk, bazılarının duvarlarının bile izi kalmamış kiliselerde son yıllarda ayinler yapmaya başladı. Bu kiliselerin bulunduğu ilçeler, beldeler, tek bir Rum’un yaşamadığı yerlerdir. Bartholomeos’un patrik olmasından sonra başlayan bu hareketlilik, ileride buralarda ne olabileceği hususunda çoktandır kafalarda soru işaretleri oluşturmaktaydı.”[2] Aynı yazı; “Sümela’da 2009’daki provakatif hareketleri düzenleyen, 2010’da Sümela’da Bartholomeos’un yaptığı ayinin Rusya ayağını yöneten Rus Duması milletvekili ve Rusya Yunan Cemaatleri Federasyonu Başkanı olan “İvan Savidis” ile “Elpidophoros Lambriniadis” birlikte hareket etmeye başladılar” şeklinde devam etmektedir. Bursa’da Metropolitlik kuruluyor ve iki metropolitlik birlikte hareket ediyor. Yani ittifak yapılıyor. Bu bizim aydınımızın hiç mi hiç derdi değil. Biliyorsunuz ki, Sümela Manastırı’nda 15 Ağustosta ayin yapmışlardı. Ve 15 Ağustos Trabzon’un Türkler tarafından fethedildiği tarihtir. Artık bütün müesseseler anlamını değiştiriyor. Bütün isimler geri veriliyor. Bütün tapular geri veriliyor. Anadolu’nun kimyası değişiyor. Türk milletinin kimyası değişiyor. Bu çok önemli tarihi ve sosyal bir süreçtir. Türk aydını ve onun devleti henüz bunun farkında bile değil. Evet, farkında değil. İstanbul Muharip Gaziler Derneği bir anma toplantısı düzenler. Tarih 7 Mayıs 2011. Kıbrıs gazisi bir dostumun davetiyle ben de katıldım. Yer, Sheraton Ataköy Oteli – Bakırköy. Lüks bir otelin salonunda yemekler yenildi. Sohbetler edildi. Derneğin başkanı emekli Albayla tanıştım. Ancak yemek sonrası salonda bir hareketlilik vardı. Bir hazırlık vardı. Gözüme bir broşür ilişti. Bu broşürün tebliğ edildiği Uluslar arası toplantı ile ilgili İstanbul Muharip Gaziler Derneği’nin internet sitesinde bir duyuru bulamadım. Broşürün kapağında şunlar yazılıydı: “UNIVERSAL PEACE FEDERATİON”. “KURUCULARIN 2011 KONUŞMA TURU”. “Göğün, Yerin ve İnsanlığın Ebeveynlerinin Yerleşikliği ve Tanrı’nın Kelamının Somut İfadesi Tarafından İlanı Kozmik Asamblesi”. “Global Kriz Sürecinde Bir Evrensel Barış Dünyası Tesis Edebilmek” Broşüre göz gezdirdim. Anladım ki bu doğrudan doğruya “Dinler Arası Diyalog”a dayanan bir hareket. Yani bizdeki önemli bir “cemaat”le de ilişkili bir hareket. Bir Hıristiyanlık öğretisinin anlatılması faaliyeti! Aynı broşürün bir paragrafında aynen şöyle deniyor: “Gerçek Ebeveynlere bağlı bulunan ruh ve fizik dünyalardaki tüm kutsanmış çocuklar, bu kapsamlı ve nihai açıklamaya kulak verin ve aklınızda tutun. Bu nitelikteki bir çağrı, soyut (gece Tanrısı), somut (gündüz Tanrısı)[3] kavramsal ve işlevsel yönlere sahip Tanrı ile birlikte, İsa ve Gerçek Ebeveynlerin atalarının da oluşturmuş oldukları temeller üzerinde, Tanrı’nın asli iradesi olan ideal milletin tam anlamı ile tesis edilebilmesi adına yapılıyor”. Dernek başkanı emekli Albayı ikaz ettim. Üstadım, bu bir tarikat faaliyeti, bir Hıristiyan tarikatının Türkiye toplantısı, bundan haberiniz var mı? “Evet evet biliyoruz, gerekli izinler alınmıştır” diye cevap verdi. Ben çok endişe ettim, çünkü tarikatın kurucusu Dr. Rev. Sun Myung Moon da Türkiye’deydi. UPF İnternational-Uluslar arası başkanı Dr. Rev. Hyung jin Moon da Türkiye’deydi. Bu çok önemli bir toplantıydı. Organizasyon muhteşemdi. Önce “Dinler arası diyalog” çerçevesinde üç dinin temsilcisinin dualarını izledik. İslam dininin temsilcisinin kim olduğunu anlayamadım. O da bu noktada hazırlanmış bir insan demek ki! Arapça dua etti. Ne dediğini kimse anlamadı. Salondaki herkese kulaklık verilmişti. 400 adet kulaklık dağıtılmıştı. Konuşmalar İngilizceden Türkçeye ve Arapçaya çevriliyordu. Ben, İstanbul Muharip Gaziler Derneği ile bu toplantının bir bağını kuramadım. Zaten derneğin sitesinde böyle bir tanıtım da yoktu. Broşürde de gazilerle ilgili bir bilgi yoktu. Oldubittiye getirilen Uluslar arası bir toplantı oldu. İşi Kore gazilerini anma düşüncesi üzerine inşa etmişler. Bu bahane ile tarikat gerekli propagandasını yaptı. Bağrım ezildi. Üzüldüm. Canım sıkıldı. Gazi dostuma düşüncelerimi anlattım. O da bir şey anlayamadı. Ve 92 yaşındaki tarikat kurucusu Myung Moon konuşmasını sürdürürken kalktık çıktık. Çünkü kulaklarımız Kuran’ın ayetlerini arıyordu. Hâlbuki bunlar yabancıydı. Bize, dinimize, milletimize, toprağımıza yabancıydı. Dayanamadık, çıktık. Bu hüzünle eve geldim. Tarikatı araştırdım. Bazı notlarımı size aktaracağım. Biliyorum ki sizin böyle bir tarikatla bağlantınız yok. Ama “dinler arası diyalog” meselesini, Türkiye’deki bir “cemaat”in de hedefi olduğu için, herhalde bilmeyen yoktur. Bu önemli tarikatı size tanıtmak istiyorum. “Cemaat merkezi ABD’dedir. Liderine “Hazret” ya da “Üstat” denilir. Reverand (Hz.) Sun Myung Moon’un cemaatinin adı: “Dünya Hıristiyanlığını Birleştirmek İçin Kutsal Ruh Cemiyeti”. Kısaca UC (Birleştirme Kilisesi)’dir. Moon’un Kore istihbarat servisi K-CIA ile ortak yolunda Japon mafyası, ABD politikacıları ve başkanları ve Güney Amerikalılar, Yahudiler, Katolikler, Protestanlar, Müslümanlar bulunuyor. Tarikatın Amacı: Moon’a göre dünyadaki kötülüklerin kökeninde ‘Adem’ baba ile ‘Havva’ ananın işledikleri günah bulunmaktadır. Bu yasak ilişkiden doğan çocuğun kanı da işte bu yüzden kirlenmiştir. O nedenle insanlığın kurtuluşu ancak ve ancak kanının temizlenmesiyle gerçekleşebilir. Temizleyici kan ise dönemin gerçek ana babası yani Moon ve Moon’un karısının damarlarında akmaktadır. Artık asıl olan, Adem ile Havva değil, kendilerini trueparitens yani “İsa Baba ve Meryem Ana” yerine gerçek ana-baba olarak ilan eden Moon ve eşidir. Yeni ve temiz ana-babaların yetiştirilmesi, kurtuluşun en temel koşuludur. Temiz ana-babalar ise ancak kutsal nikah törenleriyle birleşebilirler. “True-parents Days (günleri)’nde Sun Myung Moon binlerce yeni çifti kutsuyor, evli olanları yeniden nikahlayarak toplu düğün düzenliyor. Nikahları kutsanan çiftler, Moon’un kanını temsilen birer kadeh şarap içerek “Adem ve Havva’nın şeytanla işbirliği yaparak kirlettiği insan kanını temizlemiş oluyor. Moon’un Mesihliğinin nedeni ise şudur. Moon’a göre Hz. İsa, politik becerisi bulunmadığından, Hıristiyanlığı ve insanlığı kurtaramamıştır. Bu nedenle Moon kendini Mesih ilan ediyor. Sorgusuz bağlanılacak şeyh-dede-şef örgütünde olduğu gibi, UC (Birleştirici Kilise) örgütünün adam devşirme yöntemi beyin yıkamadır”.[4] Öyle bir tarikat ki, el atmadığı konu yok. – Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra ne olacak? – Afrika’nın geleceği, – Latin Amerika’nın borç sorunları, – Ortadoğu’da ticaret ve barış süreci, – İslam’ın sorunları – Ermenistan’ın kalkınma yolları… Değerli okuyucu, Birleştirme Kilisesi (UC), yani bu tarikat Türkiye’ye sızmış. Bu tarikatın kurucusuna göre ABD dünyayı kurtaracakmış! Tabii ki dünyayı kurtaracak olan ABD bir şekilde Türkiye’ye sızacaktı. Bu sızmanın tarihi çok eski. Ta Kasım Gülek’lere dayanıyor. Meğer Türkiye’de birçok politikacı bunlarla ahbap olmuş! Meğer bizim çok güvendiğimiz birçok yazar bunlarla kanka olmuş! Daha önceleri de Türkiye’de toplantılar gerçekleştirmişler. Kasım Gülek’le başlamış ilişkiler. Sonra kızı Tayyibe Gülek’le devam etmiş. Daha sonra Sabahattin Zaim, İlim Yayma Cemiyeti kurucularından ve Aydınlar Ocağı eski başkanlarından Salih Tuğ, Fehmi Koru, her ne kadar kıvırsa da Yaşar Nuri Öztürk, Hayri Erdoğan Alkin, Handan Kepir Sinangil (Boğaziçi Üniversitesi), Deniz Baykal, Işılay Saygın, Mehmet Aydın (din işlerinden sorumlu eski bakan, 9 Eylül Üniversitesi İlahiyat Fak. Dekanı, Abant toplantıları yöneticisi), Semra Özal, Nevzat Yalçıntaş, Lütfü Doğan gibi isimler bu tarikatla ilgilenmişler. “1980’li yıllarda Sun Myung Moon’un Türkiye ilişkilerini yürüten Kasım Gülek, Uniification Church’ü güçlendirmek için büyük çaba gösterdi. Örgütü, ABD Büyükelçisi Şükrü Elekdağ’a benimsetmeye çalıştı. Bu arada, Fethullah Gülen’le dostluğu ilerletti ve onu ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz ile tanıştırdı. Kasım Gülek, yaşlılık yıllarında yeniden CHP ile ilişki kurdu”[5] Üzgünüm. Moon’a bağlı Yeni Ekümenik Araştırma Derneği’nin çalışmalarına Türk gençleri de katılıyormuş. Dünya Dinleri Gençlik Semineri’ne Türkiye’den Ahmet Davutoğlu katılmış. Davutoğlu çalışmaların amacını şu ilginç sözlerle açıklamış: “Amerika’da kendi sahasında söz sahibi değişik dinlere mensup bir grup profesörün önerliğini yaptığı bu gezide, amaç bilfiil yaşayarak daha açık bir ifade ile ‘gezici bir üniversite’ şeklinde dinler arasında diyalog ve fikir alışverişi temin etmektir. İlki geçen sene yapılan bu geziye Türk temsilciler bu sene katıldı. Gerek ABD’de, gerekse Kudüs’te gerçekten çok değerli gözlemler yapma imkânı bulduk”.[6] Zaman Gazetesi’nin makinelerini almaya gidenler bunlarla ilişki kurmuş.[7] Fehmi Koru “Taha Kıvanç” takma adıyla 26-28 Ağustos 1992 tarihinde Zaman Gazetesi’nde Seul toplantıları ile ilgili anılarını yayınlamış. Neler olmuş da haberimiz olmamış! Zavallı vatanım… Zavallı milletim. Devletim. Ah milli devletim. Milli devlet, aynı idealler etrafında teşkilatlanmış milletin devleti idi… Her şey anlamını yitirdi. Şimdi yerden biter gibi etnik gruplar çıktı, yerden biter gibi tarikatlar çıktı, yerden biter gibi dinler çıktı. Şimdi diyalogcular çıktı. Şimdi bu tarikata mensup Türk aydınları Kuran’ın % 25’ini lüzumsuz buluyorlar. Hem de din işlerinden sorumlu bakan olmuşlar! Bu olamazdı… Bunu söyleyemezdi. Bir Müslüman bunu söyleyemezdi. Ama söylediler. Ama “diyalog” kurdular. Ama “Model Ortak” oldular. Ama “Bir başarı hikayesi” yazdılar. Türk aydınları başkalarının başarı hikayelerini yazdılar. Türk aydınları Kuran’ı okumadılar, Cihat ayetlerini okumadılar. Yasin okumadılar, Fetih süresini okumadılar. Bunları ilkel, geri buldular. Asıl medeniyetin Batı medeniyeti olduğunu söylediler. Türk aydınları Batıdan damızlık insan getirerek Türk ırkını ıslah etmek istediler. Türk aydınları Sevr’e imza attılar. Türk aydınları Mondros Mütarekesini Türk milletinin tarih boyunca imzaladığı en başarılı anlaşma olarak gördüler. Türk aydını tasavvufunu kaybetti. Felsefesini kaybetti. Türk aydını istikametini kaybetti. Türkler, ah Türk milleti! Vatanınıza sahip çıkmıyorsunuz. Siz de Mehdi bekliyorsunuz değil mi? Sizin ciğeriniz yok. Sizin bilginiz yok. Sizin araştırmanız yok. Sizin senaryonuz yok. Siz sığınıyorsunuz. Kuvvetlinin yanına sığınıyorsunuz. Siz paraya sığınıyorsunuz. Siz villalara sığınıyorsunuz, siz lüks arabalarınıza sığınıyorsunuz. Sizin tuzunuz kuru. Keyifler güzel. Devlet adamısınız, daire başkanısınız, köşe yazarısınız, ikbal sahibiniz. Sizin aşık olduğunuz Türk milletinin ebedi düşmanları size itibar ediyor. Sizin egonuzu tatmin ediyor. Ah Türk aydınları… Bazen aklınız başınıza geliyor. “Sorun bizde” diyorsunuz. Uyanır gibi oluyorsunuz. Bazen “Dünyada Amerikan-İsrail terörü, en azından El Kaide terörü kadar konuşulur hale gelinceye kadar, İslam dünyası ile ilgili terör değerlendirmelerinin tamamını, zihinsel terör olarak değerlendireceğim” diyorsunuz. Ama sonra yine çığrından çıkıyorsunuz. Türk aydını! Seni Anadolu Selçuklu Devleti’nin nasıl parçalandığını anlamaya çağırıyorum. Seni Osmanlı Devleti’nin nasıl yıkıldığını anlamaya çağırıyorum. Seni Endülüs’ü anlamaya, öğrenmeye davet ediyorum. Unutma ki bu topraklar bizim için “ya ikinci Ergenekondur, ya ikinci Endülüstür”. Seni hiçbir düşman ittifakı, hiçbir tarikat, hiçbir menfaat, hiçbir makam ve mevki kurtaramaz. Belirli bir vatan fikrini reddedenler, Irak’ta olduğu gibi, düşmanın vatanına, namusuna ve canına yaptığı her türlü tecavüzü peşinen kabul edenlerdir. Değerli okuyucu, size anlattığım bu “Bir hikâyenin hikâyesi” aslında “hikâye” değil. Unutma. Bütün değerlerimizin, farkında olmadan nasıl avuçlarımızdan kaydığını anla ve uyan. Uyarmak vatan borcumdur.

Dua ile kalınız.

Mikdat Topçu

9 Mayıs 2011

—————-

[1] 7 Nisan 2009 tarihli gazeteler.

[2] 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, 04 Mayıs 2011

[3] Parantezler bana ait değildir, broşürde aynen vardır.

[4] Sivil Örümceğin Ağında, Mustafa Yıldırım. 22. baskı

[5] Aynı eser, sayfa 442

[6] Aynı eser, sayfa 447

[7] Aynı eser, sayfa 442

BİR BAŞARI HİKAYESİNİN HİKAYESİ

Önce bir hatırlatma yapmalıyım. “Bir başarı hikâyesi” nin ne olduğunu bilmeyenlere anlatmalıyım. Lütfen bu yazıyı sıkılmadan okuyunuz ne olur!

Malum, ABD devlet başkanı Obama, başkanlığa seçildiğinin ilk günlerinde önce Türkiye’yi ziyaret eder. Obama’nın Türkiye ziyareti Türk basınındaki bazı yazarları çok, ama çok derinden etkiler. Bazı köşe yazarları Obama’ya methiyeler dizerler. Bazıları “evin büyüğü geldi” derler, bazıları Türkiye’de iki dönemden bahsederler: “Obama’dan önceki dönem, Obama’dan sonraki dönem”…

Strateji uzmanı olan bir zat! Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Çanakkale On sekiz Mart Üniversitesi rektörlüğüne atanan bir zat, bir köşe yazarı, Uluslar arası Strateji Kurumu (USAK) başkanı olan bir zat, Obama’nın Türkiye’ye gelişinden en çok etkilenenlerden biri! Sedat Laçiner!

Prof. Sedat Laçiner; Obama’nın Türkiye’ye gelişiyle birlikte Türk-Amerikan ilişkilerinin yeni bir safhaya girdiğini, eskiden “Stratejik Ortak” olduğumuz ABD ile artık bundan böyle “Model Ortak” olduğumuzu ifade eder ve “Model Ortak” olmanın ne anlama geldiğini anlatır. Meğer Model Ortaklık, Doğu ile Batı arasında bir başarı yaratmanın hikâyesi” anlamına gelecekmiş! İlgili makalesinden bir bölümü aşağıya alıyorum:

“Model Ortaklık, stratejik ortaklığa göre çok daha spesifik bir kavram. Batı ile Doğu arasındaki bir başarı hikâyesi yaratılmasıyla ilgili. Obama’nın konuşmasından anladığımız, Afganistan’dan Filistin’e kadar Müslüman coğrafyadaki tüm sorunlarda, ABD ve Türkiye ortaklığı ile çözümü belirlemek ve bu çözümü uygulamaya koymak. Bu model başarılı olursa, ABD’nin bölgedeki diğer Müslüman ülkelerle ilişkilerinde de bu model uygulanacak.” [1]

İşte Bir başarı hikâyesi bu! Şimdilerde Afganistan’dan Filistin’e kadar hatta Tunus’tan Suriye’ye kadar Müslüman coğrafyadaki tüm sorunların nasıl bir “başarı hikayesi”ne dönüştüğünü hepimiz herhalde daha iyi anlamış olmalıyız! ABD ile “Stratejik Ortak” iken bu ortaklık şeklini eleştirmeyen, “Model Ortak” olunduğunda bu ortaklık şeklini öven Türk aydını!

Düşmanına aşık olan Türk aydını! Ardını önünü düşünmeyen, strateji uzmanı ama geleceği asla kestiremeyen, ufuksuz Türk aydını! Tasavvufsuz, felsefesiz Türk aydını! Milletlerin mücadelesini düşünmeyen, anlamayan Türk aydını! Türk olmaktan utanan, vatanının tapusuna sahip çıkamayan, bunun ne anlama geldiğini dahi anlamayan, derdi olmayan Türk aydını!

Ve bu aydın anlayışının hakim olduğu devlet! Devlet adamlarımız! “Dilim varmıyor ama kötü şeyler olacak” diyen, adeta Meşrutiyet Parlamentosu müdavimi bir bayan vekile asla sesini çıkarmayan, bir milletvekili adayını; “aman aday ol, bu sefer bizim grubumuz Kürt Devleti’nin kurucu meclisi olacak” şeklinde ikna eden, açıkça televizyonda niyetlerini belli eden hainlere asla sesini çıkarmayan devlet adamlarımız!

Düşünüyorum, okuyorum, yaşıyorum ve anlıyorum ki Türklerin vatanı tam anlamıyla kuşatma altında! Haberimiz olmamış! Meğer sorun bizde imiş! Meğer sorun bizmişiz! Sorun bizim aydınımızmış!

Değerli okuyucu, İstanbul’un fethi sırasında, “Ortodoks mezhebini bırakın, gelin Katolik mezhebine girin sizi destekleyelim” diyen Venedik’e (Vatikan’a) İstanbul’daki Patrik’in tarihi cevabını herhalde hatırlamayan yoktur. “Biz Bizans sokaklarında Kardinal külahı görmektense Osmanlığı sarığı görmeyi tercih ederiz” demişlerdi.

Osmanlıyı idare edenler bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı. Düşman parçalanmış olmalıdır. Bir araya gelmemelidir.

Bursa’da, olmayan cemaat  için atanan Metropolit, Bizans dönemi Bursa haritası ile Yunanca ve İngilizce broşürler bastırmıştır. Rum Patrikhanesi, Anadolu ve Trakya’daki eski, metruk, bazılarının duvarlarının bile izi kalmamış kiliselerde son yıllarda ayinler yapmaya başladı. Bu kiliselerin bulunduğu ilçeler, beldeler, tek bir Rum’un yaşamadığı yerlerdir. Bartholomeos’un patrik olmasından sonra başlayan bu hareketlilik, ileride buralarda ne olabileceği hususunda çoktandır kafalarda soru işaretleri oluşturmaktaydı.”[2]

Aynı yazı; “Sümela’da 2009’daki provakatif hareketleri düzenleyen, 2010’da Sümela’da Bartholomeos’un yaptığı ayinin Rusya ayağını yöneten Rus Duması milletvekili ve Rusya Yunan Cemaatleri Federasyonu Başkanı olan “İvan Savidis” ile “Elpidophoros Lambriniadis” birlikte hareket etmeye başladılar” şeklinde devam etmektedir.  Bursa’da Metropolitlik kuruluyor ve iki metropolitlik birlikte hareket ediyor. Yani ittifak yapılıyor.Bu bizim aydınımızın hiç mi hiç derdi değil.

Biliyorsunuz ki, Sümela Manastırı’nda 15 Ağustosta ayin yapmışlardı. Ve 15 Ağustos Trabzon’un Türkler tarafından fethedildiği tarihtir.

Artık bütün müesseseler anlamını değiştiriyor. Bütün isimler geri veriliyor. Bütün tapular geri veriliyor. Anadolu’nun kimyası değişiyor. Türk milletinin kimyası değişiyor. Bu çok önemli tarihi ve sosyal bir süreçtir. Türk aydını ve onun devleti henüz bunun farkında bile değil.

Evet, farkında değil.

İstanbul Muharip Gaziler Derneği bir anma toplantısı düzenler. Tarih 7 Mayıs 2011. Kıbrıs gazisi bir dostumun davetiyle ben de katıldım. Yer, Sheraton Ataköy Oteli – Bakırköy. Lüks bir otelin salonunda yemekler yenildi. Sohbetler edildi. Derneğin başkanı emekli Albayla tanıştım.

Ancak yemek sonrası salonda bir hareketlilik vardı. Bir hazırlık vardı. Gözüme bir broşür ilişti. Bu broşürün tebliğ edildiği Uluslar arası toplantı ile ilgili İstanbul Muharip Gaziler Derneği’nin internet sitesinde bir duyuru bulamadım.

Broşürün kapağında şunlar yazılıydı:

“UNIVERSAL PEACE FEDERATİON”. “KURUCULARIN 2011 KONUŞMA TURU”.

“Göğün, Yerin ve İnsanlığın Ebeveynlerinin Yerleşikliği ve Tanrı’nın Kelamının Somut İfadesi Tarafından İlanı Kozmik Asamblesi”.

“Global Kriz Sürecinde Bir Evrensel Barış Dünyası Tesis Edebilmek”

Broşüre göz gezdirdim. Anladım ki bu doğrudan doğruya “Dinler Arası Diyalog”a dayanan bir hareket.Yani bizdeki önemli bir “cemaat”le de ilişkili bir hareket.  Bir Hıristiyanlık öğretisinin anlatılması faaliyeti! Aynı broşürün bir paragrafında aynen şöyle deniyor:

“Gerçek Ebeveynlere bağlı bulunan ruh ve fizik dünyalardaki tüm kutsanmış çocuklar, bu kapsamlı ve nihai açıklamaya kulak verin ve aklınızda tutun. Bu nitelikteki bir çağrı, soyut (gece Tanrısı), somut (gündüz Tanrısı)[3] kavramsal ve işlevsel yönlere sahip Tanrı ile birlikte, İsa ve Gerçek Ebeveynlerin atalarının da oluşturmuş oldukları temeller üzerinde, Tanrı’nın asli iradesi olan ideal milletin tam anlamı ile tesis edilebilmesi adına yapılıyor”.

Dernek başkanı emekli Albayı ikaz ettim. Üstadım, bu bir tarikat faaliyeti, bir Hıristiyan tarikatının Türkiye toplantısı, bundan haberiniz var mı? “Evet evet biliyoruz, gerekli izinler alınmıştır” diye cevap verdi. Ben çok endişe ettim, çünkü tarikatın kurucusu Dr. Rev. Sun Myung Moon da Türkiye’deydi. UPF İnternational-Uluslar arası başkanı Dr. Rev. Hyung jin Moon da Türkiye’deydi. Bu çok önemli bir toplantıydı. Organizasyon muhteşemdi.

Önce “Dinler arası diyalog” çerçevesinde üç dinin temsilcisinin dualarını izledik. İslam dininin temsilcisinin kim olduğunu anlayamadım. O da bu noktada hazırlanmış bir insan demek ki! Arapça dua etti. Ne dediğini kimse anlamadı. Salondaki herkese kulaklık verilmişti. 400 adet kulaklık dağıtılmıştı. Konuşmalar İngilizceden Türkçeye ve Arapçaya çevriliyordu.

Ben, İstanbul Muharip Gaziler Derneği ile bu toplantının bir bağını kuramadım. Zaten derneğin sitesinde böyle bir tanıtım da yoktu. Broşürde de gazilerle ilgili bir bilgi yoktu. Oldubittiye getirilen Uluslar arası bir toplantı oldu. İşi Kore gazilerini anma düşüncesi üzerine inşa etmişler. Bu bahane ile tarikat gerekli propagandasını yaptı.

Bağrım ezildi. Üzüldüm. Canım sıkıldı. Gazi dostuma düşüncelerimi anlattım. O da bir şey anlayamadı. Ve 92 yaşındaki tarikat kurucusu Myung Moon konuşmasını sürdürürken kalktık çıktık. Çünkü kulaklarımız Kuran’ın ayetlerini arıyordu. Hâlbuki bunlar yabancıydı. Bize, dinimize, milletimize, toprağımıza yabancıydı. Dayanamadık, çıktık.

Bu hüzünle eve geldim. Tarikatı araştırdım. Bazı notlarımı size aktaracağım. Biliyorum ki sizin böyle bir tarikatla bağlantınız yok. Ama “dinler arası diyalog” meselesini, Türkiye’deki bir “cemaat”in de hedefi olduğu için, herhalde bilmeyen yoktur.

Bu önemli tarikatı size tanıtmak istiyorum.

“Cemaat merkezi ABD’dedir. Liderine “Hazret” ya da “Üstat” denilir. Reverand (Hz.) Sun Myung Moon’un cemaatinin adı: “Dünya Hıristiyanlığını Birleştirmek İçin Kutsal Ruh Cemiyeti”. Kısaca UC (Birleştirme Kilisesi)’dir. Moon’un Kore istihbarat servisi K-CIA ile ortak yolunda Japon mafyası, ABD politikacıları ve başkanları ve Güney Amerikalılar, Yahudiler, Katolikler, Protestanlar, Müslümanlar bulunuyor.

Tarikatın  Amacı:

Moon’a göre dünyadaki kötülüklerin kökeninde ‘Adem’ baba ile ‘Havva’ ananın işledikleri günah bulunmaktadır. Bu yasak ilişkiden doğan çocuğun kanı da işte bu yüzden kirlenmiştir. O nedenle insanlığın kurtuluşu ancak ve ancak kanının temizlenmesiyle gerçekleşebilir. Temizleyici kan ise dönemin gerçek ana babası yani Moon ve Moon’un karısının damarlarında akmaktadır. Artık asıl olan, Adem ile Havva değil, kendilerini trueparitens yani “İsa Baba ve Meryem Ana” yerine gerçek ana-baba olarak ilan eden Moon ve eşidir.

Yeni ve temiz ana-babaların yetiştirilmesi, kurtuluşun en temel koşuludur. Temiz ana-babalar ise ancak kutsal nikah törenleriyle birleşebilirler. “True-parents Days (günleri)’nde Sun Myung Moon binlerce yeni çifti kutsuyor, evli olanları yeniden nikahlayarak toplu düğün düzenliyor. Nikahları kutsanan çiftler, Moon’un kanını temsilen birer kadeh şarap içerek “Adem ve Havva’nın şeytanla işbirliği yaparak kirlettiği insan kanını temizlemiş oluyor.

Moon’un Mesihliğinin nedeni ise şudur. Moon’a göre Hz. İsa, politik becerisi bulunmadığından, Hıristiyanlığı ve insanlığı kurtaramamıştır. Bu nedenle Moon kendini Mesih ilan ediyor.

Sorgusuz bağlanılacak şeyh-dede-şef örgütünde olduğu gibi, UC (Birleştirici Kilise) örgütünün adam devşirme yöntemi beyin yıkamadır”.[4]

Öyle bir tarikat ki, el atmadığı konu yok.

–          Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra ne olacak?

–          Afrika’nın geleceği,

–          Latin Amerika’nın borç sorunları,

–          Ortadoğu’da ticaret ve barış süreci,

–          İslam’ın sorunları

–          Ermenistan’ın kalkınma yolları…

Değerli okuyucu, Birleştirme Kilisesi (UC), yani bu tarikat Türkiye’ye sızmış. Bu tarikatın kurucusuna göre ABD dünyayı kurtaracakmış! Tabii ki dünyayı kurtaracak olan ABD bir şekilde Türkiye’ye sızacaktı. Bu sızmanın tarihi çok eski. Ta Kasım Gülek’lere dayanıyor. Meğer Türkiye’de birçok politikacı bunlarla ahbap olmuş! Meğer bizim çok güvendiğimiz birçok yazar bunlarla kanka olmuş! Daha önceleri de Türkiye’de toplantılar gerçekleştirmişler. Kasım Gülek’le başlamış ilişkiler. Sonra kızı Tayyibe Gülek’le devam etmiş. Daha sonra Sabahattin Zaim, İlim Yayma Cemiyeti kurucularından ve Aydınlar Ocağı eski başkanlarından Salih Tuğ, Fehmi Koru, her ne kadar kıvırsa da Yaşar Nuri Öztürk,  Hayri Erdoğan Alkin, Handan Kepir Sinangil (Boğaziçi Üniversitesi), Deniz Baykal, Işılay Saygın, Mehmet Aydın (din işlerinden sorumlu eski bakan, 9 Eylül Üniversitesi İlahiyat Fak. Dekanı, Abant toplantıları yöneticisi), Semra Özal, Nevzat Yalçıntaş, Lütfü Doğan gibi isimler bu tarikatla ilgilenmişler.

“1980’li yıllarda Sun Myung Moon’un Türkiye ilişkilerini yürüten Kasım Gülek, Uniification Church’ü güçlendirmek için büyük çaba gösterdi. Örgütü, ABD Büyükelçisi Şükrü Elekdağ’a benimsetmeye çalıştı. Bu arada, Fethullah Gülen’le dostluğu ilerletti ve onu ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz ile tanıştırdı. Kasım Gülek, yaşlılık yıllarında yeniden CHP ile ilişki kurdu”[5]

Üzgünüm. Moon’a bağlı Yeni Ekümenik Araştırma Derneği’nin çalışmalarına Türk gençleri de katılıyormuş. Dünya Dinleri Gençlik Semineri’ne Türkiye’den Ahmet Davutoğlu katılmış. Davutoğlu çalışmaların amacını şu ilginç sözlerle açıklamış:

“Amerika’da kendi sahasında söz sahibi değişik dinlere mensup bir grup profesörün önerliğini yaptığı bu gezide, amaç bilfiil yaşayarak daha açık bir ifade ile ‘gezici bir üniversite’ şeklinde dinler arasında diyalog ve fikir alışverişi temin etmektir. İlki geçen sene yapılan bu geziye Türk temsilciler bu sene katıldı. Gerek ABD’de, gerekse Kudüs’te gerçekten çok değerli gözlemler yapma imkânı bulduk”.[6]

Zaman Gazetesi’nin makinelerini almaya gidenler bunlarla ilişki kurmuş.[7] Fehmi Koru “Taha Kıvanç” takma adıyla 26-28 Ağustos 1992 tarihinde Zaman Gazetesi’nde Seul toplantıları ile ilgili anılarını yayınlamış.

Neler olmuş da haberimiz olmamış!

Zavallı vatanım… Zavallı milletim. Devletim. Ah milli devletim. Milli devlet, aynı idealler etrafında teşkilatlanmış milletin devleti idi… Her şey anlamını yitirdi. Şimdi yerden biter gibi etnik gruplar çıktı, yerden biter gibi tarikatlar çıktı, yerden biter gibi dinler çıktı. Şimdi diyalogcular çıktı. Şimdi bu tarikata mensup Türk aydınları Kuran’ın % 25’ini lüzumsuz buluyorlar. Hem de din işlerinden sorumlu bakan olmuşlar! Bu olamazdı… Bunu söyleyemezdi. Bir Müslüman bunu söyleyemezdi.

Ama söylediler. Ama “diyalog” kurdular. Ama “Model Ortak” oldular. Ama “Bir başarı hikayesi” yazdılar. Türk aydınları başkalarının başarı hikayelerini yazdılar. Türk aydınları Kuran’ı okumadılar, Cihat ayetlerini okumadılar. Yasin okumadılar, Fetih süresini okumadılar. Bunları ilkel, geri buldular. Asıl medeniyetin Batı medeniyeti olduğunu söylediler. Türk aydınları Batıdan damızlık insan getirerek Türk ırkını ıslah etmek istediler. Türk aydınları Sevr’e imza attılar. Türk aydınları Mondros Mütarekesini Türk milletinin tarih boyunca imzaladığı en başarılı anlaşma olarak gördüler.

Türk aydını tasavvufunu kaybetti. Felsefesini kaybetti. Türk aydını istikametini kaybetti.

Türkler, ah Türk milleti! Vatanınıza sahip çıkmıyorsunuz. Siz de Mehdi bekliyorsunuz değil mi? Sizin ciğeriniz yok. Sizin bilginiz yok. Sizin araştırmanız yok. Sizin senaryonuz yok. Siz sığınıyorsunuz. Kuvvetlinin yanına sığınıyorsunuz. Siz paraya sığınıyorsunuz. Siz villalara sığı-nıyorsunuz, siz lüks arabalarınıza sığınıyorsunuz. Sizin tuzunuz kuru. Keyifler güzel. Devlet adamısınız, daire başkanısınız, köşe yazarısınız, ikbal sahibiniz. Sizin aşık olduğunuz Türk milletinin ebedi düşmanları size itibar ediyor. Sizin egonuzu tatmin ediyor.

Ah Türk aydınları… Bazen aklınız başınıza geliyor. “Sorun bizde” diyorsunuz. Uyanır gibi oluyorsunuz. Bazen “Dünyada Amerikan-İsrail terörü, en azından El Kaide terörü kadar konuşulur hale gelinceye kadar, İslam dünyası ile ilgili terör değerlendirmelerinin tamamını, zihinsel terör olarak değerlendireceğim” diyorsunuz. Ama sonra yine çığrından çıkıyorsunuz.

Türk aydını! Seni Anadolu Selçuklu Devleti’nin nasıl parçalandığını anlamaya çağırıyorum. Seni Osmanlı Devleti’nin nasıl yıkıldığını anlamaya çağırıyorum. Seni Endülüs’ü anlamaya, öğrenmeye davet ediyorum.

Unutma ki bu topraklar bizim için “ya ikinci Ergenekondur, ya ikinci Endülüstür”.

Seni hiçbir düşman ittifakı, hiçbir tarikat, hiçbir menfaat, hiçbir makam ve mevki kurtaramaz. Belirli bir vatan fikrini reddedenler, Irak’ta olduğu gibi, düşmanın vatanına, namusuna ve canına yaptığı her türlü tecavüzü peşinen kabul edenlerdir.

Değerli okuyucu, size anlattığım bu “Bir hikayenin hikayesi” aslında “hikaye” değil. Unutma.

Bütün değerlerimizin farkında olmadan nasıl avuçlarımızdan kaydığını anla ve uyan.

Uyarmak vatan borcumdur.

Dua ile kalınız.

Mikdat Topçu

9 Mayıs 2011

 

[1] 7 Nisan 2009 tarihli gazeteler.

[2] 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, 04 Mayıs 2011

[3] Parantezler bana ait değildir, broşürde aynen vardır.

[4] Sivil Örümceğin Ağında, Mustafa Yıldırım. 22. baskı

[5] Aynı eser, sayfa 442

[6] Aynı eser, sayfa 447

[7] Aynı eser, sayfa 442