Milli Bir Entelijansıya İhtiyacı

Önce Türk Yurdu Dergisi’nin Aralık 2006’da yayınlanan 232. sayısından aşağıdaki tespitleri özetle sunmak istiyorum.
“Devletler bir kurucu kadro tarafından kurulur. Buna İbn-i Haldun “asabiye” diyor. Haldun asabiye’yi “dayanışma gücü”, “bağlayıcı güç” olarak ifade ediyor. Yani devletlerin bir dayanışma gücü, bir bağlayıcı güç tarafından kurulduğu ifade edilmek isteniyor. Bu kurucu veya dayanışma gücüne aynı zamanda “soy asabiyesi” deniyor. “Soy asabiyesi veya nesep asabiyesi”… Bu da belli bir soydan olan, belli bir etnisiteden olan, aynı dili konuşan ve aynı dinden olan, homojen bir insan kümesi anlamına geliyor.
Bu bağlayıcı veya dayanışmacı güç devleti kuran güç olduğu gibi, devleti bütün ömrü hayatı boyunca da en büyük sadakatle ayakta tutacak olan güçtür. Ola ki günün birinde devletin başına büyük bir felâket gelirse, o zaman da devleti canı ile kanı ile müdafaa edecek olan kurucu güçtür.
Yeryüzünde birkaç Türk’ün, birkaç Fransız’ın, birkaç İngiliz’in bir araya gelerek kurdukları bir devletten bahsedilemez. Buna tarih şahit değildir. Belki ABD. için böyle bir tez ileri sürülebilir, ama ABD’ye göç eden ve bu devleti kuran Avrupalıların ortak paydaları vardı.
Avrupa Birliği’nin kurulmasında da ters bir ivme vardır. Haldûn bir büyük devletin kuruluşunda önce nesebin, sonra sebebin geleceğini söylüyordu. Hâlbuki AB’nin kurucu mimarları sebebi öne almış vaziyetteler. Bugünkü Avrupa Birliği’nin böyle bir kurucu asabiyesi yok. Avrupa Birliği, bir multinasyonel ve süpranasyonal oluşum, resmen olmasa bile hem büyük ölçekte fiilen ve hem de nihaî hedef olarak, bir federasyon, üye devletlerin ve milletlerin, daha doğrusu seçkin üye devletlerin iradeleriyle oluşturulan ‘milletler üstü’ – milletlerarası değil – yeni bir millet ve yeni bir devlet oluşumu projesi. Ama bu manada bir asabiyesi yoktur. Bu sebeple AB’ni meydana getiren ülkelerin zamanla derin bir iç çatışmaya girecekleri kesindir.
Osmanlı’yı da “Türk asabiyesi” kurdu. Belki bu kurucu asabiye bütün Türkleri kapsayan bir asabiye değildi, Kayı Boyu’nun asabiyesiydi. Ama bu kurucu güç sonra genişledi, daha kapsamlı bir Türk asabiyesine döndü.
Bir devlet şu dört şartı yerine getirdiği takdirde, eski terimle tebaasının veya modern terimle vatandaşının, devlete olan sadâkatini, devletle toplum arasındaki bağın sıkılığını pekiştirir. Bu dört şart da, Hürriyet, Adâlet, Emniyet ve Mülkiyet’tir. Devlet vatandaşlarına hürriyet sağlamalı, onlara adaletle muamele etmeli, emniyet duygusu içinde barındırmalı ve onların önünde mülkiyet alanları açmalıdır. Yani dünyalık mülkiyet. Ama ikinci bir “mülkiyet” kavramı daha var: Bu da “Siyasî Mülkiyet”tir ki; buna “mülkün tapusu” da diyebiliriz. Bu ikinci manasıyla mülkiyet, devletin aslî kimliğinin kimde olduğunu belirlemek demektir. Bu dört şarta sadık kalarak halka muamele edildiği takdirde bütün tebaanın sadakati en süt seviyede pekiştirilir. Lâkin meselâ bunlardan birisi, mülkün tapusuna el uzatıp, aslî kurucu asabiyenin, Türk’ün mülkü olmaktan çıkarmaya teşebbüs ettiği takdirde, ne olur? İşte Haldun bu noktada, Zilzâl Suresi’nin birinci ayetine telmihen, şöyle bir ikazda bulunur: “Bu mülkiyete, yani mülkün tapusuna el uzatılacak olursa, yer yerinden oynar”.
İşte şimdilerde söz konusu olan “mülkün tapusu”dur. Bu mülk ki bin yıldır Anadolu’yu vatan yapan Türk milletinin çocuklarının öz malıdır. Bu mülk ki Anadolu’dur, Trakya’dır. Bu mülk ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Şimdi söz konusu olan bu mülkün taksit taksit satılmasıdır, tasfiyesidir.
Bugün, biz Batı kültürüne aşkla bağlılığımızı ifade ederken Batı, oluşturduğu güç merkezleri ile giderek daha büyük nüfuza sahip olmak istemektedir. Mevcut durumlarını güçlendirmek, etki ve nüfuz alanlarını genişletmek ve saygınlıklarını artırmak için birbirleriyle kıyasıya rekabet etmektedirler.
Ve Batının hiçbir şeyi şakaya almadığı, gerçekten düşündüğünü yaptığı, dünyanın her tarafında güç bulundurduğu ve bu güçleri gerektiğinde hiç çekinmeden kullandığı, gerekirse atom bombası dahi atabilecek sadist, psikopat stratejiler izlediği açıktır. Ve daha da kötüsü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni de üzerinde operasyonlar yaptığı diğer ülkeler seviyesinde görüp, bize karşı da fütursuzca davrandığıdır.
Bugün illa da reform yapın diye baskı yapan Batı, bu politikasını iki yüz yıldır sürdürüyor. Vaktiyle “ıslahat yapın” diyorlardı. Şimdi adı değişti “reform” oldu. Türk Milleti Batının bu baskılarının ne anlama geldiğini bilmektedir. Bu kurt’un kuzuyu yemek için uyguladığı “suyu bulandırıyorsun” taktiğidir.
Her “ıslahat” hareketinden sonra toprak kaybettik. Bu uyku halinin artık daha fazla sürdürülmesi mümkün değil. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde herhangi bir ameliyata asla izin veril-memelidir.
Önümüzdeki 20–25 yıllık dönem belirsizlikler dönemidir. Strateji uzmanlarımız bu konuları çeşitli makalelerle, kitaplarla dile getirmektedir. Dile getirilemeyen konu şudur: Türkiye Devleti; cepheden çekilen, teslimiyeti seçen, kabuğunu kıramayan, giderek büsbütün millet olma melekelerini kaybeden bir devlet olarak mı kalacaktır, yoksa ABD ve AB. nin strateji ve politikalarının çıkarlarımıza zarar verdiğini, hem de bölgenin hallaç pamuğu gibi savrulduğunu görüp, yani tehlikeyi sezip yeni bir görev mi seçecektir? Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bölgede yeni bir “yörünge” oluşturup, Batının saldırılarını karşılamayı tercih edebilecek midir?
Biz henüz, üstümüze dolu bir yağmur gibi gelen Batılılar karşısında savunmada bile değiliz. Böyle bir şeye ihtiyaç dahi duymuyoruz. Gerçekten, tarihin zirvesindeki platodan yuvarlandık. Batıya yenildik, doğrudur. Ama bilinmelidir ki bu yenilgiler şimdi Türk Milleti için yeni galibiyetlerin başlangıcıdır.
Şimdi, boş gözlerle, sağa sola anlamsız bakmanın zamanı değildir. Yeniden yükselmek için; Batının cazibe alanından kurtulmak, ihanetten vazgeçmek ve hayat pahasına da olsa, vatanı avunma refleksine girmek gerekmektedir. Kendi kültür ve medeniyetimize gönül vermek yeterlidir.
Bunun için diyoruz ki artık bir Türk İntelijansiyası’nın mutlaka kurulması ve harekete geçirilmesi gerekir. Yani İbn-i Haldun’un tespiti ile Türk Asabiyesi’nin mutlaka ortaya çıkması ve devletin tasfi-ye edilmesinin önüne geçilmesi büyük bir vatan görevidir.
Bu sebeple, çok ivedi olarak bu toprakları vatan yapan “asabiye”nin asli unsurlarının yeniden mülke, yani vatana sahip çıkmak üzere yeni bir siyasi önderlik kurması, yeni bir entelijansiya kurması ve harekete geçirmesi şarttır.

Bugün Milli bir entelijansiyaya büyük ihtiyaç vardır.
Ruhunun derinliklerinde beş bin yıllık devlet tecrübesi taşıyan Türk Milleti kendi içinden bu entelijansıyayı, yeni kurucuları mutlaka çıkaracaktır.
İnanıyorum ki, “mülkün tapusu söz konusu olduğunda yer yerinden oynayacaktır.”
Mikdat Topçu

Eyüp, 20.04.2008

Yeni Bir Millet Tasavvuru

“Tasavvur Benzer Sonuç Aynı Olmasın”

Tırnak içindeki başlık Sabah Gazetesi’nde köşe yazıları yazan M. Şükrü Hanioğlu’nun 17.04.2011 tarihli makalesinin başlığıdır.

Aslında çok ilgimi çeken bir yazı! Bu konu gerçekten devletin problemi! Büyük, sosyal ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti için hayati anlamda önemli olan bir problem!

Bu makale Osmanlı zamanından beri süregelen “kimlik” probleminin irdelenmesi ve bugün devletin içinde bulunduğu kaotik ortama çözüm bulunmasını araştırmak açısından gerçekten son derece önemlidir. Bir Türk aydınının en azından böyle bir konuyu bilimsel bir makale ile gündeme taşıması sorunlara çözüm bulmak açısından ümit vericidir.

Bu makaleyi bana bir arkadaşım özellikle gönderdiği için ciddiyetle okudum, konuyu araştırdım ve kendi düşüncelerimi, hem yazıyı bana gönderen arkadaşıma aktarmak, hem de Türk aydınının konuya tarihi anlamda eğilmesini sağlamak için bir makale ile ortaya koymaya çalıştım.

Devletler eski zamanlarda olduğu gibi tek “soy”dan oluşan bir topluluktan ibaret değildir artık. Klan toplulukları belki hala vardır dünyamızda! Bilmiyorum. Ama aşiretlerin var olduğu kesin. Bazı devletlerin güvenliğini aşiretler bile sarsabiliyor. Bugün Sudan’da, Libya’da, Yemen’de vs. meydana gelen isyanları iktidardaki aşiretin yönetimini kabul etmeyen diğer aşiretler sürdürmektedir.

Gelişmiş büyük devletlerde artık aşiretler değil, başka başka ırklardan meydana gelen milletler de yaşamaktadır. İmparatorluklarda birkaç millet aynı çatı altında, aynı bayrak altında yüzyıllarca yaşamıştır. Özellikle bu, son klasik imparatorluk olan Osmanlı İmparatorluğu için tam tamına ve fiilen yaşanmış bir olgudur. Araplar, Ermeniler, Rumlar, Bulgarlar, Yahudiler, Arnavutlar gibi birçok millet Osmanlıda tek bayrak altında yaşamıştır. Hem de mutlu yaşamıştır. Öyle ki; Ankara Savaşı sonrası yaşanan sekiz yıllık inhitat dönemine rağmen, Balkanlardaki milletler Osmanlı yönetiminden ayrılmak istememişlerdi. M. Şükrü Hanioğlu’nun “Osmanlı milleti tasavvuru” dediği şey bu idi. “Osmanlı kimliği” altında yaşan bu milletlerden meydana gelen imparatorluk yüzyıllarca hiçbir sorunla karşılaşmadı. Bu milletlerin devlete sadakatlerinin şartları yerine getirildiği sürece hiçbir sorun çıkmadı. Neydi bu sadakatin şartları: Hürriyet, Adalet, Emniyet ve Mülkiyet… Bu şartlara uyulduğu sürece sorun çıkmadı.

Ama bir gün sorun çıktı. Hürriyet uygulandı, adalet uygulandı, emniyet de sağlandı. Konu mülkiyete gelince işler değişti. Aslında özel mülkiyetle ilgili yine sorun yoktu. Herkes özel mülkiyet haklarına sahipti. Herkes toprak edinebiliyordu. Kendi mahkemelerinde yargılanıyor, kendi dilini konuşuyor, istediği kılık kıyafeti giyiyordu. Konu devletle ilgili mülkiyete gelince işler değişti. Yani devletin tapusu delinmek istenince işler değişti. Bir gün geldi Ermeni dedi ki, “evet ben Osmanlı kimliğini taşıyorum, ama Ermeni’yim. Ben topraklarımı geri istiyorum”. Veya Bulgarlar aynı şeyi yaptılar. Ben Bulgar’ım, toprağımı istiyorum dedi. Yani devletin mülkiyetinden tapu istediler. Yani devletin tapusunu delmek istediler. Ermeni Komitacıları, Bulgar çeteleri bunun için kurulmuştu.

Konu çok ciddi idi. Osmanlı yönetimi çare arıyordu. Bulduğu yegâne çare “İttihad-ı Anasır” oldu. Bu formülle Osmanlı yönetimi çözülmeyi önlemeye çalıştı. Osmanlı üst kimliği öne çıkarılırsa belki çözülme durdurulabilirdi. Ama bu olmadı. Gerçekten; “Seküler parametrelerle belirlenen ‘Osmanlı kimliği’ ve bu aidiyeti taşıyan farklı etnik ve dini topluluklara mensup bireylerin oluşturacağı ‘Osmanlı milleti’ tasavvurlarının temel sorunu bunların hakim unsur tarafından şekillendirilerek sonrasında ‘kapsayıcılık’ iddiasıyla diğer topluluklara sunulmasıydı” şeklindeki Hanioğlu değerlendirmesi tam da bu durumu ifade ediyordu. İşte bu tutmadı. Çünkü arkalarında Batı vardı. Hanioğlu Batı etkisini ifade etmemektedir.

Osmanlı üst kimliğinin öne çıkarılmasıyla sorun çözülmeyince bu defa ikinci bir formül denendi. “İttihad-ı İslam”! Osmanlı yönetimi gayrimüslimlerle birliğin sağlanamayacağını anlayınca bu defa Müslümanlarla problemi çözmeye çalıştı. Ama yine olmadı. Bu teori de tutmadı. Osmanlı aydınları, “Arabistan gibi İslam memleketlerinin asla bizden ayrılmasını düşünemeyiz” diyorlardı. Ne yazık ki yanılmışlardı! Araplar; “tamam, anladık, sen de Müslümansın, ama ben kendi devletimi istiyorum” diyordu. Çünkü arkalarında yine Batı vardı.

Bu noktada Türk aydınının görüşüne itiraz ettiğim konu şudur. Bütün bu unsurlar Batılılar tarafından kullanılarak Osmanlı Devleti yıkıldı. Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, 31 Mart Olayı ve tabii ki II. Meşrutiyet olayları, İttihat Terakki’nin iktidarı, Balkan Savaşları ve nihayet Birinci Cihan Savaşı asla kendiliklerinden meydana gelen olaylar değildi. Osmanlı yöneticilerini İttiha-ı Anasır, İttihad-ı İslam çarelerini aramaya mecbur eden güçler tamamıyla Batılı güçlerdi.

Bugün Avrupa Birliği gibi, birbiriyle 100 yıl, 30 yıl, yedi yıl savaşmış milletlerin yeniden bir araya gelerek devlet olmalarını hazmeden, bunu tabii ve mecburi bir sonuç olarak gören Türk aydını, kendi toprakları üzerinde yüzyıllardır birlikte yaşadığı insanlarla problem çıkınca, bu probleme bölünmek suretiyle çözüm bulmaya yönelmesi Türk aydınının bugünkü zaafıdır. Bunu bir mihraka dayanarak istiyorsa ihanetidir.

“Tamamen yeni bir millet tasavvuru”, “ümmetten millet yaratıldığı” şeklindeki Cumhuriyet dönemi aydınlarının çözüm arayışlarını bugün yargılayanlar, gerçek çözümün ancak bölünme ile mümkün olabileceğini düşünmektedirler.

Hanioğlu ise makalesinin son paragrafında aynen şöyle demektedir:

“Osmanlı son dönemi bize toplumun geniş kesimlerince benimsenecek bir kimliğe dayalı yeni bir “millet tasavvuru” geliştiremediğimiz takdirde ciddi tehlikelerle karşılaşacağımız dersini vermektedir”.

Ancak burada yine tarihi manada çözümün nasıl olabileceği konusunu açıklamamaktadır. “Yeni bir millet tasavvuru”! Ama nasıl?

AB imparatorluk olabilir. Ama biz yüzyıllarca bir arada yaşadığımız kardeşlerimizle bütünleşemeyiz görüşünü reddeden bu görüşe katılıyorum. Tabii ki ülkemizde bizi ulus devlet olarak kalabilmek için bütün unsurlarla uzlaşarak yaşama şansımız elbette vardır. ABD ve AB bölünme, isyan senaryolarını elbette ki manipüle etmektedir. Osmanlı döneminde uyguladıkları stratejilerde başarılı olan Batı, yine aynı stratejilerle ülkemizi bölmeye çalışmaktadırlar.

Aslında ABD’de ve AB ülkeleri arasında bölünme, savaş tohumları her zaman vardır. ABD, ülkesindeki İspanyol başkaldırısına çare aramaktadır. Hungtinton “Hispanik Başkaldırı” makalesinde bunu açıkça dile getirmektedir. Tıpkı bizim Güneydoğu gibi, ABD’nin güney batı bölgelerinde, İngilizce bilmeyen, bu dili konuşmayı reddeden İspanyollar vardır.

Keza AB’nin aşağı yukarı bütün ülkelerinde bölünme tohumları vardır. Türk aydını, Türk devleti bu konularla ilgili hiçbir araştırma yapmamaktadır. Batıyı bir bütün olarak güçlü kabul etme hatasına düşmektedir.

Yukarıda İttihad-ı Anasır ve İttihad-ı İslam teorilerinden bahsetmiştik. Bunlar tutmayınca Cumhuriyet döneminde “biz mecburen modern anlamda milliyetçiliğe, yani Ulus devlete yöneldik. Gerçekte bu yöneliş iradi bir yöneliş değil, mecburi bir yönelişti. Aslında bu bir “soy-ırk” milliyetçiliği değildir. Bu sebeple 1924 Anayasası’na “Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes alelumum Türk ıtlak olunur” metninin anlamı bu bakımdan önemlidir.

Bakınız şimdi Batı Türkiye’de yeni bir kimlik ortaya çıkarmaya çalışıyor. Alt milliyetçilik (Subnationalizm). Bu milletlere Batı tarafından yutturulan yeni bir afyondur. Ama bu silah bizzat Batıyı da vuracaktır.

Netice olarak; demek ki, kurucu milletlerin çatısı altında yaşayan milletler, tabi oldukları devletten er veya geç, bir gün gelecek kendilerine ait oldukları mülkün tapusunu isteyeceklerdir. Kurucu devletlerin zaafa düşmesi durumunda bu sonuç kaçınılmazdır. Çünkü milletler kendi hallerine bırakılmamaktadır. Kurucu büyük devletlerin düşmanları daima bu milletleri harekete geçirmek isteyecektir.

Bu dünyada bidayetten beri böyledir. Böyle olmaya da devam edecektir.

Peki, Türkiye için özeleştiri yaparsak hangi neticeye varabiliriz. Ermeniler, Arnavutlar, Bulgarlar, Araplar tamam da, bugün söz konusu olan Kürt meselesi olunca politikamız ne olmalıdır.!

Ben her zaman için, düşmanın önümüze koyduğu problemleri onun istediği şekilde tartışmanın hatalı olacağı düşüncesindeyim. Türk devleti ve Türk aydını acaba farklı politikalar üretemez mi? Zorla, sırf ABD ve AB istiyor diye, Kürtleri başka bir milletmiş gibi görmek doğru mudur? Batılılar kendi azınlıklarına topraklarını bölsün versinler. Ama bizim için böyle azınlık sorunu olmamalıdır.

Kürtlere toprak mı verelim? Bu asla bir çözüm değildir. Kürtler için de çözüm değildir. Ayrıca başka milletler de bu defa tapu ister. Devlet kaosa sürüklenir, prestijini kaybeder.

Kürtleri kovalım mı? Irak’taki Kuzey Irak bölgesine mi gitsinler? Göç mü ettirelim. Peki, Batılıların bugünlerde dayattığı Federasyon çözüm olabilir mi? Asla olamaz. Bu daha da tehlikelidir.

Bakınız; Kürtler bizim kardeşimizdir. Yeni bir “millet tasavvuru” yaratmaya gerek yoktur. Osmanlıdaki çözüm yolları Araplar, Bulgarlar, Ermeniler vs. için aranan çözümlerdi. Kürtler için asla böyle bir sorun yoktu. Var olan sorunları ajanlar Osmanlıyı bölmek için yaratıyordu.

Osmanlı devletinin Musul Kaymakamı Ebubekir Hazır Tebeyran bir Kürt aşiretini ziyarete gider. Aşiret reisinin adı Oğuz’dur. Merak eder, sorar Tebeyran: Adınız neden Oğuz’dur? Oğuz Bey cevap verir: Ben 90. Batından Oğuz Kağanın soyundanım.

Türk devletinin televizyonları, Türkiye’deki bütün basın yayın organları, Türk aydını, üniversiteler, vakıflar, sivil toplum kuruluşları Kürt meselesini neden ötekileştirerek ele alırlar, anlamak mümkün değil. Bu kadar yüzyıldır birlikte yaşadığımız, kız alıp verdiğimiz, iç içe geçtiğimiz, hiçbir şekilde milletimiz arasında Ermeniler gibi, Bulgarlar gibi sorun yaşamamış olduğumuz Kürtleri neden ötekileştirip, sonra karşısına geçip mücadele ediyorsunuz! Günah değil mi? Kürtler son dönemlerde bizzat devlet tarafından terörize edilmiştir. Yazık değil mi?

Sonuç olarak; Kürtlerle aramızda yeni bir millet tasavvuru yaratmaya gerek yoktur. Biz aynı milletiz. Devletin ve yukarıda saydığım bütün kuruluşların özellikle bu konuda tarihi araştırmalar yapması ve Kürt milletini temize çıkarması, Batının Kürtlerin üzerinden elini çekmesini sağlamak gerekmektedir.

Yoksa işte o zaman Sayın Hanioğlu’nun dediği gibi ciddi tehlikelerle karşı karşıya kalabiliriz.

Mikdat Topçu

19.04.2011

UYARMAK VATAN BORCUMDUR-7

Değerli dostlar,
Gerçekten bugün köşe yazarları, televizyoncular kendilerine yüklenen misyonu çok güzel ve inandırıcı bir şekilde yerine getiriyorlar. Bizim insanlarımızı ikna ediyorlar. İlk bakışta “çok güzel, tamam, çok doğru” diyorsunuz. Mesela TSK’nın Müslümanlara karşı tavırlarını anlatıyorlar. Gerçekten insanın vicdanı kabul etmiyor. Ben de kabul etmiyorum. TSK bu hataları yapmamalıydı.
Ancak TSK’nın bu hatalarını İslam düşmanlığı olarak anlatanlar, bakıyorsunuz, “diyalog” politikasından yanalar. Yani, bütün dinlerin İslam’ın çatısı altında birleşmesi değil, İslam dahil, bütün İbrahimi dinlerin (!), Brahmanizm’in, Budizm’in, Ateizm’in, hatta Animizm’in bile katıldığı, yeni açılımla, yeni bir din altında birleşmesini istiyorlar. Bu durumda İslam’ın esamisi kalmayacak. Hâlbuki diğer taraftan güya İslam’a karşı oldukları için TSK’ya karış tavır alıyorlardı. Bu doğrudan doğruya “Cambaza bak Cambaza” tavrıdır. İslam karşıtı olduğu teziyle TSK’ya saldırı, ama aynı zamanda İslam’ın da Batılı emperyal güçlerin istediği şekilde diyalog adı altında ortadan kaldırılması çabası. İslam’ın Protestonlaşması! Bunu benim dostlarım kabul etmezler.
Epeydir düşünüyorum. Elim varmıyor yazı yazmaya. Yazmayayım diyorum, dayanamıyorum. Canım sıkılıyor. Ne yazacağımı şaşırıyorum. Yazsam ne kıymeti var. Kimse duymuyor. Anlaması gerekenler de anlamıyor. Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil (Fuzuli).
Değerli dostlar, gelin aklınızı başınıza toplayın. Sizler inançlı, mütedeyyin insanlarsınız. Benim dostlarımın İslam’dan başka derdi yok, biliyorum. Bizim başka derdimiz mi var sanki! Yok elbette. Ama “eğer Türkler olmasaydı İslam sadece Mekke ve Medine yöresinde lokal bir din olarak kalırdı” diyor tarihçiler. Gelin İslam’ın kılıcı olan bu devleti, bu milleti yıktırmayın. Eğer Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başına Libya’daki gibi, Mısır’daki gibi, Suriye ve Yemen’deki gibi olaylar gelirse, Batılılar yürüttükleri bu Haçlı saldırılarına Türkiye’yi de dahil ederlerse ne yapacaksınız? Türkiye Batının sadık çocuğu mu? Bizi affederler mi sanıyorsunuz!
Bakınız; şu anda karıştırılan bütün Arap ülkelerinde, ayaklandırılan bütün devletlerde daha önce ABD tarafından TESEV gibi, Açık Toplum Enstitüsü gibi kuruluşlar kurmuşlardı. Bu kuruluşlara 300 milyon, 500 milyon dolar gibi yardımlar etmişlerdi. Bu kuruluşlar o ülkelerde yaptıkları çalışmalarla hedeflerine ulaştılar. Şu anda Libya’da, Mısır’da, Suriye’de, Yemen’de kan gövdeyi götürüyor. Sudan ikiye bölündü. Güney Sudan bugün resmen Hıristiyanların eline geçti. Libya’dan bir gemi ile kaçan 600 mülteci Akdeniz’in sularına gömüldü. NATO ses çıkarmadı. İnsan hakları örgütleri ses çıkarmadı. Onlar Müslüman değil miydi? Neden ABD’nin düşmanı bizim düşmanımız, neden ABD’nin dostu bizim dostumuz? Hiç düşünmüyor musunuz?
Lütfen açıp okuyunuz. Türkiye’deki “Açık Toplum Enstitüsü” nü Soros kurmuştur. Açık Toplum Enstitüsü’ne 10 milyon dolar, vakfına da 1,5 milyon dolar yardım edilmiştir. Merkezi Bebek’tedir. Danışma Kurulu’nda AKP milletvekili varadır. (Salim Uslu). Lütfen siteyi ziyaret ediniz. Her gün televizyonlarda büyük devrimi, Türkiye’deki büyük dönüşümü anlatanlar bu kuruluşun danışma kurulunda. Murat Belge, Ahmet İnsel, Eser Karakaş, Can Paker, Şahin Alpay, Ümit Kardaş, Ümit Boyner, Salim Uslu vb. Düşünmez misiniz acaba, ne alakaları olabilir! Bir de destekledikleri projelere bakınız. Toplumun bütün kılcal damarları ilgili projeleri destekliyorlar.
TESEV ise İsak Alaton tarafından kurulmuştur. Sermayesini Soros vermiştir. (Zaman Todays’da İsak Alaton’la yapılan mülakat). TESEV’in danışma kurulunda ise Cüneyt Zapsu, Can Paker, Etem Sancak, Kemal Derviş gibi isimler var. Bu kuruluş Dağdan İniş raporları hazırlıyor, sunuşunu Ermeniler yapıyor. Türkiye’deki yer adları ile ilgili olarak Sevan Nişanyan adlı Ermeni’ye program yaptırıyorlar. Açın bakın lütfen! Kendi köyünüzün adını girin, bağlı olduğu ilçeyi girin, karşınıza köyünüzün eski adının ne olduğu çıkacaktır. Muhtemelen de bu köyün adı, eğer Karadeniz tarafı ise Pontus ismi, Erzurum, Bayburt, Kars, Ağrı tarafı ise Ermeni ismi, doğu ve güneydoğu tarafı ise Kürt veya Ermeni ismi çıkacaktır. Adamlar tek tek tespit etmişler, program yapmışlar. Bakınız, (www.nisanyanmap.com)
TESEV demokratik açılım, anayasal açılım, Kürt açılımı programları yayınlıyor. Daha önce vatanına dedesi gibi ihanet eden Hasan Cemal de, TSK sorunu ile yazdığı yazılarda TESEV’in sitesinden faydalandığını yazıyor. Bendenizi bu yazıyı yazmaya iten de Hasan Cemal’in bu alıntısıdır. Bu adam Ermeni soykırım iddialarını kabul eden adam! Ermenilerden özür dileyen adam! Vaktiyle irtica diye düşündüğü İslam’a geçit vermeyen adam. Murat Karayılan’la görüşen, devletin taviz vermesini isteyen adam!
Maalesef Müslümanlar toz duman bu ortamda; TSK’nin dize getirildiği, Türk Milleti’nin darmadağın edildiği, Kürtlerin özerklik ilan ettikleri bu ortamda kalkıyorlar hala, belki farkında olmadan, “vicdani ret bir anayasal hak olarak tanınmalıdır” diyenlerden, “okullardan milli güvenlik dersi kaldırılmalıdır” (TESEV) diyenlerden yana tavır koyuyorlar.
Değerli okuyucu, bu milletin düşmanları yok mu? Kim bu düşmanlar? Arap hezimetini yaşatan, Saddam’ı arife günü asan, Hüsnü Mübarek’i kafes içinde mahkemeye getirenlerin verdikleri mesajları almıyor musunuz? Türkiye Cumhuriyeti Devleti af kapsamında mı? Yaklaşan tehlikeyi sezmiyor musunuz?
Savaşın ana karakteri; düşmanı topyekûn imha etmek veya kendi emrine almaktır. Şu anda TSK’nin düşman emrine sokulması için nasıl çaba sarf edildiğini anlamıyor musunuz? Bakınız, buradan söylüyorum, bundan sonra şehit sayısı daha da artacak. Ordunun şu andaki yeni komuta kademesinin de sinirlerini bozacak şekilde yeni operasyonlar düzenlenecek. Bu komuta kademesi de isyan edecek. Ve gitgide durum daha da vahim hale gelecek, yani terör tırmanacak. Ta ki, TSK kontrol altına alınıncaya kadar bu devam edecek. Ve başlayacaklar ABD’den komutan getirmeye. Gülüyorsunuz değil mi? Sakın olmaz demeyin. Gidiş bu yönedir.
Açıp bakınız İttihat Terakki dönemine. Osmanlı ordularının Birinci Dünya Savaşı’nda komutanları kimlerdi?
Mareşal Otto Liman von Sanders: 5. Orduya komuta etmiştir.
Mareşal Baron von der Goltz: 6. Ordu Komutanı.
General Erich von Falkenhayn: Yıldırım Orduları Komutanı.
General Fritz Baronsart von Schellendorf: Genelkurmay Birinci Başkanı.
General Felix Guse: 3. Ordu Kurmay Başkanı.
General Hans von Seeckt: Genelkurmay Başkanı Birinci Yardımcısı.
Bakınız, o zamanki kör dövüşü bu gün de aynen devam etmektedir. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in hayatını okuyunuz. Düşman dün bizi Çanakkaleyi, Filisitin’i savunmak zorunda bırakmıştı, bugün Diyarbakır’ı, Hakkâri’yi, doğu vilayetlerimizi savunmak zorunda bırakıyor.
Basında yazan, riyakar ve beşinci kol faaliyeti gösteren yazarlara lütfen kanmayınız, inanmayınız! Büyük oyunu lütfen anlayınız.
Not: Bu yazıyı çok değerli bor dostumun paylaştığı Hasan Cemal’in üç makalesi üzerine yazdığımı belirtmeliyim. Daha önce bugünkü idareciler hakkındaki düşüncelerini anlatan bir makalesini paylaşmıştım. Şimdi ise genel bir değerlendirme yapma ihtiyacını duydum. O değerli dostum kendisini bilir. Bu değerlendirmemden incineceğini sanmıyorum. İncinirse de özür diliyorum. Leyla’nın Mecnun’un başına vurduğu kepçe gibi algılamasını istirham ediyorum.
(Leyla halka yemek dağıtırken sıraya Mecnun da girer. Mecnun’a sıra geldiğinde yemek vermez, kepçeyi Mecnun’un kafasına indirir. Mecnun çok sevinir. Yemek alamaz ama sevinçlidir. Tekrar kuyruğa girer, tekrar yemek alamaz, kafasına kepçeyi yer. Yine çok memnundur, çok sevinir.
Sıraya girenler derler ki; yahu Mecnun, Leyla sana yemek vermiyor, üstelik kepçeyi kafana vuruyor, yine de seviniyorsun, girme şu sıraya da kepçeyi de kafana yeme.
Ama o Mecnun’dur, onlar gibi düşünmez. Çünkü onlar anlayamazlar. Mecnun der ki; sizin kafanıza kepçeyi niye vurmuyor? Demek ki bana karşı bir sevgisi var ki kepçeyi benim kafama vuruyor.
O değerli dostumun da durumu bu minvalde anlayacağını ümit ediyorum).
Ve uyanınız. Uyarmak vatan borcumdur.
Saygılar sunuyorum.
Mikdat Topçu.
31 Mart 2011

UYARMAK VATAN BORCUMDUR – 5

Çok değerli okuyucu,

Bir yazımda “kozmopolitanizmi anlatmıştım. Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışında vatan savunmasını reddeden veya ilgilenmeyen, belirli bir vatan fikrini reddeden, vatanseverliği hürriyetlere yöneltilmiş tehdit olarak gören Romalıların, düşmanları kapılarının eşiğinden içeriye girinceye kadar ses çıkarmadıklarını ve Roma’nın Gotlar tarafından yıkıldığını, koca Roma İmparatorluğu’nun burnunun üstüne nasıl çakıldığını anlatmıştım. (Uyarmak Namus Borcumdur 2)

Bu düşünceleri yazmaktaki amacım, ülkemizde meydana gelen olayların milletimiz tarafından ciddiye alınması arzumdur.

Bakınız; Batılılar tarafından Afganistan işgal edilmiştir. Irak işgal edilmiştir. İran her gün tehdit edilmektedir. Kuzey Afrika’daki Müslüman ülkeler baştanbaşa bunalıma girmiştir. Pakistan’da her gün ordu birliklerine saldırılmakta, karakollara saldırılmakta, suikastlar yapılmakta ve onlarca insan öldürülmektedir. Düşünen bir insan bu olayların Batı Medeniyetinin bütün gücü ile Doğu Medeniyetine saldırdığı anlamına geldiğini kolaylıkla anlayabilir. En basit ifadesi ile böyle düşünmek gerekmektedir.

Henüz Türkiye’de direkt olarak devlete karşı bizzat Batılılar tarafından saldırı yoktur. Şimdilik asimetrik savaş yöntemlerini tercih ediyorlar. Devlet iyice zayıflatılıp dize getirildikten sonra, ordu iyice zayıflatılıp vatanı savunamayacak hale getirilmesinden sonra artık direkt olarak saldırmaya başlayacaklardır.

Şimdilik gizli yöntemleri uygulamaktadırlar. Ordudaki, yargıdaki ve diğer önemli devlet kurumlarındaki zaafları öne sürerek bu kurumlar zayıflatılıyor. Bu kurumlardaki yanlışlıklar her gün anlatılarak vatandaşımızı şaşkına çevirip yanlarına rahatlıkla çekiyorlar. İlk bakışta vatandaş da bu kurumların gerçekten yanlışlar yaptıklarını öğrendiğinde, propagandayı yapanların yanlarına geçmekte bir beis görmüyor. Ne kadar anlatmaya çalışırsak çalışalım, vatandaşa asıl meselenin ne olduğunu bir türlü anlatamıyoruz. Çünkü bizim elimizde bunu başarabilecek vasıtalarımız yok. Basın yayın ağına sahip değiliz. Düşman da bir güzel vatandaşımızın fikrini iğfal ederek yanına alıyor ve vatandaşımız, Roma örneğinde olduğu gibi, düşman kapının eşiğinden içeriye girinceye kadar bekliyor, sesini çıkarmıyor. Yani meseleyi anlayamıyor.

Konunun vahametini anlayanlar bir şekilde tasfiye ediliyor. Çünkü düşman içimizden birilerini, büyük bir kitleyi, yani hepimize ulaşabilecek büyük bir kitleyi yanına almayı başarmış, konuyu derinliğine anlayabilecek, muhalefet yapabilecek, karşı gelebilecek bütün unsurları tasfiye etmeye başlamıştır. Vatandaşlarımız bu konuda o kadar şaşkındır ki, bu konuyu bizim gibi düşünenlere “paranoya yapıyorsunuz” gözü ile bakmaktadır. Bu direnci mutlaka kırmak gerekir, vatandaşımızı mutlaka, ne pahasına olursa olsun uyandırmak gerekir.

Basınımızda bu tehlikeyi sezen bazı kalemlerin bulunduğunu görmek bizi sevindirmektedir. Aşağıdaki köşe yazısını bizim bu düşüncelerimizi doğrulaması bakımından çok önemli buluyorum. Habertürk’te 08.03.2011 tarihindeki köşe yazısında Ece Temelkuran’ın bizim endişelerimizi aynen duyduğunu görmek yüreğimize biraz ferahlık vermektedir.

Bu yazıyı anlamlı buluyorum. Ve sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Vakit geldi, gürültü yapmanın zamanıdır. Sokaklara alışmak gerekecek, artık belli oldu.

Belli oldu vicdan yok, utanmak yok, şirazesi patlamış bir hınçla geliyorlar üzerimize. Son düşünce kırıntısını yok edinceye, hepimiz boş gözlerle ve dilimiz dışarıda onların emirlerini bekler hale gelinceye kadar…

Önümüze attıkları ekmek için tüm kalbimizle şükredinceye kadar…

Gözlerinin içine bakmaktan korkup boynumuzu bükerek durana kadar…

Onurumuz, gururumuz, haysiyetimiz, omurgamız iyice bükülene kadar.

Üzerimize gelecekler.

 

Vakit geldi, hazırlanın.

“Yok artık, o kadarını da yapamazlar” dediğiniz şeyleri yapacaklar.

Şakşakçılarını bile “Bu kadarı da fazla” dedirtecek şeyler olacak.

Belli oldu, bundan sonra iyi haber gelmez mahkeme kapılarından.

Vakit geldi. Şahlandılar. Yöneticilerin bile yönetmediği bir zamana girildi.

KÜF GİBİ, PAS GİBİ…

Bir garip organizma ele geçiriyor şimdi ülkeyi. Küf gibi, pas gibi, rutubet gibi, için için…

Dizginleri yöneticilerin elinde olmayan başka türlü bir şey bu. Sinsiler, küf gibi, pas gibi, rutubet gibi sessizler.

Adlı adınca çıkmıyorlar ortaya yüzlerini göstermiyorlar.

Hayalet gibiler, etrafımız çoktan sarılmış. Kadrolarıyla, pusularıyla, yosun tutmuş sabırlarıyla geliyorlar.

Allahın adını pis ağızlarında geveleyerek, gözyaşlarını geviş getirerek geliyorlar.

“BAŞBAKAN BİLE DURDURAMAYACAK ONLARI”

Vakit geldi, sıkı durun. En büyük başkan Başbakan bile durduramayacak onları.

Çünkü yıllardır çevrelediler iktidar koltuğunu.

İktidar koltuğu hariç her yeri ele geçirdiler.

Tahta kurtları gibi ağır ağır…

O iktidar koltuklarında oturanlar biliyorlar: Koltukları havada duruyor, onların omuzlarında.

Kıpırdasalar düşerler.

Delikanlılığın, kabadayılığın, bitirimliğin sınırı da buraya kadar işte.

Vakit geldi, neyiniz varsa koyun ortaya. Beklediniz değil mi bunca zaman. Birileri, bir şeyler durdurur bu gidişi diye.

Öyle olmayacak. Anlamıyor musunuz, Ahmet’i alıyorlarsa, Nedim’i götürüyorlarsa, denizin sonuna gelindi. Kara göründü hanımlar beyler, kapkara, en kara, zifiri kara göründü.

Vakit geldi, nefesinizi uzun yola göre ayarlayın. Artık şaşırmayın, dona kalmayın hayretten.

Bundan sonra neler neler olacak. Şaka gibi olacak her şey her seferinde ve her seferinde çok ciddi olacak hepsi.

İnsanı güldürecek kadar saçma sorular soracaklar ve güldüğünüzde suratınıza yiyeceksiniz tokadı.

Tıpkı darbelerin küçük askerlerinin hep yaptığı gibi.

Her faşist her kahkahayı üstüne alınır çünkü.

Vakit geldi, toparlayın ağzınızı, ürkütmeyin faşist vakvakları

Vakit geldi. Eski hikâyeleri hatırlayacaksınız.

Babamın 12 Mart darbesinden sonra avukatlık yaptıtğı davalardan biriymiş. Bir öğretmene sormuş gazeteci Fethiye’de:

“Hocam turşu yapmak mı zordur, darbe yapmak mı?”

Öğretmen cevap vermiş:

“Turşu yapmak daha zordur. Çünkü turşu için vasıflı hıyar gerekir. Darbe için birkaç vasıfsız hıyar yeterlidir.”

Öğretmen böyle bir espri yaptı diye yıllarca hapis cezasıyla yargılanmış. Komik değil mi?

Bu komikliklerin hepsi işte bizim de başımıza gelecek, geliyor. İnsanın hiç de gülesi gelmiyor.

Vakit geldi. Rakı bardaklarını kaldırıp içerideki arkadaşlarımız için içeceğiz. Dışarıda olduğumuz her günü suçlulukla yaşayıp, güldüğümüz her seferinde dudağımızı kırıp onları hatırlayacağız.

Telefon numaralarını çevirdiğimizde buz gibi bir kadın sesi “Aradığığnız numaraya şu an…” diyecek.

Artık arkadaşlarımıza ulaşamayacağız.

Çünkü vakit geldi.

Vakit geldi. Artık bağır bağır bağırmanın zamanı. Çünkü hava kurşun gibi ağır. Yeter artık: Bağır bağır.”

Sayın yazar bu saldırıyı sadece bir Cemaatin yaptığını ima etmektedir. Hükümetin de eğer tedbir almazsa artık bu saldırı ile başa çıkamayacağını anlatmaya çalışmaktadır.

Düşüncelerimi sizinle devamlı paylaşıyorum. Malum Cemaat bu saldırı da Batılı saldırganlar tarafından kullanılmaktadır. Bu sebeple saldırı doğrudan doğruya tarihi misyonu olan, arkasında büyük devlet güçlerinin bulunduğu, sonucunda sıcak çatışmaların yaşanacağı, büyük harbin yaşanacağı bir saldırıdır.

Bu konuyu bu şekilde anlamayan, tedbirleri buna göre almayan devlet adamlarımız tarihe karşı ve milletimize karşı bunun hesabını veremezler.

İçinde bizim samimi çocuklarımızın da bulunduğu malum Cemaat, hiçbir dini düşünce ile içinde bulunduğu durumu açıklayamaz. Düşmanla işbirliği yapmanın, vatana ihanet etmenin hesabını Allah’a, tarihe ve milletimize veremez.

Allah esirgesin, devlet çökerse hep birlikte altında kalırız. Türk milleti böyle bir zaafı yaşarsa, böyle bir çöküntüyü yaşarsa, beş yüz yıl sonra bile toparlanıp yeniden devlet kuramaz, tarihin sahnesine çıkamaz.

Bunun için, bütün yetkilileri uyarıyorum, bütün Cemaat üyelerini uyarıyorum, bütün vatandaşlarımı uyarıyorum. Durum ciddidir, hatta vahimdir.

Uyanınız.

Bütün vatanseverler birleşiniz.

Dualar ediyorum.

Mikdat Topçu

09.03.2011

UYARMAK VATAN BORCUMDUR 6

Çok değerli okuyucu,
Bir yazımda “kozmopolitanizmi anlatmıştım. Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışında vatan savunmasını reddeden veya ilgilenmeyen, belirli bir vatan fikrini reddeden, vatanseverliği hürriyetlere yöneltilmiş tehdit olarak gören Romalıların, düşmanları kapılarının eşiğinden içeriye girinceye kadar ses çıkarmadıklarını ve Roma’nın Gotlar tarafından yıkıldığını, koca Roma İmparatorluğu’nun burnunun üstüne nasıl çakıldığını anlatmıştım. (Uyarmak Namus Borcumdur 2)
Bu düşünceleri yazmaktaki amacım, ülkemizde meydana gelen olayların milletimiz tarafından ciddiye alınması arzumdur.
Bakınız; Batılılar tarafından Afganistan işgal edilmiştir. Irak işgal edilmiştir. İran her gün tehdit edilmektedir. Kuzey Afrika’daki Müslüman ülkeler baştanbaşa bunalıma girmiştir. Pakistan’da her gün ordu birliklerine saldırılmakta, karakollara saldırılmakta, suikastlar yapılmakta ve onlarca insan öldürülmektedir. Düşünen bir insan bu olayların Batı Medeniyetinin bütün gücü ile Doğu Medeniyetine saldırdığı anlamına geldiğini kolaylıkla anlayabilir. En basit ifadesi ile böyle düşünmek gerekmektedir.
Henüz Türkiye’de direkt olarak devlete karşı bizzat Batılılar tarafından saldırı yoktur. Şimdilik asimetrik savaş yöntemlerini tercih ediyorlar. Devlet iyice zayıflatılıp dize getirildikten sonra, ordu iyice zayıflatılıp vatanı savunamayacak hale getirilmesinden sonra artık direkt olarak saldırmaya başlayacaklardır.
Şimdilik gizli yöntemleri uygulamaktadırlar. Ordudaki, yargıdaki ve diğer önemli devlet kurumlarındaki zaafları öne sürerek bu kurumlar zayıflatılıyor. Bu kurumlardaki yanlışlıklar her gün anlatılarak vatandaşımızı şaşkına çevirip yanlarına rahatlıkla çekiyorlar. İlk bakışta vatandaş da bu kurumların gerçekten yanlışlar yaptıklarını öğrendiğinde, propagandayı yapanların yanlarına geçmekte bir beis görmüyor. Ne kadar anlatmaya çalışırsak çalışalım, vatandaşa asıl meselenin ne olduğunu bir türlü anlatamıyoruz. Çünkü bizim elimizde bunu başarabilecek vasıtalarımız yok. Basın yayın ağına sahip değiliz. Düşman da bir güzel vatandaşımızın fikrini iğfal ederek yanına alıyor ve vatandaşımız, Roma örneğinde olduğu gibi, düşman kapının eşiğinden içeriye girinceye kadar bekliyor, sesini çıkarmıyor. Yani meseleyi anlayamıyor.
Konunun vahametini anlayanlar bir şekilde tasfiye ediliyor. Çünkü düşman içimizden birilerini, büyük bir kitleyi, yani hepimize ulaşabilecek büyük bir kitleyi yanına almayı başarmış, konuyu derinliğine anlayabilecek, muhalefet yapabilecek, karşı gelebilecek bütün unsurları tasfiye etmeye başlamıştır. Vatandaşlarımız bu konuda o kadar şaşkındır ki, bu konuyu bizim gibi düşünenlere “paranoya yapıyorsunuz” gözü ile bakmaktadır. Bu direnci mutlaka kırmak gerekir, vatandaşımızı mutlaka, ne pahasına olursa olsun uyandırmak gerekir.
Basınımızda bu tehlikeyi sezen bazı kalemlerin bulunduğunu görmek bizi sevindirmektedir. Aşağıdaki köşe yazısını bizim bu düşüncelerimizi doğrulaması bakımından çok önemli buluyorum. Habertürk’te 08.03.2011 tarihindeki köşe yazısında Ece Temelkuran’ın bizim endişelerimizi aynen duyduğunu görmek yüreğimize biraz ferahlık vermektedir.
Bu yazıyı anlamlı buluyorum. Ve sizlerle paylaşmak istiyorum.
“Vakit geldi, gürültü yapmanın zamanıdır. Sokaklara alışmak gerekecek, artık belli oldu.
Belli oldu vicdan yok, utanmak yok, şirazesi patlamış bir hınçla geliyorlar üzerimize. Son düşünce kırıntısını yok edinceye, hepimiz boş gözlerle ve dilimiz dışarıda onların emirlerini bekler hale gelinceye kadar…
Önümüze attıkları ekmek için tüm kalbimizle şükredinceye kadar…
Gözlerinin içine bakmaktan korkup boynumuzu bükerek durana kadar…
Onurumuz, gururumuz, haysiyetimiz, omurgamız iyice bükülene kadar.
Üzerimize gelecekler.

Vakit geldi, hazırlanın.
“Yok artık, o kadarını da yapamazlar” dediğiniz şeyleri yapacaklar.
Şakşakçılarını bile “Bu kadarı da fazla” dedirtecek şeyler olacak.
Belli oldu, bundan sonra iyi haber gelmez mahkeme kapılarından.
Vakit geldi. Şahlandılar. Yöneticilerin bile yönetmediği bir zamana girildi.
KÜF GİBİ, PAS GİBİ…
Bir garip organizma ele geçiriyor şimdi ülkeyi. Küf gibi, pas gibi, rutubet gibi, için için…
Dizginleri yöneticilerin elinde olmayan başka türlü bir şey bu. Sinsiler, küf gibi, pas gibi, rutubet gibi sessizler.
Adlı adınca çıkmıyorlar ortaya yüzlerini göstermiyorlar.
Hayalet gibiler, etrafımız çoktan sarılmış. Kadrolarıyla, pusularıyla, yosun tutmuş sabırlarıyla geliyorlar.
Allahın adını pis ağızlarında geveleyerek, gözyaşlarını geviş getirerek geliyorlar.
“BAŞBAKAN BİLE DURDURAMAYACAK ONLARI”
Vakit geldi, sıkı durun. En büyük başkan Başbakan bile durduramayacak onları.
Çünkü yıllardır çevrelediler iktidar koltuğunu.
İktidar koltuğu hariç her yeri ele geçirdiler.
Tahta kurtları gibi ağır ağır…
O iktidar koltuklarında oturanlar biliyorlar: Koltukları havada duruyor, onların omuzlarında.
Kıpırdasalar düşerler.
Delikanlılığın, kabadayılığın, bitirimliğin sınırı da buraya kadar işte.
Vakit geldi, neyiniz varsa koyun ortaya. Beklediniz değil mi bunca zaman. Birileri, bir şeyler durdurur bu gidişi diye.
Öyle olmayacak. Anlamıyor musunuz, Ahmet’i alıyorlarsa, Nedim’i götürüyorlarsa, denizin sonuna gelindi. Kara göründü hanımlar beyler, kapkara, en kara, zifiri kara göründü.
Vakit geldi, nefesinizi uzun yola göre ayarlayın. Artık şaşırmayın, dona kalmayın hayretten.
Bundan sonra neler neler olacak. Şaka gibi olacak her şey her seferinde ve her seferinde çok ciddi olacak hepsi.
İnsanı güldürecek kadar saçma sorular soracaklar ve güldüğünüzde suratınıza yiyeceksiniz tokadı.
Tıpkı darbelerin küçük askerlerinin hep yaptığı gibi.
Her faşist her kahkahayı üstüne alınır çünkü.
Vakit geldi, toparlayın ağzınızı, ürkütmeyin faşist vakvakları
Vakit geldi. Eski hikâyeleri hatırlayacaksınız.
Babamın 12 Mart darbesinden sonra avukatlık yaptıtğı davalardan biriymiş. Bir öğretmene sormuş gazeteci Fethiye’de:
“Hocam turşu yapmak mı zordur, darbe yapmak mı?”
Öğretmen cevap vermiş:
“Turşu yapmak daha zordur. Çünkü turşu için vasıflı hıyar gerekir. Darbe için birkaç vasıfsız hıyar yeterlidir.”
Öğretmen böyle bir espri yaptı diye yıllarca hapis cezasıyla yargılanmış. Komik değil mi?
Bu komikliklerin hepsi işte bizim de başımıza gelecek, geliyor. İnsanın hiç de gülesi gelmiyor.
Vakit geldi. Rakı bardaklarını kaldırıp içerideki arkadaşlarımız için içeceğiz. Dışarıda olduğumuz her günü suçlulukla yaşayıp, güldüğümüz her seferinde dudağımızı kırıp onları hatırlayacağız.
Telefon numaralarını çevirdiğimizde buz gibi bir kadın sesi “Aradığığnız numaraya şu an…” diyecek.
Artık arkadaşlarımıza ulaşamayacağız.
Çünkü vakit geldi.
Vakit geldi. Artık bağır bağır bağırmanın zamanı. Çünkü hava kurşun gibi ağır. Yeter artık: Bağır bağır.”
Sayın yazar bu saldırıyı sadece bir Cemaatin yaptığını ima etmektedir. Hükümetin de eğer tedbir almazsa artık bu saldırı ile başa çıkamayacağını anlatmaya çalışmaktadır.
Düşüncelerimi sizinle devamlı paylaşıyorum. Malum Cemaat bu saldırı da Batılı saldırganlar tarafından kullanılmaktadır. Bu sebeple saldırı doğrudan doğruya tarihi misyonu olan, arkasında büyük devlet güçlerinin bulunduğu, sonucunda sıcak çatışmaların yaşanacağı, büyük harbin yaşanacağı bir saldırıdır.
Bu konuyu bu şekilde anlamayan, tedbirleri buna göre almayan devlet adamlarımız tarihe karşı ve milletimize karşı bunun hesabını veremezler.
İçinde bizim samimi çocuklarımızın da bulunduğu malum Cemaat, hiçbir dini düşünce ile içinde bulunduğu durumu açıklayamaz. Düşmanla işbirliği yapmanın, vatana ihanet etmenin hesabını Allah’a, tarihe ve milletimize veremez.
Allah esirgesin, devlet çökerse hep birlikte altında kalırız. Türk milleti böyle bir zaafı yaşarsa, böyle bir çöküntüyü yaşarsa, beş yüz yıl sonra bile toparlanıp yeniden devlet kuramaz, tarihin sahnesine çıkamaz.
Bunun için, bütün yetkilileri uyarıyorum, bütün Cemaat üyelerini uyarıyorum, bütün vatandaşlarımı uyarıyorum. Durum ciddidir, hatta vahimdir.
Uyanınız.
Bütün vatanseverler birleşiniz.
Dualar ediyorum.
Mikdat Topçu
09.03.2011

UYARMAK VATAN BORCUMDUR – 4

Kürtçe türkü söylemediği için bir Kürt tarafından öldürülen Türk sanatçının anısına aşağıdaki incelemeyi Büyük Türk milletinin dikkatine sunuyorum.
Biliyorsunuz ki Türk yetkililer yurt dışındaki Kürt sanatçıları güya oy hesabı yaparak yurdumuza davet etmektedirler. Aslında bu davet oy hesabının dışında büyük bir ihanettir. Oy hesabı sadece bahanedir. Asıl niyetleri Kürt devletini kurmaya yardımcı olmaktır. Zira Kürt açılımı politikaları da bu amaca hizmet etmek için ortaya konmuştur.
İncelemeyi lütfen sıkılmadan, baştan sona kadar okuyunuz. Sayın okuyucu sizden tek ricam budur.
“Kürt Açılımı Sürecinde Şivan Perver’i Türk Kamuoyuna Ambalajlayıp Pazarlama”
“Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın Almanya’da görüşmesi ile gündeme gelen Şivan Perver, birilerinin yutturmaya çalıştığı gibi “aydın”, “sanatçı” ya da “barış havarisi bir melek” değildir. Aksine ırkçılığı körükleyen, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucu felsefesine savaş açmış, büyük Kürdistan hayali ile yanıp tutuşan; bununla da yetinmeyip fiilen bunu gerçekleştirmek amacıyla televizyon kanalı bile açıp çalışmalar yapan bir fitne fesat odağıdır. Perver’in türkülerinde ön plana çıkan temel unsurlar; sosyalizm, Kürtçülük, Türkiye Cumhuriyeti düşmanlığı ve Türk düşmanlığı olarak görülmektedir.

Şivan Perver, tanımlamamızda belirttiğimiz etkilerden “isyankâr” ve “hırçın” etki yaratacak türden müzik yapmaktadır. Ülkemizde 1970’lerde Ayşe Şan gibi Kürtçe müzik yapan sanatçılar olmasına rağmen politik müzik yapan; isyankâr, devrimci-bölücü çizgide hareket eden ilk isim Şivan Perver’dir.

Şivan Perver 70’li yıllarda Ankara’da okuyan Kürt kökenli öğrenciler arasında yayılmaya başlayan yeni siyasi fikirlerle tanışmış ve bu fikirleri müzikal alt yapısına kaynak olarak almıştır. O dönemde bu tür siyasal fikirleri yüz yüze veya yazılı olarak halka anlatmak mümkün olmadığından bu misyonu Şivan’ın halk arasında bantlarla kopyalanıp dağıtılan müziği üstlenmiştir.

Ancak dinleyenler Kürtçe şarkılardaki bu yeni tondan etkilenmesine rağmen, bu tonların arkasındaki motivasyonu algılayamamıştır. Şivan’ı Kürtçe müzik yapan diğer şarkıcılardan ayıran en büyük özellik de bu olmuştur. Yani müzik; siyasal bir düşüncenin ürünü olarak ortaya çıkmasına rağmen düşünceden önce halka ulaşmıştır.[1] Bu anlamda Şivan Perver söylediği türküler ile PKK’nın ortaya attığı siyasal fikirlerin halka ulaşmasında öncül bir rol oynamış, PKK’ya Güneydoğu’da yol açıcı olmuştur.

Şivan Perver (namı diğer İsmail Aygün, Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinin Karakeçili Türkmen aşiretlerine mensup bir köyde doğmuş olup aslen Mardinlidir. Karakeçili köyünde doğsa da aslen yörede Türkçede Romana karşılık gelen “mırtıp” “mıtrıp” “karaçi” gibi değişik adlarla anılan taifeye mensup olduğu belirtilmektedir. Marksist-Leninist ideolojiyi benimsemiş ve bu ideolojiyi temsil eden şarkılar söylemiştir. Oldukça etkileyici bir ritim ve tonla söylediği şarkılarla PKK’nın silahlı mücadelesine destek veren Perver, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yüzlerce genci dağa çıkmaya teşvik ederek onları ölüme sürükleyen bir Kürt ırkçısıdır.
Şivan Perver Kürtçülükten ve Büyük Kürdistan Hayalinden Hiçbir Zaman Vazgeçmemiştir
Yıllarca PKK için çalıp söyleyen Şivan Perver daha sonra Irak’ın kuzeyine geçerek Barzani’ye hizmet etmeye başlamıştır. Öcalan ile yolları ayrıldığı söylense de hiçbir zaman için böyle olmamıştır. Sorun sadece rant meselesinden kaynaklanmıştır. Daha fazla ranta sahip olacağını düşündüğü için Barzani ile anlaşmıştır. Yoksa sahip olduğu ırkçı fikirlerden asla taviz vermemiş aksine PKK’yı ve Öcalan’ı her zaman göklere çıkarmıştır…[2] PKK’nın Avrupa’daki yayın organları “Serxwebun” ve “Berxwedan” ın adını çocuklarına verecek kadar davasına bağlı birisidir.
Apo ve yandaşları ile daha Ankara’da iken tanışan Perver bakın bu konuda şunları söylemekte:
“…Her şey siyasettir, siyasetsiz yaşam olmaz, siyasetsiz toplumlar sistemleşmez, ama ben kendim için yapmıyorum. Şarkılarımda genel siyasi konular işleniyor. Ayrıca her siyasi harekete katkım olmuştur. Ben müziğe başladığımda PKK düşüncesi olabilir ama parti yoktu. Yalnız Sayın Abdullah Öcalan’ı duymuştum. Unutmayayım, bir de rahmetli merhum Mazlum Doğan’ı görmüştüm. Okuluma gelmişti, gerilla mücadelesi vereceklerini anlatmıştı. O zaman tanıştık. Bir o iki kişiyi tanımıştım. Sonra ben Mazlum Doğan’a nerden getirdin bu fikirleri diye sorduğumda; bana, ’sen Apo’yu tanıyor musun?’ demişti. Ben sadece bunları görmüştüm. Sonra faaliyetleşti, gelişti, ulusallaştı ve ben de en büyük hizmetleri yapanlardan biriyim. Birçok siyasete hizmet ettim ve birçok değişik siyasetimiz de olsun istedim. Biliyorum işler kolay değil. Evet, sanat Kürt toplumu gibi bir halk içinde siyaset taşır ve taşımalıdır. Biz de o toplumun bir ferdi olduğumuz için elbette ki her partiye destek ve hizmetimiz olmalıdır…”[3]

Kürt ırkçılığından hiçbir zaman vazgeçmeyen Perver, çok değil, 21 Mart 2009’ da Almanya’nın Hannover kentinde PKK tarafından organize edilen Nevruz etkinliğine katılarak burada şunları söylemekte:
Kürtlerin on yıllardır büyük bir bedel ödediklerini belirterek:

“Biz halk olarak, büyük bedeller ödedik. Çok acılar çektik. Ama hiçbir zaman mücadelemizden ve özgürlüğümüzden vazgeçmeyeceğiz. Biz inatçı bir halkız. Bu inadımız olmasaydı bugün buralarda olmazdık.”
(…)
“Kürtler bugün her tarafta direniş içindedir. Bu direnişin baş mimarlarından gerillayı selamlıyorum”
(…)
“Daha düne kadar bizi inkâr ettiler, çocuklarımızın kollarını kırdılar. Ve bizi öldürdüler. Kürtlerin önderi Abdullah Öcalan’ı zindana attılar. Bugün de kalkıp Nevroz’u birlikte kutlamaya çalışıyorlar. Bu ikiyüzlülüktür. Bizim barış ve kardeşlik taleplerimizi hiçbir zaman kabul etmediler. Savaşla karşılık verdiler.”[4]

Konuşması sık sık ‘Biji serok Apo’ sloganlarıyla biten Şivan Perver bunun üzerine Kürtçe ‘Xun çaven minin’ (gözümsünüz), diye karşılık vererek, ‘İmralı’daki Kahramanı selamlıyorum’ derken, bu sözü üzerine on binlerce PKK’lı tek ses olarak Öcalan lehine sloganlar atarak destek vermiştir.

2010 yılında Kom-Kar gurubu tarafından düzenlenen Nevruz konserinde bir konuşma yapan Perver:
“İngilizce öğreniyoruz, Almanca öğreniyoruz, Türkçeyi bülbül gibi konuşuyorlar. Türkler bizim ruhumuzu alıyor. Türkler bizimle kardeş olamıyor, olmak istemiyorlar. Ölmemizi istiyorlar. Türklerin ruhu 1930-1945’lerdeki Almanların ruhu gibi olmuş. Türklerin ruhu da faşistleşmiş. Bunu iyi bilin. Türk hayranlığı. Türkler onları basıyor, onlar da hadi bas diyor. Ayıp ya, çok ayıp yeter artık. Yeter be, Allah kahretsin bu Türk dilini ya, başımızdan defedelim. Allah kahretsin o kardeşliği! Türklerin ne saygısı var bize be!”[5]

2010 yılında Viyana’da verdiği konserde konuşan Şivan Perver yine nefretini kusmuştur:
“Türkiye şu anda ateş altındadır. Baskı ve zulüm devam ediyor. Özgürlüğümüz yok. Türk-Kürt birlikte hareket edersek kurtulabiliriz. Sonra bir Anadolu Cumhuriyeti çatısı altında kardeşçe yaşayabiliriz. Türkiye’de birçok şeyin değişmesi gerekir. Bunlar gerçekleşmedikçe benim gelmem fayda etmez. Türkiye’nin beni kaldırması mümkün değil. Çünkü ben zor bir insanım, kendi gerçeklerimden vazgeçmem. Şimdilik dönmeyi düşünmüyorum.” [6]

Kürt Açılımı ve Şivan Perver

Şivan Perver’in Kürt açılımı sürecinde Türkiye gündemine gelmesi Başbakan Tayyip Erdoğan’ın partisinin 11 Ağustos 2009 tarihli gurup toplantısında:
“Neşet Ertaş ‘Gönül Dağı’ dediği zaman her birimizin tüyleri ürperiyor, aynı zamanda Şivan Perver ‘Halepçe’, ‘Hazal’ dediğinde gönül dünyamızın derinliklerine dalıyoruz” [7]
diyerek malum çevrelere gönderme yapmıştır. Kürt açılımının aktörlerinin teşviki ile söylediği zannettiğimiz bu sözler Kürtçü çevrelere bir mesaj niteliğindeydi. Çünkü bu sözler Kürtçülük ve PKK çizgisinde faaliyet gösteren kesimler tarafından büyük bir kazanım olarak algılanmaktadır, zira Şivan Perver söylediği şarkılar ile PKK ideolojisine yıllarca kan taşımıştır.

Başbakan, Şivan Perver’den Halepçe’yi, Hezal’ı dinlerken duygulanıyordur belki ama Şivan Perver’in Ey rakip(ey düşman), Hernepeş (ileri), Kine Em(Kimiz),Serhildan Jiyane, Berxwedan Jiyane(Başkaldırmak Yaşamaktır, Direnmek Yaşamaktır) Halaylara Özgürlük , Xorte Kurd(Kürt Genci), Ala Rengin(Renkli Bayrak) ve Peşmerge gibi şarkı ve marşları dinlendiğinde düşmanlıktan başka bir şey görünmüyor.

AKP Grup Başkan vekili Suat Kılıç da Hükümetin Şivan Perver sevdasına eleştirenlere cevap mahiyetinde:
“Bu ülkenin gençleri 20-30 senedir Rock’n Roll dinliyor, yani bu memleketi Michael Jackson’ın İngilizce şarkıları bölmüyor da Şivan Perver’in 3 tane Kürtçe şarkısı mı bölecek?[8]”
derken, Perver’in Kürtçü, bölücü ve kışkırtıcı kimliğini perdeleme gayreti içerisinde görülüyor.

Aslında burada ilginç olan bir yandan PKK’nın silahlı unsurları ile mücadele edilirken diğer yandan ideolojik ve zihniyet boyutu açısından PKK’yı bir terör örgütü olarak tanımama eğilimidir. Bunun tezahürü de doğrudan terör örgütü ile bağlantı kurmaktan ziyade örgütün silahlı alanı dışındaki kurum ve yapılarına sağlanan destektir. Bu desteğin illaki maddi olması gerekmemekte, PKK’nın meşruluğunu sağlayacak politik-sosyal nitelikli ilişkiler ağı ile tecessüm etmektedir.[9] Olayın asıl vahameti Şivan Perver’in devletin yönetici katında gördüğü itibardır. Bu itibar kazandırma operasyonu devlete isyan etmenin karşılığının “ödül” olarak alındığı imajını doğurması bakımından son derece tehlikeli bir algılamayı ortaya koymaktadır.

Başbakan’ın Perver ile ilgili sözleri siyaseten hemen karşılığını bulmuştur, zira Şivan Perver, Kürt açılımını desteklediğini bir röportajında şöyle dile getirmiştir:
“Bu açılıma(Kürt açılımına) katılıyorum ve hükümetin bu tutumunu destekliyorum. Gül ve Erdoğan iyi bir adım attılar. Bu açılımdan (Kürt açılımından) vazgeçilmemeli”.[10]

Başbakanın övücü açıklamalarının ardından AKP Diyarbakır milletvekilleri Abdurrahman Kurt ve İhsan Arslan ile Van milletvekili Gülşen Orhan’dan oluşan heyet, Almanya/Bonn’da 14.11.2009’da katıldıkları “Şivan Perver Kültür Merkezi”nin açılışı sonrasında Perver’i tekrar Türkiye’ye davet etti. Şivan Perver ise heyete şunları söyledi:
“Kürt sorunu çözülmeden gelemem. Halk olarak özgürlük istiyoruz. ‘Kine em?’ şarkısını okumama izin vermezler.” [11]

Aynı toplantıda AKP Van milletvekilinin Şivan’a söylediği:
“Kürtlüğümüzü senin şarkılarını dinleyerek tanıdık” sözleri bazıları için Şivan’ın ne ifade ettiğini ortaya koyması bakımından oldukça önemlidir.
Hükümetin Şivan Perver’e yönelik operasyonunun bir başka ayağını Kültür ve Turizm bakanı Ertuğrul Günay ile Kürt kökenli AKP milletvekillerinden Abdurrahman Kurt ve Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi Ahmet Acet oluşturdu. Konserin son bölümünde Perver’e teşekkür amacıyla Büyükelçi Acet ve Hatay Valisi ile birlikte sahneye çıkan, burada ”Memleketim” adlı şarkıyı seslendiren koroya eşlik etmiştir. Günay: ”Çok güzel bir akşam oldu. Şivan Perver ile birlikte söyledik” derken, Perver de: ”Bu memleket hepimizin, bu türküler hepimizin. Elbette söyleyeceğim” diye konuştu. Türkiye’ye yakın bir zamanda gelip gelmeyeceği sorusuna karşılık da Perver, ”Çok yakında geleceğim” diye yanıt verdi.[12]

Aynı Ertuğrul Günay geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrasını Perver’in hizmetine sunabileceklerini de ifade etmiştir[13]. Şivan Perver’i ikna etmek fikrinden bir türlü vazgeçmeyen iktidar her türlü platformda bu talebini dile getirmiştir. Şivan Perver’in 30 Ocak 2010 tarihinde Viyana’da verdiği ve Mesut Barzani, Ahmet Türk, Sırrı Sakık gibi isimlerin de katıldığı konserde konuşan AKP’li Dengir Mir Mehmet Fırat, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Şivan Perver’in çok açık ve net olarak Türkiye’ye davet ettiğini anlattıktan sonra :

“Ben de Şivan ile görüşme fırsatı bulursam başbakanımızın bu davetini bir vatandaş ve milletvekili olarak yineleyeceğim. İnşallah Türkiye’de de dinleme imkânına sahip oluruz. Şivan’ın bildiğim kadarıyla yasal bir engeli yok. Aldığı ceza da yok. Türkiye dışına çıktığı dönem içerisinde şartlar çok kötüydü. Ümit ederim ki bu süreç içerisinde Türkiye’ye gelir, bizleri de mutlu eder.[14]”
diyerek Hükümetin Şivan Perver sevdasını bir kez daha ortaya koymuştur.

Kürt açılımı çerçevesinde son olarak Şivan Perver ile Almanya’da görüşen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç bu görüşmeden sonra:
“Şivan Perver’le çok güzel bir sohbet oldu. Ben kendisine Türkiye’ye gelmesini, konserler vermesini, hatta TRT Şeş’te böyle bir konserin mümkün olup olmayacağını sordum, onur duyacağını ifade etti. Şivan, Türkiye’ye dönmeyi düşündüğünü ancak bazı şartların olgunlaşmasını ve halkın bu konuyu daha iyi özümsemesini beklediğini söyledi. CD ve kasetlerinden bir takımını bana hediye etti, bir takımını da Sayın Başbakan’a verilmek üzere bana tevdi ettiler. Kucaklaştık. Birlikte çayımızı içtik, sohbetimizi yaptık ve ayrıldık. Şivan’ın Avrupa’da iyi bir orkestra ile vermeyi planladığı prestijli bir konserin maddi imkânlarını TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin ile görüşeceğim. Bu konser, arkasından Şivan’ı Türkiye’de görmek gibi bir güzelliğe de vesile olabilir.[15]”
diyerek memnuniyetini dile getirmiştir.

Şivan Perver’in Türkülerinden Bir Demet :

Türk toplumuna yutturulmaya çalışılan Şivan Perver’in söylediği bazı şarkıların Türkçe çevirisini vermekte fayda görmekteyiz. Zira bu şarkı sözleri onun gerçek yüzünü gözler önüne sermektedir.

Ey Rakip (Ey düşman) :

İran topraklarında 1946′da kurulup 11 ay sonra yıkılan Mahabad Kürt Cumhuriyeti için Hozan Dildar tarafından yazılan marştır. Bugün Irak’taki sözde Kürdistan Federal Yönetimi’nin milli marşıdır. Sözlerinin Türkçesi şöyledir :
“Dinle düşman, Kürt halkı hala yaşıyor
Top ateşinden ve felaketlerden hiç yılmayacak.
Kürt gençliği aslan gibi şahlanıyor,
Sarsılmaz cesaretiyle,
Hayat tacını kanıyla kazanıyor.
Kim söyleyebilir Kürdün yok olduğunu
Kürt yaşıyor, bayrağı yeniden dalgalanacak.
Biz ki, Medler’in ve Keyhüsrev’in çocuklarıyız..
Kürdistan’dır daima inancımız ve kanunumuz
Devrim çocuklarıyız kızıl renkle kutsandık.
Korkmuyor musun ey düşman, kanlı geçmişinizden
Kürt gençliği daima kurban vermeye hazır.
Ölüme hazır, ölüme hazır, ölüme hazır.”

Hernepeş (İleri) :

PKK’lılar tarafından sözde “milli marş” olarak kabul edilen bu şarkı yüzünden kaç gencin canı yanmıştır, kaç genç dağa çıkmıştır bölgede yaşayanlar iyi bilirler. Kürt gençlerini kızlar üzerinden dolduruşa getirerek dağa çağıran bu sözde milli marşın bir kısmının Türkçesi de şöyledir:

“Güzel Kürt kardeşlerim gelin
Ülkemizin ardına gidelim
Eğer siz gelmezseniz biz kızlar yeteriz
Haydi ileri, gün bizim günümüz
Ülkemizde mücadele bizi bekliyor
Yeni kuşağın genç kızları biz de çalışmak istiyoruz
Biz bu genç canımızı ülkemizin yoluna koyduk
Yüreklerimiz çelikleşti artık
Haydi kızıl bayrak için hep beraber gidelim…”
Serhildan Jiyane Berxwedan Jiyane (İsyan Yaşamdır, Direniş Yaşamdır) :

Bu şarkının da Türkçe sözlerine bakınca kime karşı direnişten, kime karşı isyandan, nerenin dağlarından bahsettiğini ve Kürdistan özlemi içerisinde nasıl yanıp tutuştuğunu çok daha iyi anlıyoruz.

“Dağların tepelerinde isyan hey
Zindanlarda direniş
Delikanlıların sesi güzel geliyor bana
Kızların sesi güzel
İsyan, direniş…
İsyan yaşamdır
Direniş yaşamdır

Durmak fayda getirmez
Onu geliştirmek bizim amacımızdır
Kürdistan bizi bekliyor
Onun gözleri bizi çağırıyor
İsyan, direniş…
İsyan yaşamdır
Direniş yaşamdır”

Hevale Bargiran im(Yükü ağırın arkadaşıyım) :

Şivan Perver bu şarkısında dağlarda çatışan PKK’lılara desteklerini bildiriyor. Çünkü PKK literatüründe PKK’lı teröristlerine hitap edilme şeklidir. Perver, PKK yandaşlarına da kaygılanmayın ben yanınızdayım diyor ve Türkiye’nin “Kürdistan”ı sömürdüğünü ifade ediyor.

“Yükü ağırın arkadaşıyım, Yükü ağırın arkadaşıyım
Savaşçının arkadaşıyım, Savaşçının arkadaşıyım,
Esaret altındaki halkın ozanıyım, Kürdistanın ozanıyım, Kürdistan’ın sesiyim
Kaygılanmayın Kürdistan’ın eli koluyum..”

Kine Em( Kimiz Biz) :

Perver’in “Türkiye’ye gelirsem, bana söyletmezler” dediği şarkı. Kürtçülere destek vermeyen Kürtlerin de hedef alındığı şarkının bir bölümünde şunlar söylenmekte:

“Kürdistan perişan
Tutsak olmuş Kürtler
Zulmün, zorbalığın ve tutsaklığın uykusuna dalmışlar
İnsanlık nedir bilmiyor düşman
Saldırın ve ele geçirin!
Boyunlarını kırın bu pis mundarların!
İçimizden kovun bunları
Yaşasın Kürdistan! Kahrolsun köleciler!..”

Mıhemmedo :

Trt6’nın açılışında da söylenen şarkı askerlerce öldürülen bir teröriste yazılan ağıttır aslında.

“Loy loy, Mehmet arkadaş (yoldaş),
Mehmet’in bedeni dağların zirvesindeki zirvedir anacığım,
Sevgilimin bedeni dağların zirvesindeki simgedir,
Hey ateş düşsün bu Romilerin (Türklerin) evine,
Mehmet’in bedenine darbe vurdular bu kurnaz tilkiler,
Diyorlar ki, Romi (Türk) askerleri Mehmet’in yolunu kesmiş.
Haber verelim Diyarbakır’a ve Siverek’e,
Mehmetimizin intikamını alsınlar,
Gençlerin elindeki gülsün, mendilsin,
Düşmanın gözüne girecek mıhsın…”

Ez Xore Kurdım (Ben Kürt Genciyim) :

Kürt gençlerin kanına nasıl girdiği ve onları dağlara nasıl sürdüğünün kanıtı olması bakımından aşağıdaki sözler oldukça önemlidir:

“Ben Kürt genciyim çok anlı şanlı
Almışım topu ve tüfeği
Ben savaşa ve cenge gideceğim
Eğer ben dönmezsem anne sen ağlama…
Senin ve benim annem Kürdistandır
Biz kendimizi kurtaralım el altından
Eğer dönmezsek bu bizim için şandır
Eğer ben şehid olursam anne sen ağlama”

Keçe Kurdan( Kürt Kızı) :

Şivan Perver’e ait bu şarkı, Aynur Doğan’ın “Keça Kurdan” adı ile 2004’te çıkardığı kasette yer aldığından dolayı, kaset 26 Şubat 2005 tarihinde Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından; “Kürt kızlarının savaşmaya davet edildiği, yasadışı silahlı örgüt propagandasının yapıldığı” gerekçesiyle toplatılmış ve yasaklanmıştır.

“Kızlar, istiyoruz ki bizimle görüşmeye gelin
Kızlar, istiyoruz ki bizimle savaşa gelin,
Hey hey biz Kürt kızlarıyız,
Savaşta arslanız, mertlerin umuduyuz,
Hey hey biz Kürtlerin gülleriyiz,
Başkaldırının setiyiz,
Kürt kızı, kaldır başını!
Hani vatan, hani özgürlük?
Hani biz yetimlerin anası?”

Ala Rengin (Renkli Bayrak) :

Sarı Kırmızı Yeşil renklerden oluşan sözde Kürt bayrağına methiyeler düzen Perver bakın neler söylüyor:

“Kutsal ve renkli bayrağım, alıp yürüyeceğim seni
Gençlerin omzundasın, ortanda parlak güneş
Üç renkli bayraksın sen, savaşın sembolüsün sen
Ey Kürt Gençleri! Selamlayın bayrağı
Bu gün kucakladık, gün gelecek yücelteceğiz seni
Kutlu bir günde çizgilerinle süsleyeceksin çatıları, bahçeleri
Yeşil, kırmızı ve sarısın, zaferin işaretisin
Ey Kürt Gençleri selamlayın onu..”

Bu şarkıda gelecekteki “bir günden” ve bu güne bayrağın katacağı neşeden, sevinçten bahsedilmiştir. Bugünden kastın bağımsız bir Kürt Devleti’nin kurulacağı gün olduğu aşikârdır.

Şarkıyı propaganda hale getiren hitap ettiği kitledir. Şarkı, siyasal, coğrafi herhangi bir sınır taşımadan bütün Kürtlere hitap etmektedir. Yani Türkiye başta olmak üzere İran, Irak ve Suriye’de yaşayan Kürtler, bir sembol olan bayrak altında bağımsız bir devlet kurmaya ve bu şekilde yaşamak için mücadele etmeye teşvik edilmekte, özendirilmektedir.

Sonuç:

Kürt açılımı çerçevesinde Şivan Perver üzerinden yürütülen operasyon ile aslında PKK’nın değirmenine su taşınmaktadır. Şivan Perver’i muhatap almak, ona itibar kazandırmak PKK’ya karşı yürütülen mücadelede PKK tabanına moral depolamaktadır. Zira Şivan Perver PKK tabanında, yıllarca Kürtçülük yapmış, gençlerin dağa çıkmasında etkili olmuş, onlara umut taşımış bir simgedir. Hükümet de bu simge üzerinde siyasi rant hesapları yapmakta ve bu uğurda PKK ideolojisine itibar kazandırmaktadır.

Şivan Perver birilerinin iddia ettiği gibi bir “sanatçı”, “kültür adamı” değil; aksine söylediği şarkılar ile “bağımsız-birleşik Kürdistan” hayalinin ideolojik alt yapısını tesis etmek misyonu üstlenmiş siyasi bir figürdür. Örneklerini verdiğimiz şarkıların sözlerinde ve manalarında onun bu yolda ne kadar etkili bir çaba yürüttüğü apaçık ortaya çıkmaktadır.”

Bu incelemeyi 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü’nden Ali Aydın Akbaş’ın
“Kürt Açılımı Sürecinde Şivan Perver’i Türk Kamuoyuna Ambalajlayıp Pazarlama” adlı makalesinden aldım. Hiçbir şey ilave etmedim. Müzik sanatının öneminin vurgulandığı bir iki paragrafı çıkardım. Makale tamamen Sayın Ali Aydın Akbaş’a aittir.

Devletin PKK mücadelesi 30 yıldır devam ediyor. Bu uğurda epey şehit verdik. Ruhları şad olsun.
ABD ve AB desteğinde topraklarımız üzerinde yeni bir Kürt devleti, gerçekte yeni bir İsrail yaratmaya yönelik operasyonlar bütün hızıyla sürüyor. Bizce başarıya ramak kalmıştır. Türk yetkililerinin böyle ciddi ve büyük bir ayaklanma karşısında hala gafil davranarak, güya oy hesabıyla yaptığı bu davetleri Türk milleti endişe ile karşılamaktadır. Siz saf ve gafil davranırken, düşman bir taşla birkaç kuş vurmayı başarmaktadır.
Dünyanın hiçbir döneminde düşmana taviz verilerek vatan kurtarılmamıştır. Kürt sanatçıları çağırmak; Türkiye’deki Kürt açılımı, Demokratik Toplum Kongresi, Kürtlere özerklik verilmesi, eğitimde Kürt dilinin kullanılması gibi girişimlerle birlikte değerlendirildiğinde ortaya çok vahim bir tablo çıkmaktadır. Daha da vahimi, bu girişimleri çok daha büyük bir strateji eşliğinde; Türk anayasasının istenildiği gibi değiştirilmesi, devletin diz çöktürülmesi, ordunun diz çöktürülmesi gibi operasyonlarla birlikte değerlendirildiğinde daha da tehlikeli bir durum meydana gelmektedir. Bu durum Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesidir.
Bu gidişin adresi bundan başka bir şey değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yönetenler; Kıbrıs politikasında, özelleştirme politikalarında, Patrik’in ekümenik olması konusunda, Heybeliada Ruhban Okulu konusunda, Avrupa Birliği konusunda, Ermenistan’la ilişkiler konusunda yaptığı gibi, bu konuda da hata üstüne hata yapmaktadır. Bu tavır doğrudan doğruya Osmanlı Devleti’nin son zamanlardaki devlet adamlarının tavrıdır. Bu Kaht-ı rical’dir.
Türk milletinin çocuklarının bu yoğun propaganda ortamında “Kürtlerin hakkı yok mu?” diyerek manipüle edilmeleri, düşman propagandasının başarıya ulaşmış olması anlamını taşımaktadır. En büyük tehlike de buradadır: Düşmanı haklı bulmak. Bu düşmanlık ABD ve AB’nin düşmanlığıdır. Bizim Kürt kardeşlerimizle bir sorunumuz yoktur. Batılıların bizim çocuklarımızı düşmanına hak verir hale getirecek kadar büyük propagandayı yürütmesi, dünya tarihinde belki de bugüne kadar yürütülen en büyük, en başarılı propaganda tekniğidir. Başarıya ulaşmış bir propagandadır. Kürt kardeşlerimi uyarıyorum. Bu propagandaya kanmayınız. Biz kardeşiz.
Uyanınız.
Bütün vatanseverler birleşiniz.
Uyarmak namus borcumdur.
Mikdat Topçu
08.03.2011
——————————————————————————–

[1]http://www.mikailaslan.net/ , 06.01.2007
[2] Terörist başı Abdullah Öcalan’ı öven sözleri için bakınız. http://www.youtube.com/watch?v=mKQbIFHUhBQ&feature=related
[3] 18 Şubat 2005, Özgür Politika’ya verdiği röportaj.
[4] “Şivan Perwer: İmralı’daki kahramanı selamlıyorum” ANF, 21 Mart 2009
[5] Vatan, “Allah Kahretsin Türklerin Ruhunu” 21.2.2011
[6] Rojev, 01.02.2010’den aktaran Odatv.com,10.02.2010
[7] http://www.akparti.org.tr/ak-parti-genel-baskani-ve-basbakan-erdoganin-ak-parti-tbmm-_6300.html
[8] “Bu memleketi Rock’n Roll bölmedi, Şivan Perver’in şarkıları mı bölecek?”, Anadolu Ajansı, 20.02.2010
[9] İkbal Vurucu, “Terörizm Karşısındaki Zaafiyete Bir Örnek: Şivan Perver Olayı”, www.21yyte.org, 25.02.2011
[10]Taraf, “Şivan Perver: Devlet Türkleri de Asimile Etti” ,14.09.2009
[11]Fırat Haber Ajansı, “Şiwan Perwer: Sorun çözülmeden Türkiye’ye gitmem”, 16.11.2009
[12]Anadolu Ajansı, “Ertuğrul Günay Şivan Perver ile ‘Memleketim’i Söyledi”, 11.03.2010
[13] İnternethaber.com, “Kültür Bakanı Günay Şivan Perver isterse Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nı görevlendireceklerini söyledi” 24 Şubat 2011
[14]Milliyet, “Şivan Perver: Türkiye şu an beni kaldıramaz”, 31 Ocak 2010
[15]Odatv.com, “Şivan Perver mi değişti, Bülent Arınç mı?”, 10.02.2011

UYARMAK VATAN BORCUMDUR – 3

Platon “Devlet” adlı eserinde:

“Eğer iki Helenli (Eski Yunan) birbirini öldürürse, bu yanlış bir şeydir. Ama Helenliler yurtlarını istilaya gelen, bu güzel Helen ülkesini istilaya gelen düşmanları öldürürlerse, bu iyi bir şeydir. Birbirimizle çatışsak bile, bir gün barışacağımızı göz önüne alarak barışacak bir aralık bırakalım” der.

Dikkat ediniz, “Birbirimizle çatışsak bile, bir gün barışacağımızı göz önüne alarak barışacak bir aralık bırakalım”. diyor.

Ta Eski Yunan’da bir düşünür. Öyle ki, o zaman, kendi milleti içinde meydana gelen çatışmalar için üzülüyor ve “bir gün barışabiliriz, ona göre, aramızdaki bütün köprüleri atmayalım” diyor. Acaba bu düşünce yüzyıllardır birlikte yaşadığımız ve şimdi niyetlerini bozan, düşmanla işbirliği yapan kardeşlerimize de bir uyarı olabilir mi?

Güzel yurdumuz yine bir takım çatışmaların, gizli ve açık yürütülen savaşların alanı haline geldi. Türklerin vatanı yine parçalanmaya çalışılıyor. Balkan Savaşları’nın öncesinde olduğu gibi, Birinci Dünya Savaşı’nın öncesinde olduğu gibi düşman yine yöneticileri aldatıyor. Yine düşmanla işbirliği yapanlar çoğaldı. Yine düşman eline geçirdiği propaganda vasıtaları ile Türk Milleti’ni aldatıyor, bölüyor, parçalıyor. Yaratılan bu bulanık ortamda millet parçalanmayı fark edemiyor.

Hâlbuki Türkiye Cumhuriyeti Devleti yeniden bölünme sürecine girdi.

Nihai hedefi Kürt devleti olan devletin “Kürt Açılımı”nda yeni bir aşamaya gelindi: Artık vatan bölme faaliyetleri neticesini verdi. Bu yeni aşamanın adı artık Demokratik Özerkliktir!

ABD, ikinci bir İsrail devleti olarak inşa etmek istediği Büyük Kürdistan için önce Irak’ı parçaladı ve Güney Kürdistan’ı kurdu. Şimdi sıra Kuzey Kürdistan’da! Yani sıra; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Güneydoğusu’ nda kuracağı ve sonra Irak’ın kuzeyindeki Kürtlerle birleştirerek meydana getireceği büyük Kürdistan’da! Yani yeni İsrail de!

Bilmiyorum dikkat ediyor musunuz? Her şey bitmiş vaziyette! Artık televizyonlarda batıdaki Kürtlerin ne olacağı tartışılıyor!

Türk Milleti ise hala devletinin bölünme noktasına geldiğinin farkında bile değil. Sürekli ve derin bir propaganda ile rahatlıkla etki altına alınan bir kesim bölünme konusunu hala anlamış değil. Belki mensup olduğu iktidar partisine yakınlığı sebebiyle, belki bir takım dini mülahazalarla, belki ekonomik gidişi iyi bulduğu için, belki yolların, park ve bahçelerin güzelleştirilmesini büyük bir hizmet olarak gördüğü için Türk insanı durumu fark edemiyor. Hükümetin; kendi savaş uçağımızı yapıyoruz, kendi tankımızı yapıyoruz gibi milletin hassas noktalarını kontrol altına
alarak güven vermesi, halkımızın bugün yürütülen bölünme kavgasını anlayamamasına sebep olmaktadır. Bütün bunlar halkın gerçekleri görmemesi için perdeleme rolü oynamaktadır.

Hâlbuki düşman yurdumuzu açıkça bölmektedir. Partizanlık duyguları içerisinde hareket eden Türklerin, vatanlarının parçalanmasını anlama, kavrama gibi bir düşüncesi zaten olamaz. Olmuyor da… Hatta böyle bir saplantı içinde uyuyan Türkler, bölünmeyi anlayanları, düşmanı tanıyanları ve mücadele edenleri hain olarak görüyor. Buna en yakınım olan insanlardan bile şahidim. İşin en tehlikeli olan yanı da bence bu!

Bölünmeden yana olan Kürtlere, Platon’un dediği gibi seslenip, gelin yapmayın etmeyin, düşman gider, yine biz burada baş başa kalırız. Aramızdaki bütün köprüleri atmayalım, yine barışabiliriz, yine bir arada yaşayabiliriz diye seslenmek mümkün. Ama bu defa biz Türkler, kendi aramızda, yapılan bu perdelemeler sebebiyle çatışmaya giriyoruz. İşin en can alıcı noktası bu! En tehlikeli olan tarafı bu! Üzülerek söylemek gerekir ki, düşman propagandası bunu başarmış durumdadır.

Bölücü hareketin nasıl bir süreç takip ettiğini aslında herkes biliyor. Türk Milleti, bu mücadeleyi anlıyor aslında. Ama devletin bu bölünmeye müsaade etmeyeceğini zannediyor. Millet devletine güveniyor. Ama devletin de gözü önünde, hatta bazen devletin kontrolünde öyle olaylar oluyor ki, insanın aklı başından gidiyor. İşte yukarıda bahsini ettiğim perdeleme olayı bunları anlamayı engelliyor. Bu çok korkunç ve tehlikeli bir durum!

Türklerin vatanları ellerinden alınıyor, Türkler diz çöktürülüyor. Türk Ordusu’na diz çöktürülüyor. Bölünmeye karşı direnecek kuvvetler, başta TSK olmak üzere, Ergenekon tertibi üzerinden adım adım etkisiz hale getiriliyor.

Peki, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını ortadan kaldırmayı hedefleyen bu “özerklik” projesine kim karşı duracak? Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünme tehlikesine karşı anayasal olarak hangi kurum görevlidir? Elbette ki Türk Silahlı Kuvvetleri! Yani TÜRK ORDUSU! Yani MİLLİ ORDU! Ama vatanları ellerinden alınan Türkler, bu Milli Ordu’ya karşı yeni bir ordu kurulacağını hiç anlayamıyor. Zaten yandaş basında; “Türk ordusunu ortadan kaldıralım, yeni bir ordu kuralım” diyenlere de kulak asmamıştı Türkler. “Damarlarında yüzde yüz Türk kanı dolaşan tek canlı Türk Kangal köpeğidir” diyenlere de ses çıkarmamıştı. Şimdi, Türk Ordusu’nun karşısına yeni bir savunma gücü kuracak olanlara da ses çıkarmıyor. Çünkü Türkler tehlikeyi henüz anlayamıyor.

Acaba bir sürü mizansenle kademe kademe itibarsızlaştırılan, gardı alınan, etkisiz hale getirilen Ordu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bölünmesine nasıl tepki vermektedir! Ergenekon tertibiyle adım adım etkisiz hale getirilen Türk Ordusu şu anda ne durumdadır?

Değerli okuyucu, Irak’ın ABD tarafından işgalini hatırlayınız. Irak ordusu Amerikan’ın saldırısına karşı koydu mu? Ne olmuştu Saddam Hüseyin’in subayları! Ülkeleri işgal edildiği halde tek kurşun sıktılar mı düşmanlarına? Subayların birçoğu daha barış zamanında etkisiz hale getirildi. Birçoğu Irak’tan alınıp götürüldü. Amerika resmen elini kolunu sallaya sallaya Irak’a girdi. Ve işte görüyorsunuz Irak’ın ne durumda olduğunu.

Uyanınız!

Şimdi aynı şey Türk Ordusu için yapılmaktadır. Bu günlerde 195 sanıklı Balyoz duruşması yapılıyor. Düşününüz ki, bir ordunun 195 subayı yok edilirse o ordu savaşı kaybetmez mi? İşte bu Ergenekon tertiplerinin manası ve hedefi budur. 195 subayını Balyoz soruşturmasıyla ABD’ye teslim eden Türk Ordusu, maalesef diz çökme noktasına getirilmiştir. Yargı’sı teslim edilen Türk devletine diz çöktürülmüştür..

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin internet sitesine “iki dil” konusu ile ilgili olarak koyduğu bildiri sebebiyle TSK’ ya düşman olanlar, Ordu hakkında suç duyurusunda bulanacaklarını ilan ettiler. Bunlar; başta Ali Bayramoğlu olmak üzere, üzülerek söylemek gerekir ki, Türklerin çok sevdiği, kendisinden zannettiği insanlardır. Ordunun bu hassasiyetine AKP bile, “Ordu kendi işine baksın!” diyerek karşı çıkmıştır.

Özerklik yanlıları ise; zaten Türk Ordusu’nun her türlü faaliyetine karşı oldukları için, hatta Türk Ordusu’nu hasım gördükleri için alay ettiler ve “Ayar verme çabaları komik görülüyor!” diye hakaret ettiler.

Vatanları bölünme noktasına gelen Türkler bütün bu olup bitenlerin farkında bile değil!

Üzülerek ifade etmek gerekir ki, Türk Silahlı Kuvvetleri etkisiz hale getirilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri çatışa çatışa geri çekilmemiştir, düşmanları tarafından doğrudan doğruya, adım adım tasfiye edilmiştir. Bugün Türk Ordusu mevzilerini terk etmiştir. Bütün mevzilerini kendi elleriyle teslim etmiştir! Türk Silahlı Kuvvetleri savaşma kabiliyetini kaybetmektedir! Hâlbuki vatanseverler zamanında uyarı görevlerini yapmışlardı. “Türk Silahlı Kuvvetleri Türk ordu geleneğinden kopmamalıdır” demişlerdi. Ama yazık ki sesleri duyulmadı…

Şimdi kongreler toplayarak aşağıdaki bildiriyi yayınlayanlara karşı artık hiç kimsenin sesi çıkmamaktadır. Ne Diyarbakır’da Osman Baydemir’le el ele vererek halay çeken TÜSİAD’ DAN, ne ciddi anlamda muhalefet partilerinden, ne üniversitelerden, ne diğer sivil toplum kuruluşlarından… Bütün kurumlar inanılmaz bir suskunluk ve teslimiyet içinde. Yandaş basın ise korkunç bir takiyye politikası ile Türk Milleti’ni kandırmış ve bütün bu tehlikeleri anlamaması için perdeleme görevini hakkıyla yerine getirmiştir.

“PKK bu yeni devletin ÖZ SAVUNMA GÜCÜDÜR”

Demokratik Özerklik taslağında dile getirilen “Öz savunma gücü” olarak, PKK Türk Ordusu’nun karşısına yakın bir gelecekte büyük Kürdistan devletinin ordusu olarak çıkacaktır. Demokratik Toplum Kongresi, PKK’nın, bu yapının askeri gücü olacağını ilan etmektedir. Bu kongrede alınan kararların bazılarını aşağıya alıyorum. Dikkatle okuyunuz lütfen.

“Doğada kendini savunmayan hiçbir canlı yoktur. Öz savunma hem varlığına dıştan gelecek saldırıları hem de ahlaki ve politik toplum gerçekliğine karşı içten gelişecek tehlikeleri etkisiz kılmak için hava ve su kadar yaşamsal önemdedir. Öz savunma, ahlaki ve politik toplumun güvenlik politikasıdır. Öz savunma boyutu toplumlar için sadece bir askeri savunma olgusu değildir. Kimliklerini koruma, politikleşmelerini sağlama ve demokratikleşmelerini gerçekleştirme olgusuyla iç içedir. Öz savunma örgütlü topluma dayanır. Örgütlü toplum öz savunmasını en iyi yapan toplumdur. Tüm toplumlarda öz savunma varlığını korumanın olmazsa olmazıdır. Kürtler ilk işgalci ve istilacı güçlerin saldırısından günümüze kadar her türlü işgal ve saldırılara karşı varlığını korumak için öz savunma içinde olmuştur. Demokratik özerklik statüsünün kabul edildiği koşullarda öz savunma askeri tekel olarak değil, toplumu iç ve dış güvenlik ihtiyaçlarına göre demokratik organların denetimi altında oluşturulabilinir. Şehir, kasaba, mahalle ve köyde yaşayan tüm halklar faşist, gerici ve soykırımcı saldırılara karşı bilinçli ve duyarlı olur, öz savunma esasında bu yönelimler karşısında toplumsal direnişi ifade eder. Öz savunma uluslararası sözleşmeler ve BM tarafından da tanımlanan bir haktır”.

Bu kongrede, yani Özerklik peşinde olanların, vatan parçalamakla görevli olanların meclisinde, yani parlamentosunda alınan kararlar bunlar. Öz Savunma Gücü kuracaklarmış! Kime karşı acaba?

Belki tam olarak takip edip okuyamamışsınızdır diye, bu Demokratik Toplum Kongresi’nde alınan kararları tekrar buraya aldım. Dikkatle okuyunuz. Bir daha, bir daha okuyunuz. Bu toplantıya katılanların, bu kararları savunanların, perdeleme görevi yapanların kimliklerini iyi belleyiniz! Belki bir gün lazım olacaktır!

Ve uyanınız!

Bütün vatanseverler birleşiniz!

Evet, vatanınız elinizden alınmadan UYANINIZ!

Uyarmak namus borcumdur.

Dualar ediyorum.

Mikdat Topçu

26.12.2010

UYARMAK VATAN BORCUMDUR – 2

Artık ebedi Türk yurdu olan bu topraklarda bir Türk olarak yaşamanın zorluğunu iliklerime kadar hissediyorum. İç savaşın boyutlarının ne kadar büyük olduğunu son zamanlarda meydana gelen olaylar daha bir açıkça ortaya koymaktadır. Bugüne kadar devletimize karşı yapılan savaş, biraz da çekinildiği için, üstü örtülü olarak yapılıyordu. Şimdi artık çekinmeye, korkmaya hiç gerek kalmadı. Bir devleti yıkmanın bütün prensipleri uygula-nıyor. Gerekli tavizler verildi. Gerekli devletlerle gerekli ittifaklar yapıldı. Gerekli kurumlaşmalar yapıldı. Gerekli yerlere gerekli insanların heykelleri dikildi. Bayraklar hazırlandı. Tabelalar değişti. Şimdi “dil” konusu ve ardından da –çok daha önemli olarak- özerklik tartışılır hale getirildi. Eh, artık bu da aşılır herhalde!

Bir kısım Türk aydını da saf saf önüne atılan her konuyu günlerce tartışıyor. Çok zeki imiş gibi davranıyor! Bazıları AB fonlarından para alıyor. Yardım aldığı yerden emir alarak yazıyor. Bazı aydınlar ise kendi çapında vatanseverlik yapıyor. Ülkeye demokrasinin geleceğine, her şeyin şeffaflaşacağına, faili meçhullerin ortaya çıkarılacağına inanıyor. Hepimiz Hrant Dink’iz, hepimiz Kürt’üz diyor. Avrupa Birliği beyannamelerine imza atıyor. Hâlbuki devletin temeli sarsılıyor, devletin tapusu deliniyor, bu onlar için önemli değil!

Artık inanılmaz olaylar okuyoruz gazetelerde. Kürt dinleyiciler tarafından Kürtçe türkü söylemeye zorlanan Türk sanatçı “Kürtçe bilmiyorum” dediği için öldürülüyor. Benzer olaylar giderek çoğalıyor. Bu topraklarda Türk olarak yaşamak gerçekten giderek zorlaşıyor. Burası Türk yurdu değil miydi?

Değerli okuyucu, bütün bunlar devletimizin bölünme tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu açıkça göstermektedir. En çok tedirgin olduğum konu, bu satırları okuyan sizlerin de, artık yavaş yavaş, şu yukarıda yazdığım aydın tipinin kanaatlerini kabul ediyor hale gelmenizdir. En çok bundan endişe ederim. Bu sebeple endişelerimin kaynağını izah etmek gerektiğine inanıyorum. Çünkü Allah esirgesin, farkında olmadan bir “kozmopolitan” davranış içerisine girilirse, bu davranış yavaş yavaş bütün bir kitlenin davranışı haline gelirse, bu, devletimizin sonu demek olur. Bunun için düşüncelerimi açıklamak ve neden böyle düşündüğümü anlatmak mecburiyetindeyim.

Yukarıda “kozmopolitan” kelimesini kullandım. Bu kelime ile ilgili olarak “2023 Senesinde Türkiye Mevcut Olmayabilir” başlıklı mülakatında rahmetli Durmuş Hocaoğlu şu tespiti yapmaktadır: (2023 Dergisi Sayı 101 15 Eylül 2009)

“Kozmopolitan” kelimesinin lûgat anlamı “yeryüzü vatandaşlığı” demektir. Kökü çok eskilere, milât öncesi üçüncü binyıla kadar dayanıyor. Yunan Stoa mektebinde felsefî bir nitelik kazanan ve bilhassa devletin, vatandaşlarını dinî inançları dolayısıyla dışladığı hâllerde ortaya çıkan Kozmopalitanizm, en trajik örneğini Roma İmparatorluğu’nun beklenmedik bir şekilde suratının üstüne yere çakılmasında oynadığı rol ile göstermiştir. Bu son derece yıkıcı bir tesir yaratmıştır. Çünkü kozmopolitanizm “belirli bir vatan” fikrini reddeder. Anarşist Emma Goldman’ın ifâdesiyle, “vatanseverliği hürriyete yöneltilmiş bir tehdit” olarak görür ve ekstrem hâllerde, düşman, evinin eşiğinden içeri girmeğe teşebbüs etmediği takdirde, ona direnç göstermez. Bu Roma’da böyle olmuştu. Asırlarca Hıristiyan vatandaşlarına sırf Hıristiyan oldukları için zulmeden Roma’nın vatandaşlarıyla arasındaki kalbî bağ kopmuştu. Öyle ki, 410 yılında Gotlar Roma’ya girdiklerinde sokaklardan dereler gibi kan akıttılar ama Hıristiyanlara dokunmadılar. Çünkü Roma’nın çift başlı kartalını kendileri için bir değer ve anlam ifade etmez bulan Hıristiyan Romalılar Gotlar’a, kendilerine dokunmadıkları sürece onlara karşı mukavemet etmeyeceklerini bildirmişlerdi”.

Bilmem anlatabildim mi? Artık bizim ülkemizde de vatanseverliği hürriyete yöneltilmiş bir tehdit olarak görenler var. Belirli bir vatan fikrini reddedenler var. Vatanı ile arasındaki gönül bağını koparanlar var. İstiklal Marşımızı, okul-da okuduğumuz and’ımızı lüzumsuz bulanlar var. Bütün değer yargılarımızın değişmesini isteyenler var. Devleti tasfiye etmek isteyenler var.

Şunu demek istiyorum. Bu ülkenin omurgası, asıl taşıyıcı elemanı olan milleti kozmopolitanlaştırırsanız, yani “ne olursa olsun, benim için fark etmez” diye düşünür hale getirirseniz, yani insanları “yeryüzü vatandaşı” haline getirirseniz, yarın bunun bedelini ödeyemezsiniz. Çünkü kozmopolitanların , yani vatan fikrini, istiklal fikrini reddeden ve dünya vatandaşı haline gelmiş insanların intikamı korkunç olur. Zira vatan, evlatlarından kan bedeli isteğinde vermeğe yanaşmazlar. Ortaya yeni vicdani retçiler çıkar. Devlet çatırdamaya başladığında, “zaten benim devletim değildi ki” derler. Nitekim işte şimdi bu tip insanlar çoğaldı. Biraz konuşunca, zaten ben şuyum, ben buyum demeğe başlıyor insanlar. Devlet çok acı bir şekilde tasfiye oluyor. Öyle bir şekilde tasfiye oluyor ki, Türk halkı gözlerinin önünde oynanan trajediyi anlayamıyor. Türkiye’nin durumu, üzüntü verici ki, budur!

Bir takım basın yayın organları Türk Milleti’ni işte bu şekilde kozmopoli-tanlaştırmakla meşguldür. Basını devamlı takip edenler bunu çok rahatlıkla görebilirler.

ABD’nin yurdumuzda yaratmak istediği büyük değişime “açılım” diyen, “Kürt açılımının” mimarı, Turgut Özal’ın çevresini kuşatan “Yeni Osmanlıcı” ekibin içinde yer alan, Tansu Çiller’e danışmanlık yaparak kendisine kimlik arayan Mümtazer Türköne’yi yukarıda anlattığım aydın tipine bir örnek olarak vermek istiyorum.

“Barış ve Geleceği Birlikte Aramak-Kürt Sorunu” adlı konferansının açılış konuşmasında şunları söylüyor:

“Hepimiz Kürd’üz. Türkiye’de yaşayan 72 milyon insan gibi ben de biraz Kürd’üm. Bir Kürt gibi düşünüyor, yaşıyor ve geleceğe bakıyorum. Ortada büyük bir Kürdistan haritası var. İsteyen rüya görsün, isteyen kâbus. Artık bu gerçeklerle yüzleşmemiz lazım.”

Sabah Gazetesi’nde yayınlanan bir röportajında hızını alamayarak şunu söyleyebiliyor:

“Siyasi çözüm evresine girdik. Ana dilde dilekçe, referandumla bir kentin adını değiştirme hakkı verilebilir. Diyarbakır’ın adı “AMED” olabilir”.

Mümtazer Türköne yine hızını alamamış ve 4-6 Haziran 2006 tarihli Zaman Gazetesi’nde yazdığı “TÜRK KANI VE KANGAL KÖPEĞİ-ERGENEKON” başlıklı yazısında şunları yazıyor:

(Kurt efsanesini bahane ederek aslında Türk Milleti’nin kanının Kangal köpeğinin damarlarındaki kanla yüzde yüz aynı olabileceğini söylüyor. Hâlbuki Müslüman Türk milleti ırk üstünlüğüne inanmaz. Türköne Türk Milleti’ne neden düşman acaba! Türk Milleti’ne neden saldırıyor ki böyle! Halbuki isminde de Türk kelimesi var! Ne yazık!)

“Saf Türk kanı diye tek tip bir kan cinsi mevcut değildir. Bu topraklarda saf kan bir ırk ararsanız ancak Türk çoban köpeği olan Kangal’ı bulabilirsiniz. Şayet Türk milletini bir hayvanla sembolize etmek gerekirse, bu sıfata layık tek canlı, damarlarında yüzde yüz Türk kanı dolaşan asil Kangal köpeği olabilir. Türk milletinin tarih boyunca en büyük dostu, sürülerini koruyan ve sonuna kadar sadık kalan köpek olmuştur. Bu toplumun liderlerinde ve koruyucularından beklediğini de ancak Kangal karşılar”.

Anlayabildiniz mi kozmopolitanizmi? İşte insanlar artık bu hale gelir oldular. Kendi kimliklerini inkâr eder hale gelir oldular.

Devlet, nihai tahlilde iktidar demektir. Vaktiyle devletin bir takım uygulamaları olmuşsa, bu uygulamaları bugün kalkıp ta anlayıp dinlemeden hatalı bulmak, o devrin şartlarını bilmeden bugün olmuş gibi eleştirmek, devleti suçlamak ve milleti devletine karşı kozmopolitan bir hale getirmek son derece tehlikeli bir girişimdir. Biraz okuyan, devamlı takip eden, düşmanını bilen elit tabaka yavaş yavaş bunu anlamaya başlıyor. Nitekim yine bizim yelpazenin önde gelen yazarlarından Ali Bulaç, Yeni Harman Dergisi’nin Kasım sayısında bakın ne diyor:

“Ben bu telefon dinlemelerinin cemaatin insiyatifi ile olduğunu sanmıyorum. Cemaate sempati duyanlar bu işlerin içinde olabilirler, ama bence bu NATO merkezli bir operasyondur. Türkiye’nin bir başkalaşım geçirmesini öngören bir projedir. Türkiye Postkemalizm bir döneme girmektedir. Bütün eskiye dair kodları değişmektedir. Yeni ve daha katılımcı bir projedir. Buna dahil olamayacak bölümler tasfiye olmaktadır. ABD’nin lojistik desteği de çok kuvvetlidir hiç şüphe yok.”

Anlaşılıyor değil mi? Ali Bulaç son derece mülayim bir üslupla anlatıyor. Devletin tasfiye edildiğini görebiliyor, ancak bu kadarını söyleyebiliyor, daha ne desin!

Yukarıda bir mülakatından alıntı yaptığım ve yakında rahmetli olan arkadaşım, köylüm, değerli bilim adamı, filozof, Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu aynı mülakatta şöyle demişti:

“Türk milleti halet-i nezdedir.” Yani, Türk Milleti yüzünü ölüme dönmüştür.

Allah esirgesin. Ama gerçek bu! Eğer elit tabaka, aydın tabaka, şu anda bunu anlamazsa, millet kozmopolitan duruma gelirse, devletimiz Roma’nın akıbetinden kendisini kurtaramaz. Parçalanma ve yok olma mukadder hale gelir.

Değerli okuyucu, uyarmak namus borcumdur. Uyanınız!

Dualar ediyorum.

Mikdat Topçu

20.12.2010

UYARMAK VATAN BORCUMDUR – 1

Bir sohbet sırasında, çok değerli eğitimci bir ağabeyim güzel bir uyarıda bulundu. Çok güzel bir örnek verdi. Bakınız dedi ki:

“Bir koyun hiç kurdu tanımasa, ondan üreyen 1000. nesil dahi kurdu hiç görmese, 1001. kuzu doğduğunda kurdu bilir, onu düşman olarak tanır”.

Bu ne muazzam bir yaratılış, ne müthiş bir içgüdü!

Mutlaka bütün canlıların düşmanları var ve bütün canlıların düşmanlarına karşı savunma mekanizmaları var. Bunu artık günümüzün aydınlık dünyasında herkes görebiliyor, izleyebiliyor. Yaradan canlılar âlemini böyle yaratmış.

Milletlerin tarihinde de aynı kural var. Dikkat ediniz, her milletin karşısında mutlaka o milletin hasmı bulunmaktadır. Bunu her gün televizyonlardan, ga-zetelerden görmek mümkündür. Bütün dünya tarihini bir cümlede özetlemek gerekirse şunu söylemek icap eder ki; Nemrutlar varsa Hazreti İbrahim muhak-kak olacaktır. Firavunlar varsa Hazreti Musa mutlaka olacaktır. Bu dünya tari-hinde kaçınılmaz olarak hep böyle olagelmiştir.

Demek ki bütün milletlerin de düşmanları vardır. Evet, ebedi dostluklar olma-dığı gibi ebedi düşmanlıklar da olmamalıdır. Ama ne yazık ki düşmanlıklar hep vardır. Olacaktır. Bu çok basit bir sosyoloji kuralı. Çok kesin tarihi gerçek.

Bu örnekleri genelden özele gelmek maksadıyla verdim. Yukarıdaki kurallar insanlık tarihinin evrensel kuralıdır.

Değerli dostlar, biliniz ki, bu düşmanlıkların tarih boyunca hiç durmadığı yer, medeniyetlerin beşiği olan Anadolu’dur. Anadolu’da şu anda yaşayan Türkler olarak sadece bizim değil, bizden önceki milletlerin de, onlardan önceki, onlardan önceki milletlerin de hep düşmanları olmuştur. Anadolu’yu gezenler bilir; bütün yerleşim merkezlerinin hemen hemen hepsinin düşmandan ko-runmak için yer altı sığınakları vardır. Bütün kalelerin gizli kaçış yolları vardır. Çünkü yerleşik bir düzene sahip bir millet, hele de refahı yakalamışsa, mutlaka dışarıdan gelen saldırılarla yok edilmeye çalışılmıştır.

İşte tarihin bu seyri içerisinde şimdi yeniden Anadolu… Anadolu’nun güvenliği! Türk Milleti’nin güvenliği! Eğer tarih devam ediyorsa, kurallar aynı kurallar ise, biz şimdi Anadolu’nun, burada yaşayan Türk Milleti’nin güven-liğini sorgulamalı değil miyiz? Bu kadar olay, bu kadar gürültü, patırtı boşuna mı acaba?

PKK terör örgütünün varlığı, cinayetleri. Onu destekleyen siyasi partinin faaliyetleri, milletvekillerinin beyanatları, belediye başkanlarının beyanatları, KCK operasyonları kulaklarınızı tırmalamıyor mu?

Ortaya atılan bir sürü iddialar, bir takım yerlerde toprağa gömülen, sonra birileri tarafından bulunan silahlar, Türk Silahları Kuvvetleri’ne karşı yapılan operasyonlar, Anayasa’da ve diğer yargıda yapılan operasyonlar, devletin çok önemli noktalarında yapılan operasyonlar kulaklarınızı tırmalamıyor mu?

Yürütülen bütün bu operasyonların demokratik açılım, Kürt açılımı vs. gibi kavramların arkasına saklanılarak, ama mutlaka bir kurmay düşüncenin hesabı olarak her gün karşınıza gelmesi sizi rahatsız etmiyor mu?

Mutlaka azınlık haklarının öne sürülmesi, Patrik’in ekümenik olma istekleri, Sümela Manastırı’nın, Ahdamar Kilisesi’nin onarılarak orada ayinler yapıl-masının devlet tarafından organize edilmesi, hiç olmayacak bir şekilde, durup dururken Cumhuriyet döneminin cezalandırılan asilerinin birileri tarafından heykellerinin Diyarbakır’a dikilmesi sizi rahatsız etmiyor mu?

Hele hele bugünlerde konuşulan PKK-Fethullah Gülen ittifakı, Fethullah Gülen’in mutemet adamı Hüseyin Gülerce’nin APO’nun avukatları ile görüşmesini sebepsiz olarak görebiliyor musunuz?

Barzani’nin “biz Kürtler tek milletiz” tarzındaki ifadesi, Kürt devletinin artık İran, Türkiye, Suriye ve Irak toprakları üzerinde kurulacağı, bugün bunun bütün alt yapısının hazır olduğu, buna yavaş yavaş alıştırıldığımız ve oyuna geldiğimiz konusunda en ufak bir tereddüdünüz yok mu?

AB konusunda en ufak bir şüpheniz yok mu?

Değerli dostlar, işte bütün bunlar yukarıda bahsettiğim, sosyolojinin kuralla-rının uygulamasından başka bir şey değildir. Türk Milleti Anadolu’da yerleşik düzendedir, kalkınmaktadır. Düşman Türk Milleti’nin yeniden yükselişini tehlikeli görmektedir ve vatanımıza saldırmaktadır. Tabii ki, saldırının 21. Yüzyıldaki şeklinin nasıl olduğunu anlatmaya gerek yoktur. Şu yukarıda sayılan olayların tümü saldırının ayrı ayrı aşamalarıdır.

Bunları size hatırlatmak benim için namus borcudur. Bu konuları bendeniz böyle yorumluyorum. Başka türlü yorumlayanların, iyi niyetli olanların tarihte kendi milletlerinin başına neler getirdiklerini bir daha ki yazımda anlatmaya çalışacağım.

Unutmayınız ki, hiç görmedikleri halde koyunlar bile kurdu düşman olarak bilirler.

Dua ile kalınız.

Mikdat Topçu

13 Aralık 2010

GİT VATAN KABE’DE SİYAHA BÜRÜN

Yukarıdaki başlık gerçekte büyük vatan şairi Namık Kemal’e ait bir şiirdir.
Git vatan Kabe’de siyaha bürün
Bir kolun Ravza-i Nebi’ye uzat
Birini Kerbela’da Meşhed’e at
Kainatta o hey’etinle görün

Bu şiiri okuyunca ürpermiştim. Namık Kemal’in döneminde, onun gönülden bağlı olduğu, uğrunda her şeyini verebileceği vatanı ne durumdaydı acaba! Biraz tarih bilgisi olanlar hemen bir film şeridi gibi Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinin nasıl bir boğuşma içinde geçtiğini hatırlayacaktır. Batılılaşacağız, kalkınacağız, ilerleyeceğiz, demokrasiyi getireceğiz, insan haklarını getireceğiz diye devletin bütün düzeni alt-üst edilmişti. Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Meşrutiyet hareketleri ve nihayet Sultan Abdülhamid Han’ın “hal” edilmesi ile sonuçlanan 31 Mart Olayı gibi belirleyici girişimlerle devlet iyice takatten düşürülmüştü.  Yönetim zayıflamış, devlet sorumluluğunun kimin elinde olduğu dahi anlaşılamayan dönemler yaşanmıştı.

Tabii ki, Namık Kemal devletin, giderek bozulan, giderek bölücü ve yıkıcı unsurların eline geçtiği açılımların, oyunların son zamanlarını, tiyatronun son perdelerini göremedi. Meğer bütün bu açılımlar, yani Islahat hareketleri aslında devleti çöküntüye sürükleyen hareketlermiş, anlayamadı. O hay huy içinde hatayı Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid Han da bulmuştu. Ama yanılmıştı. Ne acıdır ki, yanıldığını anlayınca çok geç olmuştu. Halbuki asıl olan devletti, saldıranlar düşmanlardı. İkiyüzlü davranıyorlardı. İktidarı ele geçirmeye çalışanlar, hatta devleti ele geçirdikten sonra da yaldızlı sloganlarla devleti kurtaracaklarını söylüyorlardı. Ama aslında saldırıyorlardı. İşte bu yaldızlı sloganlar altında yürütülen propagandayı o günün aydınları anlayamamışlardı. O günün en büyük vatan şairlerinden biri olan Namık Kemal, Osmanlı Sultanı’nın vatanı yıkıma  götürdüğünü zannediyordu. Onun için “Git vatan Kabe’de siyaha bürün” diye hayıflanmış, üzülmüş, kahrolmuştu. Ama gerçek hainlerin kimliğini anlayınca kendisini affetmemişti. Adeta günah çıkarırcasına “Ne Utanmaz Köpekleriz” şiirini yazmıştı. Sultan’dan özür dilemişti sanki. Şiiri aşağıya alıyorum.

Ne Utanmaz Köpekleriz

Edepsizlikte tekleriz
Kimi görsek etekleriz
Hakk’tan da yardım bekleriz
Ne utanmaz köpekleriz.
Biz bakmadan sağa sola
Düşman girdi İstanbul’a
Vatanı sattık bir pula
Ne utanmaz köpekleriz.
Dalkavuklukla irtikap
İşte etti bizi harap
Sen söyle ey Şevketmeab
Ne utanmaz köpekleriz.
İnsan mı neyiz seçilmez
Bir zehiriz ki içilmez
Tavrımızdan da geçilmez
Ne utanmaz köpekleriz
Gitme vatan kavgasına
Yetiş rütbe yağmasına
Daldık dünya sefasına
Ne utanmaz köpekleriz
Vatanın girdik kanına
Leke getirdik şanına
Topumuzun bok canına
Ne utanmaz köpekleriz

Bu topraklar üzerinde bizim mücadelemiz bitmeyecektir. Bin yıl önce başlayan, yükselen yükselen, sonunda olgun bir meyve gibi düşen devlet bu gün yine aynı sonuçlarla karşı karşıya kalmıştır. Anadolu’ya sıkışan Türk Milleti buradan da kovulmak ve yok edilmek gayesiyle bu gün de aynı kavgalarla karşı karşıyadır. Yine aynı açılımlar, aynı Islahat Hareketleri devam etmektedir. Oyun yine aynı kurallar içinde oynanmaya devam etmektedir. Şimdi önemli olan bu kargaşada bizim gerçeği görebilmemizdir. Kimin dost, kimin düşman olduğunu anlayabil-memizdir. Bunun için çok okumaya, çok araştırmaya ihtiyacımız vardır.
Herkesin vatanına karşı sorumluluklarını bilerek hareket etmesi dileği ile.
Dua ile kalınız.

Mikdat Topçu
12 Aralık 2010