Düşmanını Bil Yenilmez Olursun!

 

 

Değerli dostlar,

“İttihat” dergisinin Ocak-Şubat 2019 sayısı elime geçtiğinde duyduğum sevinci sizlerle paylaşmıştım.

Derginin gerçekten muhtevası çok zengin. Emeği geçenlere teşekkür ediyorum.

Dergide İttihat Terakki’nin yaptığı “Bab-ı Ali Baskını” ağırlıklı olarak ele alınmış. Tarihçi-Yazar İlyas Kara’nın kaleme aldığı “Kır Atlı Yarbay Babıali’yi Basıyor” başlıklı yazısı son derece ilginç.

Önce bu yazının içeriğini özet olarak paylaşmak istiyorum.

Yazara göre Bab-ı Ali baskınının sebebi Edirne’nin düşmandan kurtarılmasıdır. Şu tespitleri yapıyor:

“Osmanlı orduları Lüleburgaz Meydan Muharebesi’ni kaybetmiş, Bulgar orduları Çatalca kapılarına dayanmış, bunun üzerine Ahmet Muhtar Paşa Hükümeti devrilmiş, hükümeti kurma görevi İngiliz Kâmil Paşa’ya verilmişti. Hükümetin Harbiye Nazırı ise herkesin korktuğu ve çekindiği Çerkez Nazım Paşa idi. Nazım Paşa ittihatçılar tarafından yüz bulamadığı için zamanla bu partiye tavır almaya, hatta örgüt mensupları hakkında kovuşturmalara bile katılmaya başlamıştı.”

“Babıali’de bunlar yaşanırken cepheden gelen haberler ise hiç de iyiye işaret değildi. Savaş Osmanlı için bir yenilgiden öte, bozgun ve facia olmuştu. Osmanlı orduları Rumeli’de erimiş, üstüne üstlük kolera da kara bir bulut gibi askerlerimizin üzerine çökmüştü.”

“Osmanlı Devleti’nin ateşkes isteğinin ardından taraflar büyük Avrupa devletlerinin önerisiyle Londra’da toplanmış fakat konferanstan bir sonuç çıkmamıştı. Osmanlı çaresizdi. Çizilecek Midye-Enez hattını ve Edirne’nin elden çıkışını kabul etmek üzereydi. İşte Kâmil paşa hükümeti 23 Ocak 1913 tarihinde toplanmış, konuyu görüşmeye hazırlanmıştı. Verilecek karar belliydi. Batı Trakya elden çıktığı gibi Edirne’nin de Bulgarlara verilmesi onaylanacaktı.”

Yazı çok uzun, tamamını paylaşmayacağım. Özet olarak şunu söyleyeyim, Kâmil Paşa Hükümeti Edirne’yi kurtarmak için hiçbir çaba sarf etmez. Edirne’ye “gitti” gözüyle bakar.

İşte Enver Paşa ve arkadaşları bunu kabul etmez.

Enver Paşa aynen şöyle der:

“Eğer Heyet-i vükela (Bakanlar Kurulu-Hükümet) Edirne’yi hiçbir çaba göstermeden bırakırsa, orduyu terk edeceğim. Açıktan açığa harp çağrısında bulunacağım.”

Özet olarak, Edirne’yi teslim etmeye hazırlanan Kâmil Paşa zorla istifa ettirilir, Mahmut Şevket Paşa sadarete getirilir. Edirne Bulgar ordusundan geri alınır.

Yazar, “Kâmil Paşa’dan “İngiliz Kâmil Paşa” diye bahsediyor.

İngiliz Kâmil Paşa hükümeti, Edirne’nin elimizden gitmesinde hiçbir sakınca görmüyor.

Değerli dostlar,

Osmanlının son dönemlerinde devlet üzerinde İngiltere’nin siyasi ve kültürel baskısı çok yüksektir. Özellikle “Şeriatın en büyük koruyucusu” (!) olarak İngiltere’yi gören Müslüman Türkler, İngiltere’nin her türlü tasarruf ve üstünlüğünü İslam’a hizmet olarak düşünmüş ve bu ülkeye karşı Müslüman Türklerin sempatisi çok yüksek olmuştur.

Dikkat ederseniz, İngiltere’nin mücadelesi hala devam ediyor ve ülkemizde hala bu tartışmalar sürüyor.

Birkaç gün önce paylaştığım, Boğaziçi Üniversitesi’ne konferansa çağrılan bir ajanın Mustafa Kemal ile ilgili söylediği sözler bizim çocuklarımız tarafından şiddetle alkışlanmıştı. İngiltere, İstiklal Savaşımız sırasında Kuvayı Milliye’yi durduramamıştı. Şeyhülislamdan ve bazı hocalardan idam fetvası aldığı halde Türk Milleti bu fetvalara itibar etmemiş, Türk bağımsızlık savaşı böylece kazanılmıştı. O zaman Kuvayı-ı Milliye’yi durduramayan İngiltere bugün hala intikamını almaya devam etmektedir. Hala dini propaganda yapmakta ve Mustafa Sabri ahfadı olan bazı İslami cemaat ve “Kulüpleri” hala büyük bir müttefik olarak elinde tutmayı başarmaktadır. Biliyorsunuz, Şeyhülislamlık da yapan Mustafa Sabri Efendi, İstanbul’da İNGİLİZ MUHİPLERİ Cemiyeti’ni kurmuştu. (İngilizleri Sevenler Cemiyeti).

Kabul etmek gerekir ki Çanakkale Savaşları’nı kazanamayan, ama Mondros Mütarekesi’nden sonra 55 parça gemiyle, müttefikleri ile beraber İstanbul’u işgal eden İngilizlerin ülkemiz üzerindeki mücadelesi ve etkisi hala devam etmektedir.

İnkılab Yayınevi tarafından 3. Baskısı yapılan bir kitaptan iki alıntı yaparak, dikkatlerinize sunmak istiyorum. Bu kitabı, araştırma yaptığım bir konuda faydalanırım diye almıştım. Yazarı araştırma yaptığım dönemde yaşamış olduğu için fikirleri benim için önemliydi. Nasıl hayal kırıklığına uğradığımı aşağıdaki alıntılardan anlayacaksınız. Bu anlayışın hala aramızdaki dini hassasiyeti yüksek çevre arasında devam etmesini ibretle izliyoruz. Bu Müslüman çevre hala sapla samanı birbirinden ayıramamaktadır. Çünkü İngiliz propagandası çok ağır basmaktadır.

Yazarı: Mehmed Selahattin Bey

Kitabın adı: İttihad ve Terakki’nin Kuruluşu ve Osmanlı Devleti’nin Yıkılışı Hakkında Bildiklerim.

“Mehmed Selahaddin Bey 1870-1925 yılları arasında yaşamış, İstanbul’da, Sultan II. Mahmud’un üçüncü refikası Nevfidan Kadın’ın Kethüdası Raşid Efendi’nin oğlu olarak dünyaya gelmiştir” bilgisini de aktarayım.

Kitabın 35. Sayfasından, noktasına virgülüne hiç dokunmadan bir alıntı yapıyorum:

“MUAZZAM İNGİLTERE HÜKÜMETİNİN İSTANBUL BÜYÜKELÇİLİĞİNE TAYİN EDİLİP, MEŞRUTİYETİN BAŞINDA ŞEHRE GELEN ELÇİ SİR LAUTER HAKKINDA….”

 

  1. Sayfasından kısa bir alıntı yapıyorum:

“BÖYLECE TÜRKLERİN GERÇEK DOSTU VE KADİM MUHİBBİ OLAN YÜCE İNGİLTERE DEVLETİNİN NÜFUZ VE POLİTİKASININ OSMANLI MEMLEKETİNE GİRMEMESİ İÇİN GAYRET EDİLMESİNE…”

Kitabın yine 36. Sayfasında aynen şunları yazıyor:

“GEREK ALMANYA HÜKÜMETİ VE GEREKSE ADI GEÇEN CEMİYETLER BU UĞURDA YÜZBİNLERCİ LİRA HARCAMAKTAN ÇEKİNMEYEREK, İTTİHAT VE TERAKKİ’NİN O DİNSİZ, İMANSIZ, VATANSIZ VE VİCDANSIZ ÜÇ BEŞ KİŞİDEN İBARET OLAN KURUCULARINI VE İLERİ GELENLERİNİ ÖNCEDEN HAZIRLADIKLARI PLAN GEREĞİ HAREKET ETTİRMEYE MUVAFFAK OLDUKLARI GİBİ MECLİS ÜYELERİNE VERDİKLERİ TALİMAT DAİRESİNDE, KAMİL PAŞA KABİNESİNE KANUNİ HAKKINI “KANUN-I ESASİ HÜKÜMLERİNİ  AYAKLAR ALTINDA BIRAKARAK” KULLANDIRMAYIP, ÜÇ GÜN SONRA VRECEĞİ İZAHATI BEKLEMEDEN MECLİS-İ MEBUSAN’DA GÜVEN OYU SAĞLANAMADIĞINI İLAN ETTİRDİLER. DİĞER TARAFTAN SULTAN ABDÜLHAMİD HANI TAZYİK EDEREK, KAMİL PAŞA’DAN MÜHR-İ HUMAYUNU ALIP AZLE MECBUR ETMİŞLER, BU SEBEPLE KANUN-I ESASİYE İLK DARBEYİ KENDİLERİ VURMUŞLARDIR”

Bu yazının başlangıç kısmanda Enver Paşa’nın Edirne’yi kurtarmak için Kâmil Paşa’yı istifa ettirdiğini aktarmıştım. Bakınız bu konuyu Mehmed Selahaddin Bey nasıl izah ediyor. Aradaki düşünce, anlam ve hedef farkını sizlerin yorumunuza bırakıyorum. Bir tarafta vatan toprağı Edirne’nin geri alınması mücadelesi, diğer tarafta “vatansız, dinsiz, imansız ve vicdansız İttihatçılar” suçlaması! İttihatçıları savunmuyorum. Hükmü elbette tarih verecektir. Ama sizlerin yorumlarınız da bizi mutlu edecektir. Çünkü bu konu tarihimizin karanlık bir konusudur. Bugün de aynı mücadeleler, sizlerin de şahit olduğunuz gibi, devam etmektedir.

Değerli dostlar, o zaman da şimdi de İngiltere’nin Müslüman Türkler üzerindeki etkisini görüyorsunuz. Şu anda hala aramızda, İslami camiayı çok iyi kullanan İngiltere’ye karşı muhabbet besleyen, yeni İNGİLİZ MUHİPLERİ CEMİYETLERİ kuracak birçok Müslüman kardeşimiz bulunmaktadır. Şeyh Nazım Kıbrisî’nin nasıl bir İngiliz ajanı olduğunu biliyorsunuz. İngiltere’nin her zaman yeni ajanlarla Türk Milleti’ni kontrol altında tutmaya devam edeceği açıktır.

Peki bu konuda biz ne yapıyoruz? Devletimiz ne yapıyor? Hala İngiliz ajanlarını getirip üniversitelerimizde konferanslar verdirmeye devam ediyoruz.

Boğaziçi Üniversitesi’ne bir ajanı çağırıp konferans vermesini sağlayan üniversitedeki İslami Kulüp üyeleri, yüz yıldır hala kuyruk acısı dinmemiş olan bu ajanın, konuşmasında Kuvayı Milliye komutanına “Şeytanın dostu” diyerek hakaret etmesi ve bizim çocuklarımızın bunu alkışlaması son derece manidardır.

Düşmanımızın bize hangi sıfatla, hangi bahanelerle yaklaştığını çok iyi bilmeliyiz. Bir Çin atasözünü hatırlatmak fayda görüyorum.

DÜŞMANINI BİL, YENİLMEZ OLURSUN!”

Değerli dostlar, demek ki düşmanımızın kim olduğunu hala bilmiyoruz! Bu topraklarda bin yıldan beri savaştığımız düşmanlarımızı hala tanıyamamışız.

Türk Milleti, üç yüz yıllık mağlubiyetlerini galibiyete çevirmek için çok okumalı, çok düşünmeli, çok çalışmalı, çok üretmelidir. Türk Milleti yatağına girip yatmamalıdır. Başka yol yoktur.

 

 

Uyarmak vatan borcumdur.

 

Uyanınız.

 

02.05.2019

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki Bir Konferansın Düşündürdükleri

 

 

 

 

Değerli dostlar,

 

Boğaziçi Üniversitesi’nin aslı Robert Kolej’dir. Binayı, 1860 yılında Amerikalı Profesör Cyrus. Hamlin adında bir Papaz inşa etmiştir. Hamlin, “Türkler İstanbul’a nereden girdiyse biz de oradan girmek için Emirgân tepelerinde bu okulu inşa ettik!” demiştir.

 

Buraya kadar sorun yok. Türk Milleti’nin düşmanları, Osmanlının düşmanları faaliyet göstermiş, çalışmış ve bu okulu yapmış. Osmanlı da yaptırmasaymış!

 

Okulun eğitim faaliyetlerini, bu konuları takip eden hemen herkes bilir.
Okulu yapan Papaz, “Türkler Arasında 50 Yıl” adlı kitabında şöyle diyor.

 

“Aptal Türkler, çocuklarının ellerinden tutup bu okula getirip teslim ediyorlardı. Tevfik Fikre de öyle yaptı. Oğlunu (Haluk) getirdi, okula teslim etti. Sonra oğlu Amerika’ya gönderildi. Orada Papaz oldu. Tevfik Fikret hala  oğlunun ilim ve fen öğreneceğini, geri dönüp vatanına faydalı olacağını düşünüyordu!”

Robert Kolej’in, Türk Milleti’ne ne kadar zararları olduğunu edebiyatımızda konu ile ilgili romanlardan bile anlayabilirsiniz. Peyami Safa’nın bazı romanları (Matmazel Noraliyanın Koltuğu, Sözde Kızlar, Fatih Harbiye gibi) Müslümanların çocuklarının burada nasıl Hıristiyanlaştırıldığını anlatır.

 

Bana göre de Robert Kolej, ülkemizde Hıristiyanlaştırma faaliyetleri yapmıştır.

 

Sonra okulun adı Boğaziçi Üniversitesi olarak değiştirildi.

 

Bu bilgileri neden verdim.

 

Herhalde paylaştığım videoyu izlediniz! Videoda konuşmayı yapan kişi: Hamza Andreas Tzortzis adında bir yazar!

 

Adam aslen Arap, sonra Yunanlı, sonra İngiliz! Mayıs ayı içerisinde TİMAŞ Yayınları arasında bir kitabı çıkacakmış!  Ümit Özdağ’ın verdiği bilgiye göre Hamza Bey Yunan istihbaratındanmış!

 

Kitabını şöyle tanıtıyor:

 

“Türkçe okuyan takipçilerime mutlulukla duyurmak isterim ki kitabım “The Divine Reality” Türkçeye tercüme edildi. Elhamdülillah. TİMAŞ Yayınları’ndan çıkacak olan kitabımın Türkçe ismi “Hakikatin İzinde: Din, Bilim ve Ateizm” olacak.”

 

Timaş’ın sayfasından bakabilirsiniz. Şu notu da eklemeliyim: Timaş Yayınlarının ortaklarından biri Hekimoğlu İsmail’dir. Bir mahzuru var mı? Yok!

 

Adı Hamza Andreas Tzortsiz olan adam Boğaziçi Üniversitesi’nde bir konferans veriyor. Konferansı “Boğaziçi İslam Araştırmaları Topluluğu” organize ediyor.

 

Okulda Ak Parti’nin gençlik kolları imiş gibi hareket eden, Cumhurbaşkanlığı sözcü İbrahim Kalın’ı da konferans için okula getiren bir “Okul Kulübü” var. Toplantıya sadece bu okul kulübü üyeleri katılıyor. Ve videoda görüyorsunuz, “Kim bu şeytan?” sorusuna verilen “Şeytan” cevabına “Ben bunu söylemedim, sizler söylediniz!” diyor.

Bu konuşma 5 yıl önce yapılmış. Neden bugün gündeme getirildi? Burası meçhul. Elbette bir sebebi vardır.

Boğaziçi İslam Araştırmaları Topluluğu tarafından düzenlenen bir organizasyonda laiklik ve İslam üzerine yaptığı konuşmada Hamza Beyefendi (!) şunları söylüyor.

(Videoda konuşulanlar)

“Laik Türklerin nereden geldiğini bilmemiz gerekiyor. Hatırlayın ki büyük bir mücadele verdiler. Onların isimlerini söylemeyeceğim. İslam’ı bu ülkeden kaldırmak istediler. Bu kadar basit. Eğer kendi tarihinizi okursanız, bu şahsın ve diğerlerinin memleketinizden İslam’ı kaldırmak istediklerini anlarsınız. Beni de onun bu memlekette ne kadar çok heykeli olduğu ilgilendirmez. Bu saçma. Hakikat, hakikattir. Sonuçta dininizi ortadan kaldırmak için bir uğraş verdiler.”

 

“Örtünmeyi kaldırdılar, ezanı kaldırdılar, Arapçayı kaldırdılar, İslamî eğitimi kaldırdılar. Bu, Allah’ın dostu mudur yoksa şeytanın dostu mudur? Siz düşünün. Ben bunun cevabını vermeyeceğim. Birisi size ezanı yasaklıyorsa, insanlara laik olmalarını söylüyorsa, Allah’ın kelamını saymayıp şeriatı kaldırıyorsa, örtünmeyi kaldırıyorsa, Arapçayı kaldırıyorsa, Kuran ve imamları atıyorsa..

.

Bu Allah’ın mı şeytanın mı dostudur?

 

Kimdir bu?”

 

Videoda geçen konuşma aynan bu. Bahsedilen kişi Mustafa Kemal Atatürk! İstiklal Savaşı’nın verildiği günlerde Türk Milleti Mustafa Kemal’in önderliğinde bağımsızlığını kazandı. İngilizlerin o günlerde yaptığı manevraların hepsini atlatan, düşmanı yenen, Anadolu’yu düşmandan temizleyen Mustafa Kemal’e o günlerde gereğini yapamayan İngilizler işte şimdi yapıyorlar.

Ve bizim çocuklarımız bunu çılgınca alkışlıyorlar.

Değerli dostlar, daha önceki yazılarımda Mustafa Sabri Efendi ve Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’den bahsetmiştim. Şeyhülislamlık da yapan Mustafa Sabri Efendi “İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ni” kuran adamdır, biliyorsunuz. Kuvay-ı Milliye hareketi bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurunca Mustafa Sabri Efendi Yunanistan’a kaçtı. Orada “Yarın” adlı bir gazete çıkardı. Gazetede aynen şunları yazdı: “Yarabbi! Türklüğümden istifa ediyorum. Ne olur, beni Mahşerde Türk olarak haşretme!”

Çanakkale’yi 1915 yılında geçemeyen düşman, Mondros Mütarekesi’nden sonra, 1919 yılında İstanbul’u işgal etmişti. İngiliz Generali Harrington derhal İstanbul’a hakim oldu. Osmanlı hükümetleri General Harrington’un verdiği listelerdeki isimleri toplayıp toplayıp işgal kuvvetlerine teslim ediyorlardı. General Ali İhsan Sabis Paşa teslim edilenler arasındaydı. Malta Sürgünleri’ni lütfen okuyunuz.

Şimdi aynı kuvvetler, hem de çok fütursuz bir şekilde yine ülkemizde aynı hareketleri yapmaya devam ediyorlar. Bizim çocuklarımız bu ajan kılıklı insanların niyetlerini anlamaktan aciz bulunuyorlar. Çünkü dikkat ederseniz din temasını kullanıyor. Kitabını tanıtırken bile “Elhamdülillah!” diyor. İstiklal Savaşı sırasında da İngilizler aynı dini temaları kullanıyorlardı. Şeriatın koruyucusu İngilizlerdir, diyorlardı.

Hamza Bey’in nasıl yetişmiş bir ajan olduğunu anlamamak için geri zekâlı olmak lazım. Ya da insanın gözünün kör olması, bütün algılarının kapalı olması lazım!

Bizim çocuklarımızı “dini motivasyonla” aldatıp “vatan” algısından uzaklaştıranların bugün de Mustafa Sabri Efendiler gibi düşmanın ekmeğine yağ sürdükleri açıkça belli değil mi?

Değerli dostlar, bizim çocuklarımızın din ile vatan arasında neden tercih yapmak zorunda kaldıklarını sizler de merak etmiyor musunuz? Biz hem Müslüman hem Türk olamaz mıyız? Mutlaka düşmanın istediği gibi mi olmalıyız? İsterse İngiliz bayrağı dalgasın fark etmez, yeter ki ben namazımı kılabileyim diye düşünenler bu ülkenin İngiliz sömürgesi olmasını isteyenlerdir.

Vatan Bayrağın Dalgalandığı Yer Değil Midir?

Yaşasın vatan.

Yaşasın büyük Türk Milleti.

 

 

 

 

Zaferin Şartı

 

Değerli dostlar,

Aşağıdaki yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. Bu konuya ilgi duyanlar mutlaka ne demek istediğimi anlayacaklardır.

 

“İhtilal, Zafer Çanlarını Çalıyor”

 

İhtilali sayılar değil, fikirler kazanır. Eğer ihtilal, onu kaçınılmaz kılan şartlara dayanıyorsa ve bu şartar, onları dile getirecek kahramanlarını bulursa ihtilal zafer gongunu bir gün mutlaka çalacaktır.

Sayı ve birikim, şartları olgunlaştırır. Bu olgunlaşma zirve noktasına varınca toplumun kabuğu çatlar. O zaman eski düzen yeni düzene döner. Ve ihtilalin topları bu dönüşü haber vermek için ufukları inletir!”

İttihat Terakki Partisinin II. Meşrutiyeti ilan etmesini ihtilal ve zafer olarak değerlendiren Şevket Süreyya Aydemir’in konunun girişinde yazdığı yazı.

Enver Paşa, Cilt I sayfa 558

Asacaklarsa Beni Assınlar

Değerli dostlar,

Aşağıya bir köşe yazısı kopyaladım. medyasiyaset.com haber portalında yazan Fethi Akar adlı bir yazarın 20.03.2019 tarihili yazısı.

Lütfen sonuna kadar okuyunuz.

Yorumu sizlere bırakıyorum.

 

“Asacaklarsa İlk Beni Assınlar!

Fethi Akar

Yok böyle bir şey.

Ne gördüm ne duydum.

AKP Genel Başkanı
söyledikleriyle ülkenin moralini
bozmaya devam ediyor.

Olacak iş değil yahu.

Bu nasıl bir tarz,
bu nasıl bir anlayış Allah aşkına?

İstediğini hedef gösteriyor,
yargı hemen harekete geçiyor.

Kendisi gibi düşünmeyenlere
bağırıyor çağırıyor.

Kürtler benim kardeşim diyor, 
rakibi Millet İttifakına resmen
terörist diyor.

Yemin ediyorum yok böyle bir şey
***
Hele son Millet İttifakının Ankara
Büyükşehir Belediye Başkan Adayı

Mansur Yavaş’a sarf ettiği sözler 
en uysal insanı bile çileden 
çıkartır cinsten.

Ne dedi?
“Bu seçime böyle girebilse dahi,
seçimden sonra çünkü bunun 

dokunulmazlığı yok, bunlar milletin 
önüne geldiği zaman burada çok ciddi 
bir bedeli kendisi ödeyeceği gibi 
maalesef tabii Ankaralı hemşehrilerimize de 
ödetme durumuna düşüyor. Yani burada 
çok dikkatli olmak gerekiyor.”

Oldu o zaman herkes çekilsin,
Bir tek onlar girsin seçime…
***
İdam için de bir şeyler söyledi.

“Biz bir yanlış yaptık idamı kaldırdık. 
Bana göre yanlış yaptık. Eğer parlamentomuz 
bir karar verirse ben onaylarım.”

Bu ne demek?
İdamı çıkartalım kim bize
yanlış yaparsa…

Aklıma gelen o…

Akit midir nedir diye bir sözde tv var.
Onun sözde muhabiri Kılıçdaroğlu
idam edilsin dedi ya.

Hem de Darağacının yanında
canlı yayında.

Yok ya neyini 
yazacağım Allah aşkına.

Görüyorsunuz,
cümle bile kuramıyorum.

Yavaş yavaş nereye gittiğimiz
gün gibi ortada.

Madem o koltuklarda ölümsüzlüğü 
bulacaklarına inanıyorlar,
Madem muhalifleri susturmak için
çare olacak,

ASACAKLARSA İLK BENİ ASSINLAR.

Onlar harici hepimiz haksızız.

Hatta insan bile değiliz…

Ülke göz göre göre uçuruma gidiyor.

“Hep birlikte nasıl düzeltiriz” diye
kafa yoracakken nelerle uğraşıyoruz…”

Jeopolitik Zorlayacaktır

Değerli dostlar,

Şevket Süreyya Aydemir’in II. Abdülhamit zamanını anlattığı bir bölümü sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu yazı mutlaka sizlerde bir çağrışım yapacaktır.

“Jeopolitik Zorlayacaktı!

Bu gidiş elbetteki bir takım karşı hareketleri davet edecekti. Çünkü her baskı, müspet kuvvet demek değildir. Tutucu baskı ve zulüm, aczin ve dünyanın gidişine ayak uyduramamanın alametidir.

Abdülhamit nizamında da dünyanın gidişini görmemek isteyen bir idareye karşı, devletin yuvarlandığı uçurumu gören veya görmeye çalışan insanların tepkileri, örgütlenme çabaları elbette olacaktı. Memlekette; zekaları oynak, muhayyileleri renkli, ihtirasları sınırsız ve aktif hayatlarının eşiğinde bulunan genç insanlar vardı. Yüksek okullarda veya ordu saflarında bunlardan yüzlercesi, binlercesi, er geç bir çıkış yolu arayacaklardı. Bu gelişmeleri önlemek, hiçbir kudretin yetkisi dahilinde olamazdı. Bu gelişmeleri önlemeye, hibir kudretin gücü yetmezdi. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu bir Hindistan maharacalığı değildi Osmanlı İmparatorluğunun jeopolitiği, bir Hindistan maharacalığının, dünyadan tecrit edilmiş, ufukları içinde uyuşmuş, bir coğrafya veya tarih kalıntısına benzemezdi.

Hayır!

Bu İmparatorluğun, dünyanın en çelişmeli bölgesinde, üç kıtanın birleştiği yerde ve üzerinde çağımızın en büyük çatışmaları esip duran, bambaşka bir jeopolitik, bu ülkede bir takım reaksiyonları bir gün harekete geçirecekti!.

Bu durum, ülkeyi bir gün ve eğer ülkenin insanlarından bir direniş hamlesi gelmezse ya büsbütün tarih sahnesinden silecekti. Yahut da yeni yetişen, gidişattan memnun olmayan, pusuda bekleyen ve bir gün kuvvetlerini derlemek kudretini gösterecek bir genç nesil er geç, başlarındaki gafil Sultana ve memleketin karanlık gidişatına “DUR” demek cesaret ve kabiliyetini göstereceklerdi.

Nitekim öyle oldu.!

ENVER PAŞA

Şevket Süreyya Aydemir

Cilt I,

Sayfa 108-109

 

 

Aydın Ünal Yeni Şafaktan Ayrılırken

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eski danışmanı ve eski AK Parti milletvekili Aydın Ünal, Yeni Şafak gazetesindeki yazılarına son verdiğini açıkladı.

AK Parti’nin önceki dönem vekili olan ve bir dönem Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın metin yazarlığı ve danışmanlığını yapan Ünal, veda yazısında, “Kaçışımız çürümeden, seviyenin düşmesinden, tahammülsüzlükten kaçıştır. Kaçışımız düşmandan değil, ‘dost’ görünenden kaçıştır. Kaçışımız korkudan değil, pervasızlıktan; tehditten değil, aldırmazlıktan, gözü dönmüşlükten, hırstan kaçıştır. Kaçışımız, masumane kaygılarla dostça uyarılarımızı sınırsız iştihalarının ve kifayetsiz ihtiraslarının önünde mania olarak görenlerin iftiralarından, ithamlarından kaçıştır.

Kaçışımız Rahmet-i Rahman’adır.

Okur da bilir ki, elin ve kalemin naçar kaldığı zor zamanlarda dervişane sükut eylemden evladır.”

21 Ocak 2019 Pazartesi.

Çağrışım

10.07.1908 ‘de meşrutiyet ilan edilir. Bazı aydınlar II. Meşrutiyet’in ilanına inanamazlar, şüpheyle karşılarlar. O kadar korkmuşlardır ki, bu olayı da Abdülhamit’in şeytanca bir hilesi olduğunu düşünmüşlerdi.

Aşağıya bazı aydınların bu duygularını anlatan bazı alıntılar yapacağım. Belki zihinlerde bir çağrışım yapar.

 

“On Temmuz Galebe-i Milliyesi bende üç devri tahassüs geçirdi.

Korku,

Tereddüt,

Dayanağını yitirmiş, eskimiş duygular.” Tahsin Nahit

Padişah, uzun zamanlı yönetiminde milleti ve aydınları o kadar sindirmiştir ki herkesin içinde büyük bir kin bulunmasına karşın kimse hürriyetin bir gün Osmanlı topraklarına uğrayacağına ihtimal vermemektedir.

Bakınız Ahmet Hikmet’in duygularına:

“Evet, gökler çöker, dağları ezer, denizler kabarır yıldızları söndürür, güneşle ay çarpışır nurdan, alevden gülleriyle dünyayı alt üst eder. Bunlar hep olur… Lâkin Abdülhamit Türklere hürriyetini iade etmez. Herkesin gözlerinden okunan meali-i istibdat (baskının sonucu, açıklaması) bu idi.”

Bu düşünceler bende bazı çağrışımlar yaptı. Acaba sizlerde de yaptı mı?

 

İmparatorluklar Kurma Hayalimiz! 1

Değerli Dostlar,

“Paslikilit.com da “Yeni Bir İmparatorluk Mu Kuruyoruz?” başlıklı bir yazı yazmıştım. Biliyorsunuz ki, çağımız artık “imparatorluklar çağı” değil. “Üniter-Milli Devletler” çağı. Emperyalist ülkeler ısrarla dünyadaki millî karakterli devletleri yıkmaya çalışıyor. Tabii ki parçalıyor, bölüyor ve yutuyor.

Yaklaşık yüz yıl önce bizler bir imparatorluk toplumuyduk. Diğer bütün çağdaş büyük imparatorluklar gibi bizim imparatorluğumuz da yıkıldı. Yıkılan imparatorluğun enkazından Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni güç bela kurtardık. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuranlar herhalde imparatorluk rejiminden ders almış olmalılar ki, kurdukları devleti üniter yani millî devlet olarak kurdular. Bu millî devleti kuranlar da unutulmamalıdır ki imparatorluk döneminde yetişmiş insanlardı. İmparatorluklar millî devlet değil, halklar topluluğudur. Bu karakter ilk çağ imparatorluklarında da vardı. Bu yönüyle imparatorluklar kurgulanmış, yapmacık devletlerdir. İmparatorluğu kuran asıl tebaa; ayrı ırktan, ayrı dilden, ayrı yollardan gelen çeşitli milletleri silah gücü ile bir sınır içinde birleştirir. Bu sınırları çizen, ayrı ırktan, ayrı dilden olan ve ayrı yollardan gelen kavimleri bir araya getirip zorla yöneten asıl tebaa, sınırları belirli bir toprak üzerinde toplayıp idare etmeye çalıştığında, kurduğu yeni düzene yeni bir medeniyet ve üstün bir kültürle idare edebiliyorsa, bu yeni kurgulanmış toplumları adaletle idare edebiliyorsa belki bu devlet biraz uzun bir ömür sürdürebilir.

Bu şekilde kurulmuş bütün imparatorluklar tarihin çöplüğüne atılmış bulunmaktadır. Biz tarih kitaplarında sadece isimlerini okuyoruz. Sun’i bir şekilde bir araya getirilen ve asıl tebaanın üstün gücüyle bir arada bir zaman devlet halinde yaşayan toplulukları, zamanla başka güçler onlara millî kimliklerini hatırlatıyor, ayaklandırıyor ve düşmanı olan imparatorluğu yıkabiliyor. En yakından bildiğimiz kendi imparatorluğumuz sadece bir yüz yıl içerisinde Rusya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve diğer Batılı güçler tarafından bu yöntemle yıkılmıştır. Kendisine “Osmanî” dediğimiz milletlerin hepsini kışkırtmışlar, desteklemişler, ayaklandırmışlar ve imparatorluktan kopmasını sağlamışlardır. Osmanlı Devleti’nin yıkılış hikâyesi kısaca tamamen budur. Bulgarların, Sırpların, Rumların, Arnavutların hatta Ulahların kafasına girilmiş, onlara millet oldukları hatırlatılmış, silahla desteklenmiş ve devlete karşı ayaklanmaları sağlanmıştır. Ve tabii ki sonuçta çöküş gelmiştir. Osmanlının çöküşünün serüveni budur. Tarihteki bütün imparatorlukların çökmesinin sebebi; sun’i olarak bir araya getirilen toplulukların zamanla uyanması, uyandırılması ve mensup oldukları imparatorluğa karşı ayaklandırılmasıdır. Çöküşler, ayrılıklar hep böyle gelmiştir. Bu durum Roma’da da iran İmparatorluğu’nda da, İlk Çağ imparatorluklarında da hep böyle olmuştur. İmparatorlukların yıkılmasının kanunu budur. Sun’i bir şekilde bir araya gelen topluluklar bir zaman sonra imparatorluğa baş kaldırıp yıkılmasına sebep olmaktadır.

 

Halen, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni idare edenler de böyle bir “İmaparatorluk kurma” hevesi görüyorum. Bunun büyük bir hata olduğunu düşünüyorum.   İmparatorlukların yıkılmasının kanununu hatırlatmak istiyorum. Böyle bir heves varsa bundan dönülmelidir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti “milli devlet” olarak yaşatılmalıdır. Millî devlet olmanın bütün özellikleri uygulanmalıdır. Kendi yerli ve millî kültürümüzü bağlayıcı bir doku olarak işleyip, yüceltmeliyiz.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni “İmaparatorluk kurma” hayalleriyle yeni bir maceraya sürüklememeliyiz.

Uyarmak vatan borcumdur.

Yaşasın Millî Devlet.

 

Vatan Elden Gidiyor 3

Birçok haberi basından takip edip öğreniyoruz. Gazeteler, televizyonlar, radyolar her şeyi açık açık anlatıyor. Devletin kararlarını yazan resmî organlar var. İnternet siteleri var. Her türlü haberi anında öğrenme imkanına sahibiz.

Vatanın tehlikede olduğunu iddia ediyorum. Evet, tehlikededir.

Aşağıdaki haberleri lütfen alt alta koyup, topluca değerlendirir misiniz?

Ege’deki birçok adamıza Yunanistan, Lozan antlaşmasına aykırı olarak el koymuş. Bu adalara askeri üsler kurmuş. Yunan cumhurbaşkanı bile gelip bu adalarda “mangal keyfi” yapıyor. Yunan ordusu askerî tatbikat yapıyor. Açıkça ülkemizi tehdit ediyor. Muğla’ya bağlı bir adamızda kurmuş oldukları otele Türkiye’den turist götüren bir bakanımızın şirketi bu adayı “Yunan adası” olarak kabul ediyor. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir bakanı Yunanistan’ın zaptettiği adamızı “Yunan adası” olarak kabul ediyor.

Milletvekili Ravza Kavakçı Almanya’da “Federal sistemi” araştırıyor. Malum Almanya 16 ayrı federal devletten meydana geliyormuş. Niçin araştırıyor? Türkiye’de de federal sisteme geçiş yapılacak. Bu sebeple araştırıyor. Numan Kurtulmuş da “Her vilayete göre anayasa hazırlığı yapıyoruz!” dedi, hatırlayacaksınız.

Türkiye devletinin eyaletlere bölüneceğini, bunu isteyen mihrakların en büyük temsilcisinin şu anda Cumhurbaşkanı baş yardımcısı olduğunu sık sık yazmıştım. Adnan Tanrıverdi eyalet yazın internette videoyu izleyin lütfen. “Türkiye Eyaletlere ayrılmalıdır, Kürt bölgelerinde Türkçe ikinci dil olmalıdır, Anayasa’nın 69. maddesindeki “Türk” ifadesi kaldırılmalıdır, Cumhurbaşkanlığı forsuna Kürt devletini temsil eden bir yıldız eklenmelidir!” diyor Adnan Tanrıverdi. Ve bu adam şu anda görevde. Türkiye devletinin bekasını sağlamakla görevli hiçbir sorumlu “Bu ne demek? Bu adam kim? Bu adam nasıl Cumhurbaşkanı danışmanı olur?” demiyor. Adnan Tanrıverdi emekli tuğgeneraldir ve SADAT adlı şirketin kurucusudur.

Almanya’ya eyalet araştırmasına giden Ravza Kavakçı Kan aynı zamanda meşhur Merve Kavakçı’nın kardeşidir. Merve Kavakçı şu anda Kualalumpur (Endonezya) büyükelçimizdir. Merve Kavakçı bana göre sakıncalı biridir. Çünkü ABD vatandaşıdır. Başka adam bulunamamış da bu hanımefendi mi büyükelçi olmaya layık görülmüş, burası belli değil. Bu iki hanımefendinin babaları olan Yusuf Kavakçı, ABD-Beyaz Saray’ın Orta Doğu danışmanlığını yapmıştır. Netice olarak bu kişiler ABD ile büyük ölçüde dirsek teması içindedir. Yorum elbette sizlere aittir.

Başka bir konu:

ABD ile müttefikiz, öyle değil mi? Nasıl oluyor da bu “müttefik-stratejik ortak” bizim düşmanlarımıza füze veriyor, radar veriyor. Bilmem kaç bin tır silah gönderiyor. Nasıl oluyor da Suriye’de bizim sınırlarımızda gözlem noktaları kurup YPG ile birlikte hareket edebiliyor? Buna kim müsaade ediyor? Ben devletin başında olsam o silahları, füzeleri, radarları daha Akdeniz’de iken engellerdim. Büyük devlet olmak budur. Şimdi çıkın bakalım işin içinden nasıl çıkacaksınız?

Türkiye’ye gelen yaklaşık dört milyon Suriye’li bence seçilip gönderilmiştir. İçlerinde kesin surette eğitilmiş silahlı unsurlar vardır. Ve bu nüfusun yüzde sekseni aslen Ermenidir. Ve bu nüfus “Eyalet Sistemi”ne geçildiğinde Van, Muş, Erzurum, Erzincan ve Bayburt yöresinde kurulacak bir eyalete yerleştirilecek, bilginiz olsun. Bu konuyu  Yenişafak’ta Sayın Ercilasun Hoca yazmıştı. 2019 da durum belli olacaktır. Söylemesi, anlatması, uyarması bizden. O zaman Bayburt’lular giderler seccadelerini belediye başkanının yaptığı yeni modern yolun ortasına sererler ve namazlarını kılarlar. Rahmetli dedem Taşmağaralar’da Ermeniler tarafından yakılanlar arasındaydı. Hafız Süleyman Ağa’yı unutmayın. 2015 yılını unutmayın. Gidip seccadenizi Semerciler caddesinde yere serer, namazlarınızı kılarsınız, olur mu? Aklınızı seveyim sizin.

Dövizin yükseldiği günlerde “dış güçler” sorumlu tutulmuştu. Demek ki bu dış düşman Amerika imiş! Öyle ya! Papazı verince döviz düştü. Dövizi yükselten de düşüren de Amerika, öyle mi? Madem Amerika bize düşman, ne diye Türkiye’nin bütün kurumlarının denetleme yetkisini bir Amerikan firmasına verdiniz? Bu nasıl bir anlayıştır?

Çok uzatmayayım.

Vatan elden gidiyor, unutmayınız.

Uyarmak vatan borcumdur.

 

Vatan Elden Gidiyor 2

 

Bir yakınıma “Keşke Yunan gelseydi!” diyen bir meczubu Cumhurbaşkanının ve Diyanet İşleri Başkanının ziyaret etmesi son derece hatalıdır, demiştim. Aynı zamanda hacı da olan değerli yakınım “Ağabey, Yunanistan’da da Müslümanlar var, ne kadar rahat yaşıyorlar, görmüyor musunuz?” dedi. Tabii ki çıldırdım. “Aslında senin hakkın; kalkıp, tokatlayıp, yakandan tutup, seni şu pencereden aşağı atmaktır, böyle yaptığımı kabul et!” dedim.

Değerli dostlar, şu anda Müslümanım diyen insanımızın kafa yapısı bu. Seccademi serip şuracıkta namazımı kılayım, isterse Yunan bayrağı altında olsun, isterse Amerikan, İngiliz bayrağı altında olsun, fark etmez, diyor. Vatan kavramı yok. Anlayış bu! Bu insanlar ne ara bu hale geldiler, anlamak mümkün değil.

Bu anlayışa itiraz edebilir misiniz? Haşa!! Müslümanlıktan çıkarsınız!

Sizi Allah’a havale ediyorum. Ülkemize çok yazık oluyor, çok.

Bana göre vatan elden gidiyor ve bu tehlikeyi bizzat “Müslümanım!” diyen ve mevcut iktidar tarafından bu şekilde manipüle edilen büyük kitle yaratıyor.

Uyarmak vatan borcumdur.