Sonun Başlangıcı

Ülkemizde bir bahane ile başlatılan isyan hareketleri hala devam ediyor.

İsyan edenlerin, CHP ve İşçi Partisi patronajında olması, bu partilerin televizyon kanallarının isyan hareketlerini naklen vermesi, elbette insanların aklına bütün Cumhuriyet dönemi boyunca Müslümanlara yine aynı zihniyeti taşıyan siyasi iktidarların hayat hakkı tanımadığını hatırlatmıştır.

Bu “kanaati” mevcut iktidar muhalefete karşı çok güzel kullanmış ve artık “acaba” demeye başlayan kitleyi bir araya getirmeyi başarmıştır. Şimdi bu kitleye ne anlatırsanız anlatın, bu saatten sonra gerçekleri anlaması mümkün değildir.  Çünkü insanlar;  CHP ve Sol düşüncelerin şahsında Müslümanların sürekli devlet tarafından horlandığı, aşağılandığı, Müslümanlara hayat hakkı tanınmadığı şeklinde yorum yaparak, başkaca bir izaha ihtiyaç duymamaktadır.

İsyanda kullanılan bütün fraksiyonların aslında devletin veya yabancı istihbarat örgütlerinin kullandığı “taşeron örgütler” olduğunu unutmamak lazım. Ermeniler bile orada açıklamalar yaptılar.

(Gezi Parkı hareketi belki başlangıçta samimi bir protesto hareketi idi!)

İsyan eden gurupları hangi siyasi örgüt veya devlet kullanıyorsa, o örgütün veya devletin ülkemiz üzerinde hesabı var demektir.

Peki, kimin hesabı olabilir?  Bu isyanı kim teşvik etmiştir? Amacı nedir?

Aynı günlere denk gelen Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı’nın yapılması veya aynı günlerde meclisten Maden Kanunu’nun geçmesi acaba bizlere bir şey hatırlatıyor olabilir mi?

Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı açılırken Kürt İstiklal Marşı okundu. Ve tabii ki çok önemli kararlar alındı.

Abdullah Öcalan konferansa mesaj gönderdi. Dedi ki, “Tamam, haklarımızı elde ettik, bundan sonra orada nasıl yaşayacağımızı, nasıl tutunacağımızı tartışın”.

Ve konferansa aşağıdaki düşünceler hâkim oldu.

“15 – 16 Haziran 2013 tarihinde değişik siyasi, etnik, inanç guruplarının temsilcileri olarak Amed’de gerçekleştirdiğimiz konferansımız, tarihi önemde kararlar alarak başarıyla sonuçlanmıştır. Kürdistanî tüm renklerin buluşmasıyla, iki günlük yoğun tartışma ve değerlendirmeler ışığında elde ettiğimiz sonuçları, tüm Kürdistan ve dünya halkları ile paylaşıyoruz.”

“Türkiye Cumhuriyeti, resmi kurucu ideolojisiyle tekçi ulus devlet anlayışının en ağır örneğini yaşatmıştır. Kuzey Kürdistan’da Kürt Halkı ve Kürdistanî tüm toplulukları baskı ve sömürüyle yok etmeye, göç etmeye ve Türklük içinde eritmeye zorlamakla kalmayıp, Anadolu’daki farklılıklara da yaşam hakkı tanımamıştır. Bu bağlamda, Asurî-Süryani, Ermeni, Laz, Gürcü, Alevi, Hıristiyan, Musevi, Arap, Çerkez, Türkmen, Mıhallemi, Ezidi, romanlar gibi halklar ve kültürler ile İslami grup, cemaatler ve özellikle kadınlar inanılmaz bir baskı ve yıldırma mekanizmasının mağdurları olmuştur.“

“Konferansımız, bu serhildanlarda hayatını kaybetmiş ve şehit olmuş herkesi minnet ve saygıyla yad eder, rahmetle anar.”

“Bu serhildanlar geleneğinin bir parçası olan PKK öncülüğündeki Kürt başkaldırısı son 30 yıldır sürmektedir. Türkiye Cumhuriyetinin bu dönemde de tüm imha, inkâr ve baskı uygulamalarına rağmen Kürt halkının direnci kırılamamıştır.”

Tabii ki, “Çözüm Süreci”, “akil adamlar” ihdas eden devletin resmi görüşü de bu yöndedir. Cumhuriyet boyunca tekçi ulus devlet Anadolu’daki bütün milletlere zulmetmiştir!  Türkiye Cumhuriyeti Devleti hiçbir inanca saygı göstermemiş, hayat hakkı tanımamıştır!

30 yıllık Kürt isyan hareketi sonucunda devlet nihayet gerçekleri görmüş, bütün milletlerin hakkını teslim etmiştir! Şimdi devletin de tanımış olduğu, kabul etmiş olduğu, Kürtlerin özgürlüklerini ilan etmelerinin tam zamanıdır! “Geçen yüzyılda egemen güçler tarafından parçalanarak sömürge statüsüne bile layık görülmeyen anavatanımız Kürdistan’ın…” diye devam eden hitabet ve sonunda yayınlanan konferansın sonuç bildirgesi artık Türkiye’de hiçbir Türk tarafından, hiçbir vatanperver düşünür tarafından eleştirilebilecek bir oluşum değildir.

Dikkat edilirse, son zamanlarda, daha önce hararetle tartışılan, anayasadan Türk, Türkiye, Türkiye Cumhuriyeti gibi kavramların çıkarılmasını savunanlar bu günlerde bu konuyu gündeme bile getirmemektedirler. Bayrağı tartışan, sınırlarımızı tartışan, Türklüğü tartışan, İstiklal Marşımızı tartışan, Türklerin Anadolu’da Ermeni soykırımı yaptıklarını pervasızca tartışanlar bu günlerde pek ortada görünmemektedirler.

Zamanlama olarak;

3. Köprüye “Yavuz Sultan Selim Köprüsü” denmesi,

Türklük meselesinin tartışılır olmaktan çıkarılması, artık gündeme getirilmemesi,

Alevilerin ve bütün solcuların bir anda ortalığı birbirine katması,

Başbakanın “diğer % 50’yi evlerinde zor tutuyorum” diyerek garip bir tavır ortaya koyması,

Bir anda Türk bayrağı kampanyası başlatması,

Avrupa Birliği parlamentosuna “Siz kim oluyorsunuz!” diye yüklenmesi,

olayların kim tarafından, niçin tezgahlandığı, bu isyanların aslında kime yaradığı konusunda insana elbette bir fikir vermektedir. Özellikle başbakanın Amerika dönüşünden sonra olayların meydana gelmesi, hiç lüzumu yokken “Yavuz Sultan Selim Köprüsü” denmesi, Amerika’nın, klasik mezhep kavgalarını kışkırtma ve milletleri birbirine çatıştırma politikasını, Türkiye’de bir anda gündeme getirmiş olduğu kanaatini insanda uyandırmaktadır.

İsyanın CHP ve İşçi Partisi tandanslı olması, başbakanın bunu çok iyi kullanması, milletimizin bir anda kesin hatlarla ikiye bölünmesini sağlamıştır.

Artık en yakınlarımıza bile olayın gerçek yüzünü anlatmamız mümkün olamamaktadır. İşin en acı tarafı, kahreden tarafı da budur.

Soros’un desteklediği örgütlerin Libya’da, Mısır’da, Suriye’de ve diğer ülkelerde yaptıkları görev de aynen budur.

Milletler bu şekilde kolaylıkla birbirine düşürülmektedir. Kılı yağdan çeker gibi de, asıl suçlu olanlar kendilerini kurtarmaktadırlar.

Nitekim olaylar hakkında ABD’yi suçlayan, hükümeti suçlayan hiç kimse yoktur. Sadece isyan eden gurupların politize olmamış, kullanılan veya direkt olarak işkenceye maruz kalan kesimleri hükümeti eleştirmektedir.

Ve biz şimdi hızla sonun başlangıcına doğru yol almaktayız.

Tarihimizdeki 31 Mart olayının oluş şeklini bilmek bu günkü isyan hareketlerinin manasını anlamak için yeterli olacaktır. 31 Mart olayını bu bakımdan özetlemek istiyorum.

Tabii ki yine İsrail! İsrail devletinin kurucusu sayılan Teodor Herzl, hepinizin bildiği gibi, Sultan Abdülhamit Han’a gelir ve Filistin’den “toprak” ister. 25 milyon altın teklif eder. Sultan kabul etmez. Teodor Herzl başka yollara sapar. Masonluğu kullanır. İttihat Terakki Cemiyeti’ni kurdurur. (Yahudi Abraham Temo kurmuştur.) Çok güzel bir plan yaparlar. Önce halkı isyana teşvik edip, halkı ayaklandırıp, daha sonra ayaklanan halkı bastırmak için ordu kullanılacaktır.

Bu planı uygularlar.

İstanbul’da Volkan Gazetesi Çıkarılır. Gazete şeriat yanlısı yayınlar yapar. Frenkleşiyoruz, gâvurlaşıyoruz, tarzında yayın yaparak, masum, Müslüman halkı gerçekten kışkırtır. Halkı devlete karşı isyan haline getirir.

Amaca ulaşılmıştır. İsyanı bastırmak için Selanik’ten “Hareket Ordusu” getirilir. Hareket Ordusu, İstanbul’da bulunan orduya gece baskın yapar. Taşkışla’daki baskında 6000 askerimiz uykuda iken şehit edilir. İsyan (!) bastırılır. Ve tabii ki Sultan Abdülhamit Han tahttan indirilir. Sultanın tahttan indirildiğini söylemeye gidenlerin isimlerini bile bilir Müslüman kardeşlerim.

Bana göre şimdi benzer bir tezgâhla karşı karşıyayız.

Belki de halk bile bile isyana teşvik edilecek, ordu müdahalesi yapılacak (Bülent Arınç; orduyu devreye sokabiliriz diyor), ordunun gölgesinde Anayasa değiştirilecek. Anayasa’dan bir türlü çıkarılamayan “Türk” kelimesi işi, kolaylıkla halledilecek. Böylece Türk devleti artık “mozaikten” ibaret bir devlet haline getirilecek. Özetle devletimiz artık Türklerin elinden alınarak “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”ne son verilecek.

Bundan sonra, bin yıllık bir mücadele ile Türkler yeniden Türk devleti kurmaya çalaşıcaklar!

Türk devletini Türk Ordusu’na yıktırırlar mı? Yıktırırlar. ABD bizi Libya’dan, Mısır’dan, Suriye’den daha farklı mı görüyor sanıyorsunuz?

Kıbrıs Savaşı nedeniyle bize ambargo koyan, Süleymaniye’de askerlerimizin başına çuval geçiren, bütün İslam âlemini kana bulayan ABD, Türk milletine karşı bu kalleşliği yapmaktan asla çekinmeyecektir. Bunu herkes böyle bilmelidir.

Olaylara biraz da 21. Yüzyıl Haçlı Seferleri’nin yapıldığı şeklinde bakmak gerekiyor. Neden böyle bakmıyoruz? Bize göre her yer düz ova mı?

Biliyorum, bu eleştiriyi herkes kabul etmeyecektir. Olsun. Ben kanaatimi açıkladım. Kabul edip etmemek, vicdanî sorumluluk duyup duymamaya bağlıdır.

Özellikle hükümeti destekleyenlerin büyük bir kısmı bu yorumu kabul etmeyecektir. Ama biliyorum ki, onları başbakan “ikna” etmektedir. Çünkü çok güzel konuşuyor. Doğrusu yaptığı başarılı hizmetlerle insanları kendisine bağlamayı biliyor. Açıkçası bu hizmetleri ben de beğeniyorum. Belediye hizmetleri çok güzel gidiyor.

Ama biliyorum ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir “belediye”den ibaret değildir.

Bu bakımdan başbakan; milletimizin geleceği, devletimizin birlik ve bütünlüğü konusunda büyük vebal yüklenmektedir.

Doğrusunu söylemek gerekirse, başbakanın bu hatasından dönmesini de beklemiyorum. Çünkü bu mümkün görünmemektedir.

“İyi ki bağırdın, iyi ki taviz vermedin sayın başbakan!”, “Başbakan alttan alsaydı ayvayı yemiştik!” diyenlere sadece acıyorum. Bunlar bir de gazete köşelerinde yazılar yazıyorlar. Ve benim temiz Müslüman milletimi aldatıyorlar.

Gözleri var görmüyorlar, kulakları var duymuyorlar. Sonun başlangıcına geldiğimizi anlamıyorlar.

Allah ıslah etsin.

Dua ile kalınız.

20.06.2013

Yorum Yap