Aktütün Karakolu Saldırısı Üzerine Düşünceler–2

Türkiye Cumhuriyeti Devleti şu anda planlı saldırılarla karşı karşıyadır. Bu saldırılar, sadece silahlı saldırı değildir. Aynı zamanda siyasi, ekonomik ve kültürel saldırıdır. Bu, topraklarımız üzerinde tarihi emelleri bulunan ülkelerin saldırısıdır. Bu Haçlı saldırısıdır.
Devletimiz gerçekte tam bir kuşatma altındadır. Unutmayınız ki, Osmanlı Devleti’nin Batıya doğru ilerleyişinde doğudan bizi vuran Uzun Hasan, Şah İsmail ve Timurlenk’in bu davranışları Batıyı her zaman sevindirmiştir. Batı, bizi doğudan vuran bazı devletlerle ittifak antlaşmaları bile yapmıştır. (Uzun Hasan – Venedik antlaşması).
Devletimizin şu anda karşı karşıya bulunduğu durum bu tarihi sürecin devamıdır. PKK sadece taşeron bir örgüttür. Bu sebeple bu saldırıları salt bir terör örgütü saldırısı olarak görmemek gerekir. Çünkü bütün dünya da biliyor ki, biz Kürtlerle kardeşiz ve ayrılık diye bir şey düşünmeyiz.
Bu sebeple bu mücadelede bir vatandaş olarak ne yapılması gerektiği yönündeki önerilerimi aşağıdaki şekilde özetliyorum.
Türk Devleti’nin ve Genelkurmayının devletin savunma stratejisinde gerekli değişiklikleri süratle yapacağını, devlet adamlarımızın bu mücadelenin tarihi anlamını bilerek topyekûn kuşatmanın kaldırılması bilinci içerisinde davranacağını umuyorum.

Öneriler:

A) Bu bir terörist saldırı değildir. Devletimizin sadece bir terör saldırısı ile karşı karşıya bulunduğunu düşünmek eksiktir, hatalıdır.
B) Saldırılar sadece bir ayrılıkçı örgütün saldırısı değildir. Topyekûndur.
C) ABD.’nin Irak’ta şu anda fiilen söz sahibi bir ülke olduğunu ve Irak’ın kuzeyine hiç zarar vermediğini, üstelik Irak’ın kuzeyindeki Kürtlerle işbirliği içinde bulunduğunu, Irak’ta Kürt asıllı bir insanın şu anda Cumhurbaşkanlığı makamında oturduğunu düşünerek gerçekte Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin büyük devletlerle karşı karşıya bulunduğunu, BOP’nin bunun en önemli işareti olduğunu anlamamız gerekir.
D) Şu anda fiilen yaşadığımız olayların gerçekte devlet hayatımızın tarihi bir uzantısı olduğunu, stratejik anlamının düşmanın devletimizi yıpratmak olduğunu, yaşanan olayların tarihte meydana gelmiş savaşların tabii kurallarının aynısı olduğunu ve bu sebeple devletin savaş stratejisi uygulaması gerektiğini, bir savaşın nasıl yapılması gerekiyorsa öyle hareket etmek gerektiğini anlamamız gerekir. Türk Genelkurmayının olayı böyle koymaması halinde, devlet geleneğinin bu şekilde dikkate alınmaması halinde meydana gelen olayların hiçbirisine çözüm bulamayacağımızı bilmemiz gerekir.
E) Bu sebeple yeni bir konsept tespit etmek, yeni stratejiler üretmek, yeniden silahlanmak, orduyu çok büyük savaşa girecekmiş gibi yeniden organize etmek, mutlaka sinsi arka planlar yapmak, yeni senaryolar üretmek gerektiğini anlamak gerekir.
Aman demokrasi elden gitmesin yaklaşımının bu konuyla alakası olmadığı bilinmelidir.
F) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin problemlerinin normal memur zihniyetiyle çözümlenemeyeceğini, hayatını adamış devlet adamı yaklaşımı ile yeni bakış açıları gerektiğini bilmemiz gerekir.
G) Ayrı ayrı zamanlarda yapılan saldırıların gerçekte bir bütünün parçaları olduğunu, bu bütünün kesinlikle karşımıza bir gün çok büyük devletler savaşı çıkaracağını anlamamız gerekir. Terörle ilgili yasaları ülkemize kimler dayatıyorsa, suçluların üzerine fazla gidemeyecek hale getirilişimiz kimler tarafından sağlanıyorsa müstakbel büyük savaşın tarafının onlar olduğunu anlamak gerekmez mi! Türk Genelkurmayı bunu anlama dirayetinden yoksun bulunmamalıdır.
H) Türk Genelkurmayı, medya, siyaset ve sivil toplum kuruluşlarının bu olaya nasıl yaklaşılacağını bir şekilde koordine etmelidir. Gazetelerde çıkan “hadi biz bu 350 kişinin geldiğini görmedik, ABD’nin gözleri de mi, Kuzey Irak’lı yetkililerin gözleri de mi görmedi” ve “Bu hareket hastalıklı ruhların hareketidir.” yaklaşımı son derece yanlıştır, tehlikelidir. Köşe yazarlarının bu tarz bilinçsiz yaklaşımlarının tarihi bir perspektife oturtulması bir şekilde sağlanmalıdır.
İ) “Ayrılmak ama nasıl” sorusunu sorup, ayrılmaya çözüm arayanların bir şekilde farkında olmadan devletin temeline dinamit koyduklarını ihtar etmek, medya, siyaset ve sivil toplum kuruluşlarını bu konuda bilinçlendirmek gerekmektedir.
J) İçeride özellikle PKK taraftarı bulunan DTP.nin mensuplarını kesinlikle susturmak, ROJ TV.nin yayınlarına çıkarak oradan devletimize karşı salvolar savurmalarını “demokrasinin gereği” şeklinde yorumlamak, ses çıkarmamak son derece yanlıştır. Ayrılıkçı olmayanlara karşı yönelttikleri “işbirlikçi” suçlamasının Türk ve Kürt vatandaşlar arasında nasıl derin uçurumlar açacağını dikkate alarak kesinlikle bu partinin siyasi faaliyetlerinin kontrol altında bulundurulmasının icap ettiğini anlamak gerekir. Bu parti mensuplarının yaklaşımının Osmanlı Meşrutiyet Parlamentosu’ndaki “ben Osmanlı bankası kadar Osmanlıyım” diyen ayrılıkçı milletvekillerinden farkı var mıdır? Ve Osmanlı Devleti şu anda ayakta mıdır? Düşünmek gerekmez mi!
K) Bir toplum aklına ayrılmayı koşmuşsa kıyamet kopsa da durduramayız. Ama biz Çeklerle Slovaklar gibi, Yugoslavya gibi veya Hindistan Pakistan gibi değiliz. Biz kardeş milletiz. Bölünmek diye bir yaklaşımı kimsenin istemediğini devamlı surette anlatmak ve bu yönde programlar yapmak ve bu programları yazılı ve görsel medyada, eğitim kurumlarımızda kesintisiz olarak sunmak gerekmektedir.
L) Biz bu saldırılar hakkında ve bu saldırıları yapanlar hakkında yerel kaynaklardan bilgi edinebiliyoruz. Bu kaynaklar bilerek veya bilmeyerek sansasyon yapmakta ve olayın gerçek boyutu kaybolmaktadır. Bu sebeple; bu saldırıyı yapanların gücü, uzantıları, kaynakları, halkla ilişkileri, yabancı ülkelerle ilişkileri hakkında ayrıntılı bilgileri açıkça ortaya koymak gerekmektedir. Saldırganların taşeron olduğunu, bizim vatandaşlarımızla kesinlikle ilgilerinin bulunmadığını, vatandaşlarımızı yanılttığını, içlerinde yabancı unsurların bulunduğunu, Amerikan TIR.larının bunlara cips, cola taşıdığını, bu malzemelerin mağaralarda bulunduğunu, bunlara silahları da onların verdiğini tüm açıklığı ile ve kesintisiz olarak anlatmak gerekmektedir. Propaganda süreklilik ister. Yoksa “edi bese-onurlu yaşam” sloganı ile bizim vatandaşlarımızı kandıranlar yarın bu halkı yanlarına almayı başarırlarsa işte o zaman Hindistan Pakistan ayrışmasında olduğu gibi 2,5 milyon insanımızı kaybederiz. Bunu iyice anlamak ve her gün Türk Milletine anlatmak gerekir.

Sonuç olarak; yapılan saldırıların gerçekte büyük devletlerin saldırısı olduğunu anlamak ve ciddi devlet politikası uygulamak gerekir. Bu duruma göre herkes sorumluluğunu bilmelidir. Savaş kurallarına göre hareket edilmelidir. Aksi halde devlet yıkılır ve hep birlikte altında kalırız.
Mikdat Topçu
07.10.2008

Tarihte Kural Koyma Nöbeti Kimin

6 Mayıs 2008 tarihli Türk basınında Türkiye-Avrupa Birliği Troykası’nın Ankara’da yaptığı toplantıya geniş yer verildi. Bu toplantıda Türkiye-AB ilişkileri, Kıbrıs, Ege sorunu, Irak, Orta Doğu barış süreci, Ermeni iddiaları ve 1 Mayıs konularının ele alındığı yazıldı, çizildi.
Bizim üzerinde durmak istediğimiz toplantı sonrası açıklama-lardır. Bu açıklamalar özet olarak aşağıdaki gibidir.
İbretle okuyunuz. Tarihte KURAL KOYMA NÖBETİ’NİN kimlerde olduğunu görünüz.
”Türkiye-AB Troykası dışişleri bakanları bugün Ankara’da toplandı. Türkiye, AB’ye ”Tam üyelik olmazsa olmaz”; AB, Türkiye’ye ”Müzakere süreci hızlanmalı, yasaların çıkması kadar uygulanması önemli” mesajı verdi.
AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, 1 Mayıs’taki olaylara değindi ve “Polis, orantısız güç kullandı” dedi.
Toplantı sonrası düzenlenen ortak basın toplantısında Babacan, AB yetkililerine reformlar hakkında ayrıntılı bilgi verdiklerini, Türkiye’nin kararlılıkla gerekli adımları atacağını belirtti.
“AB ile ilişkilerin sürdürülebilir zeminde tutulması için Müzakere Çerçeve Belgesi’ndeki taahhütlere uyulması son derece önemli” diyen Babacan, “Tam üyelik perspektifi ise, Türkiye’nin olmazsa olmaz bir şartı” ifadesini kullandı.
AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Rehn ise, “Müzakereler iyi gidiyor ama hızı artabilir. Yasaların çıkması kadar uygulanması da önemli” dedi.
1 Mayıs’taki olaylara da değinen Rehn, orantısız güç kullanıldığını belirtti ve gücün AB standartlarında kullanılmasının önemli olduğuna işaret etti
Sendikal haklara ilişkin kanunların Türkiye’de TBMM’nin bir an önce önüne gelmesi gerektiğini söyleyen Rehn, bunların özellikle sosyal politikalar konusundaki fasılların açılabilmesi için önemli maddeler olduğunu kaydetti.
Rehn, “Bundan sonraki günlerde de Türkiye’nin AB kanunlarına sendikal haklar konusunda hem pratikte hem teoride ne kadar saygı duyup duymadığını, ne kadar uyumlu olup olmadığını göreceğiz” diye konuştu.
“Türkiye’nin politik diyalog ve uzlaşıyı geliştirmesini istiyoruz” diyen Rehn, “Türkiye’nin gerileme değil ilerleme göstermesini istiyoruz” şeklinde konuştu.
Olli Rehn, AK Parti’nin kapatma davası sürecine ilişkin olarak da Türkiye aday ülke olduğu için AB’nin sürece çok fazla tarafsız kalamayacağını söyledi ve “Bu yüzden önemli olan, bunun demokratik prensipler, hukuk kuralları, AB ve Venedik Komisyonu standartları çerçevesinde ve aynı zamanda Türk Anayasası’nın 9′uncu maddesi esasına göre çözülmesi gerekiyor” dedi.”
Görüldüğü gibi bu açıklamalar vesayet getiren açıklamalardır. Avrupa kamu düzenini korumak adına yetkililerimizden ses çıkmadığı gibi, Tanzimat döneminin idarecileri gibi davranılarak bu direktifler onaylanmaktadır.
Bu açıklamaları sadece bugünkü açıklamalar olarak görmemek lazım. Avrupa ile Türk milleti arasındaki tarihi hesaplaşmanın sonucu olarak bakılmalıdır. Avrupa ile ilişkilerimizi parça parça değil, üç yüz yıllık ilişkiler zinciri içerisinde ele almak lazım. Bu konuyu üç yüz yıllık birikimleri de dikkate alarak, Avrupa Birliği olarak organize olmuş Batılıların masalarının üzerindeki “Şark Meselesi” dosyalardan ve üst üste koyarak okumak gerekiyor. Bu yapılırsa görülecektir ki, Avrupa’nın Türkiye’ye karşı yürüttüğü politikalar Tanzimat’tan buyana tıpatıp aynıdır.
Tanzimat döneminde bugünküne benzer bir olayı özetleyelim. Sizler de Avrupa’nın tarihi hedeflerini anlamaya çalışınız.
“1830’lu yıllarda Mason olan Mustafa Reşit Paşa, İngilizlerle iyi ilişkiler içerisindeydi. Osmanlı Devleti’nin kurtuluşunu, Avrupalılaşmakta görüyor, başta İngiltere olmak üzere Avrupa devletleriyle serbest ticaret öneriyor ve şöyle diyordu:
“Ülke, serbest ticaret sayesinde büyük bir hızla sanayileşecektir.”
“Mustafa Reşit Paşa, bu görüşünde yalnız değildi. Çevresinde, Avrupa liberalizminin idealleriyle yoğrulmuş, “öncü kadro” denilen, bir aydın! yöneticiler ekibi vardı. Bu kadroyu, M. A. Ubucini şöyle tanıtmaktadır:
“Bunlar Paris’te öğrenci iken, Fransızlar gibi giyinirlerdi. Bir toplulukta Türk oldukları anlaşılırsa, utançlarından yüzleri kızarırdı. Türkiye’ye döndüklerinde önemli devlet memuriyetlerine getirildikleri zaman, ülkelerine yararlı olmaktan çok, Avrupalıların gözlerine girmeyi, yurt dışında ünlerini artırmayı düşünürlerdi.”
O yıllarda İngiltere baş döndürücü bir yükselişin sonunda dünyanın birinci devleti olur ve Osmanlı devleti ile Balta Limanı Antlaşması’nı imzalar. Tabii, ne isterse onu alır.
Tarih 16 Ağustos 1838’dir.
Batı’dan gelen, sözde Türkiye uzmanları da, Osmanlı bürokrat ve aydınlarının kafasını sürekli işliyor, şöyle beyin yıkıyorlardı:
“Osmanlı Devleti bu antlaşmayı uygulamakla, Batı uygarlığına girecek.”
Osmanlı Devleti’nin çöküşünü hızlandıran meşhur Balta Limanı Antlaşması’nın en önemli maddeleri şunlardı:
– Gümrük vergi oranları ihracatta yüzde 12’ye, ithalatta ise yüzde 5’e düşürülecek,
– İngiliz tüccarlar, hiçbir kısıtlama olmadan, her tür malı Osmanlı topraklarında hem iç hem dış ticaret amacıyla alıp satabilecekler,
– İngilizlerden mal alım ve nakli için belge istenilmeyecek,
– Yabancı malları Boğazlardan serbestçe geçecek,
– Antlaşma, “sonsuza dek” yürürlükte ve geçerli olacak.
Düşününüz, “antlaşma sonsuza dek yürürlükte ve geçerli olacak!”.
“Osmanlı İmparatorluğu, Batı kapitalizmi tarafından bu anlaşmayla teslim alınmış, koskoca imparatorluk, bu serbest piyasa döneminde ekonomik açıdan da bir sömürge olmuş ve sonunda uluslar arası iflas masalarına yatırılarak “Düyun-u Umumiye ” adındaki çokuluslu tahsildarlara teslim edilmiştir”.
Lütfen bugünkü AB Troykası’nın düşünceleri ile karşılaştırınız. Değişen bir şey var mı? Peki, buna rağmen o gün bu gündür Batı hala Türk Milleti’ni neden teslim alamadı! Neden mi? Türk ve Müslüman olduğu için. (Diğer dinleri seçen Türk boylarının tümü yok oldu veya ufak topluluklar halinde yaşamaktadır.) Bu hars kırılmadan Batı bizi teslim alamazdı. Nasıl olduysa, Türk milletinin göğsündeki, ruhundaki bu harsı bir türlü kıramadılar. Kırılanlar sadece yukarıda Batı kültürünü büyük medeniyet projesi olarak kabul eden, Türk milletine; lümpen, göbeğini kaşıyan vs. gibi yaftalarla hakaret ederek milletin de kendileri gibi Batıya teslim olmasını isteyen bir takım zevat! Soros’çu sivil toplum örgütlerinin mutemedi, medeniyeti ve ilericiliği kendinden menkul, kişiliği ve asaleti kaybolmuş, ne olduğunu bilmeden Batı kültürüne kapılanmış, derin propagandanın etkisi altında ezilerek bir türlü kendisi olamayan zevat! Evet, gerçekten bu zevatın “istikameti” bozulmuştur. Bu istikamet krizi Türk milletinin önümüzdeki bin yılına damgasını vuracak yeni bir çağın başlatılmasındaki en büyük engeldir. Bu zevat, yeni tarihi dönüşümün öncü kadrosu asla olamaz. Bu kadro tarihi nöbeti devralacak kadro asla olamaz.
Görüldüğü üzere Batılılar yüzyıllardan beri gardını aldığı Türk milletine tahakküm ederek tarihe meydan okumaktadır. Kimlere güvenerek meydan okumaktadır. İşte bu zevata, bu insanlara…
Hâlbuki tarihin şu andaki fotoğrafına bakarak Türk milletinin aydını KURAL KOYMA NÖBETİ’NİN kendisine geldiğini anlamış olmalıydı. Merak etmiyor musunuz, Türk aydını bu nöbet sırasının kendisine geldiğini, tarihi dönüşümün kendisiyle başlayacağını neden anlayamamaktadır!
Neden mi? Bir dizi nedeni var.
Yüzyıllardır süren yenilmişliğin verdiği eziklik. Bunun sonucu olarak bir türlü yeni öncü kadroların çıkmaması. Bu öncü kadroları yönlendirecek ve yüksek ruh yapısı aşılayacak manevi önderlerin çıkmaması. Derin propagandanın etkisi. Bizim gibi yaşayan, bizim kızlarımızla evlenen, çocuk sahibi olan, bizim televizyonlarımızda, radyolarımızda, basınımızda güya bize bizi anlatan, yargının, yürütmenin, basının, devletin bütün organlarına sızan ajanları tasfiye edecek gücü bir türlü kendimizde bulamayışımız. Bir sürü neden sayılabilir. Aydının Batının değerleri ile özdeşleşmesi, onun bir kale gibi düşmesi demektir. Her aydın bir kaledir çünkü. Ama yazık ki aydın âşık olduğu kültürün hatalarını, eksiklerini görmemekte ve Batının bize bakışını bir türlü tespit edememektedir. Hâlbuki böyle bakabilseydi Batının karşımıza hala başka yüzüyle ve başka aktörlerle ama aynı amaçla çıktığını anlamış olacaktı. Bunu yapamadı. Gücü yetmedi. Kapasitesi hazır propaganda doğmalarını kullanmaya yetti. Üretemedi, göremedi. Özeleştiri yapamadı. Vatanına ve milletine sahip çıkamadı, vatanının geleceğini tehlikeye soktu.
Ankara’da toplanan Troyka’nın Orta Çağ Avrupa’sının yöneticilerinden farkı yoktur. İşte bir ziyarette verilen beyanatlar, yapılan konuşmalar hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu çok açık olarak göstermektedir.
Türk Milleti AB yöneticilerinin Türkiye’ye bu şekilde bakışından rahatsızdır. Türk aydını ise bir sürü saikle bu yöneticilere karşı direnmemekte, üstelik hoşgörü ile karşılamaktadır.
Bu yanlıştır. Bu “vesayet” anlayışına karşı Türkiye Devleti yeni bir strateji çizmeli ve Türk aydınları bir silkiniş dönemi başlatmalıdır. Biz karşı tavır koyduğumuzda karşımızdaki çok büyük potansiyel gücü çözmemek için hiçbir sebep yoktur. Yeter ki yeniden yükselişin “kurucu”, “asabiyeci” aydını, yöneticisi olmasını bilelim. Yeni öncü kadroları aramızdan çıkarabilelim.
Biz Batı ile hesaplaşabiliriz. Çünkü Batının da zaafları vardır. Bu zaafları kullanmalıyız. Bu devlet politikası ile olur. Şunu hiçbir zaman gözden kaçırmamalıyız. Batı da kendi içinde çatışmadadır. 100 yıl ve 30 yıl savaşlarında olduğu gibi, içten içe bir takım kaynamalar Batı alemi içinde devam etmektedir. Hem Avrupa içinde bu çatlaklar vardır, hem de ABD ile Avrupa Birliği arasında uçurumlar vardır. Batının en büyük iki bloğu olan Avrupa Birliği ile ABD gerçekte birbirine düşmandır. AB, ABD’ne karşı yeni bir güç ve blok oluşturmaya çalışmaktadır.
Sürece bir dış müdahale olursa, bu müdahalenin arkasında bir devlet gücü olursa ABD ile AB’nin orta vadede çatışmaması için hiçbir sebep yoktur. Kaçınılmaz bir gerçektir ki, ABD ile AB savaşacak. ABD dış politikasında, bir kesimin özellikle kışkırttığı “tek yanlı güç kullanmaya” devam etmekte ısrar ederse, arayış içinde bulunan AB, Amerika’ya karşı gücünü test etmekten çekinmeyecektir. Uzunca bir süredir yapmacık ittifak içinde bulunan Batılılar bir kez daha yollarını ayırarak rakip iki güç haline gelecektir.
Çünkü “Amerika’nın asıl sorunu yalnızca Ortadoğu ve Hazar petrollerini, doğal gazını ve enerji kaynaklarını kontrol etmek değil. ABD. nin önümüzdeki dönemde asıl sorunu alternatif güçlerin ortaya çıkmasını önlemektir.” Bu cümleler Bush Doktrini’nden alınmıştır. Hedef anlaşılıyor değil mi?
O halde bilelim ki, ABD ile Avrupa Birliği arasındaki giderek büyüyen çatlak henüz belirginleşmeye başlamıştır. Ve hele Avrupa Birliği’ni meydana getiren ülkelerin kendi içindeki çatlakları ortaya koymak için kitaplar yetmez. Güney ülkeleri ile kuzeyin, Protestanlarla Katoliklerin problemleri hiçbir zaman sonuca ulaşmamıştır. Ulaşamaz da… Türk aydınının, Türkiye Devleti’nin, Avrupa barışı (Avrupa kamu düzeni) için veya ABD. nin dünya hegemonyası için vasıta olmak zihniyetinden kurtulması gerekir.
Devleti yönetenlere bir hatırlatma daha yapmak istiyorum. Endülüs yıkılırken halkın psikolojik yapısını yorumlayan bir Hıristiyan komutan bakın neler söylemektedir:
“Biz cesaretin, dindarlığın ve hakkın hep Kurtuba halkı (Endülüslüler) ile birlikte olduğunu zannederdik. Oysa ne görelim! Ne dinleri ne cesaretleri ne de akıllı önderleri var! Onların başardıkları gelişme ve zaferler, aslında geçmiş hükümdarları sayesindeymiş. Ne zaman ki bu hükümdarlar gittiler, Endülüslülerin gerçek yüzleri ortaya çıktı”
Herhalde bu sözler bugün devlet “erk” ini elinde bulunduranlara bir şeyler hatırlatmış olmalıdır.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Batı medeniyetine kapılanmak, Batılılaşırsak kurtulacağımızı zannetmek Tanzimat’tan beri süregelen bir aydın krizdir. Aydının içine yuvarlandığı bu kriz Osmanlı Devleti’ni de badireden badireye sürüklemiştir. Bu kriz bugün de; haritaların yeniden çizildiği, klasik savaşların, asimetrik saldırıların her türlüsünün yaşandığı ve en önemlisi; Haçlı saldırılarının, acımaksızın, hiçbir insani ve ahlaki sınır tanımadan, adeta gözü dönmüşçesine sürdürüldüğü günümüzde, Türkiye elitlerinin gösterebileceği en büyük zaaftır. Bu saldırılar bütün dehşetiyle sürerken bizim elitlerimizin kafası karışmış ve “İstikamet”i gerçekten bozulmuş bulunmaktadır. Bugünkü aydın, Kurtuluş Savaşı sırasındaki; milli değerlere sonuna kadar bağlı olan aydın olsa idi sorun bu kadar keskin olmazdı. Ama bugün sorun çok keskin ve aşılması epeyce zor boyutlarda ulaşmış bulunmaktadır. Çünkü harbi harpten önce kazanmasını bilenler, Türkiye elitlerinin istikametini bozmuş bulunmaktadır. İstikameti bozulan, kafası karışan, galip ülkelerin mantığı ile düşünmeye alışmış bir elit kadro ile Türkiye Devleti’nin, içinde bulunduğu sorunları çözmesi mümkün değildir.
Türk Milleti’nin içinde bulunduğu bunalımlı dönemi atlatacağına, “İNSANLIK TARİHİNDE KURAL KOYMA NÖBETİ” nin artık tarihi konjonktür olarak bizde olduğunu anlayacağına ve böyle bir kadronun yakın bir zaman içerisinde ortaya çıkacağına inanıyorum.
ABD ve AB yöneticilerinin bütün bu olup bitenler karşısında Türk Milleti’nin boş ve hazırlıksız bulunduğunu düşünmeleri savaş kaybeden komutanın düştüğü hata gibidir. Bilinmelidir ki tarihe meydan okumak isteyenlere karşı milletler her zaman içlerinden yeni liderler çıkarmıştır. Hele bu millet Türk Milleti ise! Bu liderler Türk milletinin içinde vardır, hazırdır, günü geldiğinde ortaya çıkacaktır.
Mikdat Topçu, Eyüp, 08.05.2008

KURAL KOYMA NÖBETİ

Aşağıya 6 mayıs 2008 tarihini taşıyan Türk basınından bazı alıntılar yapılmıştır. Anlaşılacağı üzere Türkiye Avrupa Birliği Troykası dışişleri bakanları Ankara’da toplanmış. Bu toplantı sonunda AB yetkilileri ve Türk dışişleri bakanı Babacan aşağıdaki açıklamaları yapmışlardır. İbretle okuyunuz. KURAL KOYMA NÖBETİ’NİN kimlerde olduğunu görünüz.
”Türkiye-AB Troykası dışişleri bakanları bugün Ankara’da toplandı. Türkiye, AB’ye ”Tam üyelik olmazsa olmaz”; AB, Türkiye’ye ”Müzakere süreci hızlanmalı, yasaların çıkması kadar uygulanması önemli” mesajı verdi.
AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, 1 Mayıs’taki olaylara değindi ve “Polis, orantısız güç kullandı” dedi.
Toplantı sonrası düzenlenen ortak basın toplantısında Babacan, AB yetkililerine reformlar hakkında ayrıntılı bilgi verdiklerini, Türkiye’nin kararlılıkla gerekli adımları atacağını belirtti.
“AB ile ilişkilerin sürdürülebilir zeminde tutulması için Müzakere Çerçeve Belgesi’ndeki taahhütlere uyulması son derece önemli” diyen Babacan, “Tam üyelik perspektifi ise, Türkiye’nin olmazsa olmaz bir şartı” ifadesini kullandı.
AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Rehn ise, “Müzakereler iyi gidiyor ama hızı artabilir. Yasaların çıkması kadar uygulanması da önemli” dedi.
1 Mayıs’taki olaylara da değinen Rehn, orantısız güç kullanıldığını belirtti ve gücün AB standartlarında kullanılmasının önemli olduğuna işaret etti
Sendikal haklara ilişkin kanunların Türkiye’de TBMM’nin bir an önce önüne gelmesi gerektiğini söyleyen Rehn, bunların özellikle sosyal politikalar konusundaki fasılların açılabilmesi için önemli maddeler olduğunu kaydetti.
Rehn, “Bundan sonraki günlerde de Türkiye’nin AB kanunlarına sendikal haklar konusunda hem pratikte hem teoride ne kadar saygı duyup duymadığını, ne kadar uyumlu olup olmadığını göreceğiz” diye konuştu.
“Türkiye’nin politik diyalog ve uzlaşıyı geliştirmesini istiyoruz” diyen Rehn, “Türkiye’nin gerileme değil ilerleme göstermesini istiyoruz” şeklinde konuştu.
Olli Rehn, AK Parti’nin kapatma davası sürecine ilişkin olarak da Türkiye aday ülke olduğu için AB’nin sürece çok fazla tarafsız kalamayacağını söyledi ve “Bu yüzden önemli olan, bunun demokratik prensipler, hukuk kuralları, AB ve Venedik Komisyonu standartları çerçevesinde ve aynı zamanda Türk Anayasası’nın 9’uncu maddesi esasına göre çözülmesi gerekiyor” dedi.”

Olayları parça parça değil, üç yüz yıllık Avrupa ve Türkiye ilişkileri masasının üzerindeki dosyalardan ve üst üste koyarak okumak gerekiyor. Bu yapılırsa görülecektir ki, Avrupa’nın Türkiye’ye karşı yürüttüğü politikalar Tanzimat’tan buyana tıpatıp aynı.
Tanzimat döneminde bugünküne benzer bir olayı özetleyelim. Sizler de Avrupa’nın tarihi hedeflerini anlamaya çalışınız.
“1830’lu yıllarda Mason olan Mustafa Reşit Paşa, İngilizlerle iyi ilişkiler içerisindeydi. Osmanlı Devleti’nin kurtuluşunu, Avrupalılaşmakta görüyor, başta İngiltere olmak üzere Avrupa devletleriyle serbest ticaret öneriyor ve şöyle diyordu:
“Ülke, serbest ticaret sayesinde büyük bir hızla sanayileşecektir.”
“Mustafa Reşit Paşa, bu görüşünde yalnız değildi. Çevresinde, Avrupa liberalizminin idealleriyle yoğrulmuş, “öncü kadro” denilen, bir aydın! yöneticiler ekibi vardı. Bu kadroyu, M. A. Ubucini şöyle tanıtmaktadır:
“Bunlar Paris’te öğrenci iken, Fransızlar gibi giyinirlerdi. Bir toplulukta Türk oldukları anlaşılırsa, utançlarından yüzleri kızarırdı. Türkiye’ye döndüklerinde önemli devlet memuriyetlerine getirildikleri zaman, ülkelerine yararlı olmaktan çok, Avrupalıların gözlerine girmeyi, yurt dışında ünlerini artırmayı düşünürlerdi.”
O yıllarda İngiltere baş döndürücü bir yükselişin sonunda dünyanın birinci devleti olur ve Osmanlı devleti ile Balta Limanı Antlaşması’nı imzalar. Tabii, ne isterse onu alır.
Tarih 16 Ağustos 1838’dir.
Batı’dan gelen, sözde Türkiye uzmanları da, Osmanlı bürokrat ve aydınlarının kafasını sürekli işliyor, şöyle beyin yıkıyorlardı:
“Osmanlı Devleti bu antlaşmayı uygulamakla, Batı uygarlığına girecek.”

Osmanlı Devleti’nin çöküşünü hızlandıran meşhur Balta Limanı Antlaşması’nın en önemli maddeleri şunlardı:
– Gümrük vergi oranları ihracatta yüzde 12’ye, ithalatta ise yüzde 5’e düşürülecek,
– İngiliz tüccarlar, hiçbir kısıtlama olmadan, her tür malı Osmanlı topraklarında hem iç hem dış ticaret amacıyla alıp satabilecekler,
– İngilizlerden mal alım ve nakli için belge istenilmeyecek,
– Yabancı malları Boğazlardan serbestçe geçecek,
– Antlaşma, “sonsuza dek” yürürlükte ve geçerli olacak.

Düşününüz, “antlaşma sonsuza dek yürürlükte ve geçerli olacak!”.

“Osmanlı İmparatorluğu, Batı kapitalizmi tarafından bu anlaşmayla teslim alınmış, koskoca imparatorluk, bu serbest piyasa döneminde ekonomik açıdan da bir sömürge olmuş ve sonunda uluslar arası iflas masalarına yatırılarak “Düyun-u Umumiye ” adındaki çokuluslu tahsildarlara teslim edilmiştir”.
Lütfen bugünkü AB Troykası’nın düşünceleri ile karşılaştırınız. Değişen bir şey var mı? Peki, buna rağmen o gün bu gündür Batı hala Türk Milleti’ni neden teslim alamadı! Neden mi? Türk ve Müslüman olduğu için. (Diğer dinleri seçen Türk boylarının tümü yok oldu.) Bu hars kırılmadan Batı bizi teslim alamazdı. Nasıl olduysa, Türk milletinin göğsündeki, ruhundaki bu harsı bir türlü kıramadılar. Kırılanlar sadece yukarıda Batı kültürünü büyük medeniyet projesi olarak kabul eden, Türk milletine; lümpen, göbeğini kaşıyan vs. gibi yaftalarla hakaret ederek milletin de kendileri gibi Batıya teslim olmasını isteyen bir takım zevat! Soros’çu sivil toplum örgütlerinin, medeniyeti ve ilericiliği kendinden menkul, kişiliği ve asaleti kaybolmuş, ne olduğunu bilmeden Batı kültürüne kapılanmış, derin propagandanın etkisi altında ezilerek bir türlü kendisi olamayan zevat! Evet, gerçekten bu zevatın “istikameti” bozulmuştur. Bu istikamet krizi Türk milletinin önümüzdeki bin yılına damgasını vuracak yeni bir çağın başlatılmasındaki en büyük engeldir. Bu zevat, yeni tarihi dönüşümün öncü kadrosu asla olamaz.
Görüldüğü üzere Batılılar yüzyıllardan beri gardını aldığı Türk milletine tahakküm ederek tarihe meydan okumaktadır. Kimlere güvenerek meydan okumaktadır. İşte bu zevata, bu insanlara…
Halbuki bu fotoğrafa bakarak Türk milletinin aydını KURAL KOYMA NÖBETİ’NİN kendisine geldiğini anlamış olmalıydı. Merak etmiyor musunuz, Türk aydını bu nöbet sırasının kendisine geldiğini, tarihi dönüşümün kendisiyle başlayacağını neden anlayamamaktadır!
Neden mi? Bir dizi nedeni var.
Yüzyıllardır süren yenilmişliğin verdiği eziklik. Bunun sonucu olarak bir türlü yeni öncü kadroların çıkmaması. Bu öncü kadroları yönlendirecek ve yüksek ruh yapısı aşılayacak manevi önderlerin çıkmaması. Derin propagan-danın etkisi. Bizim gibi yaşayan, bizim kızlarımızla evlenen, çocuk sahibi olan, bizim televizyonlarımızda, radyolarımızda, basınımızda güya bize bizi anlatan, yargının, yürütmenin, basının, devletin bütün organlarına sızan ajanları tasfiye edecek gücü bir türlü kendimizde bulamayışımız. Bir sürü neden sayılabilir. Aydının Batının değerleri ile özdeşleşmesi, onun bir kale gibi düşmesi demektir. Her aydın bir kaledir çünkü. Ama yazık ki aydın aşık olduğu kültürün hatalarını, eksiklerini görmemekte ve Batının bize bakışını bir türlü tespit edememektedir. Hâlbuki böyle bakabilseydi Batının karşımıza hala başka yüzüyle ve başka aktörlerle ama aynı amaçla çıktığını anlamış olacaktı. Bunu yapamadı. Gücü yetmedi. Gücü hazır propaganda malzemelerini kullanmaya yetti. Üretemedi, göremedi. Özeleştiri yapamadı.

Bugünkü Avrupa Birliği imajı, Orta Çağ’daki Avrupa ile aynıdır. Değişen bir şey yoktur. Üretim araçlarının değişmesi, ihtiyaçların farklılaşması, insanlığın elektriği, telefonu, televizyonu keşfetmesi, uzay çağını, bilgisayar çağını, bilişim çağını yakalaması hiçbir şeyi değiştirmemiştir. Marks’ın, Keynes’in, David Ricardo’nun, Jan Jack Russo’nun teorileri hiçbir şeyi değiştirmemiştir. Yine Papalar ne diyorsa aynen o olmaktadır. Biraz düşünen ve okuyan insan bunu çok rahatlıkla anlayabilir. Düşününüz ki Birinci Dünya savaşı Kanuni’den 400 yıl sonra yaşanmıştır.
Ankara’da toplanan Troyka’nın Orta Çağ Avrupa’sının yöneticilerinden farkı yoktur. İşte bir ziyarette verilen beyanatlar, yapılan konuşmalar hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu çok açık olarak göstermektedir.
Türk Milleti AB yöneticilerinin Türkiye’ye bu şekilde bakışından rahatsızdır. Türk aydını ise bir sürü saikle bu yöneticilere karşı direnmemekte, üstelik hoşgörü ile karşılamaktadır.
Bu yanlıştır. Bu “vesayet” anlayışına karşı Türkiye Devleti yeni bir strateji çizmeli ve Türk aydınları bir silkiniş dönemi başlatmalıdır. Bunun için elimizde 1000 yıllık doküman vardır. Hiçbir korku ve kompleksimiz olmamalıdır. Kararlı, disiplinli, hayatını devletine adamış insanlar olarak kendimizi yeni bir döneme hazırlamanın alt yapısını oluşturmalıyız. Batının bugün ulaştığı güç bizi korkutmamalıdır. Biz karşı tavır koyduğumuzda karşımızdaki çok büyük potansiyel gücü çözmemek için hiçbir sebep yoktur. Yeter ki yeniden yükselişin “kurucu”, “asabiyeci” aydını, yöneticisi olmasını bilelim. Yeni öncü kadroları aramızdan çıkarabilelim.
Şunu hiçbir zaman gözden kaçırmamalıyız. Batı kendi içinde çatışmadadır. 100 yıl ve 30 yıl savaşlarında olduğu gibi, içten içe bir takım kaynamalar Batı alemi içinde devam etmektedir. Hem Avrupa içinde bu çatlaklar vardır, hem de ABD ile Avrupa Birliği arasında uçurumlar vardır. Batının en büyük iki bloku, Avrupa Birliği ile ABD gerçekte birbirine düşmandır. AB, ABD’ne karşı yeni bir güç ve blok oluşturmaya çalışmaktadır. “Bizans nasıl değerler ve çıkarlar konusunda Batı Roma ile yollarını ayırdı ise, bugün AB de ABD ile aynı gerekçelerle yollarını ayırmaktadır.”
Sürece bir dış müdahale olursa, bu müdahalenin arkasında bir devlet gücü olursa ABD ile AB’nin orta vadede çatışmaması için hiçbir sebep yoktur. Kaçınılmaz bir gerçektir ki, ABD ile AB savaşacak. ABD dış politikasında, bir kesimin özellikle kışkırttığı “tek yanlı güç kullanmaya” devam etmekte ısrar ederse, arayış içinde bulunan AB, Amerika’ya karşı gücünü test etmekten çekinmeyecektir. Uzunca bir süredir yapmacık ittifak içinde bulunan Batılılar bir kez daha yollarını ayırarak rakip iki güç haline gelecektir.
Çünkü “Amerika’nın asıl sorunu yalnızca Ortadoğu ve Hazar petrollerini, doğal gazını ve enerji kaynaklarını kontrol etmek değil. ABD. nin önümüzdeki dönemde asıl sorunu alternatif güçlerin ortaya çıkmasını önlemektir.” Bush Doktrini bu, anlaşılıyor değil mi?
O halde bilelim ki, ABD ile Avrupa Birliği arasındaki giderek büyüyen çatlak henüz belirginleşmeye başlamıştır. Ve hele Avrupa Birliği’ni meydana getiren ülkelerin kendi içindeki çatlakları ortaya koymak için kitaplar yetmez. Güney ülkeleri ile kuzeyin, Protestanlarla Katoliklerin problemleri hiçbir zaman sonuca ulaşmamıştır. Ulaşamaz da… Türk aydınının, Türkiye Devleti’nin, Avrupa barışı (Avrupa kamu düzeni) için veya ABD. nin dünya hegemonyası için vasıta zihniyetinden kurtulması gerekir.
Devleti yönetenlere bir hatırlatma daha yapmak istiyorum. Endülüs yıkılırken halkın psikolojik yapısını yorumlayan bir Hıristiyan komutan bakın neler söylemektedir:
“Biz cesaretin, dindarlığın ve hakkın hep Kurtuba halkı (Endülüslüler) ile birlikte olduğunu zannederdik. Oysa ne görelim! Ne dinleri ne cesaretleri ne de akıllı önderleri var! Onların başardıkları gelişme ve zaferler, aslında geçmiş hükümdarları sayesindeymiş. Ne zaman ki bu hükümdarlar gittiler, Endülüslülerin gerçek yüzleri ortaya çıktı” Herhalde bu sözler bugün devlet “erk” ini elinde bulunduranlara bir şeyler hatırlatmış olmalıdır.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Batı medeniyetine kapılanmak, Batılılaşırsak kurtulacağımızı zannetmek Tanzimat’tan beri süregelen bir aydın krizdir. Aydının içine yuvarlandığı bu kriz Osmanlı Devleti’ni de badireden badireye sürüklemiştir. Bu kriz bugün de; haritaların yeniden çizildiği, klasik savaşların, asimetrik saldırıların her türlüsünün yaşandığı ve en önemlisi; Haçlı saldırılarının, acımaksızın, hiçbir insani ve ahlaki sınır tanımadan, adeta gözü dönmüşçesine sürdürüldüğü günümüzde, Türkiye elitlerinin gösterebileceği en büyük zaaftır. Bu saldırılar bütün dehşetiyle sürerken bizim elitlerimizin kafası karışmış ve “İstikamet”i gerçekten bozulmuş bulunmaktadır. Bugünkü aydın, Kurtuluş Savaşı sırasındaki; milli değerlere sonuna kadar bağlı olan aydın olsa idi sorun bu kadar keskin olmazdı. Ama bugün sorun çok keskin ve aşılması epeyce zor boyutlarda ulaşmış bulunmaktadır. Çünkü harbi harpten önce kazanmasını bilenler, Türkiye elitlerinin istikametini bozmuş bulunmaktadır. İstikameti bozulan, kafası karışan, galip ülkelerin mantığı ile düşünmeye alışmış bir elit kadro ile Türkiye Devleti’nin, içinde bulunduğu sorunları çözmesi mümkün değildir.
Türk Milleti’nin içinde bulunduğu bunalımlı dönemi atlatacağına, “KURAL KOYMA NÖBETİ” nin artık tarihi konjonktür olarak bizde olduğunu anlayacağına ve böyle bir kadronun yakın bir zaman içerisinde ortaya çıkacağına inanıyorum.
Ne ABD ve ne de AB yöneticileri bütün bu olup bitenler karşısında Türk Milleti’nin “BOŞ” bulunduğunu düşünmemelidir. Bilinmelidir ki tarihe meydan okumak isteyenlere karşı milletler her zaman içlerinden yeni liderleri çıkarmıştır. Bu liderler Türk milletinin içinde vardır, hazırdır, günü geldiğinde çıkacaktır.

Mikdat Topçu, Eyüp, 08.05.2008

Bir Daha Düşünün

Bundan tam üç yıl önce yazdığım aşağıdaki yazıyı bugünkü önemine binaen tekrar bilgilerinize sunma ihtiyacı duydum. Bu yazıyı, Türkiye’nin problemlerini sadece yandaş olup olmamak şeklinde yorumlayan, partiden ve siyasetten başka hiçbir derdi, tasası olmayanlara ithaf ediyorum. Saygılarımla.

Milli Bir Entelijansıya İhtiyacı

Önce Türk Yurdu Dergisi’nin Aralık 2006’da yayınlanan 232. sayısından aşağıdaki tespitleri özetle sunmak istiyorum.

“Devletler bir kurucu kadro tarafından kurulur. Buna İbn-i Haldun “asabiye” diyor. Haldun asabiye’yi “dayanışma gücü”, “bağlayıcı güç” olarak ifade ediyor. Yani devletlerin bir dayanışma gücü, bir bağlayıcı güç tarafından kurulduğu ifade edilmek isteniyor. Bu kurucu veya dayanışma gücüne aynı zamanda “soy asabiyesi” deniyor.  “Soy asabiyesi veya nesep asabiyesi”… Bu da belli bir soydan olan, belli bir etnisiteden olan, aynı dili konuşan ve aynı dinden olan, homojen bir insan kümesi anlamına geliyor.

Bu bağlayıcı veya dayanışmacı güç devleti kuran güç olduğu gibi, devleti bütün ömrü hayatı boyunca da en büyük sadakatle ayakta tutacak olan güçtür. Ola ki günün birinde devletin başına büyük bir felâket gelirse, o zaman da devleti canı ile kanı ile müdafaa edecek olan kurucu güçtür.

Yeryüzünde birkaç Türk’ün, birkaç Fransız’ın, birkaç İngiliz’in bir araya gelerek kurdukları bir devletten bahsedilemez. Buna tarih şahit değildir.   Belki ABD. için böyle bir tez ileri sürülebilir, ama ABD’ye göç eden ve bu devleti kuran Avrupalıların ortak paydaları vardı.

Avrupa Birliği’nin kurulmasında da ters bir ivme vardır. Haldûn bir büyük devletin kuruluşunda önce nesebin, sonra sebebin geleceğini söylüyordu. Hâlbuki AB’nin kurucu mimarları sebebi öne almış vaziyetteler. Bugünkü Avrupa Birliği’nin böyle bir kurucu asabiyesi yok. Avrupa Birliği, bir multinasyonel ve süpranasyonal oluşum, resmen olmasa bile hem büyük ölçekte fiilen ve hem de nihaî hedef olarak, bir federasyon, üye devletlerin ve milletlerin, daha doğrusu seçkin üye devletlerin iradeleriyle oluşturulan ‘milletler üstü’ – milletlerarası değil – yeni bir millet ve yeni bir devlet oluşumu projesi. Ama bu manada bir asabiyesi yoktur. Bu sebeple AB’ni meydana getiren ülkelerin zamanla derin bir iç çatışmaya girecekleri kesindir.

Osmanlı’yı da “Türk asabiyesi” kurdu. Belki bu kurucu asabiye bütün Türkleri kapsayan bir asabiye değildi, Kayı Boyu’nun asabiyesiydi. Ama bu kurucu güç sonra genişledi, daha kapsamlı bir Türk asabiyesine döndü.

Bir devlet şu dört şartı yerine getirdiği takdirde, eski terimle tebaasının veya modern terimle vatandaşının, devlete olan sadâkatini, devletle toplum arasındaki bağın sıkılığını pekiştirir. Bu dört şart da, Hürriyet, Adâlet, Emniyet ve Mülkiyet’tir. Devlet vatandaşlarına hürriyet sağlamalı, onlara adaletle muamele etmeli, emniyet duygusu içinde barındırmalı ve onların önünde mülkiyet alanları açmalıdır. Yani dünyalık mülkiyet. Ama ikinci bir “mülkiyet” kavramı daha var: Bu da “Siyasî Mülkiyet”tir ki; buna “mülkün tapusu” da diyebiliriz. Bu ikinci manasıyla mülkiyet, devletin aslî kimliğinin kimde olduğunu belirlemek demektir. Bu dört şarta sadık kalarak halka muamele edildiği takdirde bütün tebaanın sadakati en süt seviyede pekiştirilir. Lâkin meselâ bunlardan birisi, mülkün tapusuna el uzatıp, aslî kurucu asabiyenin, Türk’ün mülkü olmaktan çıkarmaya teşebbüs ettiği takdirde, ne olur? İşte Haldun bu noktada, Zilzâl Suresi’nin birinci ayetine telmihen, şöyle bir ikazda bulunur: “Bu mülkiyete, yani mülkün tapusuna el uzatılacak olursa, yer yerinden oynar”.

İşte şimdilerde söz konusu olan “mülkün tapusu”dur. Bu mülk ki bin yıldır Anadolu’yu vatan yapan Türk milletinin çocuklarının öz malıdır. Bu mülk ki Anadolu’dur, Trakya’dır. Bu mülk ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Şimdi söz konusu olan bu mülkün taksit taksit satılmasıdır, tasfiyesidir.

Bugün, biz Batı kültürüne aşkla bağlılığımızı ifade ederken Batı, oluşturduğu güç merkezleri ile giderek daha büyük nüfuza sahip olmak istemektedir. Mevcut durumlarını güçlendirmek, etki ve nüfuz alanlarını genişletmek ve saygınlıklarını artırmak için birbirleriyle kıyasıya rekabet etmektedirler.

Ve Batının hiçbir şeyi şakaya almadığı, gerçekten düşündüğünü yaptığı, dünyanın her tarafında güç bulundurduğu ve bu güçleri gerektiğinde hiç çekinmeden kullandığı, gerekirse atom bombası dahi atabilecek sadist, psikopat stratejiler izlediği açıktır. Ve daha da kötüsü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni de üzerinde operasyonlar yaptığı diğer ülkeler seviyesinde görüp, bize karşı da fütursuzca davrandığıdır.

Bugün illa da reform yapın diye baskı yapan Batı, bu politikasını iki yüz yıldır sürdürüyor. Vaktiyle “ıslahat yapın” diyorlardı. Şimdi adı değişti “reform” oldu. Türk Milleti Batının bu baskılarının ne anlama geldiğini bilmektedir. Bu kurt’un kuzuyu yemek için uyguladığı  “suyu bulandırıyorsun” taktiğidir.

Her “ıslahat” hareketinden sonra toprak kaybettik. Bu uyku halinin artık daha fazla sürdürülmesi mümkün değil. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde herhangi bir ameliyata asla izin verilmemelidir.

Önümüzdeki 20–25 yıllık dönem belirsizlikler dönemidir. Strateji uzmanlarımız bu konuları çeşitli makalelerle, kitaplarla dile getirmektedir. Dile getirilemeyen konu şudur: Türkiye Devleti; cepheden çekilen, teslimiyeti seçen, kabuğunu kıramayan, giderek büsbütün millet olma melekelerini kaybeden bir devlet olarak mı kalacaktır, yoksa ABD ve AB. nin strateji ve politikalarının çıkarlarımıza zarar verdiğini, hem de bölgenin hallaç pamuğu gibi savrulduğunu görüp, yani tehlikeyi sezip yeni bir görev mi seçecektir? Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bölgede yeni bir “yörünge” oluşturup, Batının saldırılarını karşılamayı tercih edebilecek midir?

Biz henüz, üstümüze dolu bir yağmur gibi gelen Batılılar karşısında savunmada bile değiliz. Böyle bir şeye ihtiyaç dahi duymuyoruz. Gerçekten, tarihin zirvesindeki platodan yuvarlandık.  Batıya yenildik, doğrudur. Ama bilinmelidir ki bu yenilgiler şimdi Türk Milleti için yeni galibiyetlerin başlangıcıdır.

Şimdi, boş gözlerle, sağa sola anlamsız bakmanın zamanı değildir. Yeniden yükselmek için; Batının cazibe alanından kurtulmak, ihanetten vazgeçmek ve hayat pahasına da olsa, vatanı savunma refleksine girmek gerekmektedir. Bunun için kendi kültür ve medeniyetimize gönül vermek yeterlidir.

Bunun için diyoruz ki artık bir Türk İntelijansiyası’nın mutlaka kurulması ve harekete geçirilmesi gerekir. Yani İbn-i Haldun’un tespiti ile Türk Asabiyesi’nin mutlaka ortaya çıkması ve devletin tasfi-ye edilmesinin önüne geçilmesi büyük bir vatan görevidir.

Bu sebeple, çok ivedi olarak bu toprakları vatan yapan “asabiye”nin asli unsurlarının yeniden mülke, yani vatana sahip çıkmak üzere yeni bir siyasi önderlik kurması, yeni bir entelijansiya kurması ve harekete geçirmesi şarttır.

Bugün Milli bir entelijansiyaya büyük ihtiyaç vardır.

Ruhunun derinliklerinde beş bin yıllık devlet tecrübesi taşıyan Türk Milleti kendi içinden bu entelijansıyayı, yeni kurucuları mutlaka çıkaracaktır.

İnanıyorum ki, “mülkün tapusu söz konusu olduğunda yer yerinden oynayacaktır.”

Mikdat Topçu
Eyüp, 20.04.2008

“Yeni Bir Siyasi Önderlik Gerekiyor”

Bir cesaret ve basiret örneği insan! Bir yiğitlik timsali insan! Belki Türk milletinin umudu olabilecek bir aydın. Asker kökenli, milletin güvendiği bir aydın. Milletin hasretle ihtiyaç duyduğu bir aydın. Milletin belki Atatürk’ten sonra beklediği lider.

Yeter artık, millet birine güvenmek istiyor. Türk milleti başına bir lider istiyor. Türk milleti liderini arıyor. Bir gün mutlaka çıkacak diye bekliyor. Hep aldatılmaktan bıktık. Taşra siyasetçilerinin vaatlerinden bıktık. Benim işçim, benim köylüm, benim memurum diyen, seçimlerde üç anahtar vaat eden ortaçağ politikacılarından kurtulmanın zamanı gelmedi mi?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yeniden siyasi örgütlenmeye, cesur kadrolara, fedakar insanlara ihtiyacı var. Devlet kadrosuna ihtiyacı var. Makûs talihimizi değiştirecek yeni lidere ihtiyacı var. Bu ihtiyacı tespit eden emekli General Osman Pamukoğlu, Bolu Türk Ocakları Şubesi’nin Bolu’da düzenlediği “Milli Meseleler” konulu konferansta bakınız neler söylemiş:
(…)
“Kuzey Irak harekâtından 7 günde çıkarsın. O kadar belli ki, o kadar net ki her şey. Sonbahar kabakları vardır, onlar kadar açık ve net kardeşim. Hiç bir bilinmezlik yok. Yapılacak olan şu; Biz bu işlerin üstesinden geliriz. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Bunun tersini düşünenin alnını karışlarım. Ama bu kolay olmaz, kolay olmayacak. Bu yepyeni bir siyasi örgütlenme, cesur adamlar, cesur kadrolar, fedakar insanlar ister. Sıradan bir siyasi mücadele olamaz. Devlet kadrosu, bunun başka yolu yok. Başka bir yolu varsa hep beraber görürüz. Yapsınlar görelim. Şu an milletin kendini iyi hissetmesini sağlayacak en küçük bir şey yok. Rahatlatıcı bir şey yok. Yeni siyasi bir örgütlenme, yeni bir siyasi çıkış ve yeni bir siyasi önderlik gerekiyor .”

İşte kesin ve gerekli tespit bu. İşte lider tespiti bu. Hep yenilik diyorlar, hep irticadan bahsediyorlar. Bugün devleti hasbelkader idare edenlerin kendilerini yenilemek hiç akıllarına gelmiyor. Batı dayatırsa “ıslahat” hareketleri yapıyorlar. Halbuki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin esas sorunu “lider” sorunudur. Çünkü bu ülke sıradan devlet adamları ile idare edilebilecek bir ülke değildir.

Yüzyıllardır Türk aydını milletine rehberlik edememektedir. Türk aydını Batı ile olan mücadelemize hiçbir şekilde itibar etmiyor, bu mücadeleyi gereksiz buluyor. Demokrasi, globalleşme, hümanizm gibi, gerçekte son derece “stratejik” tabirlerin yaldızlı propagandasının etkisinde kalarak, artık çağın da değiştiğini düşünerek, dost düşman tanımaz hale gelen aydın, üç yüz yıldır topraklarımızın kaybedilmesine, milletimizin Rumeli topraklarından geri çekilmesine, milyonlarca insanın göç yollarına düşmesine, sefalet çekmesine, açlık sınırı altında yaşamasına, kalkınma yarışında geri kalmasına, mevcut milli sınırlarımızın korunmasında şu anda bile zafiyet göstermesine sebep olmuştur.

Türk aydını Batının Türkiye’ye bakışını tehlikeli bulmamaktadır. Acaba, bu kadar sorunların içinde bulunan ülkemize AB ‘nin iki önemli başkanı neden geldi. Yollarına kırmızı halıları neden serdiler! Bilmiyorlar mı ki Batı bize “şaşı” bakmaktadır. Türk milleti bunları elbette not etmiştir.

Sayın Osman Pamukoğlu aynı yazıda:

, “PKK’nın bizim topraklarda, Kuzey Irak ve İran’da 13 bin silahlı adamı var. Gayri nizami harp usulleri ile çarpışıyorlar. Adamların muharebe taktiği var, pusu ve baskın. PKK bizim topraklarımızda bağımsız devleti şekillendirmek istiyor. ABD, Avrupa siyasi ve lojistik desteğini bunun içine alıyor.” diyor.

Aslında Batının bize bakışı hakkında bir tespit yapmaktadır. Durumu ciddiye almaktadır.
Batı’nın Türkiye’ye bakış açısı bellidir. Düyun-u Umumiye’de, kapitülasyonlarda gereğini yapan, imparatorluğumuzu parçalayan, bize Sevr’i dayatan, ambargolar koyan, önümüze PKK’yı koyan, Kıbrıs’ta, Ermeni soykırım meselesinde tam anlamıyla karşımızda olan, Gümrük Birliği meselesinde Türkiye’yi 100 milyar dolar zarara uğratan, AB’ne üye olarak sizi alacağız diyerek yarım yüzyıldır bizi kapısında bekleten, üyemiz olacaksınız diyip, ama yukarıda bahsi geçen bütün konularda tam anlamıyla stratejik olarak ve Osmanlı-Batı ilişkileri devam ediyormuş gibi, Çanakkale devam ediyormuş gibi tavır koyan, bizi her an denetim altında tutan Batı’nın temel bakış açısı “Şark Meselesi”dir.

Avam Kamaları’nda, Avrupa Parlamentoları’nda ülkemizle ilgili olarak söylenen sözler hafızalardadır. Siyaset adamlarının, bilim adamlarının, hatta edebiyatçıların, milletimiz için neler düşündüğü ve söylediği tarihin hafızasında mevcuttur. Beş yüz yıldır Batı’lı düşünürlerin rüyası olan Avrupa Birliği, bugün gerçekleşmiştir. Türkiye’nin bu birliğe girmek politikası bile talihsiz bir politikadır. Hala İstanbul’a ve Boğazlara hakim, hala Anadolu’ya ve Kıbrıs’ın kuzeyine hakim, hala Türk ve İslam dünyasının ümidi olarak var olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti karşısında kurulan Avrupa Birliği, gerçekte Avrupa İmparatorluğu’dur. Bunun çok iyi anlaşılması gerekir. Sokaktaki adamın, sıradan ekonomistin, hasbelkader profesör olmuş yarı aydınların, konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan vekillerin anlayacağı bir konu değildir bu… Bu konu Türkiye için çok ciddidir ve hayatidir.

Çünkü Anadolu gerçekten netameli yerdir. Anadolu’da üç büyük imparatorluk batmıştır. Onlarca devlet batmıştır. Bu toprakların savunulması zordur. Bu topraklar kutsaldır, bu topraklar çetindir. Bu sebeple 1071’den beri Anadolu’da bulunan Türklerin bu toprakları nasıl savunduğunu, İran’la ve Batı ile ilişkilerini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin liderlerinin çok iyi bilmesi gerekir.

Anadolu’yu savunmak, burada tutunmak gerçekten maharet ister, lider ister, kadro ister Bu savunma sıradan bir siyasi mücadele ile yapılamaz. .

“Türk Milleti, başında bulunan liderin -her şeyden önce- bir ilahi misyonunun olduğuna inanmalıydı. İlahi misyon! Türk milletinin hanlarına, hakanlarına, hükümdarlarına yüklediği anlam. Bu anlayış Türk milletinde İslamiyet’ten önce de, sonra da vardı. Bu anlayışı Orhun Abideleri’nde okumak mümkündür. Bu anlayışı Selçuklularda bulmak mümkündür. Bu anlayışı Osmanlılarda bulmak mümkündür. Derviş Gazi’lerin, Sarı İmam’ların, Şeyh Edibali’lerin görevi her halde bu olmalıydı! Öyle ki, hatırlayınız, Kanuni Sultan Süleyman Osmanlı tahtına oturduğu zaman, halk, Kur’anda zikredilen peygamber Sultan Süleyman’la ilgili ayetlerin Kanuni’ye de atfedildiğini düşünmüş ve Kanuni’nin padişahlığını “hayra” yormuştur.”

Sayın Emekli General Osman Pamukoğlu bize bunları düşündürdü. Ve düşündürdü ki, Türk milleti yeniden yükselmenin, yeniden büyük devlet olmanın tohumlarını içinde taşımaktadır. Bu hars milletimizin genlerinde vardır, hazırdır. Zamanı gelince yerden biter gibi bu milletin içinden yeni liderler çıkacaktır.

ABD. ve AB. Liderlerini Ortaçağ imparatorları imiş gibi karşılayanları, Batının Doğuya doğru yaptığı hücumların Haçlı saldırısı olduğunu anlamak istemeyenleri, bu saldırıları stratejik olarak Anadolu’da karşılayanları, Batının Ortadoğu’ya yerleşmesine göz yumanları tarih ve Türk milleti affetmeyecektir. Türk milleti zaten onları gerçek devlet adamı gibi görmemektedir.

İnanıyorum ki, Türk milleti yeniçağda yeni liderlerini bağrından çıkaracaktır.

Osman Pamukoğlu Paşa bu yaklaşımları ile en azından bize ümit vermektedir.

Mikdat Topçu

15 Nisan 2008

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Nasıl Bir Cumhurbaşkanına İhtiyacı Var

Cumhurbaşkanının süresi içinde seçilememesi devletimizi erken seçime sürükledi. Şimdi önümüzde yeniden cumhurbaşkanını seçme serüveni var.
Birçok kuvvet merkezi, siyasi partiler, basın yayın kuruluşları, bütün imkânlarını kullanarak kendi adaylarının seçilmesini istemektedir. Hatta bir kısım dış mihraklar kendi politikalarına uygun bir ismin seçilmesi için girişimlerde bulunmaktadır. Bu konuda alabildiğine yoğun bir mücadele sürdürülmektedir. Bu makama mutlaka belli bir dünya görüşüne sahip bir isim seçilmelidir! Derin mihrakların isteği bu… Bu konuda çok ciddi spekülasyonlar yapılmaktadır. Çünkü bu mesele, klasik manada bir “taht kavgası”dır. Bütün imparatorluklarda bu taht kavgaları tarih boyunca hep olagelmedi mi? Cumhurbaşkanının bir türlü seçilemeyişi bu taht kavgası anlayışının bir sonucudur.

Türkiye Cumhuriyeti gibi bir devletin Cumhurbaşkanlığı makamı gerçekten de çok önemli bir makamdır. Bu makamı, iç politika hesabı yapan birçok kesim sadece imza atma makamı ve önemli tayinleri yapan bir makam olarak değerlendirmektedir. Alışılageldiği gibi, günlük protokol işlerini yapan, suya sabuna dokunmayan, sadece çok önemli mevkilerdeki, ya da kendi tabirleriyle, kilit noktalardaki devlet memurlarının tayini ile önem kazanan bir makamdır Cumhurbaşkanlığı makamı.
Anayasamızın cumhurbaşkanlığı müessesesinin görev ve yetkileri konusunda atfettiği önem de, gerçekte Türk Milleti’nin bu makama verdiği önem değildir. Türk Milleti’nin bu makama bakış tarzı, bu makamdan beklentisi farklıdır. Türk Milleti, iç politika hesapları yapılarak seçilecek bir Cumhurbaşkanı ile asla ilgilenmemektedir. Çünkü Türk Milleti’nin, imparatorluktan gelen bir millet olarak, derinliğine düşünüldüğünde, beklediği Cumhurbaşkanı ve o makamın yapması gereken görevler bugünkü Cumhurbaşkanlığı modeli ile temsil edilememektedir. Bu müessese, hiçbir şekilde iç politika hesapları yapılarak tartışılacak bir konu değildir. Cumhurbaşkanlığı gibi bir makamı iç politika hesapları ile yozlaştırmak son derece yanlıştır. Bu konuyu tartışan Türkiye elitlerinin, köşe yazarlarının tartışma şekli bile, devletimizin ne kadar zaaf içinde bulunduğunu göstermektedir. Böylesine büyük bir makamı basit bir makammış gibi düşünmek, konuya; şu mu olsun, bu mu olsun şeklinde yaklaşmak son derece basit, derinlikten ve her türlü stratejik bilgiden uzak, magazin bir yaklaşımdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bulunduğu konum itibariyle, konunun bu şekilde tartışılması ve sinema artistlerinin de, ses sanatçılarının da Cumhurbaşkanı olabileceği gibi yaklaşımla işin basite indirgenmesi, hatta alaya alınması hatalıdır. Bu konuya bu yaklaşım şekli, aslında genel olarak toplumumuzun ve devletimizin neden geri olduğunu da izah etmeye yetecek bir sosyolojik yaklaşım şeklidir.

Neden böyle düşünüyoruz!
Öncelikle Türkiye elitlerinin bu konuyu anlaması için, Türk milletinin uzun tarihi yürüyüşü içerisinde bugün bulunduğumuz noktanın neresi olduğunu çok iyi anlaması ve yorumlaması gerekir. Hangi liderlerle bugüne gelindiğini tespit etmesi gerekir. Büyük milletlerin aydınları öncelikle bunu yapar.
Şu anda “muasır medeniyetler” sıralamasında dünyada belki sonlardayız. Yüz yıl önce dünya savaşına giren bir devlet, bugün adı sanı bilinmeyen ufak bir devlet konumunda… Bunun sebebi, öncelikle elitlerin devlet ve millet hayatına atfettikleri önem konusunda kafalarında büyük davalarının olmamasıdır.
Bilinmelidir ki; demokrasinin getirdiği rehavet ortamında, teknokratların, sıradan ekonomistlerin, gazetecilerin, kendi meslekleri ile sınırlı eğitim almış olan benzeri diğer politikacıların devlet idaresinde söz sahibi olmaları, devletimizin gerçek devlet adamları tarafından idare edilme şansını ortadan kaldırmıştır. Buna tarihimizde “devlet adamı noksanlığı” denmişti. Eskilerin tabiri ile bu “kaht-ı rical”, milletimizin yüzyıllardır mağlubiyetine ve geri çekilmesine sebep olmuştur.
Başında iyi idareciler bulunmadığı için Türk Milleti Batı tarafından mağlup edilmiştir. Türk Milleti Viyana bozgunundan sonra, devlet adamı noksanlığı sebebiyle üç yüz yıldır geri çekilmektedir. Bunun nedenlerini araştırmak gerekli değil midir? Acaba, o günkü devlet adamları Osmanlı devletini idare edecek kapasitede liderler miydi? Mesela; “işleri vezire ısmarlayan” II. Selim… Ya da, Köprülüler sülalesinden gelenler hariç, diğer sadrazamlar… Mesela Mithat Paşa… Peki, aynı devleti, kapasitesi yüksek, devlet adamlığı özelliği taşıyan bazı liderler nasıl çekip çevirmişlerdi. Ya da, en kötü zamanda ortaya çıkan liderler, mesela Atatürk, nasıl milletimizin makûs talihini yenmişlerdi! Onlar da insandı… Demek ki, gerçekten insan faktörü çok önemlidir.
Üç yüz yıldır bir türlü başarılı olamayışımızın sebepleri içinde gerçekten devlet adamı noksanlığı faktörünü aramak gerekmez mi! Bunun için diyoruz ki; önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimi gerçekten çok büyük önem arz etmektedir. Unutulmamalıdır ki, Batı âlemi ile kesin hesaplaşma asla yapılmamıştır. Türk Milleti’nin Cumhurbaşkanı ve aydını, toplumlar arasındaki medeniyetler çatışmasının devam ettiğini bilerek hareket etmelidir. Derinine hiçbir davası olmayan, “hayata ve olaylara şaşı bakan” bugünkü aydın bakış açısı ile seçilecek Cumhurbaşkanı yine Türk Milleti’nde hayal kırıklığı yaratacaktır. Bu elit kadronun önerisi ile seçilecek cumhurbaşkanının milletimizin problemlerini bilen bir cumhurbaşkanı olması ihtimali zayıf görünmektedir. Türk milletinin hayati hiçbir meselesini bilmeyen, problemlerini, yaralarını, düşmanlarını bilmeyen bu söz sahibi takımla belki bir üç yüz yıl daha kaybedebiliriz. “Gaza” kültürünü bilmeyen, Haçlı Seferlerini bitti sanan aydın takımının seçeceği cumhurbaşkanı ile bir üç yüz yıl daha kaybedebiliriz. Ufukları dar, çapsız, hayatın ve kâinatın olaylarına hangi gözle baktığı meçhul olan bugünkü sığ görüşlü aydın takımının önerdiği cumhurbaşkanı ile çok daha zaman kaybedebiliriz.
Bu bakımdan diyoruz ki; seçilecek Cumhurbaşkanının Batı’yı çok iyi tanıması gerekmektedir. Yeni seçilecek Cumhurbaşkanımızın AB. ni çok iyi tanıması gerekmektedir. Çünkü milletimizin Avrupa ile ilgili derinlikleri vardır. Hesaplaşma henüz tamamlanmamıştır. Hala, Ayasofya’nın hilallerini söküp haç taktırmayı planlayanlar var. Avam Kamaları’nda, Avrupa Parlamentoları’nda ülkemizle ilgili olarak söylenen sözler hafızalardadır. Batılı siyaset adamlarının, bilim adamlarının, hatta edebiyat adamlarının, milletimiz için neler düşündüğü ve söylediği ortadadır. 500 yıldır Batı’lı düşünürlerin rüyası olan Avrupa Birliği, bugün gerçekleşmiştir. Türkiye’nin bu birliğe girmek istemesi bile hazin bir tablodur. Hala İstanbul’a ve Boğazlara hâkim, hala Anadolu’ya ve Kıbrıs’ın kuzeyine hâkim, hala Türk ve İslam dünyasının ümidi olarak var olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti karşısında kurulan Avrupa Birliği, gerçekte Avrupa İmparatorluğu’dur. Bir defa buna inanması gerekir yeni seçilecek Cumhurbaşkanının. Bu konu, sokaktaki adamın, sıradan ekonomistin, hasbelkader profesör olmuş yarı aydının, konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan vekillerin anlayacağı bir konu değildir.
Çünkü Anadolu çok çetin bir yerdir. Anadolu’da bir sürü millet batmıştır. Anadolu’da üç büyük imparatorluk batmıştır. Bu toprakların savunulması zordur. Burası netameli bir yerdir. Bu sebeple 1071’den beri Anadolu’da bulunan Türklerin bu toprakları nasıl savunduğunu, İran’la ve Batı ile ilişkilerini seçilecek yeni Cumhurbaşkanının çok iyi bilmesi gerekmektedir.
Anadolu’yu savunmak, burada tutunmak gerçekten maharet ister, bilgi ister, devlet adamlığı ister. Lider ister.
Türk milletini bugün idare edenlerin bir sürü zaafla dolu olduğunu görmek, ebet-müddet Türk Devleti’nin kadim düşmanları karşısında nasıl çökme tehlikesi ile karşı karşıya bulunduğunu görmek ve çaresiz kalmak bütün vatanseverleri kahretmektedir. Türk milleti ümitle beklemektedir. Yeni Cumhurbaşkanı ile yeni ufuklara açılmak Türk milletinin en tabii isteğidir, arzusudur. Çünkü vatan savunmasında işimiz çok zordur. Türk milletinin beklentisi bu bakımdan çok büyüktür.
Yeni cumhurbaşkanımız; hayat ve kâinat görüşü belirginleşmemiş, farklı ideolojik düşünceleri elimine edemeyen, kendi milletinin doktrin yapısını, medeniyetinin temellerini bilmeyen, farklı medeniyetlerin daima çatışacağını bilmeyen, strateji ilmini bilmeyen, liderlik vasfı olmayan bir sıradan aydın asla olmamalıdır.
Türk milletinin ve Devleti’nin problemlerinin nasıl çözüleceğini düşünemeyen, sorunları Batılı dostları ile birlikte çözmeye çalışan “İttihatçı”, “Jöntürk”çü kadroların devletimize nasıl bir ikinci Endülüs hazırladıklarına tarih şahit olmuştur. Bu sebeple; geçmişte kadrolaşan bu düşüncelerin üç yüz yıllık çabasını boşa çıkaracak, düşünen, sadece ekonomiyi değil, birikmiş tarihi problemlerimizi bilen ve milletimizi şu anda içine yuvarlandığı krizden kurtaracak bir Cumhurbaşkanı Türk milletinin beklediği yegâne liderdir, yegâne insandır.
Türk Milleti’nin liderine yüklediği misyon tarihi bir misyondur. Türk milletinin hanlarına, hakanlarına, hükümdarlarına yüklediği anlam bu idi. Bu tarihi misyonu taşımayan bir zatın Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi, büyük devlet olma şansımızı daha çok azaltacaktır. Böyle bir durumda milletimizin ümidi yine bir başka bahara kalacaktır.
Bu sebeple; siyasi partilerin, politikacıların, hatta basının konuyu tartışma şeklini eksik, hatta hatalı buluyoruz. Yapılması gereken, iç politika endişelerinden sıyrılarak, devletimizin ve milletimizin geleceğini düşünerek, şu yukarıda sayılan nitelikleri taşıyan, tarihi bir görevle görevli olduğunu anlayan, lider özelliği olan bir şahsı bulup aramızdan çıkarmaktır. Mühim olan budur. Bu ölçünün dışında “eşi başörtülü olmaz” gibi süfli yaklaşımlar asla bizim ölçülerimiz değildir.
Türk Milleti’nin lideri bu anlamda bir lider olmalıdır. Türk Milleti’ni yenibaharlara, yeni hedeflere ulaştıracak ve insanlığın yeni ufuklarına yelken açabilecek yeni liderlerin çıkacağı beklentisi bizim için fantezi bir düşünce değildir.
Türkiye Cumhuriyeti’ni 21. yüzyıla büyük bir devlet olarak taşıyacak liderdir asıl beklenen.

Yeni seçilecek Cumhurbaşkanından Türk Milleti’nin beklentisi budur. Belki de gerçekten böyle bir Cumhurbaşkanı Türk Milleti’ni gayrete getirecek, uyandıracak ve şahlandıracaktır. 1683 Viyana bozgunundan beri dünya dördüncülüğüne, beşinciliğine, onunculuğuna, yüzüncülüğüne düşen Türk Milleti’nin devleti yeniden belki de dünya liderliğini böyle bir Cumhurbaşkanı ile yakalayacaktır…
Ne dersiniz?
Allaha emanet olunuz.

Mikdat Topçu

15 Nisan 2007